EVHADÜDDİN KİRMANÎ

Hamid bin Ebi'l-Fahr el-Kirmanî Tasavvuf âlimi ve şair
A- A+

Tasavvuf âlimi ve şair. İsmi Hamid bin Ebi'l-Fahr el-Kirmanî olup lakabı Evhadüddin'dir. Bu lakap ile tanınmıştır. İsmini Ahmed olarak bildiren de vardır. İran'da Kirman beldesinde tahminen 559 (m. 1164) senesinde dünyaya geldi. 635 (m. 1238) senesinde vefat etti. Kirman Selçuklularından Turan Şah'ın oğlu olduğu kaynaklarda geçerse de İran'ın soylu bir ailesine mensup olduğu açıktır. Türk asıllı olduğu da rivayet edilir.

Hayat hikayesini Menakıbname'den tafsilatlı olarak öğrenmek mümkündür. Buna göre genç yaşta Bağdat'a giderek ilim tahsil etti. İbnü'l-Kas'ın Miftah adlı Şafiî fıkıh kitabını okuyup ezberledi. Burada müderris oldu. Hakkakiyye Medresesi'ne tayin edildi. Burada tasavvufa meyletti. Riyazete başladı. Sühreverdî meşayihinden Şeyh Rükneddin Sücasi'den feyz aldı.

Tasavvufa meyletmesi Menakıbname'de şöyle anlatılır:

Kirmanî Hakkakiyye Medresesi'nde bir yandan ders verirken diğer yandan geçmiştekilerin ulaştığı manevî hallerin açıklamasıyla uğraşır. Kendi kendine şöyle der: “Dünyada ilim ve meşgale varsa budur. Allahü tealaya yakınlaşmaya, ilahî sırlardan haberdar olmaya yönelik en faziletli iş ilim ve onunla ameldir. Benim son derece meharet sahibi olduğum bu işin ilk aşaması fakihlik, ortası ise ders verme, en üst makamı da kadılık yani hüküm vermektir. Eğer bu yolda gidersem ve bunlarla meşgul olursam geçmiş büyüklerin kazandığı makam ve mevkiye kavuşabilirim.” Bu düşünceler üstün gelince dersleri ve medreseyi bıraktı ve muhakkiklerin gittiği ince ilimlere yöneldi. İlk önce riyazetle meşgul oldu ve kendini büyük bir riyazete koydu. En faziletli riyazetin açlık olduğunu söylüyordu. Bir müddet oruçlu kaldı ve kendinde bir temizlenme göremedi. Orucu o dereceye vardırdı ki yedi günde bir defa iftar ediyordu. Çok zayıf ve güçsüz düştü. Kendisinde hiç bir gelişme bulamıyordu. Kendi kendine; “Oruçla bu dereceye vardım bir paklık elde edemedim, geceleri kalkıp namaz ve ibadete devam etmeliyim.” dedi. Gece ve gündüzde toplam bin rekat namaz kılıyor, geceleri asla uyumuyor ve dinlenmiyordu. Bu şekilde de içerisinde bir saflaşma göremedi. Şöyle düşündü: “Ey bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ım, selefin yapmış olduğu her türlü ibadet, riyazet, itaati yaptım ve ince ilimlerle uğraştım. Bende hiç bir berraklık ve gelişme olmadı.” Bundan sonra kalkıp yiyeceksiz, kafilesiz ve hiç bir hazırlık yapmadan hac yolculuğuna çıkmaya karar verdi.

Bu niyetle kalktı, parasını, giyeceklerini, bineğini, kölesini, cariyesini nesi var nesi yoksa her şeyini sadaka olarak verdi. Bağdat'ta ihrama girdi ve Hicaz'a doğru yola çıktı. Asla yaya olarak bir yere gitmediğini, bu yolun uzun ve zorlu olduğunu, yaya olarak gitmeye dayanabilmek için bir çare bulmak lazım diye düşündü. Bütün gün Bağdat'ta yayan sokak sokak, çarşı çarşı dolaştı. Gece olunca bir meşale alıp onunla sabaha kadar gezdi. “Kirmanlı filan müderris deli olmuş, bir kaç yıldan beri ne kazandıysa hep harcamış ve insanlara vermiş, kendisi de divane olup gece gündüz dolaşıyormuş.” diye sözler yayılmaya başladı. Onu sevenlerden ve talebelerinden bir gurup onun haline hayrette kaldılar, bu ilim ve faziletle nasıl böyle bir duruma düştü, ona nasihat ve tenbihte bulunalım, olur ki; aklı başına gelir, dediler.

Hemen görüşmeye gittiler ve nasihata başladılar. Şeyh onlara hiç cevap vermiyor, önlerinden gidiyor ve sözlerine aldırış etmiyordu. Onun, sara hastalığına tutulmuş olduğuna karar verdiler, haline üzülüp acıdılar. O aynı şekilde hareket ediyor ve durmuyordu. Riyazet ve hareketten dolayı zayıf ve güçsüz kalmıştı. Yollara, düşüyor ve kendinden geçiyordu. Şehirde bulunan insanlar ve çocuklar onun başında toplanıp ona bakıp alay ediyorlardı.

Bağdat'ta, birisine yüksek, diğerine alçak dedikleri iki köprü vardı. Birgün köprünün başına geldi. Kendinden geçip zor durumda ve yorgun olarak oraya düştü. Çocuklar alay edip onu taşlıyor ve başına toplanıp kavga ve gürültü ediyorlardı. Ariflerin sultanı, Ebü'l-Ganaim Rüknülmille ve'd-din Sücasîl'in Medresesi de oranın yakınındaydı. Bu medreseye Derece diyorlardı. Bunun sebebi de; bir nehrin başında kurulmuştu. Talebelerin nehirden abdest alabilmesi için bir kaç basamaklı merdiveni vardı. Bu yüzden derece isim verilmişti. Şeyh, medresenin sofasında oturmuş, kitap mütalası ile meşguldü. Bir an gözü, köprübaşındaki kalabalığa ilişti. “Bu kavga ve gürültü nedir?” diye talebelere sordu.” Hakkakiye Medresesi'nde ders veren Kirmanlı Müderris deli olmuş.” dediler. Onun giydiği ihramı, riyazetini orucunu ve ibadetini Şeyh'e anlattılar. Şeyh, halifelerinden, Şeyh Şücaeddin Ebherî'ye; “Git ve selamımızı söyle, davet edip buraya getir!” diye emretti. Şeyh Şüca, şeyhinin emrine uyarak gitti, selam verdi. “Burada büyük bir Şeyh var, kamil, keşfiyat ve velayet sahibidir. Hak tealaya yakın olanlardandır, sana selam gönderdi ve davet etti.” dedi. Şeyh şöyle dedi: “Benim ona ihtiyacım yok, ben ondan daha fazla velayete sahibim. Benim yapmış olduğum riyazet, ibadet, oruç ve namazı hangi şeyh yapabilir? Benim attığım bu adımı hangi şeyh atacak ve benim Hak yolunda yaptıklarımı kim yapacak? Bunca zamandır kazandıklarımı Allah rızası için O'nun yolunda harcadım ve tasadduk ettim. Buradan ihramımı giyip tevekkül ederek, yiyeceksiz, kafilesiz ve hazırlıksız Hicaz'a gidiyorum. Hangi şeyh benim bu yaptıklarımı yapmıştır? Benim hiç bir şeyhe ihtiyacım yok ve istemiyorum.” Şeyh Şücaeddin'in davetini ve yaptığı nasihatlerini dinlemedi. Şeyh Şücaeddin ona Şeyh'inin önünde oturması için yalvarıp yakardı. “Eğer Şeyhimin sohbeti sana hoş gelir ve onun anlattıklarından istifade edersen ne a'la, yoksa tekrar kendi yoluna gidersin.” dedi.

Şeyh; “Sen onun neyi oluyorsun?” diye sordu. Şeyh Şücaeddin; “En kötü müridiyim.” dedi. Şeyh şöyle dedi: “Eğer Sen, onun sohbetinden bir fayda ve irşat görmüşsen, bizim onun durumunu anlamamız gerekir. Ancak bu şekilde onun büyüklüğü sabit olur ve senin sözüne güvenilir. Şimdi ben içimden bir şey geçireceğim. Eğer sen bunu ortaya koyabilirsen doğrudur. O zaman ben de Şeyhinize giderim.”

Şeyh Şücaeddin; “İşin doğrusu budur.” dedi. Şeyh içinden birşey geçirdi. Şücaeddin bunu açıkladı. Şeyh; “Gaybdan bir hisse olmuş olabilir.” dedi. Şücaeddin; “Kolay, başka bir şey düşün!” dedi. Başka bir şey düşündü. Onu da açıkladı. Bu şekilde üç kere tekrarladılar. Üçüncüde, Kâbe'de uçan güvercinlerin Kâbe'nin üzerinden niçin geçemediklerini düşündü.

Şücaeddin şöyle açıkladı: “Kâbe'nin üzerinin tam hizasında, birinci gökyüzünde, Beytü'l-mamur dedikleri bir yer vardır. Burada temiz ve büyük meleklerin kabirleri vardır. Kâbe'yle burası nurlarla birbirine bağlıdır. Ruhanîler kuşlara galiptir. Kuşların gözü zayıf olduğundan nurlar geldiğinde aydınlığa dayanamıyorlar. Mağlup düşüyorlar ve başka köşelere gidiyorlar. Bu yüzden Kâbe-i Muazzama'nın üzerinden geçemiyorlar.”

Şeyh, Şeyh Şücaeddin bu manaları açıklayınca kendi kendine; “Böyle makam, mevki ve açıklamaları olabilen bir müridin şeyhi acaba nasıldır?” diye düşündü. Kalkıp Şeyh'in huzuruna gidip oturdular. Şeyh, ondaki gurura, kendine güvenmesine, ihramına, çıplak ayak ve başına baktı ve sordu: “Nerelisin?” “Kirmanlıyım.” dedi. “Hangi şehirden?” diye sordu. “Cevaşir şehrindenim.” dedi. “İsmin nedir?” diye sordu. “Hâmid.” dedi. “Soyun, sülalen kimlerdendir?” diye sordu. “Turanşah-ı Seşenbehî'nin oğullarındanım.” diye cevap verdi. Şeyh; “Sen böyle bir yoksulluğa nasıl razı oldun?” diye sordu. Şeyh kendi kendine şöyle dedi: Bu adam ne diyor? Ben o kadar riyazet, ibadet, namaz ve oruç tuttum. Tevekkül ederek ihrama girip Hicaz'a gitmeye niyet ettim. Bu söylediği şeyler nasıl fikirlerdir? Yine kendi kendine dedi: Benim için tamaya sebep olabilecek mal, mülk ve güzellik yoktur. Bu sözü bir makamda ve bende bir şey görerek söylemiştir. Razı değilim, diyeyim, bakalım ne yapacak?” “Hayır efendimiz, razı değilim.” dedim. “Her ne yapsam ve söylesem razı ol!” dedi. “Evet.” dedim. Sonra efendimiz bendeki ihramı çözmelerini istedi. Her bir sargıyı çözdüklerinde bende bir rahatlık oluyordu. Kuşağımı da çözeceklerini zannettim. Sonra bir gömlek getirip boynumdan geçirdiler. Başıma bir takke koyup küçük bir sarık doladılar. Şeyh beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Bu işte sebat gösterir ve gereğini yerine getirirsen Allâhü tealanın bende bir emaneti vardır. Onu sana teslim ederim. Şeyh'in elini öpüp dedim: “İnşaallah efendimizin himmetleriyle sebat gösteririm.”

Kirmanî, ondan sonra 72 kez 40 günlük halvete girer. Bir rubaisinde bunu şu şekilde dile getirir:

Evhad gönül kapısını çalıyor, gönül nerede?

Bu geçmekte olan ömre menzil nerede?

Halvettekilerin halvetlerinden, çok söz edersin

72 kez 40 günlük riyazete girdim, sonucu nerede?

Şeyh büyük çaba gösterdi ve takdir edilen hizmetleri yaptı. Şeyh Rükneddin irşatta bulunuyor ve devamlı, şöyle hatırlatıyordu: “Hamid'in önünde bir badire var, onu atlatınca işi ilerler.” Altı hafta halvetten sonra Evhadüddin Kirmanî şöyle dedi: “Halvetteyken birgün bende kötü bir tasavvur ve hayal meydana geldi ve şeytanî vesveseler oluştu. Nefsim benimle mücadeleye başladı. Ne zamana kadar bu zahmet ve meşakkati çekeceksin ve bunu mu elde edeceksin? Sende hiç bir gelişme ve ilerleme olmuyor. Bir yıl bela, zahmet ve azaba uğruyorsun, bunlardan kurtulunca gece gündüz hizmet, çaba ve sohbete canını veriyorsun, hiç bir zaman dinlenme ve istirahatte bulunmuyorsun, Halvetteyken uyku uyumuyor, bir şey yemiyorsun, zikir ve ibadetle yanıyorsun. Bu bela, zahmet ve meşakkatler ne zamana kadar devam edecek? Dünya geniştir orada rahat ve kolay binlerce iş vardır. Bu azap ve beladan aciz düştüm. Nefsim benim üzerimde bu şekilde bir fırsatını bulup aniden kimse anlamadan halvetten çıkıp kendi işime gitme, niyetini kuvvetlendiriyordu. Fırsatını bulup halvetten yalın ayak ve başı açık çıktım, şehirden ayrıldım. Arkadaşsız, yiyeceksiz ve korunmasız olarak bir yola düştüm. Nereye gittiğimi bilmeden bu yolda devam ediyordum. Birden bir şehre ulaştım. Şehrin kapısından girince bu şehrin adını sordum. “Dezpül.” dediler. Burada tanıdığım bir kimse ve bildiğim bir yer yoktu. Sokaklarda dolaşıyordum. Birden bir kapı ve büyük bir dergâha ulaştım. Burası nedir, diye sordum. Medrese, dediler. Oraya girdim. Kimseler yoktu. Büyük ve süslü bir yerdi. Sofanın üzerine gittim. Sofanın arasında ırmağın suyuna bakan bir pencere vardı. Oraya gittim ve oturdum. Bir parça dinlendim. Yorgunluktan ve bitkinlikten kurtulup kendime geldim. Halvetin çilesinden, riyazetten ve sohbetten kurtulduğuma şükrettim. Yine kendi kendime dedim: Bu yaptığım iş nasıl bir şeydir. O kadar irşat gördüm, o kadar halvette kaldım, o kadar riyazet çektim. İstediğim gelişme ve sefayı, elde edemedim. O derece makam ve mevkiyi bıraktım. Dünyada eşine rastlanmayacak bir mürşidi ve büyüğü terkettim. Dünyada başıboş ve aciz kalacağım. Faydasız ve hiç bir şey elde edemeden. Bu manalardan pişmanlık duydum ve yine kendi kendime: Bu ne biçim söz. Bağlardan ve çilelerden kurtuldun, kendi başınasın, artık ne istersen yapabilirsin. Bunlar başkaların elinde değil. Kendi rahatını ve istediğini yerine getirebilirsin. Ben bu pişmanlık, hoşnutluk tartışmaları içinde iken birden büyük bir kafilenin medreseden içeri girdiğini gördüm. Bazısı odada, bazısı sofada, bazıları da çeşitli yerlerde durdular. Ben ayrı bir yerde oturmuş gözlüyordum. Bir şahsın sofanın üzerine geldiğini gördüm. Bir çadırın köşelerini iple sağlamca bağladı. Sonra bir kadın geldi ve o çadıra girdi. Bir zaman sonra o çadırdan bir adamın çıkıp bana doğru geldiğini gördüm. Selam verdi ve benim ile önceden herhangi bir konuşması ve sohbeti olmadan şöyle dedi: “Kazruh'dan bir kafile gelip Hacca gidiyorlar.” Bu sözden taaccüp ettim. Sübhanallah, ne geveze bir adam. Ben onları sormuyorumki. Nereyi isterlerse oraya gitsinler. Benimle ne ilgisi var. Tekrar söze başladı: “Benim adım Ebü'l- İsaf'dır. Çok kederliyim. Kendi kendime; ne ahmak bir adam, dedim. Yine şöyle konuştu: “Ben yağcıyım. Tereddüt ve şüphe tende etkili oldu. Bu çadır benimdir. Oradaki kadın da benim hanımımdır.” Ben çok incindim. Yüzümü diğer tarafa dönüyordum. O yine karşımda durup konuşuyordu: “Acaip bir kadındır, az konuşur ve söylediklerinin doğru çıkmadığı pek nadirdir.” Bu hadise beni iyice sinirlendirdi, ama yine sabrettim. Konuşmasına devam etti: “Ve bu sende meydana gelen ne biçim bir fasit sevda ve şeytanî bir hayaldir, dedi. Öylesine bir makam ve mevkiyi terk ediyorsun, Rükneddin Sücâsî'nin sohbetini bırakıyorsun ve nefsinin isteklerine göre hareket ediyorsun. Geri dön! O büyük zatın hizmetine gir. İşlerinin gelişmesi ve düzenli olması ve de muradına ve isteğine ulaşman için kendi mühim işlerine bak. Bu faydasız ve geçici âlemde serseri mi olacaksın?” Bu sözden o kadar etkilendimki, tarif edilmez. Oranın altını üstüne getirmek istedim. Bu kadın beni nereden tanıyor? Onun benimle ne işi var ki bana nasihat ediyor. O kim oluyor ki bana tavsiyede bulunuyor. Kadınların sözüne ne derece itimat edilip hesaba katılır. Adam tekrar çadırına gitti. Ben; “Bu kadın benim Şeyh Rükneddin'in hizmetinde olduğumu nereden biliyor.” diye düşünceye daldım. Bende bir tereddüt ve rahatsızlık meydana geldiğini, o makamdan ve o büyük zatın sohbetinden ayrıldığımı bilmesi acaip bir haldir. Şimdi bu sıcakta aç ve yalın ayak nereye dönüp gideyim. Gidince ne söyleyeyim ve nasıl özür dileyeyim. Ben, bunları düşünürken adam yine geldi. Ayakkabı ve beş şey getirdi ve şöyle dedi: “Bu ayakkabıyı giy ve bu beş şeyi kullan. Tekrar kendi Şeyhinin hizmetine dön. Tövbe ve istiğfar et. Kendi işinle meşgul ol.” Bu adam bu sözleri söyleyince içimde bir kargaşa oldu. Bu ne biçim kadın? Onun marifet nuru o dereceye varmış ki benim içimde ne varsa, o içinin temizliği ile onlardan haberdardır. O adama şöyle dedim: Seni yaratan Allah için bana doğru söyle. Bu kadının riyazeti, itaati ve ibadeti nedir? Adam şöyle dedi: “Beş vakte riayet eder, hiç birini aksatmaz. Ramazanda oruç tutar. Bunlardan başka ne namazı, ne de orucu vardır.” Ben, onun bu makamı, mevkisi, iç temizliği ve gizli şeyleri bilmesi nasıl oluyor, dedim. Şöyle dedi: “Bir zaman şehrimize Mevlana Asileddin Kazerunî adında bir vaiz geldi. Her Cuma minberde vaaz veriyordu. Bir seferinde bu kadın da vaazını din liyordu. Minbere çıkıp halka vaaz ve nasihatta bulunuyordu. Söz esnasında şöyle dedi: “Ey Müslümanlar. Aman binlerce aman, sizlere bir emanet var: La ilahe illallah, zikrine devam edin. Çünkü onda çok faydalar var. Ahiret kurtuluşuna sebeptir. Ahirette onun koruması olacaktır.” Sonra onun anlamını ve sevabını açıkladı ve dedi ki: “Ben bunu Şeyhim Rükneddin Sücâsî'den naklediyorum. Emanet, size bin derece emanet. Sakın ondan gafil olmayınız. Çünkü ahiret kurtuluşu onunla, elde edilecektir.” O günden sonra bu kadın ip eğirdiğinde, nakış yaptığında, elbise diktiğinde, hamur yoğurduğunda, ekmek pişirdiğinde, tandırda ateş yaktığında ve yaptığı her işinde zikri terketmedi ve dilinden hiç düşürmedi. Bu makam, mevki, iç temizliği ve gizli şeylerin sırlarını bilmesi ona bu şekilde müyesser olmuştur.”

Bu sözleri işitince içime bir ateş düştü ve içimde bir coşku meydana geldi. Bende bir müşkilat ve ızdırap hasıl oldu. Feryat ederek, baş açık, yalın ayak kafilesiz ve korunmasız Bağdat yolunu tuttum.

Şeyh bunları, marifetinin olgunluğuyla biliyordu. Şeyh'in kaidesi şöyleydi: Dergâhın kapısını talebeler sabah namazına gelinceye kadar açmazlardı. Kaçanın geri döndüğünde kapıyı açmaları için Şeyh iki kişiyi kapıda vazifelendirmişti. Ben sabah vakti dergâhın kapısına ulaştım. İki kişinin ayakta beklediğini gördüm. Beni görünce; “Neredeydin, bütün gece uyumadan seni bekledik. Şeyh kaçan kişi gelir diye bizi kapıda vazifelendirdi.” dediler. Kapıyı açtıklarında feryat ederek, ağlayarak ve içim yanarak Şeyh'in ayağına kapandım ve çok özür diledim. Şeyh şöyle buyurdu: “Ey Evhad! Utan, eğer bir kadını, senin yolunun üzerine göndermeseydim Sen Hak yoluna dönmeyecektin.”

Evhadüddin Kirmanî'nin Terci-i Bend adlı eserinden iki sayfa. Eser İran Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No:1381'de kayıtlıdır.

Evhadüddin Kirmanî'nin Rubaî adlı eserinden iki sayfa. Eser İran Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No:9466'da kayıtlıdır.

Evhadüddin Kirmanî Rükneddin Sücasî'den başka Tebriz'de Zahid Tebrizî ile görüştü. Nahcivan, Gence ve Şirvan'ı dolaştı. Şeyh Sücasî, kendisine hilafet verdi. Daha sonra Anadolu'ya geçti. O sıralar Konya'da bulunan meşhur sufî Muhyiddin Arabî ile görüştü. Malatya, Sivas ve Konya'da bulundu. Kayseri'de kaldı. Burada evlendi. Fatıma adında bir kızı dünyaya geldi. Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev kendisine hürmet gösterdi. Bağdad'a döndü.

Evhadüddin Kirmanî yine evliyanın büyüklerinden Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin derslerine ve sohbetlerine kavuştu. İlim tahsil etti. Evhadüddin hazretleri bu hocasını çok sever ve ona büyük hürmet beslerdi. Rükneddin Alaüddevle anlatır: “Sühreverdî yolunun saliklerinden biri Mina'da anlattı: “Birgün Şihabüddin Sühreverdî hazretlerinin huzurlarındaydım. Evhadüddin Kirmanî'nin huzuruna gelmemesini söyledi. Evhadüddin bu haberi duyunca;1

“İstemem, müsbet ile ansın beni,

Gönlüne getirsin mest eder beni.”

beytini söyleyip; “Elhamdülillah hocamızın ağzında adımızın anıldığını duyduk.” diye sevindiğini gördüm.”

Daha sonra5 Halife Nasır'ın Tebriz'de İldenizliler nezdinde elçiliğini yaptı. Maveraünnehr'e geçerek Necmeddin Kübra ile görüştü. Erbil'e geldi. Burada Selçuklu atabeyi Muzafferiddin Gökböri kendisine bir tekke ve ihtiyaçlarının karşılanması için bir köyün gelirini tahsis etti. Ancak burada fazla kalamayıp Haleb'e gitti. Kübrevî şeyhi Sa'deddin Hammuye ile görüştü. Buradan Şam'a geçti. Muhyiddin Arabî ile sohbet etti. Mısır'a gitti. Dokuz defa hac ziyareti yaptı. Bunlardan birinde şeyhi Rükneddin Sücasî ile beraberdi. Bunlardan 629 (m. 1231) senesine rastlayan hacda Halife Mu'tasım-Billah'ın hac emiri idi. Hac dönüşü tekrar Anadolu'ya geldi. Halife kendisini Bağdad'a davet etti. Merzubaniyye Tekkesi şeyhliğine tayin edildi. Burada 3 Şaban 635 (m. 1238) tarihinde vefat etti.

Evhadüddin Kirmanî bilhassa sanat kollarında çalışanların teşkilatlanmasını ve bir disiplin dairesi içinde yeni yetişen çırakların da tam bir edep, ahlak nümunesi olmasını arzuluyordu. Bu maksatla Abbasî Halifesi Nasır bin Müstedî, halifeliğini tanıyan bütün İslam memleketlerine, fütüvvet teşkilatını yeniden canlandırmanın lüzumuna dair mektuplar gönderdi. Bu meyanda bu teşkilatı canlandıracak, insanları kardeşlik bağlarıyla birbirine bağlayacak, zahir ve batın ilimlerinde kâmil kimseleri de o memleketlere gönderdi.

Evhadüddin Kirmanî de talebesi Ahi Evran ile birlikte 601 (m. 1205) yıllarında Anadolu'ya geldi. Muhyiddin-i Arabî, Şems-i Tebrizî, Mevlana Celaleddin-i Rumî gibi zamanın büyükleriyle görüştü. Konya'ya yerleşti. Kendisi için kurulan dergâhta dersler verip talebe yetiştirdi. Kasaba ve köylere yetiştirdiği talebelerini gönderdi. Anadolu'nun birçok kasaba ve köyünü tek6 tek dolaştı. İnsanlara Allah aşkını, din kardeşine muhabbetin lüzumunu, din bilgilerini öğrenip tatbik etmeni7n gerekli olduğunu anlattı. Be8lalara sabredip ele geçen mala kanaat etmenin, din kardeşinin malını, namusunu, canını da korumanın lazım olduğunu bildirdi. Yazdığı şiirlerinde de aynı şeyleri anlattı.

Pekçok talebe yetiştiren Evhadüddin Kirmanî'nin en büyük talebelerinden birisi Sadreddin Konevî'ydi. Kendisinden onaltı sene feyz alan Sadreddin Konevî; “Ben iki dananın (âlimin) sütlerini emmişim. Biri Şeyh Muhyiddin-i Arabî ve biri hazreti şeyh Evhadüddin Kirmanî'dir.” demiş ve vefat ederken; “Tabutumun üzerine Evhadüddin hazretlerinin seccadesini seriniz.” diye vasiyet etmiştir.

Yine meşhur talebelerinden ve damadı olan Ahi Evran, Evhadüddin hazretlerinin vefatından sonra yerine geçti. Güçlenip birleşerek, vahşi hayvan sürüsü gibi insanları parçalayıp şehirleri yıkarak gelen Moğollara karşı, halkın şuurlanması için elinden gelen bütün gayreti gösterdi. Bilhassa sanat s9ahibi, esnaf arasında çok sevildi. Her şehir ve kasabada teşkilatlar kurdu. Ahilik, kardeşlik teşkilatı adı verilen ve bugünkü manada esnaf teşkilatı diyebileceğimiz bu kuruluşun mensupları, kısa zamanda birçok şehir ve kasabada teşkilatlandılar. Toplanıp sohbet edebilecekleri, birbirlerinin tecrübelerinden ve ilimlerinden istifade edebilecekleri, gelen misafirleri ağırlayabilecekleri dergâhlar yaptılar. Moğollara karşı milis kuvvetleri teşkil edip şehirlerini müdafaa ettiler. Anadolu halkının zâlim Moğol kuvvetleri karşısında eriyip yok olmamaları için gayret gösterdiler. Evhadüddin Kirmanî'nin koyduğu temel prensiplerden ayrılmayan ahiler, Anadolu Selçuklu Devletinin yerinde kurulan Anadolu beyliklerine destek oldular. Bilhassa Osmanlı Beyliğine yardımcı olup desteklediler. Aradıklarını Osmanlı Devletinde bulup onun saflarında yerlerini aldılar.

Evhadüddin Kirmanî, cezbe hâli gâlip, sema yapan bir mutasavvıf idi. İnsandaki fizik güzelliğinin, Cenab-ı Hakk'ın cemal sıfatının tecellisi olduğunu söylerdi. Bu sebeple tenkit edilmişse de dinin hükümlerine uymakta hassasiyet gösterdiği şüphesizdir. Nitekim; “Ben Hak'tan gayri hiçbir şeye bakmam.” diyerek mahremi olmayana bakmanın caiz olmadığına işaret buyurmuştur. Halife Müstansır Billah'ın oğlu bir zikr meclisinde hazır bulunmuş; şeriata muhalif bir hâlini görürse kendisini öldürmeye ahdetmiş; ancak Evhadeddin Kirmanî'nin kerametine şahit olunca mürid olarak intisap etmişti. Evhadeddin Kirmanî'nin Ahi Evran'ın kayınpederi olduğu; Evhadiyye adlı bir tarikatın da kurucusu olduğu rivayet edilir.

Kadı Siraceddin nakletmiştir. Şöyle diyor: “Mısır'dan Anadolu vilayetlerine gelince bütün maksadım ve isteğim, Evhadüddin Kirmanî ile müşerref olmaktı. Sultan Alaaddin Keykubat zamanıydı. Sultan beni izzet ve ikramla karşılayarak, fermanını yazmak için hangi şehrin kadılığını istediğimi sordu. Benim bütün maksat ve amacım Şeyh'i görmek olduğu için Malatya'yı istedim. Zira Kirmanî o sırada Malatya'da idi. Sultan; “Sen daha büyüğüne layıksın ve büyük kimselerdensin. Malatya küçük bir şehirdir. Niçin buna kanaat ediyorsun?” dedi. Ben de şöyle dedim: “Benim maksadım Şeyh Evhadüddin'dir. Orada kaldığı için o şehri seçtim.” Sultan fermanını ve bildirisini o şekilde yazdı. Malatya'ya gidince mescidin karşısında bir medrese vardı, oraya gittim. Oranın tedrisi de bana aitti.

 

MOĞOLLAR'DAN KURTARDI

Evhadüddin Kirmanî, Ahlat emirinin veziri İmadüddin'e kızı Eymene'yi nikahlayarak onu kendine damat yapmıştı. Birgün vezir hastalanır. Kirmanî damadı olduğundan ve hasta ziyareti için yanına gider. Hastanın halini, hatırını sorduktan sonra murakabeye dalar. Başını önüne eğerek uzunca bir süre bekledi. Murakabeden ayrılınca yanında bulunan talebeleri murakabeye girmesinin sebebini sordular. Buyurdu ki: “Allahü tealanın gadap ve hışmına sebep olan kullara yani Moğollara Ceyhun ırmağından geçmeleri için izin verilecek. Bunlar dünyayı harap edecek, İslam âleminde katliam ve kan dökecekler. Allahü tealadan Anadolu halkını onların şerrinden kurtarmasını istedim. Yüce Allah'tan şöyle nida geldi: “Ya Hamid, Anadolu'dakileri onların kılıçlarına yem etmemem mümkün değil.” Tekrar Allah'a iltica edip dedim ki: “Ey Allah'ım, ben asla o Hazret'ten uzak kalmadım. O Hazret, istek ve talebinin hiçbir zaman geri çevrilmemesiyle meşhur olmuştur. Yaşlıyım ve zayıfım. Senin Rububiyetinin huzuruna geldim. Yaşlıların o Hazret'in huzurunda makam ve vevkileri büyüktür. Kadir ve kıymetleri de çoktur. Olur ki; bu yaşlıya da merhamet edip bağışlarsın. Yüce kitabında mealen şöyle buyuruyorsun: “Ve sakın bir şey isteyeni azarlama.” (Duha Suresi: 10) Yine buyuruyorsun ki: “Benden isteyin, cevap vereyim.” (Mü'min Suresi: 60) ve yine buyuruyorsun ki: “Darda kalana, kendisine yakardığı zaman, cevap veren...” (Neml Suresi: 62) ve hergün; “İsteyen yok mu, tövbe eden yok mu?” diyorsun. Tekrar şöyle nida geldi: “Ey Evhad, yeter. Senin söylemiş olduğun şeyleri biz yaptık. Şimdi sıra bizde. Biz ne emredersek onu dinlemelisin. Anadolu'dakileri onların kılıçlarına hedef yapmamamız mümkün değil.” Dedim ki: “Ey Allah'ım, halka, azametli padişahımızdan mahrum olarak geri döndüm, diye nasıl cevap vereyim?” Tekrar şöyle bir cevap geldi: “Ya Hamid, Sana en hoş gelen zevk ve arzunun sırrıyla kalk. Biz de sana göre muamele edelim. Ta ihtiyacın tatmin ve teskin olsun.” Ben dedim: “Ey Allah'ım, Benim dünya zevklerinden semayı seçtiğim senin katında malumdur.” Şöyle bir hitap geldi: “Sen Anadolu'da bulunduğun müddetçe, biz Anadolu'dakilere onları musallat etmeyeceğiz, oralara göndermeyeceğiz. Senin gittiğin yerlere onları göndermeyeceğiz. Hayatta olduğu müddetçe onların yüzlerini sana ve dostlarına göstermeyeceğiz. Onların şerrinden koruyacağız.”

Gerçekten Şeyh Evhadüddin Kirmanî Anadolu'da bulunduğu süre içerisinde, asla Moğol ayağı oralara basmamıştır.

 

MAHCUP ETMESİNDEN KORKTUM

Evhadüddin Kirmanî, Sücasî hazretleri ile olan bir menkıbesini şöyle nakletmektedir: “Gençliğimde Hocam Rükneddin Sincasî'nin hizmetinde bulunmakla şereflendim. Bir yolculuğunda hizmetini görürdüm. Hocam çok şiddetli bir karın ağrısına yakalanmıştı. Bir şehirden geçerken hastaneye uğramak için müsade istedim. Vermek istemedi ise de çok ısrar ettim. Sonunda müsade etti. Hastaneye gittim. Orada birinin, talebelerin ortasına oturup ders verdiğini gördüm. Yanlarına yaklaştım. Ders veren kişi, kalkıp yanıma geldi. Elimden tuttu. Hiç tanımadığım biri idi. Bana; “Hacetin, ihtiyacın nedir?” diye sordu. Hocamın halini söyledim. Bir darı getirip bana verdi. Benimle dışarı çıktı. Sonra çok izzet ve ikramda bulundu. Gelip hocama durumu anlattım. Bana tebessüm edip; “Ey tecrübesiz çocuk! Sana ikram eden ben idim. O kimse oranın valisi idi. Senin ısrarın karşısında sana izin verdim. Orada o kimsenin suretine girip seni karşı10ladım. Sana izzet ve ikramda bulundum. Karşılamayı o kimseye bırakmadım. Çünkü sana i11kramda bulunmayıp seni mahcup etmesinden korktum.” Bu hadiseden sonra hocama olan bağlılığım daha çok arttı ve kendisine hizmeti en büyük nimet bildim.”

Oraya geldikten bir iki gün sonra Şeyh'in huzuruna gittim. Onda, anlatılan sıfatlardan binlerce fazlasını gördüm. Ona olan sevgi ve inancım arttı. Şeyhi tarif edilemeyecek derecede lütuf ve ikram sahibi buldum. Böylece bende ona karşı öyle bir muhabbet oluştu ki bir an bile onun huzurundan ayrılamıyordum. Her gün devamlı namazdan sonra onun huzuruna gidip istifade ediyordum. Şeyhin şöyle bir âdeti vardı: Namazlardan sonra bütün talebelerine üç çeşit zikir telkin ederdi. Ben de izlerdim. Ondan sonra ilim ve faziletle meşgul olurdu. Tasavvuf ve ince ilimlerini beyan ederdi. Gece tekrar medreseye geliyordum. Bu medresede Cemaleddin Vasıtî dedikleri filozof birisi vardı. Hey'et, mantık, hikmet, yıldız ve matematik ilimlerinde son derece bilgiliydi. Medresede olunca her gün gelip konuşuyorduk. Birgün bana, her gün namazdan sonra nereye gittiğimi sordu. Ben de Kirmanî'nin menkıbelerini, makamını, mevkisini, fazilet ve ilmini ona anlattım. Vasitî, Evhadüddin Kirmanî'yi o derece zemmetti ki tarif edilemez. Hiç bir şekilde onun sözüne iltifat etmedim. Her gün o, insanların kötülüklerinden ve aynı seviyede olduklarından bahseder, ben de Şeyh'i överek faziletlerinden ve büyüklüğünden bahsederdim. Birgün o filozofa şöyle dedim: “Gel huzuruna gidelim. Onun hakkında benim söylediğim şeyleri gör. Eğer benim sözüm doğruysa ne büyük nimet, yoksa hizmetinde bulunmazsın.” Filozofu alıp Şeyhe götürdüm. Şeyhin huzuruna girip oturduk. Şeyh felsefî ilimleri beyan ve açıklamaya başladı. O derece açıklamalarda, bulunuyordu ki filozofun başı döndü. Şeyh'in o ilimleri anlatışındaki ibarelerden, terkiplerden, belagat, fesahat, meharet ve kudretinden hayrette kaldı. Konuşmaya takat getiremedi ve bir tek kelime bile söyleyemedi. Şeyh şöyle buyurdu: “Her ne kadar bu ilimlerin havzından açıklamalar yapmak bizim durumumuza, fennimize ve yolumuza uygun değilse de bu ilimlere de vâkıf olduğumuzu bilmeniz için beyanda bulunduk. Bizim vâkıf olmadığımız hiçbir ilim kalmamıştır. Fakat La ilahe illallah zikrinin ilmini öğrenince bütün ilimleri geri bıraktık. Onun bizi etkilediği kadar hiçbir ilim etkilemedi. Önceki âlimler ilimlerin künhüne ulaştılar ve hepsini idrak ettiler. Bu ilmin lezzetini tadınca diğerlerini terk ettiler. Sonra gelenler bununla Allahü tealaya yakınlık buldular.” Hekim; “Bu açıklamanın muhtaç olduğu delil ve burhanları söyleyebilir mi?” diye düşündü. Şeyh şöyle buyurdu: “Bunun delil ve burhanları konuşmaya, tekrara ve derse uygun düşmez. Tatmayan bilemez. Bunun delil ve burhanları halvette gözükür, açıklama ve beyanla olmaz.”

Şiir:

İlim seni la ve lem'den kurtarır.

Burhan senin mualliminin baş ağrısıdır.

Nefsini bir manaya doğru yönlendir.

Tâ seni olumsuzluklardan kurtarsın.

Filozof; “Halvetin delili nedir?” dedi. Şeyh, ”Eğer istersen bu gece sözü kesip görürsün!” buyurdu. Kadı Siraceddin gitmesini istiyordu. Filozofa; “Kalkıp gidelim!” dedi. Filozof; “Benimle düşmanlığın var, çünkü böyle büyük bir adamı bana haber vermedin, şimdi hemen kalkıp gidelim diyorsun. Ben isteğime ve maksadıma kavuştum. Siz gidiniz!” dedi. Ben kalkıp gittim. Filozof Şeyh'in yanında kaldı ve o gece halvete girmek istedi. Şeyh götürüp halvete oturttu. Halifeleri ve hizmetçileri şöyle dediler: “O, yaklaşık yirmi yıldan bu yana, asla yıkanmamış ve temizlenmemiş, asla tırnaklarını kesmemiş, koltuk altı ve etek tıraşı yapmamış, devamlı necis ve pistir. Ondan pislik temizlenmemiştir. Şimdi niçin halvete layık gördünüz?” Şeyh şöyle buyurdu: “Eğer hemen onun üzerine âdetimiz gereği, birkaç yıllık bir kayıt koysaydım, ona çok zor gelirdi. Benim onu rağbetlendirmem daha iyi olur. O da rağbet gösterdi. Onun rağbeti talebinden daha iyidir. Böylesi daha matluptur.”

Üç gün sonra kendisi su istedi ve kendi isteğiyle bütün temizliğini yaptı. Onun başını Şeyh kendisi sildi. O kırk günlük halvette, onda pek çok zevk ortaya çıktı. Makam ve mevki buldu. Şeyh'in söylediği şeyler onda gözüktü. Ondan sonra Cemâleddin Vasıtî doğruluğa eriştirmede aracı oldu. Artık Şeyh'in hizmetinden ayrılmıyordu. Kısa bir müddet sonra vefat etti. Hazreti Şeyh ve bütün ehli zikir namazını kıldılar ve Şeyh'in zaviyesinin kenarına defnettiler.”

Aynı şekilde Kadı Siraceddin şöyle rivayet ediyor: ”Başka bir seferinde Şeyh'in hizmetine gittim. Bir şahıs gelerek, küçük bir kaseyle evde yapılmış helva getirip Şeyh'in önüne koydu. Şeyh ders ve beyanla meşgul oluyordu. Ben ona bakıp; “Bu adam utanmıyor mu ki bu kadar getirmiş.” dedim. “Huzura, o kadar muhtaçlara fazla getirmek gerekmiyor mu? Yoksa bu kadarının yetmesi mi gerekiyor?” Ben bunları düşünürken Şeyh bana şöyle buyurdu: “Azı çok yapabilir ve çoklarına yetirebilir.” Bu düşünceden ve Şeyh'in bu işaretinden hayrette kaldım ve dedim: “Sizin himmetiniz bütün her şeye kadirdir.” Ondan sonra hizmetçisine, kalkıp bölüştürmesini, küçük parçalara ayırıp herkese o kadar dağıtabileceğini söyledi. Hizmetçi; “İki üç kap daha mı var?” diye sordu. Şeyh kaseyi eline alıp sedirin altına götürdü. Parçalara ayırıp herkese dağıtması için hizmetçiye veriyordu. Ben bakıyordum. Talebelerin hepsine büyük bir parça düştü. Hepsi alıp kimse kalmayınca kaseyi sedirin altından çıkarıp dışarı götürdü. Henüz kasenin içinde bir miktar kalmıştı.

 

ÜMİT KESMEYİNİZ!

Evhadüddin Kirmanî bir gece şöyle bir rüya görür: Kıyamet kopar. Bir şahsı Allahü tealanın huzuruna getirirler. Allahü teala amellerinin tartılmasını emreder. Günahları, sevaplarına üstün gelir. Allahü teala, aynı şekilde başka bir adamla birlikte her ikisini Cehennem'e götürmelerini emreder. Birisi giderken devamlı arkasına dönüp bakar, diğeri ise başını öne eğerek aceleyle gider. Tekrar geri dönmeleri için Allahü tealadan emir gelir. Allah'ın huzuruna geldiklerinde, o devamlı arkasına bakan ve gitmek istemeyenden niçin bu hareketi yaptığını, diğerinden de niçin aceleyle gittiğini ve başını kaldırıp bakmadığını, sorarlar. İkinci adam şöyle cevap verir: “Günahlarım sevaplarımdan fazla gelip Hak tealanın, Cehennem'e götürmeleri, hükmüne karşı artık gitmemek için bir ümidim kalmadı ve aceleyle gittim.” O, yavaş yavaş giden ve devamlı arkasına bakan adam ise şöyle dedi: ”Dünyadayken âlimlerden ve şeyhlerden, köle ve emirin Allah'ın rahmetinden ümit kesmemeleri gerektiğini işittim. Mealen; “Allah'ın, rahmetinden umudunuzu kesmeyiniz.” (Zümer suresi: 53) demişlerdi. Dünyada daima bu ümitle rahmet bekledim. Allah'ın rahmet ve bağışı gelir diye tekrar tekrar arkama baktım ve gitmek istemedim. Bu ümidimin meyvesini göremeyecek miyim, diye hayrette kaldım.” Celal ve kibriya sahibi Allah'tan şöyle nida geldi: “Çok güzel. Onu, bizim rahmetimizi beklediği ve ümit ettiği için Cennet'e götürün.” Alıp götürdüler. Bu şekilde her durumda, Allah'ın rahmet ve bağışından ümit kesmemek gerekir.

Diğer birgün namazdan sonra kararlaştırdığım üzere Evhadüddin Kirmanî'ye gitmek için kalktım. Bineğim hazır değildi. Yürüyerek gittim. Zaviye şehrin dışındaydı. Yol uzundu. Yolda yoruldum ve şöyle dedim: “Fesübhanallah! Şeyh, bütün Anadolu'da bu şehri seçmiş ve zaviyeyi de şehrin dışına yapmış. Bunda ne maksadı vardır?” Huzuruna gidip oturdum. Şeyh vaaz ve nasihatle meşguldü. Konuşma esnasında bana döndü ve şöyle buyurdu: “Devamlı, buradaki azizlerin hatırına; “Şeyh bu şehri niçin seçmiş ve bu şehri seçtikten sonra niçin zaviyeyi şehrin dışına yapmış?” diye geliyor. Anadolu'da birçok büyük şehirler var. O şehirlerin insanları da muhteliftir. Halk muhtelif olunca birbirinin canına ve ırzına düşerler, gıybet ve dedikoduyla meşgul olurlar. Fakat küçük bir şehirde olunca ve o şehirde Ermeniler çok, Müslümanlar az olunca bizimle münasebetleri ve yakınlıkları olmuyor. Elbette onların bizimle, bizim de onlarla hiçbir işimiz olmaz. Zaviyenin şehrin dışında olmasının sebebi ise: zaviyedeki boş ve avare insanların zahmet çekmemesidir. İsteyen kimse şehirden buraya gelebilir. İstemeyen kendine zahmet ve meşakkat çektirmez.”

Evhadüddin Kirmanî'nin Menakıbname'si hem kendi hayatı, hem de zamanında hüküm süren Anadolu Selçukluları hakkında faydalı bilgiler ihtiva eder. Yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'ndedir. Matbudur. Türkçe tercümesi Gelibolulu Muhyiddin tarafından yapılmıştır ve Konya'da Koyunoğlu müzesindedir. Evhadeddin Kirmanî'nin şiirleri, nasihatleri, halifeye yazdığı mektuplar bazı el yazması kitaplarda mevcuttur. Bunlardan biri Süleymaniye Kütüphanesinde yer almaktadır. Farsça rübaileri Fevaid-i Şeyh Evhadeddin adıyla toplanmış; Almanca ve İngilizceye tercüme olunmuştur. Misbahü'l-Ervah adlı bir eseri olduğu da rivayet olunur. Bu eseri Şemseddin el-Kirmanî'ye atfedenler ekseriyettedir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası