Evliyanın büyüklerinden. İsmi İsmail bin İbrahim bin Abdüssamed el-Cebertî'dir. Lakabı Şeyhülislam ve Hadiyü'l-enam'dır. 722 (m. 1322) senesinde Yemen'in Zebid şehrinde doğdu, 806 (m. 1403)'te orada vefat etti. Bab-ı Siham Kabristanı'na defnedildi. Manevî hâller ve kerametler sahibiydi. Zebid halkı onu çok büyük bilir ve saygı gösterirlerdi.
Cebertî, icazet-i mutlaka ile Ebu Muhammed Kasım bin Asakir'den ve Ebu Bekr bin Muhib'den hadis-i şerif rivayet etti. Tasavvuf yolunu, Siraceddin Ebu Bekr bin Muhammed Sûfî'den öğrendi. Kendisi ise; Ahmed bin İbrahim bin Yunus, Ömer bin Ahmed el-Cevherî; Muhammed bin Ahmed bin Sûfî, Muhammed bin Muhammed bin Davud, Muhammed bin Muhammed İvaz ve daha birçok âlime icazet (diploma) verdi.
Çok hayır sahibi, çok ibadet eden, ağırbaşlı ve güzel ahlâklı, temiz ve güzel giyinen bir zattı. Yasin-i şerif suresini devamlı okurdu. Talebelerine ve tanıdıklarına, devamlı Yasin suresini okumalarını tavsiye ederdi. “Yasin suresi, insanın her türlü sıkıntıdan korunmasına, ihtiyaçlarının giderilmesine sebep olur.” derdi. Önceleri çocuklara öğretmenlik yapardı. Daha sonraları kendini tamamen ibadete verdi. Büyük âlimlerin sohbetlerinde bulundu. Manevî makamlara kavuştu. Muhyiddin-i Arabî'yi ve eserlerini çok severdi. Talebelerine de bu eserleri okumayı tavsiye ederdi.
Selahaddin el-Hirevî, Zebid şehrini askerleriyle kuşatmıştı. Cebertî, sultana giderek, Selahaddin'in yenileceğini ve kendilerinin savaşı kazanacaklarını müjdeledi. Söylediği aynen oldu. Eş-Şercî onun hakkında; “Cebertî, evliyanın büyüklerindendir. İlmi ile amel eden bir zattı. Hocam Abdülkerim Cîlî buyurdu ki: “Yemenli salih bir zat ile Allahü tealanın sevgili kullarından birinin yanına gittik. Orada; “Zamanın büyüğü kimdir?” diye sordum. O zat cevaben; “Zamanın büyüğü, Cebertî'dir.” dedi.”
Birisi, Cebertî'nin arkasında cemaat olup namaz kıldı. Namazda, cebindeki paranın çoluk çocuğu için yetip yetmeyeceğini düşündü ve bu sebeple de okuması gereken bazı duaları unuttu. Namaz bitince Cebertî ona dönüp; “Yavrum, namazda cebindeki paranın hesabı ile meşgul iken bazı duaları okumayı unuttun. Bundan sonra namazına çok dikkat et.” buyurdu.
Ya'kub el-Mehaî, işi icabı çok sefere giderdi. Deniz yolculuğundaki tehlikelerin çok olması sebebiyle yolculuklarından şikayette bulundu. Cebertî ona; “Tehlike ile karşılaştığında; ey ehl-i Yasin diyerek Allahü tealanın sevgili kullarından yardım iste.” buyurdu. Denizde yolculuk ederken, tehlikelerle karşılaştığında buyurduğu gibi yaptı. Her defasında tehlikeden korunmuş oldu.
Cebertî, bir defasında yerinden doğrulup eliyle bir tarafı işaret ederek, yüksek sesle haykırdı. Bir zaman böyle kaldı. Birkaç gün sonra Ya'kub el-Mehaî yolculuktan döndü. Gemi ile gelirken fırtına çıktığını, denizin kabarıp batma tehlikesi geçirdiklerini, o esnada; “Ey ehl-i Yasin! Ey Allahü tealanın sevgili kulu İsmail bin İbrahim imdat eyle!” diye bağırdığını, o zaman denizin sükunet bulduğunu ve kurtulduklarını haber verdi. Kurtuldukları zamanın, tam Cebertî'nin yerinden kalktığı zaman olduğu anlaşıldı.
Abdürrahim el-Emyutî şöyle anlatır: “Ben, önceleri Cebertî'nin büyüklüğünü anlamadığımdan, onun hakkında şanına uygun olmayan bazı şeyler hatırımdan geçti. Bir gece uyku ile uyanıklık arasında iken Cebertî'nin beraberinde bazı kimselerle yanıma geldiğini gördüm. O esnada bütün vücudumda, takat getiremeyeceğim acılar peyda oldu. Az kalsın ölecektim. Daha sonra onlar yanımdan çıkıp gittiler. O gece ve gündüzü, acılar içinde kıvrandım, ikindi vakti birisini gönderip Cebertî'den yardım istedim. Yanıma geldi. O zaman sanki bende hiçbir şey yokmuş gibi ayağa kalktım. Derhal kendisinden özür diledim. Allahü tealaya da tövbe edip bir daha sevgili kulları hakkında kötü zanda bulunmamak üzere söz verdim.”
Hasan el-Hebel şöyle anlatır: “Bir zaman hasta oldum. Bu hastalığım uzun zaman sürdü. Ben de Allahü tealaya iyi olmam için dua ettim ve bundan sonra hiçbir mahluka bağlılığım olmayacak diye söz verdim. Cebertî benim ziyaretime geldi ve bana; “Sen, Allahü tealanın mahlukatından hiçbirine bir bağlılığım olmayacak diye mi konuştun?” diye sordu. Ben de; “Evet efendim.” dedim. O zaman; “Allahü tealanın sevdiklerine bağlanmalı.” buyurdu, kalktı ve çıktı. O esnada ben, sanki hiçbir şeyim yok gibi kalktım. Onunla birlikte kapıya kadar yürüdüm.”
Fakih Ali bin Osman el-Mutayyib, Cebertî'yi çok severdi. Bütün işlerini ona danışır, sıkıntılarını arz ederdi. Bir defasında oğlu Fakih Muhammed çok hastalandı. Yine gelip oğlunun bu hâlini arz edip dua istedi. O zaman Cebertî; “Oğlunuz inşallah iyi olacak, fakat bir başkası hastalanacak.” buyurdu. Kısa bir zaman sonra oğlu hastalıktan kurtuldu. Fakat Ali bin Osman el-Mutayyib hastalandı. Cebertî'nin sözünün, vefatına işaret olduğunu anlayıp vasiyetini yazdı. Kefenini hazırladı, kabrini kazdırdı. Çok geçmeden de vefat etti.
Birisi, Aden valisi Abdüllatif el-Irakî'yi rüyasında gördü. Irakî ona; “Zamanın büyüğünü görmek ister misin?” dedi. O da; “Evet.” deyince; “O budur.” dedi ve birden Cebertî göründü. İmam eş-Şercî anlatır: Fakih Abdurrahman bin Zekeriyya, evliyanın büyüğünü tanıyan bir zattı. Buyurdu ki: “Şu zamanda Şam'da, Yemen'de, Irak'ta ve Haremeyn'de Cebertî'nin bir benzeri yoktur.”
Cebertî, birgün Fakih Ebu Bekr bin Ebu Harb'le bir yerde karşılaştı. Fakih'te bir takım hâller başlayıp hisleri kayboldu. Bir zaman öyle kalıp daha sonra eski hâline döndü. Dedi ki: “Ey Cebertî! Senin büyüklüğünü ben bilemem ancak Allahü teala bilir. Vallahi çok kimsede olmayan üstünlükler sende vardır.”
Hasan es-Sucî anlatır: “Ben Sultan Sa'deddin'in ve Müslümanların işine çok önem verirdim. Habeş diyarında, kâfirlerin Müslümanlara hücum edip zarar verdiğini öğrendim. Cebertî'nin yanına gider meseleleri arz ederdim. Bir gece onun yanına gittim. Kalbimden, Müslümanların içinde bulundukları sıkıntılı durum geçti. O zaman Cebertî, iki defa; “Gelmen sana faydalı oldu.” dedi. Daha sonra evime gidip sabah namazı vaktine kadar uyuyamadım. Yasin suresini okudum. O esnada hafif bir uyku geldi. Cebertî'nin, kâfirlerin karşısına çıktığı ve onların bütün silâhlarını aldığı gözümün önüne geldi. Hafif uyku halim geçti. Kalkıp abdest alıp sabah namazını kıldım ve Cebertî'nin yanına gittim. Selam verdim. Bana ne gördüğümü sordu. Ben de anlattım. Birkaç gün sonra Sultan Sa'deddin'in kâfir ordusuna karşı zafer kazandığı haberi geldi.”
Cebertî'nin, vefatından sonra da kerametleri görüldü. Kadı Fahreddin en-Nurî el-Mekkî şöyle anlatır: “Vefatından sonra Cebertî'yi rüyamda gördüm. Ben Mescid-i Haram'da uyuyordum. O esnada bana şöyle buyurdu: “Vallahi ben, sizin zannettiğiniz gibi ölü değilim. Nimetler içindeyim Rabbimin katında Peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle birlikteyim.”
Allahü tealanın sevdiği kullarından biri anlatır: “Birgün, Cebertî'nin kabrine uğradım. Onu bir örtü üzerinde ve etrafında bir cemaat olduğu hâlde Yasin-i şerif suresini okurken gördüm. Ona; “Efendim, şimdi siz kabirdesiniz. Halbuki siz, sizi sevenlere, dünyada olduğu gibi, kabirde de Kur'an-ı Kerim okuyorsunuz.” dedim. O da: “Evet, dediğin gibidir.” buyurdu.
Celal Bekrî'nin baş müderrisliğini yaptığı Mısır'daki Baybarsiyye medresesinin önden görünüşü (solda) ve Medreseyi tanıtan levha (sağda).