Meşhur Sahabi. İlk Müslüman olanlardandır. İsmi, Cündeb bin Cünâde'dir. Farklı birçok isimde bildirilmiştir. Lakabı Mesîhü'l-İslam'dır. Benî Gıfar kabilesinden olup, doğum tarihi bilinmemektedir. Annesi Remle binti Rebia'dır. 32 (m. 653) senesinde Medine civarındaki Rebeze denilen yerde vefat etti.
Ebu Zer Gıfarî, Mekke'nin ticaret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfar kabilesindendir. Bunlar Arabistan'da bulunan diğer kabileler gibi cahiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapınıyordu. Ticaret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı. Ebu Zer Gıfarî de çevresinin tesiriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş, gücü kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu. Fakat o bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilah diyerek tapınmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu. Ömründe hiç putlara tapınmamıştı. Nihayet bir gün her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü tealanın rızasına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.
Ebu Zer Gıfarî hidayete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed Aleyhisselam'a Allahü teala tarafından peygamberliği bildirilmişti. Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslam'ın nuru alemi aydınlatmaya başlıyordu. İslam'ın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çareler arıyordu. Nihayet bu haber Benî Gıfar kabilesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke'den gelen biri, Ebu Zer Gıfarî'nin “Lailaheillallah” dediğini işitince, Mekke'de bir zat var, senin söylediğin gibi “Lailaheillallah” diyor ve peygamber olduğunu bildiriyor dedi. Hangi kabileden olduğunu sordu. Kureyş'tendir dedi. Ebu Zer Gıfarî bu haberi işitir işitmez kardeşi Üneys'i Mekke'ye gönderip bir haber getirmesini istedi. Üneys, Mekke'ye gidip, Peygamber Efendimizin mübarek cemali, sohbeti ve ihsanları ile şereflendi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi, Ebu Zer hazretleri; “Ne haber getirdin?” diye sorunca; “Vallahi öyle yüce bir zatı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.” dedi. Ebu Zer Gıfarî; “Peki insanlar onun hakkında ne diyorlar?” dedi. Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi: “Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söylediklerine kâhinlerin sözüne ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi O zat hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. O'na inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler.” dedi.
Ebu Zer Gıfarî kardeşinin getirdiği haber üzerine hemen Mekke'ye gitmeye ve Sevgili Peygamberimizi görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü. Mekke'ye varınca halini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı. Ebu Zer Gıfarî de Mekke'de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâbe'nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işaret arıyordu. Akşamüstü bir sokak köşesine çekildi. Hazreti Ali, Ebu Zer'i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Halinden bir şey sormadığı gibi Hazreti Ebu Zer de sırrını açmadı. Sabah olunca tekrar Kâbe'ye gitti. Akşama kadar dolaştığı halde hiçbir ipucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hazreti Ali, o gece yine oradan geçerken, Ebu Zer'i görünce: “Bu biçare hâlâ evini öğrenememiş.” diyerek tekrar evine götürdü. Sabahleyin yine Beytullah'a gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hazreti Ali tekrar evine davet edip götürdü. Nereden ve niçin geldiğini sordu. Ebu Zer hazretleri de; “Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat'i söz verirsen, söylerim.” dedi. Hazreti Ali; “Söyle. Halini kimseye açmam.” deyince, Ebu Zer Gıfarî; “İşittim ki, burada bir peygamber çıkmış, onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.” Hazreti Ali; “Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Şimdi ben O zatın yanına gidiyorum. Beni takip et. Benim girdiğime ve sen de peşimden gir.” dedi.
Ebu Zer Gıfarî, Hazreti Ali'yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin mübarek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen; “Esselamü aleyküm” diyerek selam verdi. Bu selam İslam'da verilen ilk selam ve Ebu Zer Gıfarî de ilk selamlayan kimse oldu. Peygamber Efendimiz selamına cevap verip; “Allah'ın rahmeti üzerine olsun.” buyurdu. Peygamberimiz; “Sen kimsin?” diyesorunca; “Ben, Gıfar kabilesindenim.” dedi. “Ne zamandan beri buradasın?”buyurdu. “Üç gün üç geceden beri buradayım.” diye cevap verdi. “Seni kim doyurdu?” buyurunca, “Zemzemden başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.” dedi. Peygamberimiz; “Zemzem mübarektir. Aç olanı doyurur.” buyurdu. Bundan sonra Ebu Zer Gıfarî, Peygamberimize; “Bana İslam'ı bildir.” dedi. Peygamberimiz ona Kelime-i şehadeti okudu o da söyleyip, Müslüman oldu. O, ilk Müslüman olanların beşincisi olduğu da rivayet edilir.
Ebu Zer Gıfarî hazretleri Müslüman olduktan sonra Kâbe yanına gidip, yüksek sesle; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” dedi. Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş sopa ve kemik parçaları vurarak öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı. Bu hali gören Hazreti Abbas; “Bırakın bu adamı öldüreceksiniz! O sizin ticaret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabiledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?” dedi. Ebu Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı. Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle öylesine seviniyor ve coşuyorduki, ertesi gün gene Kâbe'nin yanında Kelime-i şehadeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hazreti Abbas yetişip, ellerinden kurtardı.
Ebu Zer Gıfarî hazretlerine Peygamber Efendimiz kendi memleketine dönmesini ve orada İslamiyet'i yaymasını emir buyurdu. Ebu Zer Gıfarî bu emir üzerine kendi kabilesi arasına dönüp onlara İslamiyet'i anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti. Bir gün kabilesine Allah'ın bir olduğunu, Muhammed Aleyhisselam'ın O'nun Resulü olduğunu ve bildirdiklerinin hak olduğunu anlattı. Sonradan tapınmakta oldukları putların batıl, boş ve manasız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabilenin reisi Haffaf bağıranları susturdu ve; “Durun dinleyelim bakalım ne anlatacak?” dedi. Bunun üzerine Ebu Zer hazretleri şöyle devam etti: “Ben Müslüman olmadan önce bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerine kirletmesine mani olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin tapındığınız şey!” dedi. “Köpeğin bile hakaret ettiği puta tapınmak hoşunuza gidiyorsa buna çok şaşılır. İşte sizin tapındığınız budur.”dedi.
Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri; “Peki senin bahsettiğin peygamber neyi bildiriyor? O'nun doğru söylediğini nasıl anladın?” dedi. Bunun üzerine Ebu Zer hazretleri yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti: “O, Allah'ın bir olduğunu, O'ndan başka ilah olmadığını, her şeyi yaratan ve her şeyin maliki, sahibi olduğunu bildiriyor... İnsanları Allah'a iman etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya davet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı bildiriyor.” dedi.
Ebu Zer Gıfarî hazretleri İslamiyet'i uzun uzun açıkladı. Kabilesinin içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabile reisi Haffaf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabul ettiler.
Ebu Zer Gıfarî hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslamiyet Mekke'de ve civarında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslam uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehitler verilmişti. İki defa Habeşistan'a, daha sonra Medine-i Münevvere'ye hicret yapıldı. Ebu Zer hazretleri de Medine'ye hicret etti. Peygamber Efendimiz hicretten sonra Eshab-ı Kiram arasında kurduğu kardeşlikte Ebu Zer hazretlerini de Münzir bin Amr hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslam'ı anlatması için tekrar kabilesi arasına gönderildi. Ebu Zer Gıfarî hazretleri hicretten sonra da kabilesi arasında İslam'ı yayma hizmetinde bulunduğu için Bedr, Uhud ve Hendek gazalarında bulunamadı. Daha sonra o da Medine'ye gitti.
Ebu Zer Gıfarî, Hendek Savaşı'ndan sonra Medine'ye yerleşti. Bundan sonra Peygamber Efendimizin yanından ayrılmadı. Önce Resulullah'ın hizmetini görür sonra da mescide gider başka bir işle meşgul olmazdı. Peygamberimizin evinden bir fert gibi oldu. Her hareketinde ve her işinde Resulullah'a tabi oldu. Bütün zamanını dini öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek hususunda büyük gayret sahibi idi. Her şeyi Peygamberimize sorardı. İman, ihsan, emir ve nehiy hususunda, Kadir gecesi ve daha birçok hususların esrarını, izahını, namaza dair ince hususları ve nice şeyleri Resulullah'a bizzat sorarak öğrenmiştir. Resul-i Ekrem Efendimiz de Ebu Zer'i çok sever ona hususi iltifat buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resulullah'ın huzurunda kalırdı. Peygamberimizin mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu. Ebu Zer hazretleri ayrıca Peygamberimizin mübarek elini öpmek saadetine kavuşmuştur. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Resul-i Ekrem ile ne zaman karşılaşsak müsafeha ederdik. Hatta bir gün beni aramış ben yoktum. Aradığını duyunca hemen huzuruna gittim. Çok neşeli oturuyor idi. Kucaklaştık.”
Ebu Zer, Resulullah Efendimize biat ederken; “Hak tealanın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmayacağına, ne kadar acı olursa olsun daima doğru sözlü olacağına.” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu hususta Resulullah Efendimiz; “Dünyaya Ebu Zer'den daha sadık kimse gelmedi.”buyurmuşlardır. Resulullah'a anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir defasında şöyle demiştir: “Ya Resulallah! Benim kalbim yalnız Allahü tealanın ve sizin muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecedeki insanın kalbi ancak bu kadar muhabbetle dolu olur.”
İki ilim denizinin birleştiği nokta ve ilmin kapısı olarak vasıflandırılan Hazreti Ali; “Ebu Zer ilimde bir deryadır. İnsanların anlamaktan âciz olduğu çok ilmi biliyordu. Sonra ilmin üzerini kırba bağlar gibi bağlayıp, ondan hiç sızdırıp zayi etmemiştir.” buyurdu. Hazreti Ömer; “Ebu Zer'in ilmi çok yüksektir.” buyurdu. Abdullah bin Mes'ud da onun ilim hususunda bu ümmetin en ileri gelenlerinden olduğunu bildirmiştir. O, Resulullah'ın zamanında dinde fetva verenlerden biri idi.
Ebu Zer, Medine yakınlarında Gâbe mevkiinde Peygamber Efendimizin develerine çobanlık ederken Uyeyne bin Hısn'ın baskınına uğradı. Çıkan çatışmada oğlu şehit oldu. Daha sonra Peygamberimizin çobanlarını şehit eden Urenelileri yakalayan grubun içinde o da vardı. Mekke'nin fethinde ve Huneyn Gazvesi'nde kendi kabilesinin sancağını taşıdı.
Tebük muharebesinde Ebu Zer Gıfarî hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişti. Yalnız başına tenha bir yere oturdu. Peygamberimiz, Hazreti Ebu Zer'i böyle tenhada görünce; “Allahü teala, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefat edecek olan ve yalnız başına haşrolunacak olan Ebu Zer'e rahmet eylesin.” buyurmuşlardır.
Ebu Zer dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkar, fakir ve yalnız yaşardı. Peygamber Efendimiz bu sebeple ona “Mesihü'l-İslam” lakabını vermişti. Peygamberimize tam bağlanıp, O'nun sevip, beğendiğini seven, O'nun sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebu Zer, Resulullah'ın vefatında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin vefatından sonra da fetihlere katılmak için Suriye'ye gitti. Cihat için at satın alıp besledi. Hazreti Ömer ile Kudüs'ün, Amr bin As ile Mısır'ın fethine katıldı. Bir müddet Mısır'da kaldıktan sonra Medine'yedöndü. Hazreti Osman döneminde Şam'a gitti. Hazreti Muaviye komutasındaki Ammuriye'ye giden ordu ile Anadolu fetihlerine, Kıbrıs'ın fethine katıldı. Sonra Medine-i Münevvere'ye geldi. Ömrü boyunca insanlara din bilgilerini öğretmekle meşgul oldu. Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Hatta Şam'da bulundukları sırada bir gün Şam valisi tecrübe etmek için on bin dirhem altın göndermişti. Ebu Zer hazretleri altınları hemen fakirlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı. Ertesi gün valinin hizmetçisi gelip; “Aman efendim, dün sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim.” deyince, Ebu Zer; “Oğlum, onları fakirlere dağıttım. Sen validen iki-üç gün mühlet iste, ben bu parayı hazırlarım, iade ederiz.” dedi. Valinin adamı durumu valiye anlattı. Vali Ebu Zer'in doğru sözlü olduğunu anladı. Herkese nafaka haricindeki malları fakirlere dağıtmalarını ve servet biriktirmemelerini söyledi. Fakat zenginler Ebu Zer'in bu durumundan tedirgin oldular. Oradan gitmesi için Hazreti Osman'a mektup ile bildirdiler. Böylece Medine-i Münevvere'ye davet edildi.
Hazreti Osman, Şam halkının kendisinden şikayet sebebini sordu. Ebu Zer de hadiseyi olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Hazreti Osman; “Ya Eba Zer! Halkı züht yoluna zorla sokmak imkansızdır. Benim vazifem, onlar arasında Hak teala hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.”buyurdu. Sonra Ebu Zer, “Resulullah bana; “Binalar Sel Dağı'na ulaştığı zaman, sen Medine'den ayrıl.” diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medine'den gideyim.” dedi. Hazreti Osman müsaade buyurdular ve bir deve sürüsü ile, iki köle verdiler. Yetecek miktarda yiyecek ve hediyeler ile Medine-i Münevvere yakınlarındaki “Rebeze”adındaki köye gitmesini söylediler. Ailesi de Şam'dan buraya gönderildi.
Ebu Zer Gıfarî buraya bir mescit yaptırdı. Vefat edinceye kadar, gelenlere İslam dinini öğretti. Hadis-i şerifler rivayet eyledi. Kalan ömrünü burada geçirdi ve orada da vefat etti. Vefatı pek garip oldu. Hanımı ona bir elbise aradığında bana elbise değil kefen lazımdır deyip, Resulullah'ın kendisine nasıl vefat edeceğini söylediğini bildirdi. “İyi bir haber var, yakında Resulullah'a kavuşacağım.” ve; “Ey ölüm çabuk gel. Ruhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor.”dedi. Hasta olduğu bir gün kızı veya hanımına dönüp, dışarıdan gelen olup olmadığını sordu. Dışarı çıkıp baktıklarında bir şey görünmediğini bildirdiler. Bunun üzerine; “Vefat zamanım henüz gelmedi. Şimdi siz bir koyun kesip hazırlayın. Cenazem de salih bir topluluk bulunacak. Onlara ikram edersiniz. Yemeden gitmemelerini benim tenbih ettiğimi söylersiniz.” buyurdu. Arzusuyerine getirildi. Tekrar kızına veya hanımına dışarı çıkıp gelenlerin olup, olmadığına bakmasını isteyince, dışarı çıktılar. Uzaktan bir topluluğun gelmekte olduğunu görünce, içeri girip haberi verdiler. Bunun üzerine kendisinin kıbleye karşı çevrilmesini istedi. Kıbleye döndükten sonra Hazreti Ebu Zer; “Bismillah ve billah ve ala milleti Resulullah.” diyerek ruhunu Hak tealaya teslim etti. Gelen misafirler karşılanıp Ebu Zer Gıfarî'nin vefat ettiği bildirildi. Bunlar; “Böyle mübarek bir zatın cenazesinde bulunmak, Allahü tealanın bize hususi bir kerem ve lütfudur.” diyerek, Ebu Zer'i gasl, teçhiz ve tekfin edip namazını kıldılar ve defnettiler. Tam gitmek üzereyken, Ebu Zer Gıfarî size selam etti, yemek yemeden gitmemenizi tenbih eyledi diye bildirilince, hepsi oturup yemek yediler. Sonra durumu gidip halifeye bildirdiler. Ebu Zer vefat ettiğinde bir evi, üç koyunu ve birkaç keçisinden başka malı yoktu.
Abdullah bin Mes'ud, Ebu Zer'in vefatını işitince, Resulullah; “Ebu Zer yalnız, vefat eder ve yalnız haşrolunur.”buyurmuştu, diyerek ağladı. Hazreti Osman, Ebu Zer'e çok acıdı. Onun kızını kendi evlatları arasına aldı. Ona fevkalade yakınlık gösterdi. Peygamber Efendimiz Ebu Zer hazretleri hakkında buyurdu ki: “Benim ümmetimde Ebu Zer, Meryem oğlu İsa'nın zühdüne sahiptir. Bu fıtrat üzere yaratılmıştır.” “İsa'nın (Aleyhisselam) tevazuuna bakmak kendisini mesrur eden kimse, Ebu Zer'e nazar eylesin.” “Ebu Zer'den daha sadık bir söz ne yeryüzü tanımıştır, ne de bir yeşillik üzerine gölge salmıştır. Yani onun gibi doğru sözlü bir kimse dünyaya gelmiş değildir.”
Ebu Zer, esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimseydi. İslamiyet'ten önce yol kesmiş bu sert tabiatlı insan İslam terbiyesiyle tamamen değişmiş, fakir ve düşkünlerin hamisi (koruyucusu) olmuş, hakkı geçenlerin haklarını helal etmeleri için çok yalvarmış, affetmeleri için her çareye başvurmuştur.
Ebu Zer Gıfarî, Peygamberimizden bizzat işiterek, iki yüz seksen bir hadis-i şerif rivayet etmiştir. Kendisinden Enes bin Malik, İbn-i Abbas, Hâlid bin Vehban, Zeyd bin Vehb, Cübeyr bin Nüfeyr, Ahnef bin Kays, Abdullah bin Samit, Amr bin Meymun ve daha çok sayıda hadis âlimi, hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ondan rivayet edilen bu hadis-i şerifler Kütüb-i Sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır. İlim bakımından İbn-i Mes'ud'a denk olduğu söylenmiştir.
Ebu Zer'in rivayet ettiği bir hadis-i kudsî şöyledir: (Manası Allahü tealadan, sözleri Peygamberimizden olan hadis-i şeriflere hadis-i kudsî denir.) Allahü tebareke ve teala hazretleri buyurdu ki: “Ey kullarım! Şüphesiz zulmü kendime haram kıldım. Yani zulümden münezzehim. Bunu size de haram kıldım. Sakın kimseye zulmetmeyin. Ey kullarım! Hepiniz, dalalet, sapıklık üzere yaratıldınız. Yani din bilgilerini bilmiyordunuz. Ancak sizden hak yoluna hidayet ve iman etmeğe muvaffak eylediğim kimseler hidayete kavuştu, dalaletten kurtuldu. Benden hidayet isteyiniz, sizi hidayete kavuşturayım. Ey benim kullarım hepiniz açtınız. Fadl ve keremimle sizleri yedirip içirip doyurdum. Benden yiyecek içecek talep ediniz ki, size bunun sebeplerini ve yolunu kolaylaştırayım. Ey benim kullarım hepiniz çıplaktınız, hepinizi ben giydirdim. Benden giyecek talep ediniz ki sizi giydireyim. Ey benim kullarım! Siz gece-gündüz kast ile hata edersiniz. Ben ise şirkten başka bütün günahları affediciyim. Bana istiğfar ediniz ki sizi mağfiret edeyim. Ey benim kullarım! Şüphesiz siz bana hiçbir zarar veremezsiniz ve bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. Ben bunlardan münezzeh ve müberrayım. Ben ganiyy-i mutlakım siz de fakir-i mutlaksınız. Ey benim kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız, cinleriniz, takvanın en yüksek derecesinde olsa, benim mülkümde zerrece artış olmaz. Züht ve takvanızın faydası yine sizedir. Ey benim kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz insan ve cinleriniz, yani hepiniz en asi bir kimse gibi hep, isyankar ve günahkar olsanız, benim mülkümden zerre eksilmez. Bunların zararı, ziyanı size ulaşır. Ey kullarım! Öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, yeryüzünde bir yerde el kaldırıp benden isterseniz (ben de dilersem), her istediğinizi veririm. Böylece benim mülkümden bir şey eksilmiş olmaz, iğne denize daldırıldığı zaman iğne denizden bir şey eksiltir mi? Ucunda kıymetsiz bir yaşlılık kalır. Ey kullarım! Sizin amel ve ibadetlerinizi, her işinizi, ezelî ilmim ve hafaza meleklerim ile zapt ve hıfz ederim. Sonra işlerinizin karşılığını ahirette noksansız veririm. İşte bu şekilde her kim bir hayır işlerse, bana hamdü sena eylesin. Bu da benim ihsanımdır. Bundan başka iş işleyenlerde beni değil, kendi nefislerini kötülesinler. Zira kötülük işleyenler, irade-i cüz'iyyeleri ile kendi nefslerine uyarak günah işliyorlar.”
Hazreti Ebu Zer'in rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bir kısmı da şunlardır: “Akıllı olan kimse zamanını üçe bölmeli, bir kısmını ibadetle, bir kısmını nefs muhasebesi ile diğerini de öbür işlerini yapmakla geçirmelidir.” “Nerede olursan ol, takva üzerine bulun, Allah'tan kork.” “Eğer iyilik yapmaya gücün yetmiyorsa, hiç olmazsa kötülük etme bu da nefsin için verilmiş bir sadakadır.”
Ebu Zer hazretleri buyurdu ki: “Günün deve gibidir. Başını tutarsan, yahut bağlarsan, bedeni sana tabi olur. Yani sabahleyin taat, ibadet ve bir hayır işlersen, günün sonu da öyle gelir.” “Şüphesiz malının iki ortağı vardır. Biri semavî afetler, diğeri de varisler. Şu halde eğer malından nasibi en az olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allahü tealanın yolunda sarfet.” “Bir günlük nafakaya razı ol. Hayırlı işleri kaçırmaktan kork ve sakın. Dünyan oruç, iftarın ölüm olsun.” “Fakr yani, ihtiyaç hali benim için zenginlikten ve hastalık da sıhhatli olmaktan daha sevgilidir.” (Bu söz yüksek derecelerini göstermektedir.) “İnsan ne kadar dünya malı toplarsa o kadar dünyaya düşkün olur.” “Yalnızlık kötü arkadaşla bulunmaktan iyidir, iyi arkadaşla beraber olmak da yalnızlıktan iyidir.” “En garip ve en çok muhtaç olduğun gün, kabre konduğun gündür.”
Süfyan-ı Sevrî şöyle anlatmıştır: Ebu Zer Gıfarî hazretleri bir gün Kâbe'de ayağa kalkıp, “Ey kardeşlerim geliniz toplanınız! Bu şefkatli kardeşinizin nasihatlarını dinleyiniz” diye bağırdı. Bunun üzerine insanlar yanına gelip, etrafına halka oldular ve onu dinlemeye başladılar. Sözüne şöyle başladı: “Sizden biriniz bir yolculuğa çıkarken hazırlık yapıp azığını yanına alır değil mi? Gideceği yere sağ salim varmak için tedbirler alır değil mi?” “Evet.”dediler. Sonra şöyle devam etti: “Siz öyle bir yolculuğa çıkacaksınız ki, bu yolculuk çok zor ve çok uzundur. Bu yolculuk ahiret yolculuğudur. Bu çetin yolculukta size lazım olacak ve sizi kurtaracak olan azığı hazırlayınız!”Dinleyenler dediler ki: “O azık nedir?” Buna da şöyle cevap verdi: “Kabrin azabından ve dehşetinden kurtulmak için gecenin karanlığında namaz kılınız. Mahşer günü güneşin şiddetli sıcağından kurtulmak için oruç tutunuz. Kıyamet gününün çetin zorluklarından kurtulmak için mallarınızdan sadaka (zekat) veriniz. Haccı yapınız. Hayır söyleyip, kötü sözlerden sakınınız. Kıyamette her sözünüzden hesaba çekilirsiniz. Dünyayı, ahireti kazanacak bir yer olarak değerlendiriniz. Helal olan şeyleri arayınız. Mallarınızı üçe ayırıp, bir kısmı ile çoluk çocuğunuza helal yiyecek temin ediniz, bir kısmını sadaka olarak veriniz, diğer kısmını da size faydalı olan şeylere harcayınız.” Bunları söyledikten sonra daha yüksek bir sesle: “Ey insanlar! Peşinden yetişilmeyen bir hırs sizi mahvediyor...” dedi.
Ebu Zer Gıfarî şöyle anlatmıştır: “Bir gün mescide girdim. Resulullah Efendimiz yalnız oturuyordu. Ben de yanına oturdum, buyurdu ki: “Ya Eba Zer, mescide girince iki rekat namaz (tahıyyetü'l-mescid) kılmak gerekir. Kalk kıl.” Kalktım iki rekat tahıyyetü'l-mescid namazını kıldım sonra yine Resulullah'ın yanına varıp oturdum. Dedim ki: “Ya Resulallah! Bana namaz kılmayı emir buyurdunuz. Bu namaz nedir?” “Azı ve çoğu Allahü tealanın koyduğu bir ibadettir.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah! Hangi amel daha efdaldir? “Allahü tealaya iman etmek ve onun yolunda cihat yapmak.” buyurdu. Yine dedim ki, Ya Resulallah! İman bakımından en kâmil mümin hangisidir? “Ahlâkı en güzel olanıdır.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah! Müminlerin en emini kimdir?” “İnsanlara elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah! En efdal hicret hangisidir?” “Günahlardan uzaklaşmaktır.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah! En efdal namaz hangisidir?” “Duası fazla olan namazdır.” buyurdu. “Ya Resulallah! Oruç nedir?” dedim. “Ecrini, mükafatını bizzat Allahü tealanın kat kat vereceği bir farzdır (ibadettir).” buyurdu. “Ya Resulallah! Hangi cihat daha efdaldir?” dedim. “Mal ve canı ile yapılan cihattır.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah! Hangi köleyi azat etmek daha efdaldir?” “Madden ve manen kıymetli olanı.” buyurdu. “Sadakanın en efdali hangisidir? Ya Resulallah!” dedim. “Az da olsa fakirin gönlünü almak için verilendir.” buyurdu. Dedim ki: “Ya Resulallah, Allahü tealanın indirdiği ayetler içinde en faziletlisi hangisidir?” “Ayete'l-kürsi'dir.” buyurdu.”
Ebu Zer hazretleri devam ederek, Peygamber Efendimize Peygamberler ve onlara gönderilen kitaplar hakkında da sualler sorup cevap aldıktan sonra, sözüne şöyle devam etmiştir: “Ya Resulallah! Bana nasihat et dedim.” “Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ederim, işin başı budur.” “Ya Resulallah! Biraz daha.” dedim. “Sana, Kur'an-ı Kerim'i okumayı tavsiye ederim. O, senin için yeryüzünde nur, gökte meleklerin övgüsüdür.” buyurdu. “Biraz daha dedim.” “Çok gülmeyi terket, çok gülmek kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir.” buyurdu. “Biraz daha nasihat buyur ya Resulallah!” dedim. “Susmayı tercih et sadece hayır söyle. Bu, şeytanı senden uzaklaştırır, dine uymakta sana yardımcı olur.” buyurdu. “Biraz daha ya Resulallah!” dedim. “Cihat et, çünkü cihat ümmetimin zühdüdür.” buyurdu. “Biraz daha.” dedim. “Miskinleri (fakirleri) sev, onlarla bulun.” buyurdu. “Biraz daha ya Resulallah!” dedim. “Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma, çünkü içinde bulunduğun hâl senin için nimettir.” buyurdu. “Biraz daha ya Resulallah!” dedim. “Akrabanı ziyaret et, onlar seni ziyaret etmeseler de.” buyurdu. “Biraz daha ya Resulallah!” dedim. “Allahü tealaya itaat et, kınayanların kınamasına aldırma.” buyurdu. “Biraz daha nasihat et, ya Resulallah!” dedim. “Acı da olsa hakkı söyle.” buyurdu. Biraz daha istedim. Sonra da elini göğsüme koydu ve; “Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.” buyurdu.”
Hilyetü'l-evliya; cilt-1, sh. 156 Tabakat-ı İbn-i Sa'd; cilt-1, sh. 219, cilt-2, sh. 354 El-A'lam; cilt-2, sh. 140 Tehzibü't-tehzib; cilt-12, sh. 90 El-İsabe; cilt-4, sh. 62 El-İstiab (İsabe kenarında); cilt-4, sh. 61 Şezeratü'z-zeheb; cilt-2, sh. 39 Camiu keramati'l-evliya; cilt-2, sh. 83 Tezkiretü'l-huffaz; cilt-1, sh. 17 Kamusü'l-a'lam; cilt-2, sh. 716 Sahih-i Buharî, Fedailü'l-Eshab-11, Menakıbü'l-Ensar-33 Sahih-i Müslim, Fedailü'l-Eshab-132 Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cilt-5, sh. 155 Eshab-ı Kiram; sh. 331