FAKİRULLAH

İsmail bin Kasım bin Abdülcemal Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden
A- A+

Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi İsmail bin Kasım bin Abdülcemal'dir. Fakirullah diye tanınır. 1067 (m. 1657) senesinde Siirt'in Tillo kasabasında dünyaya geldi. Babasının yerine müderrislik yaparak binlerce talebe yetiştiridi. Tasavvuf yolunda yükselerek evliyalıkta Gavs makamı denilen üstün derecelere sahip oldu. 1147 (m. 1734)'te doğduğu yer olan Tillo'da vefat etti.

Dedesi Molla Abdülcemal, Peygamber Efendimizin amcası Hazreti Abbas'ın torunlarındandır. Zahirî ilimlerde âlimdi. Tillo'da müderrislik vazifesi yapıyordu. Oğlu Mevlana Kasım'ı yetiştirerek âlim olmasına vesile oldu. Kasım da babasının vefatından sonra yerine geçerek talebe okutmaya başladı. 1067 senesinde Receb-i şerifin ilk Cuma gecesi, yani Regaib gecesi bir oğlu dünyaya geldi. İsmini İsmail koydular. Annesi ona, besmelesiz süt emzirip yemek yedirmedi. Babası Mevlana Kasım onu küçük yaşta yetiştirmeye, ilim öğretmeye başladı. İsmail Fakirullah yirmidört yaşına kadar zahirî ilimlerde âlim ve batınî ilimlerde mütehassıs bir velî olarak yetişti. İbadetlerinden büyük bir lezzet alır, zevk ile yapardı. Anne ve babasının hukukunu gözetir dua ve rızalarına kavuşmak için çok gayret gösterirdi.

İsmail Fakirullah hazretleri yirmidört yaşına kadar babasından ilim tahsil etmiş ve icazet almıştır. O sene babası Mevlana Kasım hazretleri vefat edince yerine geçerek müderrislik yapmaya başladı. Aynı sene evlendi. İsmail Fakirullah hazretleri haramlardan çok sakınır, hatta şüpheli korkusuyla mubahların dahi fazlasından kaçınırdı. Tarlasını abdestli olarak eker, biçer, hasadını kaldırır, öşrünü verdikten sonra un hâline getirmek için el değirmeninde bizzat kendisi çalışırdı. O undan hamur yoğurup ekmek yapar, böylece yiyeceklerine hiçbir şüphe karışmamasına çok dikkat ed1erdi. Üzüm bağının işlerini 2dahi kendisi görür, olgunlaşan üzümleri hayvanların hakkı geçer korkusuyla bizzat kendi sırtında taşırdı. Yiyecek olarak taze veya kuru üzüm ile iktifa ederdi. Her Cuma günü gusül abdesti almayı, yaz, kış hiç aksatmazdı. Gecelerini hep ibadetle, gündüzlerini oruçlu olarak geçirirdi. Allahü tealayı bir an unutmaz, gafil olmazdı. Rabbini hatırlamak onun gıdası ve en büyük zevki idi. Kırk yaşına kadar böyle devam etti. Kırk yaşında iken latif mizacı değişip kırk gün yemedi, içmedi ve konuşmadı. Kendinden habersiz olarak yattı. Kırk gün sonra mübarek gözünü açıp bir tas su içti ve ekşi nar isteyip ekmekle yedi. Ondan sonraki günler her çeşit yemekt3en orta derecede yiyerek kırksekiz yaşına kadar böyle devam etti.4

Kırksekiz yaşında olduğu 1114 (m. 1702) senesi Ş5aban ayının ilk Cuma gecesi idi. Akşam namazından sonra komşularından birine taziyeye gitmişti. Yatsı olmadan camiye gitmek için ayrılan İsmail Fakirullah hazretleri karanlıkta evin avlusuna çıktı. Avluda içinde su olmay6an onbeş metre derinliğinde içi boş ve ağzı açık bir kuyu vardı. Karanlıkta bu kuyuyu Takdir-i İlahî fark edemeyerek içine düştü. Fakat Allahü tealanın koruması ile vücudunun hiçbir yerine bir şey olmadı. Sadece sol kaşının üzerinde ince bir sıyrık vardı. Burada kendisini Allahü tealanın celal sıfatıyla imtihan ettiğini anlayan İsmail Fakirullah, bu kadar yüksekten bir sıyrık ile kurtulmasına hamd ederek Allahü tealaya secdeye kapandı, hulus-ı k7alb ile Rabbine sığındı. O anda etrafında manevî bir meclis kuruldu. Hızır Aleyhisselam, Abdülkadir-i Geylanî, Cüneyd-i Bağdadî hazretleri gibi pek çok velînin ruhları orada hazır oldular. Kuyunun içi genişleyip yemyeşil bir nura gark oldu. Evliyalıkta Gavs makamı denilen derecelere kavuştuğu müjdelendi. Kendisine muhabbet şerbeti içirdiler. Böyle8ce zamanın evliyasının sultanı oldu. O, bu hâlde iken saatler geçti. Camide yatsı namazını kılmak için bekleyen cemaat, İsmail Fakirullah hazretlerinin gelmediğini görünce evinden ve komşularından soruşturdular. Bulamayınca da aramaya başladılar. Dokumacılık yapan bir usta, kuyunun içinden tatlı bir sesin geldiğini fark edince komşularına haber verdi. Herkes kuyunun başına mumlarla 9birikti ve kuyuya inerek İsm10ail Fakirullah'ı oradan çıkardılar.

İsmail Fakirullah, kuyuda içtiği muhabbet şerbetinin tesiriyle sekiz sene istiğrak (dünyayı unutarak kendinden geçme) hâlinde devamlı mest olup kaldı. İnsanlardan tamamen uzlet edip hanım ve evladından bile ayrı kalmaya başladı. Sadece büyük oğlu Abdülkadir Efendi huzuruna girip hizmetiyle şereflendi.

İsmail Fakirullah, bu istiğrak hâlinde iken söylediği bir kasidede kuyuda olanları şöyle anlattı:

“Allahü tealanın aşkı ile kendimden geçmiş bir hâlde iken, duvarı mermer taşlarla örülmüş kuyuya düştüm.11

Onbeş metre kadar derin olduğu hâlde kendimi bir karış yerden düşmüş gibi hissettim.1213

Düştüğüm an, kuyudan i14lahî yeşil bir nur yükseldi. Öyle ki verdiği aydınlığı birçok nurlar veremezdi.15

O gece, benim için Kadir gecesi kadar kıymetlidir. Çünkü Allahü teala bana orada p16ek çok lütuf ve ihsanlarda bulundu.17

Bu lütfun bereketiyle okyanusların dibinde ve semavatta bulunan her şey gözlerimin önüne getirilerek gösterildi.18

Allahü teala bana o19 gece öyle büyük nimetleri ihsan etti ki onu, daha önce yaşayan evliyasının çoğuna vermedi.

Bir anda etrafımda kurulan manevî mecliste, Hızır ve İlyas Aleyhisselam, Abdülkadir-i Geylanî, Ahmed Rıfaî ve Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bana çok ikramlarda bulundular ve müjdeler verdiler.

Şeyh Hamza Kebir hazretleri elinde yeşil asâsıyla, arkasında da ona mensup olanların hepsi geldi ve hâlimin güzelliğine hayran kaldılar.

Yanında yıldız gibi parlayan oğlu Şeyh Mücahid, Şeyh Musa ve Şeyh Muhammed Radî de vardı.

Çok sevdiklerimden ve makamları yüksek olan Şeyh Burhan, Şeyh Alemeyn ve Halil Ferd dahi yanıma gelerek bu meclisin sonuna kadar bana izzet ve ikramlarda bulundular.

Önlerinde Şeyh Hasan'ın bulunduğu Fatiriyyunlar da ziyaretime geldiler. Hepsi cübbelerini giymiş bir hâldeydiler.

Ayrıca Veysel Karanî hazretleri, Şeyh Hasan Hutvî, Şeyh Mustafa Kürdî ve Şeyh Neccar bin Neccarî de orada hazır oldular.

Halid bin Velid hazretleri elinde demir bir asa ile teşrif buyurdu. Hepsi de bana ihsan edilen nimetlere hayran oldular.20

Etrafıma saf saf dizilip ellerinde ilahî şerbetle dolu kadehler tutuyorlardı. Ben ise onların ortasında ve bakışları altında olduğum 21hâlde Allahü tealanın zikri ile meşgul olup tefekkür ediyordum.

Hepsi de ellerindeki şerbeti içmemi bekliyorlardı.”

İsmail Fakirullah hazretleri, istiğrak hâlini bıraktıktan sonra dostlarıyla görüşmeye başladı. Onlara, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin yoluna çok benzeyen kendine mahsus “Üveysiyye” yolunun adabını öğretmeye başladı. Pek çok talebesi arasında en çok sevdiği ve hizmetine müsaade ettiği Molla Osman (İbrahim Hakkı hazretlerinin babası) ve Molla Muhammed idi. Bu talebeleri kendisine on sene hizmet etmekle şereflendiler. Molla Osman, hocası İsmail Fakirullah hazretlerinin teveccühlerine kavuşması ve onun duasını alıp talebesi olmakla şereflenmesi için memleketi Erzurum'dan henüz küçük olan İbrahim Hakkı'yı da getirtti. O da hizmet etmeye başladı. Molla Osman ve Molla Muhammed hocalarına hizmetin onuncu yılında her ikisi de bir hafta içinde vefat ettiler. Cenaze namazlarını hocaları kıldırdı. Onlardan sonra daha küçük yaşta olan İbrahim Hakkı, İsmail Fakirullah'a hizmet etmeye, onun hasta kalblere şifa olan sözleri ile olgunlaşmaya ve yetişmeye başladı.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri anlattı: “Hocam İsmail Fakirullah hazretlerine hizmetimin üçüncü senesi idi. Bağ bozumu zamanı Sonbahar aylarında idik. Tillo kasabasının kuzey tarafında dört saatlik mesafede bir kale vardı. Şirvan beyi bu kaleyi müdafaa ediyordu. Van paşası, itaatsizliği sebebiyle Şirvan beyine ceza vermek için bin kadar askerle kaleyi kuşat22tı. Topa tutmak istiyordu. Şirvan beyi durumu Hazreti Fakirullah'a bildirerek paşaya mâni olmasını istirham etti ve dua talebinde bulundu. Bunun üzerine hocam, paşaya bir mektup gönderdi. Mektupta; “Ümmet-i Muhammed'in fukarasına merhamet edesin. Bağlarını yağma etmeden çekip gidesin. O asi olan beyin cezasını ahirete bırakasın.” yazıyordu. Mektup paşaya ulaştığında kuşluk vaktiydi. Paşa mektubu okudu. Fakat hocamın ricasına hiç aldırış etmeyip; “Ben buraya sultanın emriyle gelmişim. Kaleyi, bu asi beyin başına yıkmalıyım.” dedi. Geri dönüp gitmedi. Paşa, topçularına; “Ateş!” emri verdi. Atılan toplardan bir tanesi kale duvarına çarpınca parçalandı. Parçalardan biri geri teperek paşanın atına i23sabet etti. O anda altındaki at öldü. Arkasından gökyüzünde bulutlar toplanmaya, k24ısa bir müddet sonra da şiddetli ve iri iri dolu yağmaya başladı, iki saat aralıksız yağan dolu, kale dışında ne kadar insan varsa perişan etti. Doludan hayvanlar kaçacak, sığınacak yer aramaya başladılar. Askerler, kaçan atlarını yakalamak için peşinden koştular. Bu sırada kabarıp büyüyen seller askerlerin çadırlarını söküp götürdü. İşte bu hadiselerden sonra paşanın aklı başına geldi. Yakaladıkları bir ata binip yanına sekiz asker aldı. Doğru Tillo'ya hocam Fakirullah hazretlerinin huzuruna gitmek üzere yola çıktı. Ancak akşam üzeri Tillo'ya girdi. Önce babam ile kaldığımız bizim hücreye geldi. Babamla, hocamızın huzuruna çıktılar. Paşa kan ter içinde, perişan bir hâldeydi. Boynu bükük bir vaziyette üstadımızdan özür dilemeye başladı. Hocamız ise hiç iltifat etmedi, sadece; “Ey zalim! Sen Allahü tealadan korkmaz mısın?” buyurdu. Paşa sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başladı ve babamın işareti ile geldiği gibi perişan bir hâlde huzurdan çıktılar. O gece bizim hücrede kaldı. Sabaha kadar babamla hiç uyumadılar. Bir ara Paşa dedi ki: “Ben, Sultan Ahmed Han'ın sohbetinde bulunur, hizmetiyle şereflenirdim. Yemin ederim ki sizin hocanız gibi heybetli bir kimse görmedim.” “Bir musibet, bin nasihattan daha tesirlidir.” sözüne uygun olarak sabahleyin geldiği gibi geri gitti. Hocamızın himmeti ve duaları bereketiyle Şirvan beyi, Paşa'nın şerrinden kurtuldu. Paşa da Allahü tealanın sevdiği bir velî kulunun sözünü dinlememenin cezasını fazlasıyla çekti.”

İbrahim Hakkı Erzurumî'nin hocası İsmail Fakirullah için Tillo'da yaptırdığı türbede bulunan, ekinoks günlerinde güneş ışığının hocasının başucuna doğmasını sağlayan ışık düzeneği dünyaca meşhurdur.

Yine İsmail Fakirullah hazretlerinin talebesi olan Marifetname sahibi İbrahim Hakkı anlattı: “Hocamın huzurunda hizmetle şereflenmemin dördüncü senesi sonbaharıydı. Evlerin damları üzerinde bir miktar bulgurumuz serilmiş, kurutuluyordu. Ayın onikinci gecesi mehtaplı bir havada Cuma akşamı yatsı vaktini bekliyordum. Vakit girince minareye Ezan-ı Muhammedî'yi okumak üzere çıktığımda Tillo'nun doğu tarafının yağmur bulutları ile kaplanmış olduğunu ve herkesin kendi zahirelerini damlardan toplamak için acele ettiklerini gördüm. Ezan-ı şerifi acele ederek okudum. Hocamızın bulgurlarını toplamak için yardıma gitmek istiyordum. Minareden aşağı indiğimde üstadımız, erkek çocuklarını, torunlarını, hizmetçilerini toplamış bekliyorlardı. Onlar1a; “Efendim! Yukarı mahalledekiler yağmur yağabilir korkusuyla bulgurlarını topluyorlar.” dedim. Hizmetçilerden biri yavaşça2; “Biz de o tedbire başvurmak istedik. Fakat hocamız bize mâni oldu. “Bulguru, yağmuru bırakı3p camiye gidiniz. Cuma gecesine tazim edip hürmet gösteriniz.” buyurdu.” dedi. Hep birlikte caminin sofasında yatsı namazını kıldık. Sonra gökyüzünü incelemeye koyulduk. Tillo üzerinde bulut ikiye ayrıldı. Evlerin bulunduğu kısımda zerre kadar bulut kalmadı. Biraz sonra şiddetli bir yağmur başladı. Tillo'nun etr4afında seller aktığı hâlde kasabamızın üzerine bir damla bile yağmur düşmedi. Böylece Allahü teala, o sevdiği kulunun hürmetine kasabamızın halkına aydınlık ve rahatlık ihsan eyledi.”

İbrahim Hakkı hazretleri anlattı: “Hocamın hizmetine gelişimin altıncı senesi ki onbeş yaşındaydım. Bir bahar günüydü. Aklî dengesini kaybetmiş deli bir bey, otuz kadar hizmetçisiyle hocamızı ziyarete geldi. Dergâhın kapısından izin almadan içeri girip herhangi bir edebe riayet etmeden, hocamıza; “Güzel canım! Seni nasıl bulacağımı merak eder, dururdum. Meğer ki buradasın. Allah rızası için bir kalk da güzel boyunu göreyim. Sonra bu tatlı canımı sana kurban edeyim.” dedi. Mübarek hocamız Allahü tealanın ism-i şerifini duyar duymaz ayağa kalktı. Bey ise hocamızın hemen ellerine sarıldı, öpmeye başladı, sonra da düştü bayıldı. Üstadımız hizmetçilere işaret edip; “Bu emiri misafir odasına götürüp yatırınız. Üzerine de çok yorgan örtünüz, uyusun ve aklı başına gelsin.” buyurdu. Hocamızın emrini derhal yerine getirdik. Günlerdir uyku uyuyamayan bey, altı yorgan altında altı saat uyudu. Bu sırada hocamız bir tabak içinde kuru üzüm getirtti. Üzümlere Kur'an-ı Kerim'den bazı ayet-i kerimeler ve dualar okudu. Sonra da bana; “Molla İbrahim! O mecnunun yatağının başucuna otur. Uyandığında ne isterse onu sana verelim gel, götür.” buyurdu. Bunun üzerine misafirin odasına girdiğimde o da uyandı ve; “Ben, Şeyh'in önünde tabak içinde bulunan kuru üzümleri isterim.” dedi. Hocamın huzuruna gidip durumu arz ettim. Tabağı verdiler, götürdüm. Hiç kalmayıncaya kadar yedi, bitirdi. Sonra kalkıp abdest aldı. Aklı başına geldi. Altmış gündür namaz kılmayan mecnun, o günün öğle namazını kıldı. O gece bizimle beraber kaldı. Sabahleyin babamın yanında hocamızın huzuruna veda etmek üzere gittiler. Fakat cesaret edip içeri giremedi. Utancından içeri dahi bakmayıp ayak üzerinde kararsız bir hâlde durdu. Bir müddet sonra kapının eşiğini öpüp sürur ile memleketine gitti. Hocamızın himmeti ve duası bereketiyle aklı başına gelip beyliğini devam ettirdi.”

Yine İbrahim Hakkı hazretleri anlattı: “Onaltı yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Sıhranlı Şeyh Ali Efendi isminde mübarek bir zat elliiki talebesiyle hacdan geldi. Öğleye yakın hocamız İsmail Fakirullah hazretlerinin huzuruna girdiler. Ali Efendi içeriye girince selam vermedi, konuşmadı, el öpmedi, musafaha yapmadı. Edep ile bir köşeye oturdu, başını önüne eğmiş olduğu hâlde öğle namazına kadar huzurda kaldı. Namazdan sonra da Allah'a ısmarladık demeden, selam vermeden huzurdan ayrıldı ve bizim kaldığımız odaya geldi. Yine selam vermeden, konuşmadan, başını önüne eğip oturdu, ikindiye kadar babam ile murakabe yaptılar. Akşam iftarında her yemekten birer lokma veya kaşık aldı. Babam, Ali Efendi'ye çok hürmet gösterdi ve hizmet etti. Gece babam ile sabaha kadar murakabe edip iç âlemlerine daldılar. O geceyi de böyle ihya ettiler. Sabahleyin yine hocamızın huzuru ile şereflendi. Yine sessizce oturdu, dinledi ve bir müddet sonra ayağa kalktı. Hocam da ayağa kalkıp ona dua etti. Hacı Ali Efendi el öpüp konuşmadan dışarı çıktı. Biz de Ali Efendi'ye hürmet edip elini öptük. Atına bindirerek Tillo'dan çıkıncaya kadar arkasından gidip onu uğurladık. Orada bizimle v5edalaştı ve talebeleriyle memleketine gitti. Eve gelince babama; “Efendim! Bu nasıl misafirdir ki herkesten çok izzet ve hürmet bulmuştur?” dedim. Babam da; “Bu misafir diğerlerine benzemez. Kâmil, olgun bir velî olup gönül sahibidir. Bizim muhterem hocamızın hâl ve şanına yakın bir derecesi vardır. Zira bu hâlini merak ettiğin zat dedi ki: “Uzun zamandan beri âlemi dolaşırım. Çok memleketler gezdim. Elli seneden beri pek çok evliyayı ziyaret ettim. Zahirde bilinmeyen evliya ile manevî meclislerde görüştüm. Ancak bu mübarek zatın cümlesinden üstün derecelere sahip, Gavs-ı a'zam makamında olduğunu müşahede ettim. Bu muhterem hocamızın vücud-ı şerifini Allahü tealanın aşkı yakmıştır. Buraya gelip İsmail Fakirullah hazretlerinin mübarek yüzünü gördüğümde, kendimi onun gönül aynasında gördüm. İşte benim seyahatim tamam oldu ve muradıma kavuştum.” Babama; “Bu hiç konuşmayan misafir, bunları size ne zaman söyledi?” diye sordum. Cevabında; “Biz kalblerimizle konuştuk. Hatta bundan başka daha pek çok hikmetler üzerinde uzun uzun sohbet ettik.” dedi.”

İbrahim Hakkı hazretleri anlattı: “Hocamın hizmetiyle şereflenmemin sekizinci senesiydi. Tillo'ya üç saat mesafedeki bir köyde hocamın çok sevdiği bir talebesi vardı. Onun bağında misbak üzümü bulunurdu. Bu6çeşit üzüm, diğerlerinden yirmi gün önce olgunlaşırdı. O kimsenin ilk olgunlaşan üzümleri bir sepete dold7urup hiç kimseye vermeden getirip önce hocama ikram etmek âdet8iydi. O sene âdetinden bir hafta sonra geldi ve geç gelmesinden dolayı özürler dileyerek şunları söyledi: “Muhterem efendim! Âdetim üzere ilk olgunlaşan üzümü zat-ı âlinize getirirdim. Bu sene de üzümleri toplayıp yola çıktım. Yolda komşu köyden çoban bir dostumla karşılaştık. Bu tarafa geldiğimi anladı. O da benimle bir müddet yol aldı. Bir su kenarına geldiğimizde; “Gel şu suyun yanında biraz istirahat edelim.” dedi. Oturduk. Konuşma sırasında; “Anan-baban hayrına şu sepetten bir iki sa9lkım üzüm ver de yiyeyim.” Dedi. Vermemek için ne kadar mazeretler bulduysam da onunla baş edemedim. Nihayet onun isteğini yerine getirmek için sepeti önüne koydum. Yarısına kadar yedikten sonra beni azarlayıp hakaret etti ve; “Allah sana mal vermiş, fakat akıl vermemiş. Çoluk çocuğunu bundan mahrum edip malını layık olmayanlara bu kadar zahmet çekerek götürüp vermen doğru mudur? Benim akılsız dostum, şeyh olmak kolay mıdır? Şeyhin bir sürü dostu vardır. Ona herkes izzet ve ikramlarda bulunur, üzüm getirirler. Onu, senin bir sepet üzümüne muhta10ç mı sandın11. Zaten yarısı bitti. Gel şu yarım sepet üzümü bu fakir çobana ver ki sevabı ana-babanın canına değsin.” deyip üzümü tamamıyla aldı. Ben de mecbur kaldım, üzümü verip boş sepetle köye dönmeye karar verdim. Oturduğumuz yerden bir yokuşu tırmanıyordum. Bir ara; “İmdat! Kurtarın!” feryadını işittim. Geri dönüp baktığımda o çobanı kendi köpeği yatırıp altına almış sivri dişlerini sahi12binin boğazına geçirmişti. Sü13ratle koştum, çobanı köpeğin elinden kurtardım. Fakat çok geç kalmıştım. Çoban çok yara almış, beni hocama hizmetten alıkoymanın cezasını bulmuştu. Köyü halkına haber verdim. Yarasına ba14zı ilaçlar, merhemler yaptılar. Yara iyi olmaya yüz tuttu. Bu sebeple hizmetinizden bir hafta geciktim. Kusurumun affını istirham ediyorum efendim.” Hocam bu talebesinin özürünü kabul buyurup ona; “Allahü tealanın yolunda olana, Allahü teala yardımcıdır. Cenab-ı Hak sana hayırlı karşılıklar ihsan eylesin.” diyerek dua etti.”

Yine İbrahim Hakkı hazretleri Marifetname isimli eserinde hocasının kerametlerinden birisini de şöyle anlattı: “Birgün Tillo'ya bir saat yakınlıkta bulunan köylerin birinden, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, fıkıh ilminde âlim olan bir şahıs geldi. Bu zat, hocam İsmail Fakirullah hazretlerinin bazı hâl ve hareketlerini, dinin emirlerine uymuyor sanarak beğenmezdi. Huzurda iken hocama; “Ey Şeyh! Sen niçin camiye gitmiyorsun?” diye sordu. O hilim deryası olan hocam lütfederek; “Ey Hafız! Bizim bu dergâhımız mescit niyetiyle yapılmıştır ve burada dünya kelamı konuşmak mekruhtur.” diye cevap verdi. O zat; “Peki, niçin cemaat sevabına kavuşmak istemezsin?” diye tekrar sordu.

BENİ AFFEDİN

İbrahim Hakkı hazretleri anlattı: “Onsekiz yaşındaydım. Hocamın akrabalarından Abbas isminde yaşlı bir kimse, üstadımın huzuruna geldi. Ağzı eğilmiş, dudağının bir tarafı kulağına bitişmişti. Sol yüzün cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı arasında buruşup görünmez olmuştu. Sağ yüzünün cildi de aksine öyle gerilip aç15ılmıştı ki güneşte kalan def gibi gergin ve parlak olmuştu. Konuştuğu da anlaşılmıyordu. O merhamet men16baı olan mü17barek hocam, akrabasının o hâlini görünce ağladı. Sonra da mübarek eliyle ağzını mesh etti. Fatiha suresini okudu. El kaldırıp duada bulundu. Bundan sonra Allahü tealanın izniyle ağzı düzeldi, eski hâline geldi. Hocamın elini öptükten sonra; “Hocam, beni affetmeni istirham ediyorum. Bu gece arkandan uygun olmayan sözler sarf ederek gıybetini yapmıştım. Uyuduğumda gaipten bir sille gelip bir vuruşta ağzımı bu hâle getirdi. Tövbeler olsun.” deyip tekrar tekrar af diledi. Merhameti bol olan hocam da; “Bize karşı olan kusurun bizden yana helal olsun. Hak teala sana hidayet versin. Bundan sonra sakın bir kimseyi gıybet etmeyesin, Müminin Mümini gıybet etmesi kesin olarak haramdır. Bizi gıybet etme ki bizim gibi zelil kulun sahibi, azizdir ve intikam alıcıdır. Dikkatli ol.” buyurdu.

“Beş vakit namazda evlat ve talebelerim cemaat olup farzlar onlarla beraber eda ediliyor.” diyerek cevap verdi. “Ezana niçin riayet etmiyorsun?” sorusuna karşı da; “Bu mescidin minaresi şu kerpiç kadar taştır. Onun üzerinde beş vakitte de ezan okunuyor. Burada okunan ezan-ı şerife icabet ediyorum. Cuma namazını ise gidip camide kılıyoruz.” buyurdu. O zat; “Niçin çok cemaatin faziletine kavuşmak istemezsin?” diye sordu. Hocam bu soruya tebessüm ederek şöyle cevap verdiler: “Kuyu hadisesinden önce cemaatin çokluğunu canıma minnet bilirdim ve o sevaba kavuşurdum. Ancak kuyu hadisesiyle kalabalıkta huzurum kaçıyor, huzursuz oluyorum. Bundan dolayı mazurum. Allahü tealadan bu sevaptan beni mahrum etmeyeceğini umarım. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.” buyurdu. Bu hadis-i şeriften ümitvarız.” O zat edebe riayet etmeyerek sorduğu bu sorulardan aldığı cevap üzerine huzurdan ayrılıp gitti. O gece evinde yatıp uyudu. Fakat sabahleyin uyandığında Kur'an-ı Kerim'i ve fıkıh ilmini tamamen unuttuğunu fark etti. İkinci günü abdest almayı ve namaz kılmayı da unutmuştu. Üçüncü gün ise göz nimeti elinden alınıp kör oldu. Dördüncü günde aklı başına gelip yanına birkaç kimse alarak doğru hocamın huzuruyla şereflendi. Merhamet menbaı olan hocam, onu kör olarak görünce çok ağladı ve gözünün açılması için dua etti. Mübarek elini gözünün üzerine sürdü. O anda Allahü tealanın izni ile gözündeki perde kaldırıldı ve eskisi gibi görür hâle geldi. Hocamdan çok özür diledi, hatasının affı için yalvardı. Hocam ise ona; “Sen o gün doğruyu söyledin. Emr-i ma'rûf eyledin. Sa'yın meşkur olsun, Allahü teala gayretini makbul eylesin.” diyerek o zatın gönlünü aldı. Hafız efendi de haddini bilip bu büyük velînin Allahü teala katında makbul bir zat olduğunu anladı. O gece bizim odada yattı. Sabahleyin kalktığında unutturulan bütün ilimlerin hatırına yeniden geldiğini gördü. Çok memnun oldu. Allahü tealaya hamd-ü sena edip şükür secdesine kapandı. Hocamıza çok dualar ederek oradan ayrıldı.

Tillo'da medfun büyük velî Şeyh Hamza-ı Kebir'in neslinden bir hanımın Fakirullah hazretlerine karşı hürmetsizliği ve hakkında kötü düşünceleri vardı. Erkek çocuğa sahip olmayan bu hanım rüyasında dedesi Şeyh Hamza-ı Kebir ve Şeyh İbrahim el-Mücahid hazretlerinin bir yere doğru gittiklerini gördü. Yanlarına gelerek, gittikleri yeri sordu. Onlar da Şeyh İsmail Fakirullah'ın ziyaretine gittiklerini, çünkü onun büyük bir velî olduğunu söylediler. Daha sonra; “Ona su-i zan besleme. Huzuruna varıp tövbe et. Bir erkek çocuğunun olması için dua iste.” dediler.

Ertesi gün büyük bir sevinçle Fakirullah hazretlerinin evine varıp gördüğü rüyayı hanımına anlatarak tövbe etti. İsmail Fakirullah hazretleri hanımından durumu öğrenince onu affetti ve erkek çocuk vermesi için Allahü tealaya yalvardı. Bir müddet geçtikten sonra o hanımın dileği yerine geldi ve bir oğlu oldu.

İsmail Fakirullah hazretleri tevekkül sahibi olup kazaya rıza gösterirdi. Allahü tealadan gelen dert ve belaları sevgilinin kemendi olarak kabul eder, severek karşılardı. Bütün yaptığı işleri Allahü tealanın rızası için yapar, dünyaya hiç meyletmezdi. Dinin emirlerinden kıl ucu kadar ayrılmazdı. Orta boylu, buğday benizli, çok güzel bir görünüşü vardı. Kaşları yay gibi olup arası açıktı. Gözlerinin görünümü güzel, yüzü nurlu ve mütebessim idi. Burnu düz ve ince olup dişleri beyaz ve sağlam idi. Sakalının tamamı ak olup sünnet-i şerife uygun uzunlukta idi. Avucunun içi yumuşak, parmakları uzun idi. Teri güzel kokardı.

İsmail Fakirullah hazretleri, sultanın adalet ve insaf üzere olması ve düşmana galip gelmesi için dua ederdi. Çocuklarına dinî ilimleri öğretir ve akrabalarına ziyarete giderdi. Ziyaretine gelemeyenlerin kusurlarına bakmaz, gelenlere dinin emirlerini bildirir, yasaklardan sakınmalarını emrederdi. Tebessüm ederek konuşur, sual soranların cevaplarını gayet açık olarak izah ederdi. Ziyaretine gelenlerin yüzüne, bir geldiğinde, bir de giderken bakardı. Edebinden karşısındakinin yüzüne pek bakmazdı. Çoğu zaman vecd hâlinde bulunur, başını önüne eğip gözlerini yumar, sessiz kalırdı. Bütün bi1datlerden sakınır, sünnetleri en ince teferruatına kadar yapardı. Beş vakit namazını kendi dergâhında ezan ve cemaatle eda ederdi. İşrak, kuşluk, evvabin ve teheccüd namazlarına devam ederdi. Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı. Her Cuma günü namazdan önce Kehf suresini okurdu. Her sözü, hareke2ti, ahlâkı ve tavrı Peygamber Efendimize uygundu. Temizliğe çok dikkat eder, gösterişe süse bakmazdı. Mührünün taşı Yemenî, şekli bademî, halkası gümüş idi. Her an öleceğini düşündüğü için zemzemle yıkanmış kefenini ve diğer buhur ve levazımı bir sandıkta hazır bulundururdu. Cuma akşamları odasında buhur yakarlardı. Abdest ve gusletmek için beyaz topraktan yapılmış dört ibriği vardı. Yanında devamlı misvak ve tesbih bulundururdu. Kitapları pek çoktu. Odasında kendi güzel el yazısı ile yazdığı Kur'an-ı Kerim'i vardı. Ayrıca, Tefsir-i Mealimü't-Tenzil, Mesabih-i şerif kitaplarını kendi el yazısıyla yazmıştı. Babasının el yazısıyla yazdığı dört ciltlik İhyau ulumiddin ve iki cilt Envar-ı Fıkhı Şafiî kitapları, dedesinin yazdığı dört ciltlik Kamus-ı ekber, birer ciltlik Şifa-i şerif ve Şir'atü'l-İslam kitaplarını yanından ayırmazdı.

Hayatını insanlara ilim öğretmek, onlara din-i İslam'ı anlatmak ile geçiren İsmail Fakirullah hazretlerinin son günlerini, talebesi ve yerine bıraktığı halifesi Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, Marifetname isimli kitabında şöyle anlatır: “O temiz ruh, beden sarayına girip yeryüzüne indi. Kemale gelip olgunlaştı. Allahü tealayı tanıdı, insanlar tarafından da tanındı. Ezelî ihsanlara kavuşup sonsuz feyizlere menba oldu. İki cihanı da gönül aynasında görüp yalnız Rabbine döndü. O'nun emirlerine sarıldı. Böylece bu dünyanın zevk ve safasına aldanmayıp hakiki âlemde huzurlu olmanın yolunu tuttu. Bu dünyanın zulmetinden usanıp bir an önce ebedî âleme kavuşmayı arzuladı. Diğer canlılar gibi nöbetini savmak istiyordu. Zira pak ruhu beden mezarında mahpus gibi kalmış idi. Yaşı sekseni geçince 1147 (m. 1734) senesi Şevval ayının ortasında bir hafta kadar hiç kimse ile görüşmeyip manevî âlemi mükaşefe edip seyreyledi. İnsanlar onu hastalıktan dolayı böyle kendinden geçmiş sandılar. Ancak Cuma gecesi yatsıdan sonra o hâlden bu his âlemine döndü. Evlat ve torunlarını yanına çağırıp ilim öğrenmelerini ve salih ameller ile uğraşmalarını vasiyet eyledi. Üzerindeki emanetlerin sahiplerine verilmesini isteyerek oradakilerle vedalaştı. Sonra Yasin-i şerif okumalarını emretti. Yasin-i şerif okunurken odanın içine öyle güzel kokular doldu ki sanki ud ve anber yakılmıştı. Çocukları ve torunları üzüntü içindeydiler. Onun için ise o gece bayram ve sürur gecesi oldu. Yasin-i şerifin; “Selamün kavlen...” ayet-i kerimesi okunurken; “Allah.” diyerek canını Hakk'a teslim eyledi. Mübarek ruhu gidip latif cismi kaldı. O huzur sahibi bu fanî dünyayı bırakıp hakiki âleme gidince evlatları babalarının vasiyetini yaptılar, sabaha kadar yıkayıp kefenlediler. Çevre köylere haberler gönderdiler. Sabahleyin herkes geldi, çok cemaat toplandı. Oğlu Abdülkadir Efendi imam olup cenaze namazını kıldırdı. Meza3rı babam Molla Osman Efendi ile Molla Muhammed Efendi'nin türbeleri önüne kazıldı ve oraya defnedildi. Mezarı üzerine büyük bir sanduka ve güzel bir türbe yapıldı. Günlerce yakın çevreden gelenler ziyaret edip kabri başında Kur'an-ı Kerim okudular.

İŞARETLENEN GÜMÜŞ

Siirt civarında İsmail Fakirullah hazretleri hakkında anlatılan menkıbelerden bir tanesi de şöyledir. “O civarda İsmail Fakirullah hazretlerine muhabbeti olan zengin bir bey vardı. Birgün hizmetçilerinden birine, bir kese dolusu gümüş para verip İsmail Fakirullah hazretlerine hediye olarak götürmesini istedi. Hizmetçi; “Peki.” deyip yola koyuldu. Yolda o büyük velînin, Allahü tealanın sevdiği kullardan olup olmadığı hakkında tereddütlere düştü. İsmail Fakirullah'ı imtihan etmek maksadıyla keseden bir gümüş çıkardı. Bir tarafını kendi göreceği kadar işaretledikten sonra; “İsmail Fakirullah eğer Allahü tealanın evliyasından ise bu işaretlediğim gümüşü bana versin.” diye kendi kendine söylendi. Uzun yolculuktan sonra Tillo'ya gelip İsmail Fakirullah'ın huzuruna çıktı. Beyinin hürmet ve selamını bildirdikten sonra hediyesini takdim etti. Fakirullah hazretleri hayır duadan sonra keseyi açtı. İçinden bir gümüş para çıkarıp hizmetçiye hediye etti. Hizmetçi gümüşe dikkatle baktı ve yolda işaretlediği para olduğunu görünce çok şaşırdı. Bu zatın, normal insanlardan olmadığını Allahü tealanın katında yüksek derecelere sahip olduğunu anladı.”

TEVEKKÜL ET!

İsmail Fakirullah hazretleri buyurdu ki: “Allahü tealaya tevekkül et, işini O'na teslim et. İbrahim Aleyhisselam, Allahü tealaya öyle tevekkül etti ki ateşe atıldığı hâlde Cebrail Aleyhisselam dahil hiç kimseden yardım istemedi. Cebrail Aleyhisselam kendisine; “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorunca; “Sana yok, O'na var.” dedi. “O'ndan iste.” deyince İbrahim Aleyhisselam; “O hâlimi biliyor, o bana yetişir, istememe gerek yok.” buyurdu. Yusuf Aleyhisselam, zindandaki arkadaşından yardım isteyince Rabbi kendisine; “Aciz bir mahluka dayandın ve başından geçenleri ona anlattın, ihtiyacını ona söyledin. Hâlbuki veren ve vermeyen benim. Fayda ve zarar veren de benim.” buyurdu.

Fakirullah hazretleri buyurdu ki:

“Tevekkül etmek, teslim olmak, sabretmek ve rıza göstermek, Allahü tealaya varan yolun esaslarıdır.”

“Sabrın başlangıcı çok acı, sonu bal gibi tatlıdır.”

“Allahü tealadan razı olandan, Allahü teala da razıdır. Kazaya rıza, evliyanın şanındandır.”

“Sevgiliden gelen bela, bahşiştir. Bahşişi kabul etmemek hatadır.”

“Ey Molla İbrahim Hakkı! Allahü tealaya bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve dua ettim. Allahü tealanın, bütün maksatlarına kavuşturmasını ümit ederim.”

“Allahü teala bir kulunun marifet sahibi olmasını isterse, kendi nurunu o kulunun kalbine koyar ve kul o nur ile Rabbini tanır.”

“Marifet, iki dünya saadetidir. Muhabbet ise göz bebeğidir. Muhabbet, marifetin meyvesidir. Marifet ise ezelî hidayettir.”

“Âşıkların kalbleri, Allahü tealanın nuru ile aydınlanır. Konuşurlarsa, dudaklarından nur saçılır."

“Allahü teala gibi sevgilisi olan, başkasına nasıl bakar. Allahü teala gibi habibi olan, başkasına nasıl güvenir. Allahü teala gibi dostu olan başkasından nasıl korkar. Allahü teala gibi sahibi, ahbabı olan, başkasıyla nasıl meşgul olur! Allahü teala gibi güzeli olan, başkasına nasıl gönül verir. Nitekim Allahü teala; “Beni sevdiğini söyleyip de kalbinde benden başkası olan, iddiasında yalancıdır.” buyurdu.

“Allahü tealayı seven, Habibullah'ı da sever. Habibullah'ı seven O'na salevatı çok okur, sünneti ile amel eder.”

“İbadetlerin en üstünü Müslümanlara din ilmi öğretmektir. İlimlerin en üstünü de namaz ilmidir. Çünkü o, Müminin miracıdır. Sen farzları vaktinde, sünnetleri ile beraber kıl. Mümkünse cemaati de kaçırma.”

“Dünya, çocukların oyuncağıdır, hayaldir, batıl bir rüyadır; haraptır... Her şeyi bırak Allah'a dön.”

“Yemeyi ve içmeyi azaltmak sıhhat ve rahatlıktır. Uykuyu azaltmak huzur ve sürurdür. Susmak açık bir hikmet ve güzel bir haslettir. Dilin susması, kalbin susmasına, kalbin susması Rabbin marifetine yardımcı olur.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası