EŞREFZADE-İ RUMÎ

Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî Anadolu'da yaşayan evliyanın büyüklerinden
A- A+

Anadolu'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî olup Eşrefoğlu veya Eşrefzade ismi ile şöhret buldu. Babası Eşref Efendi, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefzade-i Rumî, 779 (m. 1377)'de İznik'te doğdu. Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi ve damadı oldu. 889 (m. 1484)'te İznik'te vefat etti.

Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rumî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamanın zahirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Padişah Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsir, hadis ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sahibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alaeddin Ali hazretlerinin yardımcısı oldu.

Çelebi Mehmed Han Medresesi'nde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rumî bir sabah vakti medrese civarında dolaşırken, zamanın velilerinden olan Abdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; “Tasavvuf yolundan bana nasip var ise bazı alametler görünsün.” diye geçirerek ona yaklaştı. Abdal Mehmed kendisine bakarak; “Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir.” dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Abdal Mehme1d'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte haline getirip çorbanın içine attı. Abdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzade'ye; “Hani bunun köftesi?” diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırıdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; “Ye bunu!” dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüt etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerin2e o zat; “Ya sen olmayıp da kim olsa gerek.” şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mana çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işaret olduğuna i3nandı.4

Nefsini terbiye etmek, kalb aynasını cilalamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emir Sultan'ın huzuruna gitti. Talebesi olup hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emir Sultan, 5Eşrefzade-i Rumî'nin tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce onu evliyanın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayram-ı Velî'ye gönderdi. O da Ankara'ya gidip yeni hocasına tam teslim oldu.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Eşrefzade-i Rumî'deki kabiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazifeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu hâlde hocasının emirlerine; “Baş üstüne.” diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazifesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terk edip istemediklerini yapmak için büyük çaba sarf etti. Bu şekilde riyazet ve mücahedeye devam eden Eşrefzade-i Rumî, seneler sonra buyurdu ki: “Hocam Hacı Bayram-ı Velî'ye onbir sene hizmet etmekle şereflendim. Bu kadar zaman zarfında hocamın; “Üstadın huzurunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır.” sözü üzerine, huzurunda bir kelime dahi konuşmadım. Ancak sordukları suallere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyade dikkat ederdim.” Eşrefzade-i Rumî, onbir sene içinde pek çok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikayette bulunmadı.

Onun bu sabrı, hocasına olan muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayram-ı Velî, kızı Hayrünnisa'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devam eden Eşrefzade-i Rumî, hocasından izin alarak “Bayramiyye tarikatı”nı yaymak üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle baş başa kaldı. Hocasından ayrı kalmaya ve onun hasretine fazla dayanamadı. Ayrıca yükseldiği tasavvuf makamlarının daha ziyade olması için tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayram-ı Velî, damadını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. O da İznik'e gidip geldikten sonra hocasının; “Hama şehrinde Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzuruna gidip Kadirî yolunu öğreniniz.” emrini aldı. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyha'yı bir merkebin üzerine bindirerek, Hacı Bayram-ı Velî ile vedalaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra Hama'ya yeni hocasının huzuruna vardı.

Eşrefzade Rumî hazretlerinin babasının İznik'teki kabri.

O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilahî bir ilham ile Eşrefzade'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; “Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız.” buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefzade-i Rumî yanlarından geçtiği halde hocaları6nın söyledi7ği zatın o olduğunu anlayamadılar. Dergahın kapısına varan Eşrefzade-i Rumî, Hüseyin Hamevî tarafından itibarla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.8

Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefzade-i Rumî, Hama'da da sıkı bir riyazet ve mücah9edeye tabi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Eşrefzade-i Rumî'ye ziyade teveccühlerde bulundu. Birgün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce öldü zannedip telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözl10eri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezz11etinden ayırdıklarında; “Sultanım bize kıydınız.” diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihanı başar12ıyla veren Eşrefzade-i Rumî, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icazetname aldı. Hüseyin Hamevî'nin halifesi olarak Anadolu'da Kadirî yolunu yaymak üzere vazifelendirildi. “Halk senin zahirine de bakar. Onun için kıyafetini biraz düzeltmen lazımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy.” buyurunca Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; “Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma ols13a gerektir.” dedi.

Eski bir fotoğrafta Eşrefoğlu Camii'nin içinden bir görünüş (sağda) ve caminin minber ve kapısından bir görünüş (solda).

Hocasının emri üzerine yola çıkmak için hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; “Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rumî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icazet verildi. Bu nasıl iştir?” diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü tealanın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini to14playıp bir konuşma sırasında; “Ya Rumî! Bu kadar misafirimiz oldun. S15ana bir ziyafet veremedik. Bir ziyafette bulunalım. İnşaallah ondan sonra gidersin.” dedi. Yemekler hazırlanıp talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; “Sultanım, burada su yoktur, namaz zamanı abdest almak icap ettiğinde sıkıntı çekeriz.” demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak icap etti. Hüsey16in Hamevî, Eşrefoğlu hariç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; “Sultanım burada su yoktur.” deme17lerine rağmen; “Hele siz bir arayın belki vardır.” buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamad18ılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; “Rumî! Gerçi sen misafirsin. Misafire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun.” deyince Eşrefoğlu; “Emriniz başım üstüne.” diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü tealaya şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsan eyle.” Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; “Su olmadığını iddia ediyordunuz. Bakın Rumî nasıl bulmuş!” dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya b19aşladığını görünce hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.2021

Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anado22lu'ya uğurladıktan bir müddet sonra arkasından baktı ve; “Eşrefzade-i Rumî koca bir deniz i23miş. Bizde bulunan her şeyi çekip sinesine aldı.” buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya g24iden Eşrefzade-i Rumî, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

Hattat Mahmud Celaleddin'in hattıyla “Ya Hazreti Şeyh Eşrefoğlu Rumî kuddise sirruh” yazılı levha.

İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirane bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zatın gelmesi ile durum değişti. O zat herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca İznik halkı kendisine hürmet ve itibar göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefzade-i Rumî dağlara çekildi, t25ekrar uzlet hayatına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gayesi onu teslim edip mükafat almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazifesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergah yaptırdı. Eşrefoğlu Rumî burada talebelerine ders vermeye, Ka26dirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için r27iyazet ve mücahedele28r yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalb hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

İznik'teki Eşrefoğlu Rumî Camii (sağda) ve caminin minaresinin tamir resmi (solda).

Bir gece Eşrefzade-i Rumî dergahında ibadet ediyordu. Bu sırada bir ışık peyda oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: “Ey kul! Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helal kıldım.” Eşrefoğlu bir anda Allahü tealanın izni ile sesin sahibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; “Ya şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyamete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun.” deyince Eşrefzade-i Rumî; “Ey mel'un! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın imanlarına ka29sdetmeyeceğine dair söz verirsen, salarım.” dedi. Şeytan da; “Onların imanlarına kasdetmeyeceğime söz 30veriyorum.” dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rumî; “Ey mel'un! Allahü teala ile olan ahdine vefa 31etmedin. Benimle olan ahdine mi vefa edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma.” dedi ve saldı. Talebeleri; “Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?” diye sorunca; “Bütün haramları sana helal kıldım, deyince anladım. Çünkü Alla32hü tealanın haram ettiği şeyler zata mahsus değildir. Kıyamete kadar bakîdir.” buyurdu.

Bu şekilde gayretli çalışmaları çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilayetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hatta Sadrazam Mahmud Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu ve onun yoluna girdi.

Eşrefzade-i Rumî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahim-i Tırsî'yi yerine halife ve vekil bıraktı. Onu, kızı Züleyha ile nikâhladı. Abdürrahim-i Tırsî, hocası ve kayın pederi Eşrefzade-i Rumî'ye çok bağlıydı.

Eserleri

Eşrefzade-i Rumî, Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u fethinden önce Müzekki'n-nüfus isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarikatname, Delailü'n-nübüvve, Fütüvvetname, İbretname, Mazeretname, Elestname, Nasihatname, Hayretname, Münacatname, Cinanü'l-cenan, Tacname, Esraru't-talibîn gibi eserleri vardır. Divanında Yunus Emre tarzında, “Rumî” mahlasıyla yazdığı pek güzel şiirler ve kasideler bulunmaktadır.

 

Eşrefoğlu Camii'nin duvarındaki seramik süsleme.

 

Meşhur "Tövbeye Gel" Şiiri

Ey hevasına tapan,

Tövbeye gel, tövbeye.

Hakk'a tap, Hak'tan utan,

Tövbeye gel, tövbeye.

...

Ölüm gelecek naçar,

Dilin tadını şaşar,

Erken işini başar,

Tövbeye gel, tövbeye.

Eşrefoğlu Rumî ve çocuklarının İznik'teki kabirleri.

Dünya Dedikleri Bir Hiçtir

Eşrefzade Rumî bir vaazında şöyle buyurdu:

“Ey Müslümanlar! Dünya dedikleri bir hiçten ibarettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki sonucu hiçtir. Hiç olan dünyaya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibaret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan ariftir."1

Nurdan Berat Kıssası

Müzekki'n-nüfus eserinde anlatılan meşhur kıssaya göre; Bağdatlı bir fakir, hac yolunda zengin bir hacının "Sana Cehennem'den azat beratı verdiler mi?" alayına maruz kalır. Fakir, samimiyetle ağlayıp dua edince mana aleminden kendisine misk kokulu, nurdan yazılı bir berat verilir. Vefatından sonra bu beratın kabrine ulaştığı bizzat zengin hacıya mana aleminde gösterilir ve zengin bu sadakate hayran kalır.

Eşrefoğlu Rumî'nin divanının yazma nüshasının ilk iki sayfası. (Süleymaniye Kütüphanesi No: 2590)

Tevhid ve Dervişlik Üzerine

Tevhidin Önemi:

Baş verip tevhidi, bırakma zinhar,

Can verip tevhitten ayrılma ey yâr.

Tevhit olur zira sermayen senin,

Can içindedir esas mayen senin.

Dervişlik Yolu:

Bu dervişlik yoluna,

Sıdk ile gelen gelsin,

Hak'tan özge ne ki var,

Gönlünden silen gelsin.

Eşrefoğlu Rumî'nin meşhur eseri Müzekki'n-nüfus'un yazma ve matbu nüshalarının ilk sayfaları.

Kaynaklar: Osmanlı Müellifleri, Şakayık-ı Nu'maniyye Tercümesi, Sefinetü'l-evliya, Müzekki'n-nüfus, Ahmet Şimşirgil (Eşrefoğlu Rumî, 2021).

 

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası