EBU NUAYM İSFEHANÎ

Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh b. İshâk el-İsfahânî Hadis, kelam, tasavvuf âlimi ve tarihçi
A- A+

Hadis, kelam, tasavvuf âlimi ve tarihçi. “Hilyetü'l-evliya” adlı eserin müellifi. Künyesi, Ebu Nuaym İsfehanî'dir. İsfehan'ın manası, askerlerin toplandığı yer demektir. Bu şehri, İskender kurmuştur. 336 (m. 948)'de doğup, 430 (m. 1038)'de vefat etti.

Şafiî mezhebindedir. Tasavvuf büyüklerinden Zahid Muhammed bin Yusuf Benna'nın torunudur. Aklî ve naklî ilimlerde pek yükselmişti. Ehl-i tasavvuf olup, fıkıh ilmi ile tasavvufu birleştirdi. Yaşadığı asrın büyük âlimlerinden icazet (diploma) aldı. Şam'da Hayseme bin Süleyman'dan, Bağdat'ta Ca'fer Huldî'den, Vasıt'ta Abdullah bin Ömer bin Şevzeb'den, Nişabur'da Esam'dan, Mekke-i Mükerreme'de Ebu Bekr Acürrî'den, Basra'da Hattabî'den ve muhtelif ilim merkezlerindeki âlimlerden ilim öğrendi. 430 civarında âlimden icazet almıştır. Birçok büyük âlim de ondan ilim öğrenmek için yolculuklar yapmışlardır. Kuşyar bin Leyaliruz el-Cilî, Ebu Sa'id Malinî, Ebu Bekr bin Ebu Zekvanî, Hafız Ebu Bekr el-Hatib, onun önde gelen talebelerindendir. Hatib, Ebu Nuaym İsfehanî'nin yanına gelip, ondan çok rivayetlerde bulundu.

Âlimlerin hakkındaki buyurdukları: Ebu Muhammed bin Semerkandî; “Ebu Bekr Hatib'den duydum. O şöyle dedi: ‘Yaşadığı asırda Hafız isminin iki kişiden başkasına söylendiğini görmedim. Birisi Ebu Nuaym'dır.’”

Ahmed bin Muhammed Mirdeveyh; “Yaşadığı asırda Ebu Nuaym İsfehanî'nin yanına, her taraftan ilim öğrenmek için gelirlerdi. Etrafta ondan daha âlim ve daha hafız birisi yoktu. O asırda hadis âlimleri, onun yanında toplandıkları vakit, yanına gelenler sırayla ondan ders okurlardı. Her gün birisi öğleye kadar, okumak istediği dersleri okurdu. Bazen evine gitmek üzere kalktığı zaman bile, talebeler ondan istifade etmeye çalışır, o ise bundan hiç rahatsız olmazdı. Onun en büyük gıdası, ders vermek ve eser yazmaktı.”

Hamza bin Abbas: “Ebu Nuaym İsfehanî hadis âlimlerindendi. Zamanında on dört sene, hadis ilminde benzeri bulunmayan bir âlim olarak kaldı.” İbn-i Neccar: “O, hadis âlimlerinin tacı ve büyük İslam âlimlerinden biridir.”

Eserleri:

1- “Hilyetü'l-evliya”: Alanında benzeri yazılmamış bir eserdir. Eshab-ı Kiram'dan müellifin zamanına kadar 800 kadar velinin hayatını anlatır.

2- “Delailü'n-nübüvve”: Peygamber Efendimizin nübüvvetini ispatlayan harikulade olayları anlatır.

3- “Zikrü Ahbarı İsbehan”: İsfahan tarihi ve orada yetişen âlimleri konu alır.

4- “Ma'rifetü's-sahabe”: Sahabenin biyografilerini alfabetik sırayla verir.

5- “Kitabü'l-duafa”: Zayıf ravilerle ilgilidir.

6- “Sıfatü't-Cenne”: Cennet hayatıyla ilgili hadisleri toplar.

7- “Faziletü'l-âdilîn”: Adaletle ilgili hadisleri ihtiva eder.

8- “El-Müsnedü'l-mustahrec alâ Sahih-i Müslim”: Sahih-i Müslim üzerine bir çalışmadır.

9- “Kitabü't-tıbbi'n-nebevî”: Peygamber Efendimizin tıp ile ilgili tavsiyelerini anlatır.

10- “Tesbitü'l-imame ve tertibü'l-hilafe”: Dört halifenin faziletini ve hilafet sırasını anlatır.

“Hilyetü'l-evliya” kitabının mukaddimesinden bazı bölümler: Evliya hakkında münasip olmayan sözler nasıl söylenebilir ki; Allahütealanın veli kullarına eziyet veren, Allahüteala ile muharebe ilan etmiş demektir. Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Allahüteala buyurdu ki: Kim benim bir veli kuluma eziyet ederse, ona harp ilan ederim. Kulum, farz kıldığım vazifeleri eda etmekten daha faziletli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum bana, nafilelerle yaklaşmakta devam eder. Nihayet sevdiğim bir kul olur. Böylece ben, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”

Allahütealanın veli kullarının görünen birtakım alametleri vardır: Akıllı ve salih kimseler onlara sevgi duyarlar. Peygamberler ve şehitler, kıyamet günü onların mertebe ve derecelerine gıpta ederler. Onlar, aralarında akrabalık olmadığı hâlde, Allahütealanın rızası için birbirlerini severler. Vallahi onların yüzleri nurdur. Onlar, nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman, onlar korkmazlar. İnsanlar mahzun olduklarında, onlar mahzun olmazlar.

Allahütealanın veli kulları, Allahüteala ve O'nun sevgisiyle doludurlar. Ebü'l-Feyz Zünnun-i Mısrî buyurdu ki: “Muhakkak ki, Allahütealanın seçilmiş kulları vardır. Onlar öyle bir topluluktur ki, dizlerini alınları için yastık yaparlar. Toprağı yanları için yatak edinirler. Kur'an-ı Kerim, onların etlerine ve kanlarına karışmıştır. Kalbleri Kur'an ile canlanmış, gönülleri Kur'an ile rahatlamış, himmetleri onunla gayrete gelmiştir. Onlar, fani olan dünyayı verip, sonsuz olan ahireti satın aldılar. Bu iki dünyanın iyiliklerini bir arada topladılar. En üstün mertebelere ulaştılar.”

“Allah yolunda yüzü tozlanan kimsenin yüzünü, Allahü teâlâ kıyâmet gününde Cehennem'in dumanından kurtarır (emin kılar). Allah yolunda, ayakları tozlanan kimseyi, Allahüteâlâ kıyâmet gününde Cehennem'den kurtarır (emin kılar).” Hadis-i şerif.

Memleketler için aydınlıktırlar. Karanlıklarda kandildirler. Onlar, Allahütealanın rahmetinin indiği kimselerdir. Hikmet kaynaklarıdır. Onlar, insanların arasında en çok mazeret kabul eden ve affedenlerdir. Onlar, pek cömerttirler. Onlar, Allahütealanın mükâfatına bakarlar. Onlar, dünya malına düşkün değildirler. Onlar, ölüm sırasında ortaya çıkan fitnelerden, kabirden, kabrin sıkmasından, kabirde soru sormak için gelen münker ve nekir meleklerinden korkarlar.

Bana şöyle cevap verdi: “Arifin gönlü açık, kalbi yaralı, cismi, atılmış bir eşya gibidir.” Sonra yine; “Bu arif olan kimsenin alametidir. O zaman arif kimdir?” diye sordum. “Arif, Allahütealyayı tanıyan, O'nun muradını bilen, emirlerini yerine getiren, yasaklarından yüz çeviren, O'nun razı olduğu şeylere davet eden, çağıran kimsedir.” dedi. Ben tekrar; “Sûfî (tasavvuf ehli) kimdir?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Tasavvuf ehli; kalbi temiz olan, Resulullah Efendimizin Sünnet-i seniyyesine uyan, dünyaya kıymet vermeyen, nefsine sıkıntıyı tattıran kimsedir.”

Ebü'l-Hasan el-Ferganî, Ebu Bekr Şiblî'ye; “Tasavvuf nedir?” diye sordu. O: “Allahütealanın emrine hürmet, kullarına şefkatli olmak.” diye cevap verdi. “Bundan daha güzeliyle, tasavvufu nasıl izah edersiniz?” diye sorulunca; “Manevî kirlerden temizlenmek, Allahütealanın kudret ve azametini düşünmek ve yanında, altın ile toprağın eşit seviyede olmasıdır.” diye cevap verdi.

Ali bin Muhammed el-Mısrî, Sırrî-yi Sekatî'ye tasavvufun ne olduğunu sorunca; “Tasavvuf; yüksek ahlâktır. Böyle bir ahlâk, sahibini, yüksek ahlâk sahibi kimselerin arasına katar.” cevabını verdi. Ebu Hemmames-Sûfî'ye, tasavvufun ne olduğu sorulunca; “Nefsinin dediklerini yapmayan, nefsini ayıplayan, insanlara nasihat eden, onlara Allahütealanın emir ve yasaklarını öğreten, Allahütealadan korkan, amel-i salih yapmakta gevşek davranmayan, kanaatkâr olan, hakkı bilen kimsedir.” diye cevap verdi.

Tasavvuf büyüklerinin sözleri üç kısımda toplanır: Birincisi, tevhid hakkındaki sözleri. İkincisi, murad ve mertebeleri. Üçüncüsü, tasavvuf yolunda bulunanlar ve bunların durumları hakkındadır. Her bir kısmın kendisine ait meseleleri ve bölümleri vardır.

İbn-i Abbas buyurur ki: “Resulullah, Muaz bin Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman şöyle buyurdular: “Sen, Ehl-i kitaptan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey, Allahütealyaya ibadet etmeleri olsun. Allahütealyayı tanıdııkları zaman, onlara beş vakit namazın farz olduğunu söyle. Bunu da yaparlarsa, mallarından alıp, fakirlerine vereceğin zekatın farz olduğunu söyle.”

Abdullah bin Misver anlatıyor. “Biri Resulullah'a geldi. “Ya Resulallah! Bana garip bilgilerden öğret.” dedi. Resulullah Efendimiz; “İlmin başı hakkında ne yaptın ki, ilmin garibini istiyorsun?” buyurdu. “İlmin başı nedir ya Resulallah?” dedi. Resulullah; “Rabbini tanıdın mı?” buyurdu. O zat; “Evet, biliyorum.” dedi. Resulullah; “O hususta ne yaptın?” buyurdu. O şahıs: “Allahütealanın dilediği şeyi.” dedi. Resulullah Efendimiz; “Ölümü tanıdın mı?” buyurdu. O şahıs; “Evet.” dedi. “Ölüm için ne hazırladın?” buyurdu. “Allahütealanın dilediğini.” cevabını verdi. Resulullah Efendimiz, onun gidip sonra gelmesini, o zaman garip bilgilerden öğreteceğini buyurdu.”

Tasavvufun temeli şunlardır:

  • •
    Allahütealyayı, ism-i şeriflerini, sıfatlarını ve fiillerini tanımak.
  • •
    Nefsi ve onun kötülüklerini bilmek.
  • •
    Şeytanın vesveselerini, hilelerini, saptırmalarını bilmek.
  • •
    Dünyayı, onun cazibeliğini, onun renkliliğini ve ondan nasıl sakınılacağını bilmek.

Tasavvuf ehli bu temellere yapıştılar. Sonra, nefis ve şeytanın istediklerini yapmamak için devamlı mücadele ettiler. Vakitlerinin kıymetini bildiler. Allahütealanın beğendiği işleri yapmayı fırsat bildiler. Dünyevî rahat ve zevklerini düşünmediler. Allahütealadan ve O'nun emirlerini yapmaktan alıkoyan her şeyden yüz çevirdiler. Onların tek düşüncesi, Allahütealanın rızasını kazanmak, emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmak, yaptıklarını sırf Allahütealanın rızası için yapmaktır. Onlar, Resulullah'ın ve O'nun sevgili Eshab-ı Kiram'ının yolunu takip ettiler. Mal ve mülk nasıl ve nereden gelir diye düşünmediler. Onlar vermeyi ve dağıtmayı, kendi ihtiyaçlarından önce Müslümanların ihtiyaçlarını gidermeyi düşündüler. Şöhretten çok sakındılar. İşte onlar, takva sahibi, asil fakat herkesin bilmediği üstün insanlardır.

Muaz bin Cebel rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Ey Muaz! Mümin hak yanında esirdir. O, bilir ki; kulağını, gözünü, dilini, elini, ayağını, karnını, bir anlık bakışına ve parmağındaki çamur kırıntılarına, gözündeki sürmeye ve bütün çalışmalarına kadar, hepsini gözetleyen biri vardır. Onun kalbi (Allahütealanın azabından) emin olmaz. Mümin, daima Allahütealanın korkusunu kendinde hisseder. Sabah akşam ölümü bekler. Takva, onu (kötülükten) muhafaza eder.”

Ebu Nuaym'ın “Hilyetü'l-evliya” kitabından seçmeler: Hazreti Ebu Bekr'in bir hutbesi şöyledir: “Sizler Allahütealaya muhtaçsınız. Onun için, Allahütealadan korkmanızı ve O'na layık olduğu şekilde hamd-ü senada bulunmanızı, O'ndan af ve mağfiret dilemenizi tavsiye ederim. Çünkü Allahüteala, çok bağışlayıcıdır. Sizden önce gelip geçmiş olan Allahütealanın kullarını düşününüz. Onlar, daha dün nerede idi? Şimdi bugün neredeler? Yeryüzünü harap eden ve mamur eden melikler, sultanlar nerede? Onlar ve onların isimleri unutuldu. Bugün onlar, yok mertebesindeler. Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “İşte, küfürleri yüzünden çökmüş, harabeye dönmüş evleri! Muhakkak ki bunda, kudretimizi bilen bir kavim için ibret alacak bir alamet var.” (Neml suresi: 52) buyurdu. Bunlar şimdi kabirlerinin karanlıklarındadır. Yine başka bir ayet-i kerimede mealen; “Hem onlardan (Ey Resulüm, senin kavminden) önce nice asırların halkını helak ettik. Hiç onlardan birini hissedip, görüyor musun? Yahut onların hafif bir sesini işitiyor musun?” (Meryem suresi: 98) buyuruldu. Nerede, o tanıdığınız arkadaşlarınız ve kardeşleriniz? Onlar ahirette, dünyadan gönderdikleri şeyi bulacaklar. Hayrın sonu Cehennem değildir. Şerrin sonu da Cennet değildir. Allahütealadan, benim ve sizin için af ve mağfiret dilerim.”

Ebu Nuaym İsfehanî “Hilyetü'l-evliya”'nın mukaddimesinde; Enes bin Malik'in bildirdiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin; “İbrahim ateşe atılacağı zaman ateşe bakınca, (Hasbinallahü ve ni'mel vekil: Allahüteala bize kâfidir. Ve O, ne güzel vekildir) dedi.” buyurduğunu zikreder.

Hazreti Ebu Bekr'in başka bir hutbesi: “Sizin muayyen, belirli bir eceliniz olduğunu, bu ecel içerisinde gitmekte, koşmakta olduğunuzu bilmiyor musunuz? Allahütealanın rızasının kastedilmediği bir sözde, Allahütealanın yolunda harcanmayan malda, cehaleti ilminden fazla olan kimsede, Allahütealanın yolunda kınayanın kınamasından korkan kimsede hayır yoktur.”

Hazreti Ebu Bekr'in vefatına yakın Hazreti Ömer'e yaptığı tavsiyeler: “Allahütealadan kork ya Ömer! Allahüteala, farzları eda etmedikçe nafileleri kabul etmez. Kıyamet gününde, mizanları (terazileri) ağır gelenlerin, mizanlarının ağır gelmesi, dünyada iken Hakk'a tâbi olmaları, Hakk'ın onlar üzerindeki ağırlığı sebebiyledir. Kıyamet gününde, hakkın içerisine konduğu terazi ağır gelir. Yine kıyamet gününde mizanları hafif gelenlerin, mizanlarının hafif gelmesi, dünyada iken batıla tâbi olmaları ve batılın onlara hafif ve kolay gelmesi sebebiyledir. Yarın, içerisine batılın konduğu terazi hafif gelecektir. Allahüteala, Cennet ehlini en güzel amelleriyle zikretti, iyi olmayan amellerini ise örttü. Ben Cennet ehlini zikredince, onlarla beraber olamamaktan, onların arasına katılamamaktan korktuğumu söylerim. Allahüteala, Cehennem ehlini en kötü amelleriyle zikretti, iyi amellerini de onlara geri verdi. Ben onları zikredince, onlarla beraber olmamayı dilerim. Kul Allahütealadan hayır umup, azabından korksun. Allahütealanın rahmetinden ümit kesmesin.”

Hazreti Ebu Bekr bir kerusu istemişti. Ona bal şerbeti verildi. Ağzına yaklaştırınca, ağlamaya başladı ve etrafındakileri de ağlattı. Gözyaşlarını silince; “Niçin ağlıyorsun?” diye sordular. Bunun üzerine; “Resulullah ile beraberdik. Kendisinden bir şeyi kovuyor; “Çekil benden! Çekil benden!” diyordu. Fakat, ben ortada kimseyi görmüyordum. “Ya Resulallah! Senin bir şeyi kovduğunu görüyorum, fakat kimseyi de görmüyordum.” dedim. Resulullah Efendimiz; “Dünya bana, içinde bulunanlarla beraber göründü. Ona çekil buradan dedim. O da uzaklaştı ve bana, sen benden kurtuldun. Fakat benden sonra gelenler, benden kurtulamayacak, dedi.” buyurdu. İşte, dünyanın aldatacağı kimselerden olmaktan korktum da, onun için ağladım.” dedi.

Hazreti Ömer buyurdu ki: “Tartılmadan önce kendinizi tartınız. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” İbn-i Ömer anlatır: Vefatı sırasında Hazreti Ömer'in başı benim kucağımda idi. Bana; “Başımı yere koy.” dedi. “Başın kucağımda veya yerde olmuş ne fark eder?” dedim. Tekrar başını yere koymamı söyledi. Başını yere koydum. O zaman; “Eğer Allahüteala bana merhamet etmezse, vay benim hâlime.” dedi.

Yahya bin Ebu Kesir anlattı. Hazreti Ömer buyurdu ki: “Semadan (gökten) birisi; “Ey insanlar! Bir kişi hariç, hepiniz, Cennet'e gireceksiniz.” demiş olsaydı, o bir kişinin ben olmamdan korkardım. Yine; “Ey insanlar! Bir kişi hariç hepiniz Cehennem'e gireceksiniz.” denmiş olsaydı, Cehennem'e girmeyecek olan o bir kişinin ben olduğumu ümit ederdim.”

Sa'id bin Müseyyib anlattı: Ömer bin Hattab; “Allah'ım! Yaşım ilerledi. Kuvvetimi kaybettim. Tebeam çoğaldı. Rızana uygun bir şekilde dünyadan ayrılmamı nasip eyle.” diye dua etti. Muhammed bin Şihab anlattı: Hazreti Ömer buyurdu ki: “Malayani ile meşgul olma. Düşmanından uzak kal. Kendisinden emin oldukların hariç, dostundan da kendini muhafaza et. Çünkü emin kimse, pek kıymetli bir kimsedir. Facir (kötülüklere dalan) kimse ile beraber olma. Yoksa seni kendi kötülüklerine alıştırır. Sırrını kimseye yayma. İşlerin hususunda Allahütealadan korkan kimselerle istişare et.”

A'lâ bin Müseyyib anlattı: Hazreti Ali buyurdu ki: “Hayır; mal ve evladı çoğaltmak değil, ilmi, hilmi çoğaltmak ve Allahütealyaya ibadet hususunda, insanlarla yarış etmektir. Eğer iyilik yaparsan, Allahütealyaya hamdedersin. Kötülük yaparsan, Allahütealyadan af ve mağfiretini dilersin. Dünyada hayır şu iki kişiden birisi içindir: Birincisi, günah işler fakat tövbe ile bu günahını giderir. Diğeri, hayır işlere koşar.”

Muhacir bin Umeyr anlatıyor. Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “En çok korktuğum şey; hevaya uymak ve uzun emeldir. Hevaya uymak, insanı haktan alıkoyar. Tul-i emel ise, ahireti unutturur. Dikkat ediniz! Dünya sırtını dönüp gitmekte. Ahiret ise, yönelmiş gelmektedir. Dünyaya da ahirete de sarılanlar vardır. Siz, ahirete sarılanlardan olunuz. Dünyanın oğullarından olmayınız. Çünkü dünya, amel yeridir. Hesap yeri değildir. Ahirette ise hesap var, fakat amel zamanı geçmiştir.”

Hakem bin Umeyr rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dünyada misafirler gibi bulununuz. Kalbinizi rikkate (inceliğe) alıştırınız. Tefekkür ve ağlamayı çoğaltınız. Değişik hevalarınız (arzu ve istekleriniz) olmasın. Yoksa, oturmayacağınız binalar yaparsınız. Yemeyeceğiniz şeyleri toplarsınız. Ulaşamayacağınız şeyleri beklersiniz.”

Harmel bin Hanzala anlattı: “Resulullah'a uğradım. Bana dua buyurdu. Huzurlarında durunca; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azim.” diye çok söyle. Çünkü o Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyurdu.” Iyad el-Mücaşiî bildirdi: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahüteala bana, biriniz diğerine karşı övünmeyecek şekilde, birbirinize tevazu etmenizi vahyetti.”

El-Verrak anlatıyor: “Herem bin Hayyan el-Abdî, Resulullah'ın Sahabilerinden Hamame'nin yanında gecelemişti. Hamame, bütün gece sabaha kadar ağladı. Sabah olunca Herem; “Ya Hamame! Niçin öyle ağladın?” diye sordu. O da; “Kabirlerin, içerisinde bulunanları ortaya çıkardığı, gökteki yıldızların dağıldığı gecenin sabahını hatırladım da, ağladım.” diye cevap verdi.” Mualla bin Ziyad anlattı: “Herem bin Hayyan, gecenin bir kısmında dışarı çıkar, yüksek sesle; “Hayret ediyorum, Cennet'i isteyen kimse ve Cehennem'den korkan kimse nasıl uyur.” buyururdu.”

Şeyban bin Katade anlatıyor: “Herem bin Hayyan'ın ölümü yaklaşınca, ona, bize bir şeyler tavsiye et, dendi. O da; “Zırhımı satın. Onunla borcumu ödeyin.” dedi. Sonra Nahl suresinin son ayet-i kerimelerini tavsiye etti. Bu ayet-i kerimelerden bazısı şunlardır: Mealen; “Kullarıma hikmet ile ve güzel vaaz ile beni tanıt.” (Nahl suresi: 125) “(Ey Muhammed) Sabret. Senin sabrın, ancak Allahütealanın yardımı ve inayetiyle dir. Onların yüz çevirmelerine mahzun olma. Onların kurmakta oldukları tuzaktan dolayı (telaş ve) sıkıntıya düşme.” (Nahl suresi: 127) “Elbette Allahüteala (küfür ve mâsiyetlerden) sakınanlar ve daima iyilik edenlerle beraberdir.” (Nahl suresi: 128)

Amr bin Hemdan anlatıyor: “Herem bin Hayyan vefat edince, bir bulut gelip, onun bulunduğu sediri gölgeledi. Defnedildiği zaman, kabrini ıslattı. Fakat kabrin etrafına hiçbir yağmur damlası inmedi.”

Ukbe bin Abdülgafir buyurdu ki: “Gizli olarak yapılan dua, açıktan yapılan yetmiş duadan daha üstündür. Kul, açıktan yaptığı iyi bir ameli gizli olarak da yaparsa, Allahüteala meleklerine; “Bu benim gerçek kulumdur.” buyurur.” Ukbe bin Abdülgafir Ebu Sa'id-i Hudrî'den şu hadis-i kutsiyi bildiriyor: “Allahüteala buyuruyor ki: Salih kullarım için; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbine gelmediği nimetler hazırladım.”

Şüveys el-Adevî buyurdu ki: “Sağ taraftaki melek, sol taraftakinin emiridir. Âdemoğlu kötü bir amel işlediği ve sol taraftaki melek de o kötülüğü yazmak istediği zaman, sağ taraftaki melek ona; “Acele etme. Belki bir iyilik yapabilir.” der. İnsan bir iyilik yaptığı zaman, on iyilik yapmış sevabı kazanır. Önce yaptığı bir kötülüğe karşılık, on iyiliğinden bir tanesi çıkarılır. Geriye dokuz iyilik kalır. Bunun üzerine şeytan; “Âdemoğlunu, kat kat sevaba ulaştıran kimseye yazıklar olsun.” der.”

Kerdüs bin Hanî buyurur ki: “Cennet'e salih amelle kavuşulur. Allahütealanın rahmetinden ümitli olunuz. Azabından da korkunuz. Salih amellere devam ediniz.”

Kerdüs bin Hanî, Abdullah bin Mes'ud'dan nakletti: “Kureyş'ten bir topluluk Resulullah'ın huzuruna geldiler. Resulullah Efendimizin yanında Süheyb ve Habbab da vardı. Müşrikler dediler ki: “Ya Muhammed, sen bunlara mı anlatıyorsun. Eğer bunları kovsaydın, sana tâbi olurduk.” Bunun üzerine (mealen); “Rablerinin rızasını dileyerek, sabah akşam O'na dua edenleri (fakirleri), müşriklerin arzusuna uyarak yanından kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovarak zulmedenlerden olasın. Böylece; “Aramızdan Allahüteala bunlara mı iyilikte bulundu?” demeleri için onları birbirleriyle imtihan ettik. Allahüteala şükredenleri iyi bilen değil midir?” (En'am suresi: 52-53) ayet-i kerimeleri nazil oldu.

Kürz bin Vebre, Rebî bin Haysem'den rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Oruçlunun uykusu ibadettir.” Abdüla'lâ Teymî buyurdu ki: “Bir topluluk bir arada oturur da, Cennet ve Cehennem'den bahsetmezlerse, melekler, bunlar iki büyük şeyden gafil oldular, derler.” Yine o buyurdu ki: “Cennet ve Cehennem, Âdemoğlunun konuştuklarına kulak verir. Kişi Cennet'i isterse, Cennet, Allah'ım! Onu Cennet'e koy, der. Kişi Cehennem'den Allahütealyaya sığınınca, Cehennem, Allah'ım! Onu benden muhafaza buyur, der.”

Süfyan anlattı: “Amr bin Kays, beni terbiye etti. Bana Kur'an-ı Kerim'i ve feraiz ilmini (mirasın nasıl dağıtılacağını anlatan ilim) öğretti. Ben onun evine gittiğimde, ya namaz kılarken veya Kur'an-ı Kerim okurken bulurdum. Onu evde bulamazsam, Kûfe mescitlerinden birinin bir köşesinde bulurdum. Onu orada oturmuş ağlar görürdüm. Eğer burada da bulamazsam, bir kabre gitmiş, orada ahirette hâlinin ne olacağını düşünerek inlediğine rastlardım.”

Amr bin Kays vefat edince, Kûfeliler evlerinin kapılarını kapatıp, onun cenazesine gittiler. O, cenaze namazını Ebu Hayyan Teymî'nin kıldırmasını vasiyet etmişti. Amr bin Kays vefat edip, Ebu Hayyan namazını kıldırırken bir ses işitildi. Ses; “Muhsinlerden (iyilerden) Amr bin Kays geldi.” diyordu. Bu sesi orada bulunanların hepsi işitti. Orada, yaratılışında ve güzelliğinde bir benzeri görülmemiş olan kuşlar vardı. İnsanlar, bu kuşların güzelliğine hayran kalmışlardı. Ebu Hayyan; “Siz hangi şeye hayran kalıyorsunuz? Sizin o gördüğünüz melâike-i kiramdır. Onlar, Amr'ı gömmek için geldiler.” dedi.

Amr bin Kusayr anlattı: “Musa Aleyhisselam; “Ya Rabbî! Seni nerede arayayım?” diye sual edince Allahüteala; “Beni, kalbleri kırık olanların yanında ara. Çünkü ben, her gün onlara yaklaşırım. Eğer böyle olmasaydı, helak olurdunuz.” buyurdu.

Amr bin Kusayr'ın kız torunu anlattı. “Babam; “Hayatım boyunca Allahütealanın beğendiği şeyleri yaptım. Rüku, secde ve Kur'an-ı Kerim okuması olmasaydı, dünyada yaşamaya ehemmiyet vermezdim.” dedi ve bu hâl üzere ölünceye kadar devam etti. Vefatından sonra onu rüyada görüp, şöyle sordum: “Ey babacığım, senden ayrıldığımızdan beri hakkın da bir malumatımız yok. Hâlin nasıl?” O da cevabında; “Durumum iyidir. Yerlerimize döndük. Bizim için yerler hazırlandı. Buralarda besleniyoruz. Durumumuz çok iyi.” dedi. “Seni bu iyi duruma kavuşturan nedir?” diye sordum. Cevabında; “Salih ve temiz bir kalb ve Allahütealanın kitabını çok okumam.” dedi.”

Enes rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin amelleri, her Cuma günü bana arz edilir. Allahüteala, zina edenlere çok şiddetli gazab eder.”

İbn-i Abbas rivayet etti: Resulullah Efendimiz geceleyin kalktığı zaman tekbir getirdi. Sonra şöyle buyurdu: “Allah'ım! Hamd sanadır. Sen göklerin yerin ve onlarda bulunanların Rabbisin. Sen haksın, sözün haktır. Vaadin haktır. Sana kavuşmak haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Şefaat haktır. Allah'ım! Sana teslim oldum. Sana iman ettim. Sana güvenip dayandım. Senin için mücadele ettim. Sen Rabbimizsin. Dönüş sanadır. Ya Rabbî! Sen, benim ilahımsın. Senden başka ilah yoktur.”

İbn-i Ömer rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Gafiller arasında Allahütealayı zikreden, karanlık bir evdeki lamba gibidir. Gafiller arasında Allahütealayı zikredene, Allahüteala, Cennet'teki yerini bildirir.”

Yine İbn-i Ömer rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kader hakkında konuşmayınız. Çünkü o, Allahütealanın bir sırrıdır.”

Bekr bin Abdullah Müzenî şöyle buyurdu: “Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehennem'e girer.”

Utbe bin Harun anlattı: “Fadl er-Rukaşî ile beraber bir kabristana gittik. Bu sırada o şöyle dedi: “Ey yalnızlık diyarı! Senin bulunduğun yer, sonunda harap olmayı konuşur, senin binan toprakta kurulur. Senin yerin yakındır. Fakat, içinde bulunan ise insanlardan pek uzaktır, artık onlarla irtibatı kalmadı. Komşuluk ziyaretleri de sona erdi.”

Cabir bin Abdullah rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahüteala, kıyamet günü kulunu çağırır ve şöyle buyurur: “Ben, bana dua edin, duanızı kabul edeyim dedim. Sen bana hiç dua ettin mi?” Kul; “Evet dua ettim.” cevabını verir. Bunun üzerine Allahüteala; “Bilmiyor musun, senin başına, istemediğin şeylerden şu şu işler gelmişti de, sen bana dua ettin. Ben de senin o duanı kabul edip, istediğini vermiştim.” buyurur. Kul; “Evet ya Rabbî!” der. Allahüteala; “Sen bana şu şu hususta dua etmiştin. Ben de o isteğini yerine getirmemiştim. Senin o duanı Cennet'e saklamıştım.” buyurur. Bunun üzerine kul; “Keşke dünyada hiçbir duam kabul olmasaydı.” der.”

İshak bin Mansur anlattı. Davud-i Taî vefat edince, insanlar onun cenazesini uğurladılar. Defnedilince, İbn-i Semmak kalkıp; “Ey Davud! Sen geceleri insanlar uyurken uyumazdın, insanlar kaybederken, zarar yaparken, sen kazanırdın, insanlar batarken, sen selamette idin.” dedi ve daha birçok faziletlerini saydı. Orada bulunanlar da onun bu sözünü, doğru söyledin diye tasdik ettiler. O sözünü bitirince, Ebu Bekr Nahşebî kalkıp, Allahütealaya hamd ve Resulullah'a salat-ü selamdan sonra; “Ya Rabbî! İnsanlar sadece bildiklerini söylediler. Allah'ım sen onu rahmetinle bağışla, onu kendi ameline bırakma.” diye dua etti.

Ebu Zer'den rivayet edildi: Resulullah Efendimiz Kâbe-i Muazzama'nın gölgesinde iken, huzurlarına vardım. Resulullah şöyle buyurdu: “Onlar zarardadırlar.” Bunun üzerine ben; “Onlar kimdir ya Resulallah?” diye sordum. “Onlar malları çok olup, şöyle şöyle diyenlerdir.” buyurarak, sonra şöyle devam etti: “Allahütealaya yemin ederim ki, bir kimsenin zekatını vermediği, deve, sığır ve davarlar; kıyamet günü, dünyada olduklarından daha büyük ve daha semiz olarak gelecekler, ona boynuzlarıyla vuracaklar, ayaklarıyla ona basacaklar, bu şekilde biri gidip diğeri gelecek, bu durum insanlar arasında hüküm verilinceye kadar böyle devam edecek.”

Nevfel-i Bekkalî anlattı: “Ali bin Ebu Talib'i gördüm. “Ey Nevf! Dünyaya rağbet etmeyip, ahirete rağbet edenlere ne mutlu. Onlar, yeryüzünü yaygı, toprağını yatak, suyunu güzel bir rızık edinirler. Devamlı Kur'an-ı Kerim okurlar, dua edip yalvarırlar. Bunlar onların şiarları ve alametleridir.” buyurdu.

Enes bin Malik rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahüteala her çobandan, gözetmesini istediği şeyi muhafaza mı etti, yoksa zayi mi etti diye soracaktır. Hatta kişiden çoluk çocuğunu da soracaktır.”

Ahmed bin Hızır buyurdu ki: “Kim bütün hâllerinde Allahütealanın kendisi ile olmasını isterse, doğruluğa yapışsın. Çünkü Allahüteala, doğrularla beraberdir.”

Ebu Osman Sa'id bin Abbas Razî buyurdu ki: “Ey kardeşim! İnsan ve cin şeytanlarından sakın. Resulullah ve Eshab-ı Kiram da bunlardan sakındırdı. Sen, seni helake götüren ile, dünya ve ahiret felaketlerinden kurtulmaya seni davet edeni iyi bil. Bütün kötülüklerin başı, dünya sevgisidir. Bu hususta Allahütealadan yardım iste. Sen, hiç dünyaya gönül bağlamayan, dünya sevgisini kalbinden çıkarmış olan, aza kanaat gösteren bir kimsenin, Allahütealaya asi olduğunu gördün mü? Dünyadan, dünyaya davet edenden uzak kal. Dünyayı seven kimse, dili ile Allahütealaya ibadet ettiğini, O'na kulluk ettiğini söyler. Halbuki o, kalbi ile kendi arzu ve isteklerine ve dünyaya kulluk etmektedir. (İslamiyet, zevk ve lezzetli şeyleri yasak etmemiştir. Dünya zevk ve lezzetinin zararlı olanını yasak etmiştir. O hâlde aklı olan kimse, zevklerini ve lezzetlerini Allahütealanın gösterdiği yoldan temin eder. İslam'ın güzel ahlâkı ile süslenir.) Dünyalığa kavuşan kimse, ondan kurtulamaz. Onu seven, onun şerrinden korunamaz. Bil ki, Allahütealanın marifetine kavuşmuş ve O'ndan korkan bir âlim, dünyaya gönül bağlayanların kötü durumlarını yok eder. Dünyada aldanmış bir âlim de, batılın zulmetiyle, hakkın nurunu söndürür.

Yine bil ki, Allahüteala fakiri zengin veya zengini fakir veya aşağı mertebede bir kimseyi yükseltmeyi dilediği zaman istediğini yapardı. Allahütealaya işinde hiç kimse karşı çıkamaz. İşlerinde, Allahütealaya taatten başkasını arama. 

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları