ABDULLAH BİN EBU BEKR EL-AYDERUSÎ

Abdullah el-Ayderusî İslam alimi
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdullah bin Ebu Bekr bin Abdurrahman es-Sekafî el-Ayderusî olup künyesi Ebu Muhammed’dir. 811 (m. 1409) senesi Zilhicce ayının başlarında doğdu. 865 (m. 1461) senesi Ramazan-ı şerifin onikisinde vefat etti. Yemen’in Terim şehrindeki Zenbil kabristanına defnedildi. Abdullah el-Ayderusî züht, vera ve takva sahibi bir zattı.

Babası, Abdullah Ayderusî doğmadan önce Allahü tealaya kendisine salih bir evlat vermesi için yalvarırdı. Evine sohbet için birçok veli gelirdi. Bir defasında onlardan dua istedi. Onlar dua edince o sırada gaibden bir ses duyuldu. Bu ses; “Duanız kabul oldu. İsteğiniz olacak.” diye yankılanıyordu. Doğmadan önce dedesi; “Doğacak bu çocuk büyük bir veli, doğu ve batının kutbu olacak.” buyurdu. Doğduktan sonra velilerden olan dedesi ismini ve künyesini koyarak, manevî himayesine aldı. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdullah Ayderusî, dedesinin yanında Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. 8 yaşındayken dedesi vefat etti. Vefat etmeden önce Abdullah’ın şanının yüksek olacağını söyledi. Sonra yetişmesini babası üzerine aldı. Babası ona çok değer verir ve; “Oğlum Abdullah’ta Peygamber Efendimizin kokularından bir koku duyuyorum.” derdi. Fakat 10 yaşına basınca babası da vefat etti. Bunun üzerine yetiştirilmesini amcası Şeyh Ömer Muhdar üzerine aldı ve onu kızı ile evlendirdi.

Amcası Ömer Muhdar, aynı zamanda onu tasavvuf yolunda yetiştirdi. Amcasından birçok ilim ve ism-i a’zamı öğrendi. Ayrıca Sa’d bin Abdullah Ubeyd, Abdullah Bahrave, İbrahim bin Muhammed Hürmüz ve Abdullah Guşeyr’den fıkıh öğrendi, Tenbih, Hulasa ve Minhac kitaplarını okudu. Ayrıca Muhammed bin Hasan ve amcaları Ahmed, Muhammed ve Hasan’dan tasavvuf ilmini öğrendi. Sayılamayacak kadar âlime talebelik etti ve ilim öğrendi.

Abdullah Ayderusî hep nefsine karşı çıktı. Yedi sene orucunu yedi hurma tanesi ile açtı ve başka bir şey yemedi. Çok açlık çekti. Annesi yemek yemesini ister, o da muhalefet edemezdi. Fakat nefsi pay çıkardığı için bundan vazgeçti. Yirmi sene bir yatakta yatıp uyumadı. Ayderusî yirmibeş yaşında iken amcası Ömer Muhdar vefat etti. Bunun üzerine halk, Muhammed bin Hasan’a müracaat ederek Ömer Muhdar’ın vazifesini yapmasını istediler. O da istihare yaptıktan sonra bu işe Abdullah Ayderusî’nin daha layık olduğunu söyledi. Ayderusî ise bu vazifeyi, genç olduğunu ve amcalarının bu işe kendisinden daha layık olduğunu söyleyerek kabul etmek istemedi. Fakat amcalarının ısrarları üzerine ders vermeye ve talebe okutmaya başladı.

Dört bir taraftan gelen talebeler kendisinden fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvuf yolunu öğrendiler. Sohbetlerinde devlet ileri gelenleri bulunurdu. İmam-ı Gazalî’nin İhyau Ulumiddin kitabını çok okurdu. Neredeyse ezberlemişti. Bunu talebelerine de tavsiye ederek; “Bizim için Kitap ve Sünnetin dışında bir yol, bir usul yoktur. Bu yolu da musanniflerin efendisi, müctehitlerin sonuncusu, Hüccet-ül-İslam İmam-ı Gazalî, İhyau Ulumiddin adlı eserinde açıklamıştır. Bu eser, Kitab (Kur’an-ı kerim), Sünnet (hadis-i şerifler), tarikat ve hakikatin açıklamasından ibarettir.” buyurdu.

Abdullah Ayderusî cömert, ikram sahibi idi. Bütün malını, mevkiini Müslümanlara tahsis ederdi. Herkese durumuna göre muamele eder ve herkesin seviyesine inerdi. Konuştuğu kimse onun en çok kendisini sevdiğine inanırdı. Duası makbuldü. Abdullah bin Ali Kesirî, vefat edince oğulları Muhammed ile Bedr arasında ihtilaf çıktı. Bedr, Şuyun denen yeri işgal etti ve burada yaşayan Ebu Bekr bin Herise isminde veli bir zatı hapsedip çeşitli eziyet ve işkenceler yaptı. Bunun üzerine o zatın talebeleri Abdullah-ı Ayderusî’nin huzuruna gelip hocalarına yapılan işkencenin hafifletilmesi ve hapisten kurtulması için dua etmesini istediler. Ona dua edip korkmaması için haber gönderdi. Ebu Bekr bin Herise bundan sonra yapılan işkencelerden acı duymadı. Bir müddet sonra onu hapishaneden çıkardılar.

Vefatı yaklaştığında talebelerine, sevdiklerine tavsiye ve nasihatta bulundu. Oğlu Ebu Bekr’i yerine şeyh tayin etti. Diğer çocuklarına; “Artık bu diyara dönemeyiz.” dedi. Hazırlık yaparak yolculuğa çıktı. Uğradığı her köyde halka nasihat etmek için bir müddet kalırdı. Şuhr denen şehre vardığında bütün halk onu karşılamak üzere yola çıktı. Burada bir ay kadar kaldı. Pazartesi ve perşembe günleri vâz ve nasihatlerde bulunurdu. Sonra ayrıldı. Yolda rahatsızlandı. Yanındakilere, dostlardan, vatandan ayrı kalmak ile ilgili kaside okumalarını emretti. Terim şehrine vardığında 54 yaşında iken 1460 (h. 865) yılında vefat etti. Zembil Kabristanı’na defnedildi.

Abdullah el-Ayderusî; dünyaya düşkün olmayıp haram ve şüpheli şeylerden çok sakınan bir zattı. Kerametleri ve menkıbeleri çoktur. Abdullah el-Ayderusî hazretleri bir gün bir yerde uyudu. Bu arada namaz vakti girdi. Bir zat onu namaz kılması için uyandırdı. Namaz vaktinin girdiğini bildirdi. Bunun üzerine Abdullah-ı Ayderusî ona; “Ben namazımı cemaatle kıldım.” dedi. O zat kendi kendine; “Halbuki ben buradan hiç ayrılmadım. O ise cemaatle kıldığını söylüyor.” diye düşündü. Dışarı çıkıp gördüklerine; “Size namazı kim kıldırdı?” diye sorunca onlar da; “Şeyh Abdullah-ı Ayderusî” cevabını verdiler. O zat bu durumun Abdullah-ı Ayderusî’nin kerameti olduğunu anladı.

Şöyle anlatılır: “Abdullah el-Ayderusî’nin hanımının ismi Aişe idi. Amcası Ömer Muhtar’ın kızıydı. Birgün Abdullah el-Ayderus’un hanımı çok ağır hasta oldu. Akrabalarından bir hanım onun odasına girdi. Aişe Hanım’ın sanki nefes alması durmuştu. Kadın iyice anlamak için Aişe Hanım’ı sağa sola çevirdi. Hiç ses alamadı. Sonra gidip Abdullah el-Ayderus’a haber verdiler. O da hanımının bulunduğu odaya girdi ve hanımına üç defa ismi ile seslendi, üçüncü defa seslendiğinde, Allahü tealanın izni ile hanımı ona cevap verdi ve hemen hastalıktan şifa bulmuş olarak kalktı.”

Şöyle nakledilir: “Birgün bir kadın, Abdullah el-Ayderusî hazretlerinin hurma bahçesinin önünden geçiyordu. Bahçede bulunan hurmalardan almak istedi. Kadının yanında bir de çocuğu vardı. Kadın çocuğunu bir kenara bırakıp ağaca çıktı ve bir miktar hurma topladı. Aşağı indiğinde, Allahü teala, ona oğlunu ölmüş gibi gösterdi. Kadın çocuğunu bu durumda görünce ağlamaya başladı. Oradan geçenler; “Bu hurma bahçesi Abdullah el-Ayderusî’nindir” dediler. Kadın derhal tövbe edip hurmaları bahçeye bıraktı. Çocuğunun yanına geri döndü. Çocuğunun tekrar eski hâline dönmüş olduğunu gördü.”

Anlatılır ki: “Abdullah el-Ayderusî’nin zamanındaki sultanın bir kız kardeşi vardı. Bu hanımın çok miktarda mücevheri bulunuyordu. Birgün bu mücevherler çalındı. Bunun üzerine sultan çok kızdı ve; “Mücevherleri kim aldı ise onu öldüreceğim.” dedi. Abdullah el-Ayderusî bu durumu haber alınca hemen sultanın yanına gitti ve ona bir süre nasihat etti. Sonra ona; “Ya Sultan! Sen hiçbir kimseye zarar verme. Mücevherler bulunur.” dedi. Bu söz üzerine sultan rahatladı ve ferahladı. Gece olunca Abdullah el-Ayderusî yanına bir talebesini alarak, sarayda çalışan bir vazifelinin evine gitti. Onda bulunan bütün mücevherleri istedi. O kişi, evinde bulunan mücevherleri, Abdullah el-Ayderusî’un heybetinden korkarak verdi. Abdullah el-Ayderus oradan ayrılıp Şeyh Ömer mescidinin yanına geldi. Yanındaki talebesini saraya gönderip sultanın kız kardeşini çağırttı. O gelince ona mücevherlerinin nasıl olduğunu sordu. O da, hepsini bir bir tarif etti. O kişiden aldığı mücevherler arasında bulunan ve tarif edilen vasıflara uyan mücevherleri sultanın kız kardeşine geri verdi. Geri kalan mücevherleri de tekrar sahibine götürüp teslim etti.”

Allahü teala, birçok hastaya, Abdullah el-Ayderusî hazretlerinin duası ile şifa ihsan etmiştir. Şöyle anlatılır: “Ali bin Ömer Meşus isimli salih bir zat vardı. Bu zat, birgün hanımına beddua etti ve hanımı bir hastalığa yakalandı ve hastalıktan bitap düştü. Bunun üzerine pişman olan ve üzülen o zat, hemen Abdullah el-Ayderusî’nin yanına gitti ve durumu ona anlattı. Abdullah el-Ayderusî, o zatı bir daha beddua etmekten men etti ve; “Sen şimdi hanımının yanına git.” dedi. O zat hanımının yanına gittiğinde, onun, hiçbir şey olmamış gibi sapasağlam olduğunu gördü. Hanımına; “Sen nasıl oldu da böyle iyileştin?” diye sordu. Hanımı; “Sen gittikten bir süre sonra uyumuşum. Rüyamda Şeyh Abdullah yanıma geldi ve benim üzerime Maşaallah okudu. Sonra da bana; “Kalk.” dedi. Uyandığımda, ben de kalktım ve Allahü tealanın izniyle yürüdüm.” diye durumu anlattı.”

Şöyle anlatılır: Abdullah el-Ayderusî zamanında bir kadın vardı. Bu kadının burnu kırılmıştı. Kadın hangi tabibe gitti ise; “Çaresi yok.” dediler. Bunun üzerine kadın, burnunun düzelmesi için Abdullah el-Ayderusî’yi vesile ederek, Allahü tealaya dua etti. O anda Şeyh Abdullah, kadının yanına geldi ve kırılmış burnunun parçalarını birleştirdi, eli ile mesh etti. Allahü tealanın izni ile kadının burnu iyileşti ve eskisinden daha güzel oldu.

Yine şöyle anlatılır: “Abdurrahman Hatib isimli bir zatın, sağ elinde bir yara oldu ve kısa zamanda o yara yayılarak eli şişti. Bu durum karşısında çok korktu ve ne yaptı ise yaranın çaresini bulamadı. Kime gitti ise yarası daha fazlalaştı. Sonunda o zat Abdullah el-Ayderusî hazretlerinin yanına geldi. Durumunu ona arz etti. Şeyh Abdullah, onun yarasına baktı. Sonra eliyle şişkin olan yaranın üzerini mesh etti. Gerekli ilaçları sürdü. Orası derhal iyileşti ve yaradan hiçbir eser kalmadı.”

Şöyle nakledilir: “Abdullah el-Ayderusî zamanında, bulunduğu beldenin ileri gelenlerinden bir kişinin, bir kız çocuğu vardı. O kişi kız çocuğunu çok severdi. Birgün kızın gözü ağrımaya başladı. Sonunda kızın gözü kapandı. O kişi kızını alarak, hemen Şeyh Abdullah’ın yanına götürdü. Kızının gözünün iyi olması için ondan dua istedi. Şeyh Abdullah, kızın gözünün şifaya kavuşması için Allahü tealaya dua etti. Sonra eli ile gözün üzerine mesh etti. Allahü tealanın izni ile o kızın gözleri iyileşti.”

Süleyman bin Ahmed-i Bahnak şöyle anlatır: “Ben bir zaman küffar beldesinde bulunuyordum. O sırada çok hastalandım. Yanımda Şeyh Abdullah el-Ayderusî’nin bir elbisesi vardı. Onu giydim ve Abdullah el-Ayderusî’yi vesile ederek Allahü tealadan şifa ihsan etmesini istedim. Sonra yatıp uyudum. Rüyamda gördüm ki: Bir katıra binmişim ve peşimde de bir grup çocuk vardı. Çocuklar; “Ya Hannan, ya Mennanâ fi Süleyman (Ya Hannan, ya Mennan Süleymana şifa ver.)” diyorlardı. Sabah kalktığım zaman, hastalığımdan hiç eser kalmadığını gördüm.”

Abdullah el-Ayderus’un diğer kerametleri, Fethullah el-Kuddus fî menakıbı Abdullah el-Ayderusî adlı eserde anlatılmaktadır.

Eserleri:

 Abdullah el-Ayderusî’nin yazmış olduğu eserlerden bazıları şunlardır:

 1- El-Kibritü’l-ahmer, 

2- Şerhü kasideti’s-Sa’id, 

3- Menakıb-ı Şeyhihi Saib bin Ali.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası