MURAT ÖZTEKİN

Yılmaz Erdoğan, askerdeyken kaleme alıp 1999 yılında sahnelendiği “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” oyunu ile hem “Senden tiyatrocu olmaz!” diyenleri haksız çıkarmış, hem de 500’ün üzerinde temsille bir milyondan fazla seyirciye ulaşmayı başarmıştı… Birçok noktadan tartışmalı yanları olan oyun, buna rağmen zihinlere kazındı, replikleri ezberlendi. Zira üstün zekâlı Gülseren’in hikâyesi, aynı zamanda Türkiye’nin hikâyesiydi...
Yılmaz Erdoğan’ın yıllardır oyunu sinemaya taşınmak istediği de biliniyordu. Nihayet 22 sene sonra beyazperdeye adapte edilen eser, pandemi günlerinde kapalı olan sinemalar yerine Netflix orijinal yapımı olarak dijital dünyada gösterime girdi. Erdoğan’ın senaryosunu yazdığı filmin yönetmenliğini ise Andaç Haznedaroğlu üstlendi. Eserde Gülseren karakterini bu defa Demet Akbağ değil Ecem Erkek, “muhabir” (içerik üreticisi) rolünü ise Yılmaz Erdoğan’ın yerine Atakan Çelik canlandırdı. Yılmaz Erdoğan aynı zamanda filmde “patron” rolünde yer aldı.

İÇ AÇISI DEĞİL, İÇ ACISI...
Filmdeki malum hikâye şöyle: Bir YouTuber, bakımevinde kalan Gülseren’in sıra dışı hayatını duyarak onunla video çekmeye başlar ve böylece zamanda yolculuğa çıkarız. Gülseren, gençliğinde girift matematik işlemlerini kafasından yapabilen, süper zekâlı ama asi bir kızdır. Bu yüzden hocalarına “Bir üçgenin iç açılarını değil, bir insanın iç acılarını merak ediyorum!” gibi şeyler söyler ve  cevabını disiplin cezalarıyla alır, liseden atılır. Tabii, artık bir adamla evlenmek durumundandır ama kabul etmez. Nihayetinde eski konakta ateş böceklerini arayarak bir ömür geçirir ki, tarih kitabı gibidir…

ARKA PLANDA TÜRKİYE TARİHİ VAR
Yılmaz Erdoğan’ın yönetmen koltuğunu Haznedaroğlu’na bırakması, hikâye ve karakter bazında birtakım yenilikleri beraberinde getiriyor. Kadın vurguları ve bir YouTuber’ın işin içine dâhil olması bunlardan... Üzerinde iyi çalışılmış kostüm ve dekorlardan özenle kullanılan Türkçeye kadar birçok şeyle tesirli bir devir tasviri yapılıyor. Gülseren’in ateş böceklerinin yolunu gözlediği hikâyenin arka planına ise 1940’lardan günümüze uzanan bir Türkiye panoraması yerleştiriliyor. Bu noktada ideolojik olarak “dengeli” bir ton arayışının olduğu eserde; bazen Halk Partisinin otoriterliği tenkit ediliyor, bazen de Türkiye’nin mazisindeki çatışmalar sol bakış açısıyla resmediliyor. Ancak farklı karakterle yapılan ideolojik geçişlerin arasında, 1940’ların bakış açısıyla çizilmiş “karikatürize bir dindar tipoloji” sırıtıyor! Filmin en sathi kaldığı yerlerden biri belki de bu oluyor...

“OYUN RUHU”
Öte yandan eserin tam manasıyla sinematik bir dile adapte edilebildiğini söylemek zor. Bu sebeple bazen teatral diyaloglarla boğulan filmde tempo problemi dikkat çekiyor.
Bütün bunlara rağmen eserde farklı duyguların birbirine girdiği hikâye ve nostaljik sekanslarla maziye sıcak bir yolculuğa çıkılıyor. Ama yine de  oyunun çıtasına ulaşılamıyor…