EBÜ'L-HASAN-I ŞAZİLÎ

Nureddin Ali bin Abdullah Evliyanın büyüklerinden, hadis âlimi ve Şazilîyye yolunun ilk rehberi
A- A+

Evliyanın büyüklerinden, hadis âlimi ve Şazilîyye yolunun ilk rehberi. İsmi Nureddin Ali bin Abdullah bin Abdülcebbar bin Temim bin Hürmüz bin Hatem bin Kusay bin Yusuf bin Yuşa bin Verd bin Battal Ali bin Ahmed bin Muhammed bin İsa bin Muhammed bin Hasan bin Ali bin Ebu Talib'dir. Hazreti Hasan soyundan olup Şeriftir. Künyesi Ebü'l-Hasan olup, Malikî mezhebindendir. 592 (m. 1196)'da Tunus'ta Şazile kasabasında doğdu. Tasavvufdaki silsilesi Sırrî-yi Sekatî'den gelmektedir. Aynı zamanda bu silsilede bulunan Seyyid Ahmed Rıfaî'ye bağlanmıştır.

İskenderiyye'ye gelerek Şaziliye yolunun esaslarını açıklayıp neşretti. Doğum yerine nisbetle, Şazilî lakabı ile anıldı. Arabistan'daki Hicaz halkı gibi buğday tenli ve uzunca boylu idi. Konuşmasındaki fesahat ve tatlılık, açıklık ve vecizlik bakımından, kendisini Hicazlı zannederlerdi. Doğduğu Şazile kasabasında ilim tahsili yaptı. Önceleri kimya ilminde uzun çalışmalar ve araştırmalarda bulundu. Bu ilimde iyi yetişmesi için Cenab-ı Hakk'a yalvararak dua ediyordu. Bu esnada, aldığı manevî bir işaretle, tasavvuf yoluna bağlandı. Din ilimlerinin hepsinde mütehassıs ve derin âlim oldu. Hepsinin inceliklerine ve sırlarına kavuştu. Tefsir, hadis, fıkıh, usul, nahiv, sarf, lügat ilimlerinde ve zamanın fen ilimlerinde de bir taneydi. “Her istediğim zaman, Resulullah Efendimizi baş gözümle görmezsem, kendimi O'nun ümmeti saymam.” buyururdu. Hac yolculuğu sırasında 654 (m. 1256)'da Hamisre'de vefat etti. Kabri Tunus'ta Hamisre mevkiindeki Ayzab Sahrası'ndadır.

Kendisi anlattı ki: “Bir arkadaşımla bir mağarada bulunuyor ve Allahü tealanın muhabbetiyle yanmayı ve O'na kavuşmayı istiyorduk. Yarın kalbimiz açılır, evliyalık makamlarına kavuşuruz derdik. Ertesi gün olunca da, yine yarın açılır derdik. Yarınların sonu gelmiyordu. Bir gün birden heybetli bir zat yanımıza girdi. Ona; “Kimsin?” dedik. Abdülmelik'im, yani Melik olan Rabbimizin kuluyum dedi. Anladık ki, evliyaullahtandır. “Nasılsınız?” dedik. “Yarın olmazsa, öbür gün kalbim açılır diyenin hâli nasıl olur? Allahü tealaya, sırf Allah için ibadet etmedikçe, velayet ve kurtuluş yoktur.” dedi. Bu söz üzerine uyandık ve nereden geldiğini anladık. Allah'a tövbe ve istiğfar ettik. Bunun üzerine kalblerimiz Allahü tealanın muhabbetiyle doldu.”

Yine kendisi anlattı: “Seyahatte idim. Bir gece bir tepe üzerinde yattım. Yırtıcı hayvanlar sabaha kadar etrafımda döndüler. Onlardan hiç korkmadım. Kalbimde, Allahü tealanın korkusundan başka bir korku yoktu. O geceki ünsiyet (Allahü tealaya yakınlık) gibi bir üns bulmamıştım. Sabah olunca hatırımdan, Allahü tealanın üns makamından bana bir şeyler verildi diye geçti. Dereye indim. Çok fazla keklikler gördüm. Ayağımın sesini duyunca ürküp birden uçtular. Çok korktum. Bana şöyle dediklerini duydum: “Ey Ebü'l-Hasan! Dün gece yırtıcı hayvanlar ile ünsiyet tutmuş idin. Bugün sana ne oldu ki, bu keklikler uçunca korktun. Lakin sen dün gece bizimle idin. Bugün kendinle nefsinlesin.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî yine şöyle anlattı: “Bir kere seksen üç gün aç kalmıştım. Hatırıma, sana bu işten nasip verildi diye geldi. Aniden bir kimse gördüm. Bir mağaradan çıktı. Gayet güzeldi. Güneş gibi parlıyordu ve; “Biz ne iyiyiz, altı ay oldu yemek yemedik ve Hak tealaya amel arz etmedik. Bir bahtsız seksen gün aç oldu. Hak tealaya ameli ile nazlanır.” diyordu.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, Allahü tealanın nihayetsiz ihsan ve ikramlarına kavuşmuş, görünen ve görünmeyen bütün olgunluklara erişmişti. Çok seyahatler yaptı. Bir defasında Irak'a gitmiş ve buradaki âlimlerden Ebü'l-Feth Vasıtî'nin sohbetinde bulunmuştu. O sıralarda zamanın en büyük evliyasını arıyordu. Bir gün, Ebü'l-Feth Vasıtî hazretleri ona dönerek; “Sen onu Irak'ta arıyorsun. Halbuki aradığın kimse, senin memleketindedir. Oraya dön, orada bulacaksın.” buyurdu. Bunun üzerine Batı Afrika diyarı olan memleketine döndü. İslam dininin yüksek makamlarının sahibi olan Şerif Ebu Muhammed Abdüsselam İbn-i Meşiş-i Hasenî hazretlerinin aradığı zat olduğunu anladı. İbn-i Meşiş hazretleri Rabat'taki (Ribate'deki) bir dağda bulunan mağarada yaşamaktaydı. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, onun huzuruna çıkmak için dağ eteğinde bulunan çeşmeden gusül abdesti aldı. Kendindeki bütün meziyetleri ve üstünlükleri unutarak, yani tam bir boş kalb ve ihtiyaç ile huzurlarına doğru yürüdü. İbn-i Meşiş hazretleri de mağaradan çıkmış ona doğru yürüyordu. Karşılaştıklarında hocası selam verip Resulullah Efendimize kadar uzanan nesebini tek tek saydıktan sonra ona; “Ya Ali, bütün ilim ve amelinizden soyunarak tam bir ihtiyaç ile buraya çıktınız ve bizdeki dünya ve ahiret servetini ve zenginliğini aldınız.” buyurdu. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî diyor ki: “Onun bu hitabından sonra, bende fevkalade bir korku hasıl oldu. Hak teala kalb gözümü açıncaya kadar mübarek huzurlarında oturdum. Sohbetlerine devam ettim.” Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, hocasının yüksek derecesini bildirirken şöyle buyurdu: “Bir gün hocamın huzurunda oturuyordum. Kendi kendime; “Acaba hocam İsm-i a'zam'ı biliyor mu?” dedim. Bu düşünce ile meşgul olurken, o sırada dış kapıda bulunan oğulları, bana bakıp şöyle seslendi: “Ey Ebü'l-Hasan! Şeref ve itibar, İsm-i a'zam'ı bilmekle değil, belki İsm-i a'zam'a mazhar olmakladır.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'nin hocasına olan teslimiyeti tam ve mükemmel bir hale gelince, karşılaşacağı birçok sıkıntıları hocası kendisine haber verdi. Şöyle vasiyet etti: “Hak tealayı bir an unutup gaflette olma. Dilini halkın diline ve kalbini halkın kalbine benzetmekten sakın. Bütün uzuvların ile İslamiyete uy. İslam'a uygun olmayan şeylerden sakın. Farzları yerine getirmeye devam et. İşte o vakit Allahü tealanın veliliği sende tamam olur. Allahü tealanın haklarını yerine getirmekten başka hiçbir şeyi halka hatırlatma. İşte o zaman vera ve takvaya, haram ve şüphelilerden kaçmaya tam uymuş olursun.”

Ebü'l-Hasan, Şazile kasabasında yerleştikten sonra, hocalarının buyurduğu birçok mihnet ve sıkıntılara maruz kaldı. Sonra İskenderiyye'ye yerleşti. Doğudan ve batıdan binlerce âlim ve hak aşığı ziyaret ve sohbetlerine akın etti. Mesela devrin büyük âlimlerinden İzzeddin bin Abdüsselam, Takıyyüddin bin İbn-i Dakiki'l-Iyd, Abdülazim Münzirî, İbnü's-Salah, İbnü'l-Hacib, Celaleddin bin Usfur, Nebihüddin ibni Avf, Muhyiddin bin Süraka ve Muhyiddin-i Arabî'nin talebesi El-Alem Yasin bunlar arasındayıdı. Ayrıca Kadılkudat Bedreddin ibni Cema'a dahi sohbetlerine kavuşmakla iftihar ederdi. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri, Ebü'l-Abbas-ı Mürsî gibi evliyanın büyüklerinden olan birini yetiştirmiştir. İbn-i Hacib, İbn-i Abdüsselam İzzeddin, İbn-i Dakiki'l-Iyd, Abdülazim Münzirî, İbn-i Salih ve İbn-i Usfur gibi büyük âlimler, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'nin meclisinde bulunmak arzusuyla, Kahire'deki Kemaliye Medresesi'nde, muayyen vakitlerde hazır bulunarak Şifa ve İbn-i Atıyye kitaplarını okurlardı. Dersten çıktıktan sonra da onunla beraber yaya yürürlerdi. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî; “İzzeddin bin Abdüsselam'ın fıkıh meclisi, Abdülazim Münzirî'nin hadis meclisi, senin tasavvuf meclisinden daha kıymetli bir meclis yoktur diye bana müjde verildi.” buyurdu. Hızır Aleyhisselam bir gün kendisine; “Ey Ebü'l-Hasan! Allahü teala, seni kendisine dost edinmiştir. Kalsan da, gitsen de, O seninle beraberdir.” dedi.

Bir gün Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, zühtten (dünyaya rağbet etmemekten) bahsediyordu. Fakat üzerinde yeni ve güzel bir elbise vardı. O mecliste üzerinde eski elbiseler olan bir fakir vardı. Kalbinden geçirdi ki: “Ebü'l-Hasan hem zühtten anlatıyor, hem de üzerine yeni elbiseler var. Bu nasıl zahitliktir? Halbuki asıl zahit benim.” Bu kimsenin kalbinden geçenleri anlayan Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, onu yanına çağırarak; “Senin üzerindeki elbiseyi görenler, seni zahit sanarak hürmet ederler. Bundan dolayı sende bir gurur, kibir hasıl olabilir. Halbuki benim üzerimdeki elbiseyi görenler, zahit olduğumu anlayamazlar. Böylece ben de, hasıl olacak gururdan kurtulurum.” buyurdu. Bunu dinleyen o fakir, yüksek bir yere çıkarak oradaki insanlara; “Ey insanlar! Yemin ederim ki, biraz önce kalbimden Ebü'l-Hasan hazretleri hakkında uygun olmayan şeyler düşünmüştüm. Kalbimden geçeni anlayarak, beni huzurlarına çağırıp nasihat ettiler. Şimdi hakikati anlamış bulunuyorum. Şahit olunuz ki, huzurunuzda tövbe istiğfar ediyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan-ı Şazilî o kimseye yeni bir elbise giydirip; “Allahü teala sana seçilmişlerin muhabbetini versin, hayırlar, bereketler ihsan eylesin.” diye dua eyledi.

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri buyurdu ki: “Mısır'da Muhammed Hanefî isminde birisi zuhur edecek, bizim yolumuzda olup, meşhur ve büyük şan sahibi olacaktır. Kırmızıya bakan beyaz benizlidir. Sağ yanağında bir ben bulunur. Gözünün beyazı çok beyaz, siyahı da tam siyahtır. Yetim ve fakir olarak yetişir. Benden itibaren beşinci sıradaki halifemiz olur.” Gerçekten öyle olmuştur. Vasıfları anlatılan Muhammed Hanefî bu büyükler yolunu Nasireddin ibni Melik'ten, o dedesi Şihabeddin bin Melik'ten, o Yakut Arşî'den, o Mürsî'den, o da Şazilî'den almıştır.

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî anlattı: “Ben bir gün seyahate çıkmıştım. Kendi kendime dedim ki: “Ya Rabbî! Sana ne zaman şükür edici bir kul olabilirim.” Bu sırada gaybden bir ses geldi ki: “Bana şükür edici bir kul olabilmen için yeryüzünde senden fazla nimet verilmiş bir kulun olmadığını düşünmelisin!” Bu sözleri işitince; “Ya Rabbî! Kendimden fazla nimet verilmiş bir kimsenin olmadığını nasıl düşünebilirim? Zira sen, Peygamberlere, âlimlere, padişahlara herkesten çok nimet verdin.” dedim. Bu defa; “Eğer Peygamberlere (aleyhimüsselam) nimet verilmeseydi, sen doğru yolu bulamazdın. Âlimler olmasaydı, dinden çıkıp küfre girerdin. Padişahlar olmasa, evinde emin bir hâlde rahat oturabilir miydin? Bunların hepsi, sana ihsan ettiğim nimetlerden değil midir?” buyuruldu.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, memleketinden İskenderiyye'ye geldiğinde, o zamanın sultanı bir mektup yazarak kendisini davet etti. Sultan, daveti kabul edip gelen Ebü'l-Hasan'a çok izzet ve ikram gösterip hürmette bulundu. Sonra İskenderiyye'ye, hürmet ederek uğurladı. Sultana, bir müddet sonra Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hakkında iftiralarda bulundular. Öyle ki, sultan çok kızıp muhafızına, onu öldürme emrini verdi. Muhafız, İskenderiyye'ye Ebü'l-Hasan'ın huzuruna gelip sultanın emrini bildirdi ve; “Efendim, benim size çok hürmetim ve muhabbetim vardır. Sizin, Allahü tealanın sevgili kullarından olduğunuza inanıyorum. Öyle bir şey yapınız ve söyleyiniz ki, sultan bu kararından vazgeçsin.” dedi. Bu sözleri dinleyen Ebü'l-Hasan-ı Şazilî dışarı çıktı. Muhafız da onu takip etti. Muhafıza dedi ki: “Şu taşa bakınız!” Muhafız, biraz önce taş olarak gördüğü cismin, şimdi altın olduğunu görerek hayret etti. Taş, Allahü tealanın izniyle, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'nin teveccühleri ile altın olmuştu. Muhafıza; “Bu taşı alıp sultana götürünüz. Beytülmal hazinesine koysun buyurdu. Muhafız taşı alıp sultanın huzuruna gitti ve iftira durumunu anlattı. Bu hadise üzerine sultan İskenderiyye'ye kadar gelip Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'yi ziyaret etti. Özür diledi ve ona pek çok mal ve erzaklar gönderip ihsanlarda bulundu. Fakat Şazilî hazretleri hiçbir şey kabul etmeyip, “Biz Rabbimizden başka hiç kimseden bir şey istemeyiz.” buyurdu.

Kendisi anlattı: “Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. “Ya Ali! Elbiselerini kirden temizle ki, her nefesinde Allahü tealanın imdadına mazhar olasın.” buyurdu. “Ya Resulallah, benim elbisem hangisidir?” dedim. Buyurdu ki: “Allahü teala sana beş hilat giydirmiştir. Muhabbet, tevhit, marifet, iman ve İslam hilatlarıdır. Allahü tealaya muhabbet edene, sevene her şey kolay olur. Allahü tealayı tanıyanın gözünde dünyadan bir şey kalmaz. Allahü tealayı vahdaniyyetle bilen, O'na hiçbir şeyi ortak koşmaz. Allahü tealaya inanan, her şeyde emin olur. İslam'la sıfatlanan, Hak tealaya asi olmaz. Eğer asi olursa af diler. Af dilerse kabul edilir. Ebü'l-Hasan der ki: “Bu izahtan, Allahü tealanın Kur'an-ı Kerimde mealen; “Ve elbiseni temizle.” (Müddessir suresi: 4) ayetinin manasını anladım.”

Buyurdu ki: “Biz Hakla olunca, mahlukattan hiçbirini görmeyiz. İnsanlık icabı baksak bile, onlar havadaki ince toz gibi görünür. Dikkatle baksan bir şey bulamazsın.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri, her sene hacca giderdi. Sonuncu defa yola çıktığı sene, talebesine, yanına bir kazma, bir ibrik ve bir de kafur almasını söyledi. Bunları niçin aldırdığını soran talebesine buyurdu ki: “Hamisre'ye varınca anlarsın.” Talebesi bilahare şöyle anlattı: “Hamisre'ye vardık. Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri guslederek iki rekat namaz kıldı. Sonra seccadede ruhunu teslim etti. Yanlarına aldıkları kazma ile mezar kazılıp ibrikle su taşınıp yıkandıktan sonra, kafur konup hemen oraya defnedildi. Vefat ettiği yerin suyu tuzlu olduğundan bir ot bile yetişmezdi. Oraya definlerinden sonra, vücutlarının bereketiyle o yerin suyu tatlı oldu ve verimli bir yer hâline geldi.”

Kendisi anlatır: “Bir gece rüyamda Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ı gördüm. Bana; “Biliyor musun, dünya sevgisinin kalbden çıktığının alameti nedir?” diye sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Bunun üzerine; “Dünya sevgisinin kalbden çıktığının alameti; bulunca vermek, olmayınca kalben rahat olmaktır.” buyurdu.”

Ebü'l-Abbas-ı Mürsî anlattı: “Bir gün melekut âlemine (melekler âlemine) çıkarılmıştım. Orada Ebu Midyen hazretlerini gördüm. Arş'ın direklerinden birine tutunmuştu. Ona dedim ki: “Ey Ebu Midyen! Sizin ilminiz ne kadardır ki, buralarda bulunuyorsunuz?” O da, “Ben, yetmiş bin çeşit ilme sahibim.” dedi. “Kaç tane makamınız vardır?” dedim. O da; “Benim halifelik makamlarım dört tanedir. Ebdallik makamında da yedinciyim.” dedi. Bunun üzerine ona; “Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum. “Şazilî hazretlerinin ilmi benden çok fazladır. O öyle bir denizdir ki, ona yetişmek mümkün değildir.” diye cevaplandırdı.”

Ebu Abdullah anlattı: “Ben, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerini çok sever ve her sıkıntımda Allahü tealaya onu vesile ederek dua ederdim. Cenab-ı Hak da bütün istek ve ihtiyaçlarımı onun hürmetine ihsan eder, verirdi. Bir gün Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. Dedim ki: “Ya Resulallah! Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'den razı mısınız? Ben, her ne ihtiyacım olursa, onu vesile ederek Allahü tealadan isterim ve bütün ihtiyaçlarım yerine gelir.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Ebü'l-Hasan benim evladımdır. Bütün evlatlarda babalarının bir cüzü bulunur. Her kim ki benim bir cüzüme temessük ederse (onu vesile ederse), benim bütünüm ile temessük etmiş olur. Sen Ebü'l-Hasanı vesile ederek Allahü tealadan bir şey istediğin zaman, beni vesile ederek Allahü tealadan istemiş gibi olursun.” buyurdu.”

Ebü'l-Abbas-ı Mürsî onun en büyük talebelerindendi. Anlattı ki: “Cenab-ı Hakk'a yemin ederim ki, her ne zaman bir felaketle karşılaştım ve müşkülata uğradımsa, hocam Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'yi imdada çağırıp, kurtuldum. Ey kardeşim, sen de bir sıkıntıya düşersen, hemen onun ismini an ki kurtulasın. Allahü teala bilir ki, sana doğru bir nasihat veriyorum.”

Yine Ebü'l-Abbas anlattı: “Bir gün hocam Ebü'l-Hasan hazretlerinin arkasında namaz kılıyordum. Beni hayretlere düşüren hâller müşahede ettim. Hocamın vücudundan o kadar çok ve parlak nurlar çıkıyordu ki, onlara bakamıyordum.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri, talebeleri için daima şu nasihatta bulunurdu: Talebe, din kardeşlerini, arkadaşlarını, son derece merhametle gözetmeli, onlara son derece hürmet etmelidir. İçlerinden birini kendisine sohbet arkadaşı seçmeli, bu arkadaş, gaflete düştüğünde, seni uyandırmalı, ibadette tembelliğe düştüğünde seni heveslendirmeli, âciz kaldığın yerde sana yardım etmeli ve sen doğru yoldan kaydıkça seni doğru yola çekmelidir. Sana nasihat vermeli, kötü harekette bulunduğunda veya bir günah işlediğinde sana uymayıp vazgeçirebilecek vasıflarda olmalıdır. Arkadaşlarına gelebilecek eziyetlere mâni olmalısınız. Güzel ahlâk edinip, şefkat ve merhamet üzere bulunmalısınız. Hak tealaya itaat ve ibadeti, bu yola hizmeti gözetmeli ve buna sımsıkı sarılmalısınız. Lüzumsuz şeylerle gözü meşgul edip, gönlü dağıtmamalısınız. Zira bu, insandaki şehwet kuvvetini arttırır.

Talebesi olan Seyyid Ahmed-i Zerruk, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerinin yolunu şöyle bildirmiştir: “Yolumuzun esası beş şeydir: 1- Gizli ve aşikâr, her hâlükarda Allahü tealadan korku hâlinde olmak. 2- Her hâl ve işinde ve ibadetinde, Peygamberimizin ve Eshabının gösterdiği doğru yola uyup, bidatlerden, sapıklıklardan sakınmak. 3- Bollukta ve darlıkta, insanlardan bir şey beklememek. 4- Aza ve çoğa razı olmak. 5- Sevinçli veya kederli günlerde Cenab-ı Hakk'a sığınmak.”

Letaifü'l-minen isimli kitapta yazıyor ki: “Ebü'l-Hasan-ı Şazilî, yaşadığı zamanda, derecesi yüksek olan büyük zatların önderi ve alemdarı idi. Tasavvuf ehli için bir sığınak ve bir rehber idi. Hidayet ehlinin bayrağı ve yol göstericisi idi. İrfan sahipleri için bir ziynet ve bu yolun yalnız küçüklerine değil, büyüklerine de üstaddı. Sırlar âleminde bir Zemzem kuyusu kadar derinliğe sahipti. Kutuptu, gavstı. Kutb-i ebdal (yani Kutb-i medar) âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyiz gelmesine vesile olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması Kutb-i ebdal'in feyizleri ile olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tövbe etmek ise Kutb-i irşadın feyizleri ile olur. Her zaman, her asırda Kutb-i ebdal'in bulunması lazımdır. Hiçbir zaman bunsuz olmaz. Çünkü âlem bununla nizam bulmaktadır. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Fakat Kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. Künyesi Ebü'l-Hasan idi. Kutub olduğuna şehadet edenler çoktu. Bunlardan biri Ebu Abdullah bin Nu'man'dır. Bu zatın şahitliği delil olarak yeter. Çünkü kendisi de büyük bir veli idi. Takıyyüddin bin İbn-i Dakiki'l-Iyd; “Ben, Cenab-ı Hakk'a karşı marifet (Allahü tealayı tanımak) hususunda Şazilî hazretlerinden ileride olanı görmedim.” derdi.

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerinin talebelerinden birisi, tasavvuf yolundaki dereceleri geçerken kendini hocası gibi görmeye başladı. Nereye baksa şeyhini görüyordu. Bu sebeple Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'nin sohbetlerine gelmemeye başladı. Bir gün İmam-ı Şazilî hazretleri yolda giderken talebesiyle karşılaştı ve; “Canım sen nerede kaldın? Sohbetlere gelmiyorsun!” buyurdu. Talebe; “Efendim, sizinle sözden müstağni oldum. Yani her an sizi karşımda görüyorum ve kendimi sizin suretinizde görüyorum. Sohbetinize gelmeye ihtiyaç duymuyorum.” dedi. Bu cevap üzerine Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri buyurdu ki: “Çok garip. Eğer iş senin söylediğin gibi olsaydı, Hazreti Ebu Bekr'in Resulullah Efendimizin sohbetlerine gitmemeleri gerekirdi. Eğer sohbetten müstağni olsaydı, Hazreti Ebu Bekr efendimiz müstağni olurdu.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî şöyle anlattı: “Ayzad isimli Sahrada yolculuk yapıyordum. Hızır Aleyhisselam ile karşılaştım. Bana; “Ey Ebü'l-Hasan! Allahü teala sana lütufta bulundu. Hazerde de seferde de senin arkadaşın var. Ben hep senin yanında bulunuyorum.” dedi.”

Ariflerden, evliyanın büyüklerinden Mekinüddin el-Esmer şöyle anlattı: “Mansura denilen yerde bir çadırda bulunuyordum. Orada, İzzeddin ibni Abdisselam, Mecdüddin Ali bin Vehb el-Kuşeyrî, Muhyiddin bin Sürafe, Mecdüddin Ahmimi ve Ebü'l-Hasan-ı Şazilî gibi büyük zatlar da bulunuyordu. Bu sırada Kuşeyrî kitabı okunuyordu. Orada bulunanlar, sohbet esnasında bazı şeyler söyledikleri hâlde, Ebü'l-Hasan hazretleri hiç konuşmuyordu. “Efendim, sizi de dinlemek isteriz.” dediler. Ebü'l-Hasan; “Sizler, zamanımızın sâdâtı, büyüklerisiniz ve sizler de konuştunuz.” buyurdu. “Mutlaka bir şeyler söylemenizi istiyoruz.” demeleri üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri bir müddet tefekkür edip başını kaldırdı ve herkesin bilmediği, anlamadığı gizli bilgilerden, ince marifetlerden anlatmaya başladı. Sohbet bitip Ebü'l-Hasan ayrıldıktan sonra, İzzeddin ibni Abdisselam orada bulunanlara; “Bu sözlere iyi kulak veriniz! Bu çok yüksek bir zattır.” buyurdu.”

Ebü'l-Abbas anlattı: “Hocam Ebü'l-Hasan ile vefat ettiği sene bir yolculuğa çıkmıştık. Ühmim denilen yere gelince, bana dedi ki: “Dün gece şöyle bir rüya gördüm. Sanki ben denizde bir gemideydim. Rüzgâr muhtelif yerlerden esiyordu. Dalgalar birbirine vuruyordu. Boğulmamız yaklaşmıştı. Denize karşı; “Ey Deniz! Eğer bana itaatle emrolundu isen, iyilik ve ihsan, Semi' ve Basir olan Allahü tealaya mahsustur. Eğer bundan başkası ile emrolundu isen, hüküm, Aziz ve Hakim olan Allahü tealaya mahsustur.” dedim. Bu sırada denizin şöyle dediğini duydum! “İtaat, itaat.” Hocam ile yolculuğumuza devam ederken, yolda vefat etti. Onu Abdab Sahrası'ndasında Hamisre denilen yerde defnettik. Sonra başka bir gemiye bindik. Denizin ortasında bulunuyorduk. Deniz, Hocamın anlattığı gibiydi. Rüzgâr muhtelif yönlerden esiyor, dalgalar birbiri ile çarpışıyordu. Durumumuz pek tehlikeli bir hâl almıştı. Boğulmamız yaklaşmıştı. Bu sırada Hocamın sözünü hatırladım. Denize hitaben; “Ey Deniz! Allahü tealanın evliyasına itaat ile emrolunmuş isen, iyilik ve ihsan, Semi' ve Basir olan Allahü tealaya mahsustur.” dedim. Fakat hocamın dediği gibi bana itaatle emrolundu isen şeklinde söylemedim. Sonra şöyle söyledim: “Eğer, bundan başkası ile emrolundu isen, hüküm Aziz ve Hakim olan Allahü tealaya mahsustur.” Bu sırada denizin; “İtaat, itaat.” dediğini duydum. Ve deniz sakinleşip güzel bir yolculuk yaptık.”

Ebü'l-Abbas anlattı: “Bir gece rüyamda, kendimi dünya semasında gördüm. Bu sırada esmer renkli, orta boylu birisi göründü. “Allah'ım! Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetini af ve mağfiret eyle! Onlara merhamet eyle. Onları setreyle! Onları cebreyle!” dememi, bunun Hazreti Hızır'ın duası olduğunu, her gün bunu söyleyenin ebdalden yazılacağını söyledi. Sonra bana; bu İbn-i Ebu Şa'me'dir dendi. Ben uyanınca, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî'nin yanına gittim. Yanına oturdum. Fakat hiçbir şeyden bahsetmedim. Bana dönerek; “Allah'ım, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetini setreyle (kusurlarını ört). Onları cebreyle! Kabahatlerini yok eyle! Bu Hazreti Hızır'ın duasıdır. Kim bunu her gün söylerse, ebdalden (büyük zatlardan) yazılır.” diye söyledi.”

Ebü'l-Abbas anlattı: “Hocam Ebü'l-Hasan ile birlikte Medinetürresul'de (Medine-i Münevvere'de) bulunuyorduk. Bu arada ben Hazreti Hamza'nın kabrini ziyaret etmek istedim. Medine-i Münevvere'den ayrıldım. Benimle beraber birisi de oraya gidiyordu. Hazreti Hamza'nın kabrine vardık. Kapısı kapalı idi. Fakat Resulullah Efendimizin bereketiyle kapı açıldı. İçeri girdik. İçeride evliyadan biri vardı. Benimle beraber gelen şahsa; “Allahü tealadan ne dileğin varsa iste, çünkü şu anda yapılan dua kabul olur.” dedim. Ancak bu şahıs duasında Allahü tealadan bin dirhem istedi. Medine'ye dönünce biri kendisine bin dirhem verdi. Bu şahıs Ebü'l-Hasan'ın huzuruna girince, Hazreti Hamza'nın kabrine beraber gittiğimiz zata; “Ey Batla! İcabet vaktine, duanın kabul olacağı vakte rastladın, fakat Allahü tealadan bin dinar istedin. Keşke, Allahü tealadan Ebü'l-Abbas'ın istediği gibi isteseydin. O, Allahü tealadan; kendisini dünya düşüncesinden muhafaza buyurmasını ve ahiret azabından kurtarmasını diledi ve bu dilekleri kabul oldu.” buyurdu.

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri buyurdu ki: “Kalb huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi ve hayırlı işlerini çoğalt.” “Günahların bağışlanması ve başa gelen belalardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfardır.” “İlmi arttıkça günahı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.” “Allahü tealaya hakkıyla iman ve Resulüne tâbi olmaktan daha büyük keramet yoktur.” “İki iyilik vardır ki, onlar bulunduğu sürece, çok da olsa kötülüklerin zararı dokunmaz. Biri Cenab-ı Hakk'ın kaza ve kaderine razı olmak, diğeri Allahü tealanın kullarına iyi muamele etmek.” “Şu üç şey bir insanda bulunursa, ona ilmin asla bir faydası olmaz: 1- Dünyanın faydasız şeylerine aşırı bağlılık. 2- Ahireti hatırdan çıkarmak. 3- Fakir olmaktan korkmak.” “Bana şöyle bir nida geldi: Kerametimin sende zahir olmasını istiyorsan, bana ibadet ve taate sarıl, isyan etmekten sakın!” “Resulullah'ı rüyada gördüm. “Ben, ilmi olanlardanım. Ama senin durumun müsait olmayınca, Allah katında, benim de sana bir faydam dokunmaz. Yani şefaatimden faydalanmak arzusunda isen, amele sımsıkı sarıl.” buyurdu.” “En büyük günahlar ikidir: Biri dünya sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek.” “Kalbinde dünya sevgisi taşıyanın takvası yoktur.” “Dünyadan ve dünya ehlinden tamamen uzaklaşmaz isen, velilik kokusunu alamazsın.” “Âlimler meclisindeki usul ve kaidelerden biri de, menkulat (nakil esası) dışında bahis açmamaktır.”

Hizbü'l-Bahr kitabı meşhurdur. Bazıları bu kitaba itiraz edince, buyurdu ki: “Yemin ederim ki, bu kitabı harf ve harf Resulullah'ın mübarek ağzından, rüyada işitip yazdım. Hizbü'l-bahr okumak da, dertlerden, sıkıntılardan kurtulmak için pek faydalıdır. Çünkü bunu hazırlayan Ebü'l-Hasan-ı Şazilî büyük velidir. Darimî'nin Müsned'inde Abdullah ibni Mes'ud diyor ki: “Evde Bakara suresi başından Müflihun'a kadar beş ayet okunduğu gece, şeytan o eve giremez.” Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Bir evde, şu otuz üç ayet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıya, düşman, sabaha kadar canına ve malına zarar yapamaz: Bakara suresi başından beş ayet, Ayete'l-kürsi başından “Halidun”a kadar üç ayet, Bakara sonunda “Lillahi”den sure sonuna kadar üç ayet, A'raf suresinde, “İnne Rabbeküm”den “Muhsinîn”e kadar, elli beşten itibaren üç ayet, İsra suresi sonundaki “Kul”den iki ayet, Saffat suresi başından “Lazib”e kadar on bir ayet, Rahman suresinde “Ya ma'şerelcin”den “Fe iza”ya kadar iki ayet, Haşr suresi sonunda “Lev enzelna”dan sure sonuna kadar, Cin suresi başından “Şatata”ya kadar dört ayet.” Yedi defa Fatiha okuyup, dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifa hasıl olur. Ayet-i kerimenin ve duanın tesir etmesi için, okuyanın Ehl-i Sünnet itikadında olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yememesi ve içmemesi ve karşılık olarak ücret istememesi, okunanın da itikadının düzgün olması şarttır.

Ebü'l-Hasan Şazilî hazretleri bir sohbetinde de buyurdu ki: “Bizim bildiğimiz ve bildirdiğimiz bilgilerden haberi olmayan zavallılar, büyük günahlarda ısrar ederek devam ettikleri halde vefat ederler. Çünkü onlar iyiliğin kıymetini, kötülüğün zararını, yani bunları anlamaya yarayan bilgileri öğrenmemişlerdir. Böylece nefislerinin heva ve arzularına tabi olarak günahlara dalmışlar ve ömürleri bu gaflet ve cahillik içinde geçip gitmiştir.”

Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerine; “Zahirde senin öyle büyük bir kemalin, olgunluğun, bir ibadetin olmadığı halde bu insanlar neden sana bu derece hürmet gösteriyorlar? Bunun sebebi nedir?” diye sorduklarında, Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretleri buyurdu ki: “Yalnız bir sebeple insanlar böyle yapıyor. O da Allahü teala onu her kimseye farz kılmıştır. Ben o farzı yerine getirince, insanlar bana böyle yapıyorlar. O da dünya ehlini terk etmektir. Dünya ve ehlini terk etmek, işimizi gücümüzü terk etmek değil, yalnız dünya ve dünya ehlinin sevgisini gönülden çıkarmaktır. Bu mahlukatı gönlümüze sokmamak, dünyayı ve mahluku Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine ortak ettirmemektir. Bu insanlar acaiptir. Onlar daima dış görünüşe bakarlar ve adamın zahit, dünyaya düşkün olmadığını görürler. Âbit, çok ibadet eden ise, büyük kimse derler. Şüphesiz bu büyüklük ise de, asıl büyüklük ve olgunluk kalbdeki olgunluktur. Zahir, görünen işlerimiz malumdur. Yemek, içmek, yatmak, uyumak, ibadet ve taat etmek, haramlardan sakınmak, vesairedir. Bâtının işi ise, Allahü teala ile huzur bulmaktır. Ahlâk-ı ilahiyye ile ahlâklanmaktır. İnsanın esas olgunluğu bâtınladır. Zahirde her işi yerli yerine yapsak fakat kalbimizde kötü ahlâktan kurtulamasak, gafil ve cahil kalarak, Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşabilir miyiz?”

İnsanlara bir sohbeti sırasında; “Allahü teala sözlerinde doğru ve işlerinde ihlaslı olana dünyada yağmur gibi rızık verir. Onu kötülüklerden korur. Ahirette de günahlarını affedip, bağışlar. Ona yakın olur. Cennet'ine koyar ve yüksek derecelere kavuşturur. Kendi kusurlarını ıslah etmek istersen, insanların kusurlarını araştırma. Çünkü hüsn-i zan, iman şubelerinden olduğu gibi, insanların ayıplarını araştırmak da münafıklıktandır. Kıyamet günü, yol gösteren nur içinde haşrolunup karanlıktan korunmak istersen Allahü tealanın hiçbir mahlukuna zulmetme.” buyurdu.

Eserleri: Ebü'l-Hasan-ı Şazilî hazretlerinin şu eserleri vardır: 1- Hizbü'l-Bahr: Kıymetli bir dua kitabıdır. 2- El-İhtisas mine'l-Kavaidi'l-Kur'aniyye ve'l-Havas, 3- Risaletü'l-Emin li-Yencezibe li-Rabbi'l-Alemin, 4- El-Cevahirü'l-Masune, 5- El-Leali'l-Meknune, 6- Kıyafetü't-Talibi'r-Rabbanî li-Risaleti Ebu Zeyd el-Kayravanî, 7- El-Mukaddimetü'l-İzziyye li-l-Cemaati'l-Ezheriyye.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları