ABDÜLKAHİR SÜHREVERDÎ

Abdülkahir Sühreverdî Fıkıh âlimi
A- A+

Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’n-Necib olup; ismi, Abdülkahir bin Abdullah bin Sa’d bin Hüseyin bin Kasım bin Alkame bin Nadr bin Muaz bin Abdurrahman bin Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekr es-Sıddîk’tır. Ziyaeddin es-Sühreverdî adıyla anılır. Abdülkahir Sühreverdî hazretleri takriben 490 (m. 1097) senesinde İran’da Acem Irak’ının kuzeybatısında Zencan yakınlarında bulunan Sühreverd denilen yerde doğdu. Gençliğinde Bağdat’a geldi. 563 (m. 1168) senesi Cemaziyelahir ayının onyedinci Cuma günü ikindi vakti Bağdat’ta vefat etti. Ertesi gün erkenden tekkesine defnolundu.

Abdülkahir Sühreverdî hazretleri, fıkıh ilmini Nizamiye Medresesi’nde hocalık yapan Es’ad Mihenî’den, tasavvuf ilmini İmam-ı Gazalî Tusî’nin biraderi Ahmed Gazalî’den, hadis ilmini Ali bin Penhan’dan tahsil etti. Tasavvuf yoluna girince, uzun zaman insanlardan uzak yaşadı ve uzlete çekildi. Daha sonra insanlar arasına girdi. Onları vaaz-ü nasihatlarıyla Allahü tealaya çağırdı. Onun gayreti sebebiyle çok kimse hakiki Müslüman olma saadetine kavuştu. Kendisinden Ahmed Şihab’in biraderzadesi Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî, İbn-i Asakir, Sem’anî ve Abdullah bin Mes’ud bin Abdullah bin Matar er-Rumî gibi seçilmiş zatlar ilim ve edep öğrendiler.

Abdülkahir Sühreverdî hazretleri, hırkasını Kadı Vecihüddin’den giydi. O da şeyh Ferec ez-Zencanî’den, o, Şeyh Ebü’l-Abbas en-Nihavendî’den, o, Muhammed bin Hafif eş-Şirazî’den, o, Kadı Rüveym Ebu Muhammed el-Bağdadî’den, o da, Cüneyd-i Bağdadî’den ilim ve feyiz almıştır.

Abdülkahir Sühreverdî, nefsine hâkim ve Seyyid Ahmed Rıfaî hazretlerinin hâline benzer bir hâl üzere olduğu nakledilir. Çünkü zahir ve batında, her hâliyle İslamiyetin edep dairesinde hareket ederdi. Kendisi ve talebeleri için Bağdat’ın batı yakasında büyük bir tekke inşa edildi. Onun dersleriyle çok kimseler İslamiyetin nurlu yolunu öğrendi, dünya ve ahiret saadetine kavuştular.

Abdülkahir Sühreverdî hazretleri, meşhur Nizamiye Medresesi’nde ders vermesi için davet edildi. 545 (m. 1150) senesi Muharrem ayının yirmiyedinci günü bu daveti kabul edip, orada bir müddet hadis dersi verdi. Onun dersinin bereketi hemen görüldü. Bütün talebeler tam bir dikkat ve edep ile istifadeye koştular. 547 (m. 1152) senesinde Cami-i Atik’te vaaz-ü nasihatta bulundu. Sonra Şam’a gitti. Adalet sahibi bir sultan olan Nureddin Mahmud Zengî, Sühreverdî hazretlerinin Şam’a teşrifine çok memnun oldu. Kısa bir süre de Şam’da kalıp vaaz-ü nasihatta bulunan Sühreverdî hazretleri Bağdat’a döndü.

Kendisi anlatır: “Birgün hocamın huzuruna girdim. Bende bir gevşeklik ve isteksizlik hâli vardı. Hocam buyurdu ki: ‘Sende bir karartı, bir zulmet seziyorum!’ Bunun sebebini anladım ve bu hocamın bir kerametiydi. Oradan ayrıldım. İki üç gün bir şey yemedim. Azığım da yoktu. Dicle kenarına gidip suya girdim ve açlığım böylece gitsin istedim. Fakat gitmedi. Bir zaman sonra, sokakta giderken birisini gördüm. Yanında başkaları da vardı. Ellerindeki tokmakla pirinçleri dövüyor, un hâline getiriyorlardı. Onlara; ‘Beni de ücretle çalıştırır mısınız?’ dedim. ‘Ellerini görelim.’ dediler. Gösterdiğimde; ‘Bu eller ancak kalem tutar.’ dediler. Sonra bana, içine altın konmuş bir kağıt uzattılar. Ben de; ‘Bunu alamam, zira bir iş yapmadım ki, eğer yapılacak bir şey varsa onu yapabilirim.’ dedim, içlerinden biri uyanık biriydi. Orada yüksek bir yere çıktı. Yukardan hizmetçisine seslenip; ‘Ona bir tokmak ver.’ dedi. O da tokmağı bana verdi. Onlarla beraber pirinci tokmakladım. Böyle işe alışık değildim, iş sahibi göz ucu ile bana bakıyordu. Bir saat geçti. Sonra iş sahibi beni çağırdı. Ben de gittim. Bana bir miktar altın verdi ve; ‘İşte senin ücretin.’ dedi. Onu aldım ve oradan ayrıldım. Sonra, Allahü teala benim kalbime ilim öğrenmek arzu ve isteğini verdi. Din bilgilerini en ince noktalarına kadar öğrendim. Usul-i din, usul-i fıkh, Vahidî’nin Vesit’ini, tefsir ve çok hadis-i şerif kitaplarını ezberledim.”

Serrac ed-Dımaşkî ve Şihabeddin es-Sühreverdî anlatır: “Birgün Abdülkahir Sühreverdî hazretlerinin huzuruna üç Hıristiyan ve üç Yahudi gelmişti. Onlara imanı ve İslam’ı anlattı. Kabul etmediler. Sonra onların her birinin ağzına birer yudum süt verdi. Bundan sonra her biri, Kelime-i Şehadet’i söyleyip Müslüman oldu. ‘O sütü içince, kalbimizdeki Hıristiyanlık ve Yahudiliğin bütün küfür pisliklerinin dışarı çıktığını hissettik’ dediler. Abdülkahir Sühreverdî buyurdu ki: ‘Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin önce Müslüman olmayışınızın sebebi; şeytanlarınız size mâni oluyordu. Onlar burada önce ıslah oldu. Size Allahü tealanın hidayet vermesi için biz de dua ettik.’ Sonra mübarek ellerini onların gözlerine sürdü. Keramet olarak, onlar uzak yerlerdeki tanıdıklarını gördüler ve onlara Müslüman olduklarını bildirip, onları İslam dinine davet ettiler.”

Sehavî şöyle nakleder: “Birgün Abdülkahir Sühreverdî Bağdat’ın sultan çarşısında kasap dükkanında soyulup asılmış bir koyuna bakmaya başladı. Buyurdu ki: ‘Bu koyun bana diyor ki, ben leşim.’ Bunu işiten kasap düşüp bayıldı. Daha sonra suçunu itiraf etti ve bir daha böyle yapmayacağına söz verip, tövbe etti.”

Münavî anlatır: “Sühreverdî hazretleri birgün yanında bulunanlara; ‘Biz fakiriz, ihtiyacınızı, yalnızlığı seven Allahü tealadan isteyin. Size bir kapı açar. Bu yolda devam ediniz.’ buyurdu. Böyle yaptılar. Daha sonra tanıdıkları olan İsmail Betaihî isminde birisi geldi. Elinde bir kâğıt vardı. Onda da otuz tane daire vardı. ‘Bunu alın.’ dedi. Az bir zaman sonra başka birisi de çıkageldi ve ortaya bir miktar altın koydu. Sühreverdî hazretleri getirilen bu altınları saydı, tam otuz taneydi ve elden bırakılan her bir altın o kâğıttaki dairesine düştü. Tam o daire büyüklüğünde idi ‘Alın bunları, ihtiyacınıza sarf edin, bu, İsmail hazretlerinin bir kerametidir.’ buyurdu.”

Şa’ranî hazretleri şöyle anlatır: “Fakir bir kimse Abdülkahir Sühreverdî’nin evine gelip bir müddet kaldığında, onun odasına her gün girer, hâlini sorar ve ona; ‘Sende şöyle hâller meydana gelir, nice şeyler sana malum olur. Bütün bu hâllere kavuşmanla birlikte, sana şöyle şöyle surette biri gelir. O şeytandan sakın.’ buyururdu. Aynen haber verdiği şeyler o fakirin başına gelirdi.”

Şihabeddin Ömer Sühreverdî anlatır: “Birgün amcam Abdülkahir hazretlerinin yanına bir köylü geldi. Beraberinde bir buzağı getirmişti. ‘Efendim bu buzağıyı sizin için nezretmiştim. Buyurun.’ dedi. Amcam; ‘Bu buzağı diyor ki, nezredilen ben değilim. Ben başka bir kişi için nezredildim. Sizin için nezredilen bir başkasıdır.’ dedi. Az sonra birisi geldi. Onun da elinde bir buzağı vardı. Hemen; ‘Efendim sizin için nezredilen budur. Elinizdeki başkasına aittir.’ dedi. Onu aldı ve gitti.

Bir defasında amcam Abdülkahir Sühreverdî ile giderken, köprü üzerinde birisini gördük. Meyve götürüyordu. Ona; ‘Bunları bana sat.’ buyurdu. O da; ‘Niçin?’ dediğinde; ‘Çünkü o meyveler diyor ki: Beni bu kişiden satın al. Çünkü o, beni içki içmek için satın aldı.’ dedi. O kişi düşüp bayıldı. Daha sonra amcamın huzuruna gelip tövbe etti ve; ‘Benim bu hâlimi Allah’tan başka kimse bilmiyordu. Fakat Sühreverdî hazretlerine halim malum olmuş.’ dedi.

Birgün Bağdat’ta Kerh denilen bir yere geldik. Orada bir evden sarhoş kimselerin seslerini işittik. Amcam oraya girdi. O evin altında bir yerde, namaz kılıp dua etti. Sonra eve girdik. Onların toplandığı odaya vardığımızda, içtikleri şarabın su hâline döndüğünü gördük. Hepsi tövbe etti. Amcamın talebesi olmakla şereflendiler.”

Eserleri: Abdülkahir Sühreverdî hazretlerinin yazmış olduğu eserlerden bazıları şunlardır: Adabü’l-müridîn: Kahire’de tarihsiz olarak basılmıştır. Şerhü’l-esmaü’l-hüsna, Garibü’l-Mesabih vb.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası