Evliyanın büyüklerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebu Muhammed olup ismi Abdülaziz bin Ahmed bin Sa'id bin Abdullah'tır. Lakabı İzzeddin ed-Dirinî'dir. Ed-Dirinî, el-Mısrî, eş Şafiî diye de bilinir. 613 (m. 1216) senesinde Mısır'da Garbiye vilayetine bağlı Neberuh'un doğusundaki Dirin köyünde doğdu. 694 (m. 1295) senesinde Dirin'de vefat etti. Kabri oradadır. Dirin'de adına yapılan cami ve çevresindeki binalar zamanla harap olmuşsa da tamir edilerek ibadete açık tutulmuştur. Cumartesi günleri burada mevlit ve anma törenleri yapılmaktadır. Ed-Dirinî, zamanındaki âlimlerden ilim öğrendi. Ebü'l-Feth bin Ebi'l-Ganîm er-Resanî'nin sohbetinde bulundu ve Şeyh İzzeddin'den ahlâk ilmini öğrendi. Tasavvuf yolunda yüksek mertebelere ulaştı. Hâller ve kerametler sahibi oldu.
Es-Sübkî onun hakkında; “Ed-Dirinî, züht sahibi, birçok kerametleri görülen, çok sayıda eser yazan, edebiyatta mahir, kelam ilminde arif bir zat tı.” demektedir. Ebu Hayyan ise onun için; “Abdülaziz ed-Dirinî, ilim ve edep sahibiydi. İnsanlar duasını isterlerdi.” demektedir. Abdülaziz ed-Dirinî, Mısır'da er-Rif denilen yerde otururdu. Bazı günler buradan ayrılıp, civar bölgeleri dolaşırdı. Oralardaki insanlar, ondan, müşküllerinin hâllolması için Allahü tealaya dua etmesini isterlerdi. Kendisini görme imkânı bulamayanlar, meselelerini mektupla sorup gereken cevabı alırlardı. O, kuvvetli iman ve güzel ahlâk sahibiydi. Herkese güler yüz, tatlı dil gösterirdi. Kimseyi kırmazdı.
Bir gün bir yere giderken, onu tanımayan kimseler yanına gelip, “Kelime-i şehadeti söyle bakalım.” dediler. O da peki deyip, okudu. Sonra onlar; “Şimdi kadıya gidelim. Onun huzurunda yeni Müslüman olanların yaptığı gibi, sen de oku.” dediler. Orada bulunan büyük küçük herkes beraberce kadıya gittiler. Kadı hemen Abdülaziz ed-Dirinî'yi tanıdı ve; “Efendim, bu ne hâl? Bunlar kim?” dedi. O da; “Bilmiyorum. Bunlar beni ne zannettiseler, Kelime-i şehadeti okumamı istediler ve buraya getirdiler. Ben de onları kırmayıp geldim.” dedi.
Şöyle anlatılır: Abdülaziz ed-Dirinî Ali el-Müleyhî'yi çok sever ve sık sık ziyaretine giderdi. Ziyaretlerinden birinde, Ali Müleyhî ikram olarak bir piliç pişirip getirdi. Sofraya koydu. Beraberce yediler. Yemekten sonra ed-Dirinî hazretleri; “Bunun karşılığını inşallahü teala görürsünüz.” buyurdu. Bir süre sonra Abdülaziz ed-Dirinî, Ali el-Müleyhî'yi tekrar ziyarete gitti. Ali el-Müleyhî tekrar bir piliç pişirdi ve ikram etti. Hanımı, pilicin ikram edilmesini pek hoş karşılamadı. Piliç sofraya gelince, Abdülaziz ed-Dirinî kızarmış pilice bakıp, hişt demesiyle piliç canlandı ve yürüyüp gitti. Sonra da; “Çorba bize yeter. Hanımınız üzülmesin.” buyurdu.
Bir gün talebeleri, hocalarının keramet göstermesini akıllarından geçirdiklerinde; “Yavrularım, bizler, yerin dibine batmaya müstehak kimseler olduğumuz hâlde, batmamamız ve Allahü tealanın bizi, yeryüzünde, bu hâlde bulundurması en büyük keramet değil midir?” buyurdu.
Eserleri: Abdülaziz ed-Dirinî; tefsir, fıkıh, lügat, tasavvuf ve edebiyata dair birçok eser yazdı. Bazıları şunlardır:
El-Misbahü'l-münir: 2 ciltlik tefsirdir.
Et Teysirü fî ilmi't-tefsir: Tefsir ilmine dair 3.200 beytten müteşekkil bir şiir kitabıdır. Kahire'de 1310'da basılmıştır.
Taharetü'l-kulub fî zikri Allami'l-guyub: Tasavvuf hakkındadır.
Envarü'l-Mearif ve Esrarü't-tavarif: Tasavvufa dairdir.
Tefsiru Esmai'l-hüsna: Tevhit hakkında bir eserdir. Kahire'de 1330'da basılmıştır.
El-Vesailü ve'r-Resailü: Tevhide dairdir.
Nazmü Sireti'n-Nebeviyyeti,
El-Veciz: 5.000 beytten müteşekkil bir şiir kitabıdır.
Et-Tenbih,
Nazmü'l-vesit,
El-Envarü'l-Vadıha fî mesani'l Fatiha,
Ed-Dürerü'l-mültekita fî mesaili'l muhtelita,
Erkanü'l-İslam fi't-tevhidi ve'l-ahkâm,
Er-Ravdatü'l-enika fî beyani'ş şeriati'l-hakikati: 1320'de Kahire'de basılmıştır.
Kıladetü'd-Dürri'l-mensur fî zikri yevmi'l ba's ve'n-Nüşur,
Mizanü'l-vefa,
İrşadü'l-hayara fi'r-Reddi ale'n-nasara: Hristiyanlığa reddiye olup, 1322'de Kahire'de basılmıştır.
Gayetü't-tahrir: 1315'te Kahire'de basılmıştır.
Adab Risalesi.
Abdülaziz ed-Dirinî'nin yazmış olduğu Taharetü'l-kulub adlı eserden bazı bölümler:
“İlahî! İhsan ve ikram ederek bize kendini tanıttın. Nimetlerin deryasına bizleri daldırıp, gark ettin. Her an nimetlerin deryasında yüzmekte, onlardan istifade etmekteyiz. Bizleri razı olduğun, beğendiğin yer olan Cennet'ine davet ettin. Seni hatırlamak, emirlerini yapmak sebebiyle, bizlere sonsuz nimetler hazırladın, ihsan ettin. Ne büyüksün ya Rabbî! Ya İlahî! Biz kendimize zulmettik. Nefsimizin kötülüğü her yanımızı kapladı. Gaflet denizi kalblerimizi doldurdu. Her hâlimizle perişanlığımız apaçık. Bizim bu hâlimizi en iyi bilensin”
Abdülaziz Dirinî hazretlerinin adına Mısır'da Dirin kasabasında yapılan camii. “Ya İlahî! İsyanımız ve günahımız, senin azabını bilmemek, duymamak sebebiyle değildir” Lakin asi nefsimiz bize, azaba düşürecek işleri yaptırdı ve günahları işletti. Senin günahları örtüp, yüzümüze vurmaman sebebiyle şımardık. Bu yüzden çok günah işledik. Senin af ve mağfiretine güvenip, günahlara daldık. Şimdi yaptıklarımızın cezası olarak, bize hazırladığın azap ile karşı karşıyayız. Cehennem azabından bizi şimdi kim kurtarabilir. Senden başka kim bize bir kurtuluş ipi uzatabilir. Ahiret günü, senin huzurunda mahcup bir duruma düşecek bu hâlimize yazıklar olsun. Yarın çirkin olan amellerimiz arz olunduğunda, ayıplanmamıza esefler olsun. Ya Rabbî! Bizim günahlarımızı affet. Kusurlarımızı bağışla. İbadetlerimizdeki kusurlarımızı af ve mağfiret eyle. Ya İlahî! Bilmeyerek yaptıklarımızı affet ve bizi akl-ı selim sahibi kıl. Sen, Rabbimizsin, sana inandık. Sen günahları affedersin, affedicisin.
Abdülaziz bin Ahmed ed-Dirinî'nin yazdığı Adab Risalesi'nden bazı bölümler: Talebenin hocasına karşı edepleri: Talebe, doğru yolu öğrenmek isteyince, hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itaat etmesi gerekir. Abdülaziz Dirinî hazretlerinin Michigan Üniversitesi No: B.1.452'de kayıtlı Teharetü'l-kulub adlı eserinin fihristi (sağda) fihristin devamı ve ünvan sayfası (ortada) ve ilk sayfası (sağda). Hatta talebenin, hocasına karşı meyyit gibi olması lazımdır. Nasıl meyyit, yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan, itiraz etmeden teslimiyet gösteriyorsa, talebenin de hocasına karşı, bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. Yoksa teslimiyet ve itaat etme mertebesinden düşer, takva ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır. Nitekim Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey iman edenler! Allahü tealanın ve Resulünün önüne geçmeyiniz! Allahü tealadan korkunuz! Ey iman edenler! Peygamber'in sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! O'na karşı, birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların, ibadetlerinin sevapları yok olur.” buyuruyor (Hucurat suresi: 1-2). Müfessirler bu ayet-i kerimeyi, Resulullah Efendimizin yanında sesin yükseltilmemesi, Resulullah'ın önünde yürünmemesi ve O'ndan önce bir işin yapılmaması veya fetva verilmemesi, şeklinde tefsir etmişlerdir.
Bu sebepledir ki, hocanın yanında bulunulduğu zaman, onun izni ve müsaadesi olmadan bir şey konuşmamak lazımdır. Lüzumsuz söz ve bakışlardan da uzak durmalıdır. Çünkü hocasının yanında lüzumsuz sözler ve bakışlar, hoş hareketler değildir. Hocanın yanında, başı önünde, verilecek cezanın korkusu içinde bulunan bir suçlu gibi olmalıdır. Eshab-ı Kiram, Resulullah Efendimizin huzurlarında oturdukları zaman, başlarını eğerler, konuşmadan, hareketsiz bir hâlde, edep, huşu ve kalb huzuru ile Resulullah Efendimizin mübarek sözlerini dinlerlerdi. Onlar, görünen azaları ile olduğu gibi, görünmeyen bütün azalarıyla da edep ve huşu içinde bulunurlardı. Onları bu hâlde görenler, sanki cansız olduklarını zannederlerdi. İşte talebelerin de, hocasının huzurunda bulunduğu zaman, Eshab-ı Kiram'ı örnek alıp, niiden edepleri gibi edeplenmeleri lazımdır. Bunun için de, hocasının söylediklerini can kulağı ile dinmelisidir. Allahü teala, Zümer suresinin 18. ayet-i kerimesinde mealen; “O kullarım ki, (Kur'an-ı Kerim'i) dinler, sonra da onun en güzelini (açığını ve kuvvetlisini) tatbik ederler. İşte bunlar, Allahü tealanın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir ve bunlar, gerçek akıl sahipleridir.” buyuruyor.
Talebe, özellikle hocasının huzurunda, nefsinin arzu ettiği bir şeyin iddiasında bulunmamalıdır. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak, talebenin en büyük hatalarından olup, hocasının gözünden düşmesine sebebiyet verir. Fakat talebenin, hocasının huzurunda sadece dinlemesi, söze karışmaması, nefsine ait herhangi bir iddiada bulunmasına mâni olur. Onun en güzel bir şekilde hocasına tâbi olmasına yardımcı olur. Bu ise, zaten talebenin, hocasının huzurunda iken dikkat etmesi lazım olan hususlardandır. Talebe, kendi derecesinin, hocasının derecesinden yüksek olduğunu düşünmemelidir. Bilakis, her yüksek mertebeyi hocası için istemeli, Allahü tealanın yüksek ihsanlarını ve bol lütuflarını hocası için temenni etmelidir. Hakiki talebe böyle olur. Bu sebeple, en yüksek mertebelere çıkar. İbn-i Hanîf buyurdu ki: “Rüveym bin Ahmed bana; Ey Oğul! Amelini güzel yap, edebini ince yap.” dedi. Denilir ki: “Tasavvuf yolunun esası, edepten ibarettir.” Her hâlin ve her makamın (yerin) bir edebi vardır. Edebe sarılan, kemale erişir. Büyüklerin kavuştuğu, mertebelere kavuşur. Edepten mahrum olan kimse, yakın zannettiği yerden pek uzak kalır. Kabul edileceğini umduğu yerden reddolunur. Edep, zahirin ve batının süsüdür.
Allahü teala, Hucurat suresinin 1. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler! Allahü tealanın ve Resulünün önüne geçmeyiniz! Allahü tealadan korkunuz.” buyurarak, Eshab-ı Kiram'a, Resulullah Efendimizin huzurlarında nasıl olunacağı öğretilmiştir. Yusuf bin Hüseyin buyurdu ki: “İlim, edep ile anlaşılır, ilim, amel ile sahih olur” Amel ile hikmet kazanılır. Hikmet ile zühte kavuşulur. Züht ile dünya sevgisi, dünyaya düşkünlük, haramlar ve şüpheliler terk edilir. Bu şekilde dünya terk edilince, ahirete rağbet duyulur. Günahlardan sakınılıp, ahirete hazırlık yapılır. Böylece, ahirete hazırlık ile, yüksek mertebelere ve derecelere erişilir.
Cüneyd-i Bağdadî, Ebu Hafs Irakî'nin yanına gittiğinde ona; “Ey Ebu Hafs, talebelerini çok iyi terbiye etmişsin.” dedi. O da; “Zahirdeki edep, batındaki edebe delalet eder.” buyurdu. Yine büyük zatlardan birisi şöyle buyurdu: “Hiçbir hâl, makam ve marifet, dinî edebin yerine geçemez” “Dinî edep ise, zahir ve batın güzelliğidir.” (Yani dinî edep, Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymak demektir. Böylece emir ve yasaklara uyulursa, insanın zahiri ve batını güzel olur.)
Ebu Ubeyd bin Selam şöyle anlatır: “Bir zaman Mekke-i Mükerreme'ye gitmiştim” Bazen Kâbe-i Muazzama'nın hizasında oturur, bazen ayaklarımı uzatır sırt üstü yatardım. Bu hâlimi gören ve Allahü tealanın sevgili kullarından olan Aişe-i Mekkiyye bana; “Ey Ebu Ubeyd! Sen ilim sahibi bir kimsesin. Sözümü dinle, burada edeple otur. Yoksa, Allahü tealaya yakın kimselere ait olan defterden ismin silinir.” dedi. Denilir ki: “Nefis, kötü işleri ister. Kul, iyi edebe sarılmakla emrolunmuştur. Nefis daima, iyi şeylere muhalefet eder. Kul, onu güzel şeylere çekmeye çalışır. Kim, nefsini iyi şeylere çekmek için çalışmazsa, nefsinin işlerini salıvermiş demektir.” Yine denilir ki: “Kim nefsine, arzu ve istekleri hususunda yardımcı olursa, onun kötülüğüne ortak olur. Kulluk, güzel edebe sarılmak; taşkınlık, kötü edep üzere olmaktır.”
İlim öğrenmek için uğraşan, fazla yememeli, fazla uyumamalı, fazla konuşmamalı ve insanlarla ihtiyaç miktarı bulunmalıdır. Bunun içindir ki tasavvuf büyükleri; “İhlasla, can-ı gönülden, samimî olarak tövbe yaptıktan sonra, dört şey insanın sermayesi ve asil hâlleridir. Bunlar; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanlardan uzak kalmaktır.” buyurmuşlardır. “Ey iman edenler! Allahü tealanın ve Resulünün önüne geçmeyiniz! Allahü tealadan korkunuz! Ey iman edenler! Peygamber'in sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! O'na karşı, birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların, ibadetlerinin sevapları yok olur.” mealindeki Hucurat suresi 1 ve 2. ayet-i kerimeleri nazil olunca, kulağı az işiten Sabit bin Kays, yolun üzerine oturup ağlamaya başladı. Asım bin Adî onu görüp, bu durumu Resulullah'a haber verdi. Resulullah Efendimiz onu çağırıp, hayatta iken saadetle, ölüm zamanı şehadetle ve Cennet'le müjdeledi ve hakkında; “Resulullah'ın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allahü teala takva ile doldurur. Onların günahlarını affeder ve çok sevap verir.” mealindeki, Hucurat suresinin 3. ayet-i kerimesi nazil oldu.
Talebenin, hocasına uyması gerekir. Büyüklerin yanında edep ile çok şeyler kazanılır. Ebu Osman buyurur ki: “Büyüklerin yanında ve evliyanın meclislerinde edebi gözeten kimse, hem dünyada hem de ahirette pek yüksek derecelere, hayırlara kavuşur.” Talebenin, hocası hakkında herhangi bir şeye zihni takılırsa, Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam arasında geçen kıssayı hatırlamalıdır. Hızır Aleyhisselam'ın yaptığı bazı şeyleri, Musa Aleyhisselam hoş görmedi. Fakat Hızır Aleyhisselam, onları niçin öyle yaptığını haber verince, Abdülaziz Dirinî hazretlerinin Hırıstiyanlığa reddiye olarak yazdığı İrşadü'l-hayara fî'r-reddi ale'n-Nasara adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Mısır Evkaf Nezareti kütüphanesi Genel No: 217'de kayıtlıdır. Musa Aleyhisselam, onun bu yaptıklarını uygun görmeme durumundan vazgeçti. Talebe de hocasından böyle bir şey görünce, bunun hocasının murad ettiği bir şey olduğunu düşünmelidir. Hocasının her yaptığında bir hikmet, bir fayda olduğunu hatırına getirmelidir.
Bir gün, Cüneyd-i Bağdadî'ye bir mesele soruldu. O da cevap verdi. Ancak kendisine, soruya verdiği cevap yüzünden itiraz edenler oldu. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdadî; “Eğer inanmıyorsanız, benden ayrılınız.” buyurdu. İslam âlimleri buyurdular ki: “Kim, kendisini terbiye eden zat hakkında edebi gözetmezse, o edebin bereketinden mahrum olur.” “Talebe, hocası ile dini veya dünyası ile alakalı bir şey konuşurken, konuşmakta acele etmemelidir.” Abdülaziz ed-Dirinî buyurdu ki: “Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve israftan son derece sakının. İsraf ve haddinden fazla dağıtmakla elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi itibar bulamaz.” “Rabbim, Allahü tealadır. O bana kâfidir. O'ndan af, ümit diler ve O'na hamd ederim. Ahiret günü benim şefaatçim; bütün mahlukatın her bakımdan en üstünü, en kıymetlisi, en hayırlısı, peygamberim Muhammed Aleyhisselam'dır. Ya Rabbî! Bütün dualar, iyilikler peygamberin ve en sevdiğin kulun, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafa'ya olsun.”
“İlmiyle âmil, takva sahibi bir âlim vefat ettiği zaman, Müslümanlar için, büyük ve tehlikeli bir boşluk meydana gelir. Adalet sahibi, hak üzere yürüyen bir sultanın, devlet reisinin vefatı, Müslümanlar için büyük bir eksikliktir. Salih ve Allahü tealanın veli kullarının ölümü de böyledir. Çünkü onların Müslümanlara yardımı pek çoktur” “Allah yolundaki kahramanın ölümü ise, kuvvetin zayıflamasına sebep olur. Çünkü onlar, sabır, sebat ve kahramanlıkları ile muharebenin kazanılmasında büyük bir vesiledirler” “Cömert ve asil kimselerin ölümü, büyük bir sıkıntı, hayatta kalmaları bolluk ve nimettir” “Bu beş kişiye ağlayabilirsin. Bunlardan başkasının ölümü, insanlar için rahatlık, hafiflik ve rahmettir.” “İşlerini, her şeyi yaratan ve işlerinde hikmetler sahibi Allahü tealaya teslim et. Böyle yaparsan, sıkıntılardan ve günahlardan kurtulursun.” “Her tarafta görülen tehlike, bela ve musibetlere bakarsan, Allahü tealanın yüce iradesinin hükmünün geçerli olduğunu görürsün.” “Bu dünya, hakiki mekan, devamlı ikamet edilecek ve yerleşilecek bir yer değildir.” “Dünyanın geçici lezzetleri, uykuda görülen rüyalar gibidir. Dünyada isteğine, hedefine ulaştığını söylemek, gerçek bir söz değildir. Asla kabul edilmez.” “Dünya sevinçleri, alınan bir haberle bir anda bunalıp, hüzün ve kedere dönüverir. Öyleyse, dünyaya karşı zahit ol, haramlardan ve haram olması ihtimali olan şüphelilerden sakın. Ahirete hazırlıklı ol. Çünkü dünyaya doymayıp, hırsla onun peşinde koşanlar, aslında dünyanın köleleri ve hizmetçileridir. Dünyada mesut ve huzurlu olan kimse, dünyaya köle olmayan, âlim ve takva sahibi kimsedir”
“Dünyanın iyiliği ve kötülüğü birbirine karışmıştır. Dünyayı her türlü kirlerden ve üzüntülerden arınmış olarak istesen bile, şunu iyi bil ki, dünya bunlar üzerine yaratılmıştır. Yani dünyanın tabiatı budur. Asla değişmez. Fakat insan, dünyada Allahü tealanın emirlerine uyup, yasaklarından sakınır ve bu hususta sabır gösterirse, akıbette, sonsuz saadet ve mutluluğa kavuşur.” “Sakın dünyanın parlaklığına, cazibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hilelerine aldanma. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır” Çünkü dünyanın sağı solu belli olmaz. Bakarsın bazen suda ateş parçası olsun ister. Bazen insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. Böylece insan, boyundan büyük işlere girer de helak olur gider. “Eğer kadere, Allahü tealanın hükmüne rıza gösterirsen, şerefli bir hayat yaşarsın” “Eğer imkânsız bir şeyin olmasını ümit edersen, ümidini, tehlikeli bir şey üzerine bina etmiş, kurmuş olursun.” “Zaman akıp gidiyor. Hadiseler birbiri peşinden geliyor” “Yumuşaklık; vakar ve sükunettir. Dünya hırsı bir anlıktır. Sabır, yumuşak olmaya, meseleler üzerinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesile olur” “Kızmak, kabalığa yol açar. Dünya hayatı, bir uyku hâlidir, ölüm, bu uykudan uyanmaktır.” “İnsanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer” “İnsanların temenniden başka sermayeleri yoktur. Sonra yaparım diyenin düşüncesi, sonraya asılıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir” “İnsanların günleri çok çabuk geçer, ömürler, yolculuktan başka bir şey değildir.” “Ahiret yolculuğunun çok yakın olduğunu, hatırınızdan asla çıkarmayınız” “Ahiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü her girişin bir çıkışı vardır. (Bu dünyaya geldiğimiz gibi, bir gün bu dünyadan ayrılacağız.)” “Ey insanlar!” “Yaptığınız uygunsuz işler için bir sebep ve özür göstermeyi bırakın artık! Allahü tealanın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmakta gevşeklik göstermeyin” “Ahirete hazırlanmakta sabırlı olun ve sebat gösterin.”
Abdülaziz Dirinî hazretlerinin Kitabü't Teysir fî ulumi't-tefsir adlı eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada), Kıladetü'd-Dürri'l mensur fî zikri yevmi'l ba's ve'n-Nüşur adlı eserinin hatime kısmı (solda). “İnsan, gençliğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her anını değerlendirmelidir. Sonra, ah gençliğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım diye pişmanlık duyulur. Onun için, gençliğin, insana emanet olduğunun farkında, idrakinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir.” “Zaman içerisinde, nice meclisler ve toplantı yerleri yok oldu. Nice asil ve yüksek yaratılışlı kimseler, zaman içerisinde gelip geçtiler. Zaman içerisinde nice kimseler, türlü türlü nimetlere kavuşmuşlardır. Fakat ne kadar arzu edersen et, zaman içerisinde her istediğini elde edemezsin. (Sana takdir edilen rızık ne ise onu yersin.)” “Yerde yetişen yaş veya kuru bitkilere bakınca, kâinatta Allahü tealanın azamet ve kudretini müşahede ediyorum. O'nun, kalbimden fışkıran sevgisiyle her şeyi unutuyorum. Hafif ve tatlı tatlı esen rüzgâr, pek çok defa bana güzel kokular getirir. Ya Rabbî! Sen, sevdiklerinin bulundukları yerleri, en kıymetli damlalarla suladın. Düşmanlarını ise erimiş bakır ile suladın.”