Hadis âlimlerinden. İsmi Muhammed bin Ahmed, künyesi Ebu Bişr er-Razî ed-Dulabî'dir. 224 (m. 839) senesinde Horasan'da Rey yakınlarında Dulab köyünde doğdu. Aslı Devlabî olan bu kelimeyi halk Dulabî şeklinde söylemektedir. Bazı âlimler de Dulab'ın Bağdat yakınlarında bir köy olduğunu söylemektedir. 320 (m. 932) senesinde Mekke ile Medine arasında Arc denilen yerde vefat etti. Hadis ilminde hafız derecesinde âlimdi. Yani, yüz bin hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Kendilerinden hadis-i şerif işitip rivayet ettiği zatlar; Muhammed bin Beşşar, Ahmed bin Abdülcebbar, Musa bin Âmir Dımaşkî, Ziyad bin Eyyub ile Irak, Mısır ve Şam'da zamanının âlimleridir. Kendisinden ise; 170 İbn-i Ebu Hatim, Abdullah bin Adî, İbn-i Hibban, Hasan bin Reşid, Hişam bin Muhammed ve diğer âlimler hadis-i şerif rivayet etmişlerdir.
Muhammed bin Ahmed Dulabî, ayrıca tarih ilminde de âlim olup, El-Künave'l-esma (1332'de Haydarabad'da basıldı.), Ez-Zürriyyetü't-tahire (Bir nüshası Köprülü Kütüphanesi No: 428/2'de mevcuttur.) adlı eserleri meşhurdur. Dulabî'nin El-Küna ve'l-esma adlı eserinin birinci cildinin kapak sayfası (solda), Aynı eserin Hicri 1322 (m. 1904) tarihli Haydarabad baskısının kapak sayfası (sağda).
Muhammed bin Ahmed Dulabî'nin El-Künave'l-esma isimli eserinde, Amr bin Şuayb babasından, o da dedesinden naklederek şöyle anlatıyor: “Resulullah Efendimiz ile beraber, Mekke ile Medine arasında bulunan Ezahir geçidine gittim. Üzerimde kırmızı renkli bir elbise vardı. Hazreti Resulullah bana dönüp; “Bu nasıl elbise?” buyurdular. Bu sözlerinden, böyle elbise giymeyi uygun bulmadıklarını anladım. Konakladığımız yere gelip ateş yaktığımızda, o kırmızı elbiseyi ateşe atıp yaktım. Daha sonra tekrar, Resulullah Efendimizin huzurlarına gittiğimde; “O elbiseyi ne yaptın?” diye sordular. “Ateşe attım.” dedim. “Ailene veremez miydin?” buyurdular. Ben bu ikazlarından, böyle elbise giymenin erkekler için uygun olmadığını, kadınlar için caiz olduğunu anladım.” Ebu Raşid bin Abdurrahman şöyle anlatıyor: “Kabilemiz adına Hazreti Peygamberle görüşmek üzere yüz kişilik bir heyet ile huzuruna gittik. Bulundukları yere yaklaştığımızda arkadaşlarım durdular ve bana; “Sen önce git! Alaka, sevgi görürsen, bize haber verirsin, biz de huzuruna çıkarız. İlgisizlik görürsen bize gelirsin. Beraberce dönüp gideriz.” dediler. Ben Hazreti Peygamberin huzuruna çıkıp, “Hayırlı sabahlar.” dedim. “Müminlerin selamı böyle değildir.” buyurdu. Ben: “Ya Resulallah! Nasıl selam vereyim?” dedim. “Müslümanlardan bir topluluğun yanına geldiğin zaman, “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh.” de!” buyurdu. Ben de; “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh.” dedim. “Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatüh. İsmin nedir? Kimsin?” buyurdu. “Lat ve Uz 175 za'nın kulunun oğlu Ebu Raşid'im.” dedim. “Bilakis, sen Rahman'ın kulunun oğlu Ebu Raşid'sin.” buyurup, çok ikram ve ihsanda bulundu. Beni yanı başı na oturttu. Cübbesini bana giydirdi. Bana asâsını ve ayakkabılarını hediye etti. Ben Müslüman oldum. Orada bulunanlar; “Ya Resulallah! Görüyoruz ki, bu kimseye çok ikramda bulunuyorsunuz.” dediler. “Şüphesiz ki bu, kavminin ileri gelenidir. Bir kavmin ileri geleni size geldiği zaman, ona ikramda bulununuz.” buyurdular.”