Hadis, fıkıh ve tefsir âlimlerinin en büyüklerinden. El-Müstedrek adlı hadis kitabının sahibi. İsmi, Muhammed bin Abdullah bin Hamdeveyh bin Nuaym en-Nişaburî et-Tahmanî'dir. Hakim denmekle meşhurdur. Künyesi, Ebu Abdullah olup, İbnü'l-Beyyi' diye de tanınır. Hadis âlimlerinin en üstünlerinden, sika (güvenilir) bir zattı. Hadis ilminde hâkim idi. Yani ravilerinin hâl tercümeleri ile beraber, sekizyüzbinden ziyade hadis-i şerifi ezbere bilirdi.
Bu ilimde ve diğer ilimlerde çok kitap yazdı. İlimde, fazilette, Allahü Teâlâ'yı tanımakta ve hafızasının kuvvetliliğinde çok yüksekti. 321 (m. 933) senesi Rebiulevvel ayının 3. günü Nişabur'da doğdu. 405 (m. 1014)'te Safer ayının 8. günü orada vefat etti.
Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. İlim öğrenmek için, Hicaz'a ve iki defa Irak'a gitti. İbnü's-Semmak, Da'lec bin Ahmed, Ebu Ali el-Hafız, Ebu Sehl bin Ziyad, Muhammed bin Salih bin Hanî ve başka birçok zatlardan ilim öğrendi. Kendilerinden ilim öğrendiği âlimlerin sayısı ikibinden fazladır. Kendisinden de; Ebü'l-Hasan Dare Kutnî, Ebü'l-Kasım Kuşeyrî, Ebu Bekr Beyhekî ve başka birçok büyük zat ilim öğrenip, hadis-i şerifler rivayet etmişlerdir.
Hakim Nişaburî'nin, Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarının muhafazası ve yayılması için yaptığı hizmetler, âlimler tarafından iftiharla bildirilmektedir. Rivayet olunan hadis-i şeriflerin metin ve senetlerindeki incelikleri, sahih olup olmadıklarını, ravilerinin durumlarını, zamanında ondan daha iyi bilen yoktu. Bu hususta zamanın bir tanesiydi. İlim ve irfan aşıkları, hadis-i şerif öğrenmek için her taraftan yanına gelirlerdi. Konuşması tatlı, hoşsohbet bir zattı. Güzel ve tesirli sözleri, dinleyenlerin kalblerini ferahlandırır, ruhlarını cezbederdi. Ehl-i Sünnet büyüklerine olan hürmet ve taziminin çokluğu, eserlerinde görülmektedir.
Hakim Nişaburî'nin Kahire'de dört cilt halinde basılan Müstedrek ale's-Sahihayn adlı eserinin kapak sayfası.
Hakim Nişaburî'nin Kahire'de dört cilt halinde basılan Müstedrek ale's-Sahihayn adlı eserinin dördüncü cildinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Müellif bu eserini, Buharî ile Müslim'in El-Cami'u's-Sahih'lerini derlerken gözettikleri şartlara uymak suretiyle onların kitaplarına almadıkları rivayetleri toplamak maksadıyla kaleme almıştır. Eser, 8803 rivayeti ihtiva eder.
Hakim Nişaburî'nin rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Âdemoğullarının hepsi hatalıdır. Hata edenlerin hayırlıları da, tövbe ve istiğfar edenlerdir.”
“Dünyalıktan nasibiniz, yolcunun azığı gibi olmalıdır.”
“Eğer siz hakkıyla Allah'a tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, sizin de rızkınızı verirdi. Onlar, sabaha aç çıkarlarken, akşama tok olarak dönerler.”
“Ölü mezara konduğu vakit, mezar; “Yazıklar olsun sana ey Âdemoğlu! Benim hakkımda seni kim aldattı? Benim fitne, karanlık, yalnızlık ve kurtlar, böcekler yeri olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimde bir ileri, bir geri gezinip dururken beni düşünmedin mi?” der. Şayet o ölü iyi insan ise, onun namına bir yetkili mezara cevap verip; “Bu adam emr-i ma'rûf ve nehy-i münker etti ise, ne dersin?” deyince mezar; “O zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedi de nur olur ve ruhu Allah'a kavuşur.” der.”
“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
“Aman, aman, fahiş, açık ve çirkin sözlerden kaçının. Zira, Allahü Teâlâ çirkin sözleri ve fahiş konuşmaları sevmez.”
“Bir kimse Allah'a yemin eder ve bu yeminine sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa, kalbinde kıyamete kadar devam eden bir leke olarak kalır.”
“Hayırlınız, yemek yedireninizdir.”
“Muhakkak ki kişi, güzel ahlâkı sayesinde gündüz oruçlu, gece ibadet edici olanların derecesine yükselir.”
“Doğru ve dürüst olan tacir, kıyamet gününde sıddîklar ve şehitler ile beraber haşredilecektir.”
“Alıcı ile satıcı doğru söyleyip birbirine nasihat ettikleri zaman, alış verişleri bereketlenir. Malın kusurunu gizleyip yalan söyledikleri zaman, alış verişin bereketi kalkar.”
“Mümin, ünsiyet eder ve kendisi ile ünsiyet edilir. Hoş geçinmeyen ve kendisi ile hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.”
“Allah için sevişen iki kimsenin, Allah katında en sevimlisi, arkadaşını daha çok sevendir.”
“Allahü Teâlâ buyuruyor: “Benim için birbirini ziyaret edenler, benim sevgimi kazanmıştır. Benim için sevişenler, benim sevgime mazhar olmuştur. Benim için verenler, benim sevgimi hak etmiştir. Benim için birbirine yardımda bulunanlar, benim sevgimi kazanmıştır.”
“Allahü Teâlâ, Müminin Mümine; kanını, malını ve ırzını haram ettiği gibi, aleyhinde kötü zanda bulunmayı da haram kılmıştır.”
Hakim Nişaburî'nin usul-i hadis konusunda yazdığı Ma'rifetü ulumi'l-hadis adlı eserinin kapak sayfası.
“Siz mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz, öyle ise onları güler yüz ve güzel ahlâk ile memnun etmeye çalışınız.”
“Bir kimse din kardeşini seviyorsa, sevdiğini ona bildirsin.”
“Yaşlılara saygı göstermek, Allahü Teâlâ'yı tazimdendir.”
“Hastayı ziyaret eden, Cennet bahçelerine oturmuş gibidir. Hastanın yanından ayrıldığı zaman, yetmişbin melek onun için mağfiret diler.”
“Mezardan daha korkunç bir manzara görmedim. Gördüğüm manzaraların en korkuncu mezardır.”
“Yabancı bir kızı görüp de, Allahü Teâlâ'nın gazabından korkarak başını ondan çeviren kimseye, Allahü Teâlâ ibadetlerin tadını duyurur.”
“İbadetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kılınan namazdır.”
“Cebrail bana gelerek dedi ki: “Kim annesi babası veya ikisinden biriyle bulunur da (onlara iyilik yaparak) bağışlanmazsa, Allahü Teâlâ onu mahrum etsin.” Ben de amin dedim. “Kim Ramazan-ı şerife ulaşır da günahlarını bağışlatmazsa, Allahü Teâlâ onu mahrum etsin.” dedi. Ben de amin dedim. “Kim de yanında senin ismin anıldığı halde sana salevat getirmezse Allahü Teâlâ onu rahmetinden mahrum etsin.” dedi. Ben de amin dedim.”
Hakim-i Nişaburî'nin rivayet ettiğine göre, Eshab-ı Kiram'dan Beşir bin el-Hassasiyye buyuruyor ki: “Biat etmek üzere Resul-i Ekrem'e gidip, ne üzerine biat edeceğimi kendisine sordum. Resulullah Efendimiz elini uzattı ve; “Allahü Teâlâ'nın bir olduğuna, O'ndan başka ilah olmadığına şehadet edersin. Beş vakit namazı vaktinde kılarsın. Farz olan zekatı verirsin, orucu tutarsın, haccını yaparsın, Allah rızası için cihat edersin ve bunlara söz verirsin.” buyurdu.
Hakim Nişaburî'nin usul-i hadis konusunda yazdığı Ma'rifetü ulumi'l-hadis adlı eserinin ilk iki sayfası. Eser, Köprülü Kütüphanesi 397/2 numarada kayıtlıdır (sağda). Hakim Nişaburî'nin usul-i hadis konusunda yazdığı Ma'rifetü ulumi'l-hadis adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi 397/2 numarada kayıtlı olan yazma nüshasının ünvan sayfası. (solda)
Hakim'in Müstedrek kitabında Bera bin Azib'in bildirdiği kabirdeki fitne ve sual hadis-i şerifinin sonunda buyuruldu ki: “Mümin olan meyyit için, kulum doğru söyledi sesi işitilir. Kabre Cennet'ten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Meyyit için Cennet'ten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Görebildiği yerlere kadar yayılır. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokular saçan birisi gelir. Buna; “Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir?” der. “Ben, senin salih amelinim.” der. Bunu işitince; “Ya Rabbî! Kıyamet çabuk kopsa! Ya Rabbî! Kıyamet çabuk kopsa da, çoluk çocuğuma ve mallarıma kavuşsam.” der.”
Yine Müstedrek kitabında bildirdiği hadis-i şerifte; “Deccal zamanında bulunan Müminlerin gıdası, meleklerin gıdası gibi, tesbih ve takdis etmek olur. Allahü Teâlâ, o zaman tesbih ve takdis edenlerin açlığını giderir.” buyuruldu. Resulullah Efendimizin, Hazreti Ali'nin annesi Fatıma binti Esed'i kabre koyarken; “Ya Rabbî! Anam Fatıma binti Esed'i, Peygamberin ve O'ndan önceki peygamberlerin hakkı için, mağfiret eyle.” dediğini Hakim bildirmektedir.
Hakim Nişaburî hazretleri, yazmış olduğu Müstedrek isimli kitabında buyuruyor ki: “Cabir bin Abdullah ve Resulullah ile beraber Nahle mevkisindeki Zatü'r-Rika'da yapılan gazaya gittik. Bu gazada Eshabdan biri, müşriklerden bir adamın hanımını esir aldı. Resulullah geri dönmek üzere oradan ayrıldığında, kadının savaş anında orada olmayan kocası geldi. Durumu öğrenince, Müslümanları kana boyamadıkça bu işin peşini bırakmayacağım diye yemin ederek takibe başladı. Peygamber Efendimiz akşam istirahatinde, Eshabına; “Bu gece bizi kim bekleyecek?” buyurdular.
Eshab arasından Ammar bin Yasir ile Abbad bin Bişr yerlerinden fırladılar; “Biz ya Resulallah.” diye cevap verdiler. Sevgili Peygamberimiz de; “Vadideki yolun ağzında durunuz.” buyurdu. O iki Sahabi yol ağzına vardıklarında Abbad, Ammar'a; “Gece yarısından evvel mi, yoksa sonra mı istirahat etmek istersiniz?” diye sordu. O da; “Evvel.” deyip yattı. Abbad bin Bişr de kalkıp namaza durdu. Bu sırada hanımı esir edilen müşrik geldi. Adam, uzaktan bir insan karaltısı görünce nöbetçi olduğunu anladı. Nişan alarak bir ok attı ve isabet ettirdi. Namaz kılmakta olan Hazreti Abbad, vücuduna saplanan oku çıkarıp yere bıraktı ve ayakta namazına devam etti. O adam, ikinci okunu da attı. Onu da isabet ettirdi. Abbad onu da çıkarıp namazına devam etti. O kimse üçüncü oku attı ve isabet ettirdi. Abbad vücuduna saplanan üçüncü oku da çıkardı ve rükuya eğilip secdeye gitti. Selam verip namazını bitirdikten sonra arkadaşını uyandırdı. Ona; “Ya Ammar! Kalk, ben yaralandım.” dedi. Ammar yattığı yerden fırlayıp arkadaşının kanlar içinde olduğunu görünce; “Sübhanallah! İlk oku attığı zaman beni niçin uyandırmadınız?” diye sordu. Abbad da; “Kur'an-ı Kerim'den bir sure okuyordum. Onu bitirmeden yarıda kesmek istemedim. Fakat bir kaç yara alınca selam verip, seni uyandırdım. Cenab-ı Hakk'a yemin ederim ki, Resulullah'ın korumamızı emrettiği bu hassas noktayı kaybetmek endişesi olmasaydı, namazı ve sureyi yarıda bırakmaya ölmeyi tercih ederdim.” dedi.
DÜNYA GEÇİCİDİR
Müşrik, Müslümanların iki kişi olduğunu görünce kaçtı.
Uhud Gazası'nın yapıldığı gün, Amr bin Sabit bin Akyeş'in gönlüne İslam sevgisi düştü. Evdekilere; “Amca oğulların nerede?” diye sordu. “Uhud'da.” dediler. Amr da; “Uhud'da mı?” diyerek zırhını giyip silâhlarını kuşandı. Atına binerek Uhud'un yolunu tuttu. Eshab-ı Kiram, Amr'ın kendilerine doğru geldiğini görünce; “Ey Amr! Bizden uzak dur!” dediler. O da; “Ben iman ettim.” diyerek Kelime-i şehadeti söyledi ve yaralanıncaya kadar düşmanla çarpıştı. Yaralı olarak evine getirildi. Sa'd bin Muaz yanına geldi. Amr'ın kardeşi olan Seleme'ye; “Kavminin şerefi için mi, yoksa Allah ve Resulü için mi çarpıştı?” diye sordu. O da; “Allah ve Resulü için çarpıştı.” dedi. Daha sonra şehit oldu. Hiç namaz kılmadığı hâlde Cennetlik oldu.
Enes bin Malik anlattı: “Bir kimse Resulullah Efendimize gelerek; “Ya Resulallah! Benim rengim siyah olup, yüzüm güzel değildir. Hem de fakirim. Eğer düşmanla savaşıp şehit olursam Cennet'e girebilir miyim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de; “Evet girersin.” buyurdular. Savaş başladı. O kimse ön tarafa geçti. Şehit oluncaya kadar çarpıştı ve şehit oldu. Peygamber Efendimiz başucuna gelerek; “Allahü Teâlâ yüzünü güzelleştirdi. Kokunu hoş yaptı ve malını çoğalttı.” Sonra; “Bu şehidin cübbesi altına girmek için çekişen iki huri gördüm.” buyurdu.
Süleyman bin Bilal anlattı: “Resulullah Efendimiz Bedr Gazası için yola çıktığında, Sa'd bin Hayseme ile babası da gazaya iştirak etmek istediler. Durum Resulullah Efendimize haber verildiğinde, Peygamber Efendimiz, ikisinden birinin gazaya katılmasını buyurdular. Babaoğul kur'a çekmeye karar verdiler. Hayseme oğluna; “Ya Sa'd! Sen hanımının yanında kal, ben çarpışayım.” dedi. Oğlu Sa'd ise; “Eğer bu isteğiniz Cennet'ten başka bir şey için olsaydı seni kendime tercih ederdim. Fakat ben bu gazada şehit olmak istiyorum.” dedi. Kur'ayı, Sa'd kazandı. Peygamber Efendimizle birlikte Bedr Gazası'na katılarak şehit oldu.
Zührî nakletti: Bedr Gazası'nda Ubeyde ile müşriklerden Utbe birbirlerine karşılıklı hamle yaptılar. Birbirlerine galip gelemediler. Hazreti Hamza ile Hazreti Ali rakiplerini öldürdükten sonra Ubeyde'yi yaralayan Utbe'ye hücum ettiler. Onu öldürüp Hazreti Ubeyde'yi Resulullah Efendimizin huzuruna getirdiler. Ubeyde'nin bacağı kesilmiş, kemiğinin iliği akıyordu. Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah! Ben şehit değil miyim?” diye sordu. “Evet, şehitsin.” buyurdular. Bunun üzerine Hazreti Ubeyde; “Resulullah'ı korumak için O'nun etrafında, oğullarımızı, hanımlarımızı ve canımızı feda ederek öldürülmedikçe kimseye teslim etmeyiz diye Ebu Talib'e söz vermiştik. Sağ olsaydı sözümüzde durduğumuzu görürdü.” dedi.
Hakim Nişaburî hazretleri Müstedrek kitabında buyuruyor ki: “Hazreti Ömer anlattı: “Resulullah'ın yanına girmek için müsaade istedim. Hücre-i saadetlerine kabul buyuruldum. Kaba bir kilim üzerine yatmışlardı. Kilim küçük olduğu için, mübarek vücutlarının bir kısmı da toprakta kalıyordu. Mübarek başlarının altında, hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık vardı. Selam verip oturdum. Sonra da; “Ya Resulallah! Sen Allah'ın peygamberi ve habibi olduğun hâlde bu vaziyettesin. Halbuki Kisra ve Kayser, altından divanlarda, ipek ve dibaceden yataklarda yatıyorlar.” dedim. Bunun üzerine Resulullah; “Onlar bütün nimetleri bu dünyada tadıyorlar. Halbuki bu dünya nimetleri çok çabuk biter. Biz öyle kavimiz ki, bütün ecir ve mükâfatımız ahirete kaldı.” buyurdu.”
Hazreti Ömer; “Üç kişi yola çıktığı zaman aralarında birini kendilerine emir seçsinler. Onların tayin ettiği bu emir, Resulullah'ın tayin ettiği emir sayılır.” buyurdu.
Enes bin Malik anlattı: “Resulullah, kaba kumaştan yapılma elbise ve ayağına çarık giyerdi. Resulullah kepekli arpa ekmeği yer, sert keçeden yapılma elbise giyerdi. Arpa ekmeğini suya batırarak yerdi.”
Ebu Sa'id anlattı: “Peygamber Efendimiz hummaya yakalandığında yanına vardım. Üzerinde kadifeden bir örtü vardı. Elimi bu örtünün üstüne koydum ve; “Ya Resulallah! Bu ne kadar şiddetli bir hummadır?” dedim. Buyurdular ki: “İşte biz, bu derece şiddetli belalara düçar oluruz. Alacağımız sevap da o nisbette artar.” Sonra; “Ya Resulallah! Başlarına en çok bela gelen kimlerdir?” dedim. Buyurdular ki: “Peygamberler'dir.” “Sonra kimlerdir?” dedim. “Âlimlerdir.” buyurdular. “Sonra kimlerdir?” dedim. “Salihlerdir. Bu saydıklarımdan bazıları o derece fakir olacak ki, üzerine giyecek bir hırkayı zor bulacak. Onlardan biri, başına gelen belaya, sizden birinin Allah'ın lütfuna olan sevincinden daha çok sevinecek.” buyurdular.”
Hakim Nişaburî'nin, El-Medhal ilâ Kitabi'l-İklîl adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası (sağda). Yazma nüshasının ünvan sayfası (solda).
Hazreti Aişe anlattı: “Resulullah'ın ağrısı başladı, rahatsızlandı, yatağının içinde dönmeye başladı. Kendisine; “Ya Resulallah! Eğer içimizden birinin başına bu ağrı gelseydi, çok şikayette bulunurdu.” dedim. Resulullah; “Biliniz ki, Müminler bir takım sıkıntılarla karşı karşıya kalırlar. Ayağına bir diken batan veya vücuduna bir ağrı giren Müminin, başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla, Allahü Teâlâ bir günahını affeder ve mevkisini bir derece yükseltir.” buyurdular.”
İbn-i Ömer anlattı: “Hazreti Ömer, Muaz bin Cebel'e uğradı. Muaz'ı ağlıyor görünce; “Ya Muaz! Seni ağlatan nedir?” diye sordu. “Resulullah'tan duydum ki: “Riyanın en hafifi şirktir. Allahü Teâlâ'nın en çok sevdiği kullar da, tanınmayan müttekîlerdir. Onlar olmadıkları zaman aranmazlar, bulundukları zaman da tanınmazlar. Onlar, hidayet rehberleri ve ilim kandilleridirler.” buyurdular.”
Hazreti Aişe validemiz anlattı: “Birgün Cehennem'i hatırlayarak ağlamıştım. Resulullah; “Niçin ağlıyorsun Aişe?” buyurdular. Ben de; “Cehennem'i hatırladım. Onun için ağlıyorum. Acaba kıyamet günü ailelerinizi hatırlar mısınız?” diye sordum.
Buyurdular ki: “Üç yerde kimse kimseyi hatırlayamaz. Birincisi, mizanda sevabının ağır veya hafif geldiği belli oluncaya kadar. İkincisi, alın, okuyun defterlerinizi denilip de herkes amel defterinin sağından mı, solundan mı yoksa arkasından mı verileceğini öğreninceye kadar. Üçüncüsü de, Cehennem üzerine kurulan, her iki yanında da birçok çengellerin, sert dikenlerin bulunduğu ve Allah'ın, istediği kulunu düşüreceği sırat köprüsünü geçerken, kurtulup kurtulamayacağını öğreninceye kadar.”
Ebu Esma anlattı: “Hazreti Ebu Bekr, Resulullah ile beraber yemek yiyorlardı. Zilzal suresinin, mealen; “Kim zerre kadar iyilik yaparsa mükâfatını alacak, kim de zerre kadar kötülük işlerse cezasını çekecektir.” ayetleri indi. Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! İşlediğimiz her kötülüğün cezasını çekecek miyiz?” diye sual edince, Peygamber Efendimiz; “Bu dünyada başınıza gelen kötülükler, yaptığınız fena işlerin cezasıdır. İyilik yapanların mükâfatları ise ahirette verilecektir.” buyurdular.”
Safvan bin Assal el-Muradî anlattı: “Resulullah mescitte bürdesinin (hırkasının) üzerine yaslanmış dururlarken yanlarına geldim. Dedim ki: “Ya Resulallah! Ben ilim öğrenmeye geldim.” Peygamber Efendimiz; “Hoş geldin ilim öğrenmek isteyen! Melekler ilim öğrenene sevgilerinden dolayı, kanatlarını açarak etrafında göğe kadar yükselen bir halka meydana getirirler.” buyurarak ilim öğrenmeye teşvikte bulundular.”
İbn-i Ebu Amr anlattı: “Talha bin Ubeydullah'ın yanında oturuyorduk. İçeriye bir kimse girerek; “Ey Ebu Muhammed! Anlayamıyorum, Ebu Hüreyre mi, yoksa siz mi Resulullah Efendimizin hadis-i şeriflerini daha iyi bilirsiniz?” dedi. Talha; “Vallahi bizim Resulullah'tan işitmediğimizi onun işittiğinden ve bilmediklerimizi bildiğinden şüphe etmiyoruz. Çünkü bizim geçindirmekle mesul olduğumuz ailemiz, çocuklarımız var. Bunun için Resulullah'ın yanına ancak sabah ve akşamları gidebiliyoruz. Ebu Hüreyre ise, sabahtan akşama kadar Resulullah'ın yanında bulunmaktadır. Ondan hiç ayrılmaz. Peygamber Efendimiz nereye giderse, o da oraya gider. Bunun için o bizim bilmediklerimizi bilir, işitmediklerimizi işitir. Aramızda hiç kimse de onu, Resulullah'ın söylemediği bir şeyi uydurmakla itham edemez. Bundan şüphen olmasın.” dedi.”
Ömer bin Kays anlattı: “İbn-i Zübeyr'in yüz kölesi vardı. Köleler arasında değişik lisanlarla konuşanlar vardı. Abdullah ibni Zübeyr, her köleye, kölenin kendi lisanıyla hitap eder, emirler verirdi. Onun dünya işleriyle uğraşmasına bakınca; “Bunun bir an bile ibadet etmeye vakti yoktur.” derdim. Ahiretle uğraşmasına bakınca da; “Bu kimsenin, dünyaya zerre kadar meyli yoktur.” derdim.”
Ebu Hüreyre anlattı: “Resulullah Efendimizi şöyle dua ederken duydum: “Ya Rabbî! Dört şeyden sana sığınırım. Faydası olmayan ilimden, ürpermeyen kalbden, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan.”
Muaz bin Cebel anlattı: “Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah! Allahü Teâlâ'nın indinde en makbul olan amel hangisidir?” diye sordum. Buyurdular ki: “Son nefesine kadar Allah'ın zikrini dilinden düşürmemendir.”
Hazreti Aişe validemiz anlattı: “Resulullah bir meclise oturduğu zaman veya namaz kıldıktan sonra bir dua yaparlardı. “Ya Resulallah! Niçin bu duayı okuyorsunuz?” diye sordum. Buyurdular ki: “Eğer bir kimse mecliste iyi şeyler konuşur ise, bu dua sebebiyle iyilikleri kıyamete kadar kendi amel defterine yazılır. Kötü bir şey kunuşur ise, bu dua konuşan için kefaret olur. Bu da; “Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike Lâ ilahe illa ente, estağfiruke ve etubü ileyh.” tir.”
Bera bin Azib anlattı: “Bir kimse bana; “Ey Ebu Ümare! (mealen); “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara suresi: 195) ayeti kerimesiyle, düşmana saldırıp öldürülünceye kadar çarpışan bir insan mı kastediliyor?” diye sordu. Ben de; “Hayır. Bir günah işleyip de, bunu Allahü Teâlâ da affetmez diyen kimse kastediliyor.” diye cevap verdim.”
İbn-i Abbas anlattı: “Resulullah Esma binti Umeys ile oturuyordu. Aniden; “Ve aleykümüsselam.” buyurdular. Sonra; “Ey Esma! İşte zevcin Ca'fer, Cebrail ve Mikail ile geçtiler ve bize selam verdiler. Şu kadar gün müşrikler ile karşılaştıklarını söyledi ve dedi ki: “Bedenime yetmişüç darbe geldi, yani yetmişüç yerimden yaralandım. Sancağı sağ elime aldım. Sağ elimi kestiler. Sol elime aldım, onu da kestiler. Allahü Teâlâ iki koluma karşılık bana iki kanat verdi. Cebrail ve Mikail ile birlikte uçuyorum. Dilediğim zaman Cennet'e gider, dilediğim meyvelerden yerim.” buyurdular. Esma; “Ca'fer'e Allahü Teâlâ'nın verdiği iyilikler mübarek olsun, lakin korkarım ki, insanlar bana inanmazlar. Ya Resulallah! Minbere çıkınız ve bunu insanlara siz haber veriniz.” dedi. Resulullah minbere çıktı. Allahü Teâlâ'ya hamd-ü sena ettikten sonra; “Ca'fer ibni Ebu Talib, Cebrail ve Mikail Aleyhimesselam ile geçti, iki kanadı vardı. Allahü Teâlâ iki koluna karşılık bu kanatları ona verdi. Bana selam verdi.” buyurup, yukarda bildirilenleri sonuna kadar haber verdi.”
Enes bin Malik anlattı: “Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdular ki: “Bir kimse Allahü Teâlâ'dan üç defa Cennet'i isterse, Cennet, ya Rabbî, onu Cennet'e sok der. Bir kimse üç defa Cehennem'e girmemeyi isterse, Cehennem, ya Rabbî, onu Cehennem'den koru der.” Hadis-i şerifi açıklayanlar, Cennet ve Cehennem'in konuşmasından murad; onların gerçekten konuşmasıdır. Bunda imkansızlık ve uzaklık yoktur demişlerdir.
“Hazreti Ömer birgün evinde bir yastığa dayanmış oturuyordu. İçeriye Selman-ı Farisî girdi. Hazreti Ömer, oturması için yastığı ona uzattı. Hazreti Selman; “Allahü Teâlâ ve Resulü ne kadar doğru söylüyor.” dedi. Hazreti Ömer; “Ya Eba Abdullah! Nedir o, anlatır mısınız?” buyurunca, Hazreti Selman; “Birgün Resulullah Efendimizin huzuruna çıktım. O dayanmakta olduğu yastığı bana uzattı ve; “Selman, evine gelen Müslüman kardeşinin altına, ikram olarak bir minder uzatan Müslümanı Allahü Teâlâ mutlaka affeder.” buyurdu.”
“Zeyd bin Sabit birgün atına binmiş gidecekti. İbn-i Abbas, bunu görünce gelip atın yularlarını tuttu. Zeyd; “Ey Peygamber Efendimizin amcasının oğlu! Bineğimin gemini bırakır mısınız?” dedi. İbn-i Abbas; “Bize, büyüklerimize ve âlimlerimize böyle hürmetli davranmamız tenbih edildi.” deyince, Hazreti Zeyd de; “Elinizi bana uzatır mısınız?” dedi. Uzatınca, Zeyd İbn-i Abbas'ın elini tutup öptü ve; “Bize de Resulullah Efendimizin Ehl-i Beyt'ine böyle davranmamız emredildi.” dedi.”
Hakim Nişaburî'nin, El-Medhal ilâ Marifeti's-Sahîhayn adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası (sağda). Ünvan sayfası (solda).
Kays bin Ebu Asım anlattı: “Medine'nin çarşısında dolaşıyordum. Ahcarü'z-zeyd mevkisine geldim. Baktım, insanlar bir atlının etrafını sarmış onu dinliyordu. Ben de dinlemeye başladım. O adam, etrafındaki insanlara hiç aldırış etmeden Hazreti Ali'ye küfrediyordu. Birden bir kaynaşma oldu. İnsanları yararak Sa'd bin Ebu Vakkas, adamın karşısına dikildi, ona; “Ey Hazreti Ali'nin kıymetini bilmeyen kimse! Utanmıyor musun bu sözleri söylemekten? O, ilk Müslüman olanlardan değil miydi? Peygamber Efendimizle ilk namazı o kılmadı mı? Eshab'ın içinde en çok ibadet edeni o değil miydi? Eshab'ın içinde en âlim olan o değil miydi? Peygamberimizin kerimesiyle evlenme şerefine o kavuşmadı mı? Gazalarda Peygamberimizin sancağını o taşımadı mı?” dedikten sonra kıbleye dönüp, mübarek ellerini kaldırdı; “Ya Rabbî! Bu adam senin dostlarından birini kötülüyor. Kudretini gösterinceye kadar bu topluluğu buradan ayırma...” diye dua etti. Yemin ederim ki, hiçbirimiz oradan ayrılmamıştık ki, birdenbire at huysuzlaştı, sahibini üzerinden taşlar üzerine fırlatıp attı. Adamın beyni parçalanıp milletin gözü önünde öldü.”
“Hazreti Ömer anlattı: “Resulullah Efendimiz yeni bir elbise giyerken, elbiseyi mübarek göğüslerine kadar giyince şöyle dua ettiklerini duydum. “Mahrem yerlerimi örten, dünyada beni güzelleştiren elbiseyi bana giydiren Allah'a hamd olsun. Kuvvet ve iradesi ile yaşadığım Rabbime yemin ederim ki, yeni bir elbise giyip de, benim söylediğim gibi söyleyen ve sonra da eskilerini Allah rızası için bir fakire giydiren her Müslüman, giydirdiği elbisenin bir ipliği dahi fakirin üzerinde bulunduğu müddetçe, kendisi hayatta olsun, ölmüş olsun, Allahü Teâlâ'nın himayesinde olur.” buyurdu.”
Ebu Nevfel bin Ebu Akrab anlattı: “Haris bin Hişam cihat için Mekke'den çıktığında, Mekke'de bulunan Müslümanlar da kendisi ile beraber çıkıp, Batha denilen yere kadar uğurladılar. Cihada gittiği için seviniyorlar, kendisinden ayrılacakları için de çok üzülüyorlardı. Birlikte olan bu sevinç ve üzüntü için gözyaşı döküyorlardı. Müslümanların bu hâlini gören Hazreti Haris, ayrılırken onlara hitaben şöyle buyurdu: “Ey Müslümanlar! Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, sizden ve Mekke'den ayrılmama sebep, Allah yolunda cihat etmek niyetidir. Sizden usandığım veya memleketinizi beğenmeyip başka memleketleri arzu ettiğim için değildir. Ey insanlar! İslamiyet geldi. Birçok insanlar, hemen kabul ettiler. Başkalarının da bu saadete kavuşmalarını istediler. İnsanların Müslüman olmalarına mâni olmaya çalışan zalimler ile cihada çıktılar. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Mekke dağları altın olsa ve bu altınlar bir kişiye ait olup o kişi bunların hepsini Allah yolunda harcasa, o ilk Müslümanların o şerefli günlerinden birinde bile kavuştuğu fazilete kavuşamaz. Her ne kadar üstünlük ve fazilette onlar bizi geçtilerse de ve bizim onlara ulaşmamız mümkün değilse de, onlara yaklaşmak için çok çalışmalıyız. Allahü Teâlâ'dan korkan herkes böyle yapsın.” Hazreti Haris bunları söyledikten sonra eşyasını ve maiyetini yanına alarak Şam'a doğru yoluna devam etti. Katıldığı o muharebede şehit oldu.”
BUGÜN DAHA HAYIRLIDIR
Hazreti Zübeyr şöyle anlatıyor: “Resulullah Eshab-ı Kiram'dan bazıları ile Kuba'da oturuyorlardı. Mus'ab, üzerinde gayet eski bir elbise ile gelip, selam verdi. Selamını aldılar. Resulullah, onun iyiliklerini anlatıp buyurdu ki: “Ben, Mus'ab'ı, Mekke'de anne ve babasının yanında gördüm. Kendisine çok iyi bakıyorlardı. Kureyş gençleri içinde en rahat yaşayanı idi. Fakat o, Allahü Teâlâ'nın rızası ve Resulullah'a yardım maksadıyla bütün bunları terk edip geldi. İleride bazı hadiseler olacak. Allahü Teâlâ size Fars ve Rum ülkesinin fethini nasip edecek, siz de çok zengin olacaksınız. Öyle olacak ki, sabah ayrı, akşam ayrı elbiseler giyeceksiniz. Sabah ve akşam güzel yemekler yiyeceksiniz.” Bunun üzerine orada bulunanlar; “Ya Resulallah! Bizim için bu günkü hâlimiz mi daha hayırlıdır, yoksa o, bildirdiğiniz zamanki hâlimiz mi daha hayırlıdır?” diye sual ettiler. Peygamber Efendimiz; “Bugün, sizin için o günden daha hayırlıdır. Dünya malı hakkında siz, benim bildiklerimi bilseydiniz, onu istemekten vazgeçerdiniz.” buyurdu. Resulullah Efendimizin bu işaret ve tavsiyelerini kendisine düstur edinen Hazreti Mus'ab şehit olduğunda, bir örtüden başka bir şeyi yoktu. Öyle ki, o örtü başına doğru çekilse ayakları açılır, ayaklarına doğru çekilse başı açılırdı. Peygamber Efendimiz; “Başını örtün, ayaklarına da ot koyun.” buyurdular. Öyle yapıldı.”
Ebu Raşid el-Habranî'den rivayetle şöyle anlatıldı: “Humus'ta, Resulullah'ın süvarisi Mikdad bin Esved'e rastladım. Vücut yapısı, muharebede bulunmaya müsait değildi. Bu hâlde, yine de cihada gitmeyi arzu ediyordu. Ben kendisine; “Sen mazursun. Bu sene cihada çıkmasan.” dedim. “Bize; “Ey Müminler! Gerek hafif, gerek ağırlıklı (yani süvari veya yaya, sağlam veya hasta, kuvvetli veya zayıf, silâhlı veya az mücehhez) olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda muharebe edin.” (Tevbe suresi: 41) mealindeki ayet-i kerime gelmişken harbe nasıl gitmeyiz.” dedi.”
Abdurrahman bin Avf şöyle anlattı: “Bedr Harbi'nde saflar içinde bulunuyordum. Sağıma soluma baktığımda, Ensar'dan iki gencin arasında bulunduğumu anladım. Gençlerden birisi bana; “Amcacığım! Ebu Cehil'i tanıyor musun?” dedi. “Evet, ne yapacaksın?” dedim. “Resulullah Efendimize hakaret ettiğini işittim. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, görür görmez onu haklayacağım ve bu uğurda ölünceye kadar gayret edeceğim.” dedi. Diğer yanımda bulunan genç de aynı niyette idi. Aradan çok geçmeden Ebu Cehil'in müşrikler arasında dolaştığını gördüm. Hemen o gençlere; “Bakın! İşte sorduğunuz kimse.” dedim. Gençler hamle edip o melunu yaralayarak yere düşürdüler. Sonra gidip bu durumu Resulullah'a haber verdiler. Peygamber Efendimiz; “Hanginiz onu yaraladı?” diye sordular. Gençler, her ikisi de; “Ben.” diye cevap verdiler. “Kılıçlarınızı sildiniz mi?” buyurdu. “Hayır.” deyip gösterdiler. Kılıçlara bakıp; “İkiniz de onun öldürülmesinde ortaksınız.” buyurup, Ebu Cehil'in malından bu iki gence de verdi. Gençler; Muaz bin Afra ile Muavviz bin Afra idi.”
Hazreti Zübeyr şöyle anlattı: “Uhud günü, Resulullah elindeki kılıcı göstererek; “Kim bu kılıcın hakkını verir?” buyurdu. Ebu Dücane kalkıp; “Ya Resulallah! Ben o kılıcı alıp hakkını vereceğim. Onun hakkı nedir?” dedi. “Bu kılıçla önüne gelen her kâfirin işini bitirmen, hiçbir Müslümanın canını incitmemendir.” buyurup, kılıcı ona verdi. Ebu Dücane harp edeceği zaman, bir işaret olmak üzere başına sarık sarardı. Yine sarığını sardı. Resulullah Efendimizin duası ve verdiği kılıç ile nasıl muharebe edecek diye ben bir yandan muharebeye devam ediyor, bir yandan da kendisini takip ediyordum. Her önüne geleni biçiyor, mahvediyordu.
Sa'id bin Müseyyib şöyle anlatıyor: “Hazreti Ömer halife seçildiği zaman, Peygamber Efendimizin minberine çıkıp şu hutbeyi okudu: Allahü Teâlâ'ya hamd-ü sena ve Resulullah'a salat-ü selamdan sonra; “Ey İnsanlar! Benim heybetli, sert ve vakur hâlimin farkında olduğunuzu biliyorum. Resulullah'ın yanında iken de bu hasletlerim vardı. O'nun hizmetçisi idim. Müminlere karşı şefkatli ve merhametliydim. Resulullah ruhunu teslim edinceye kadar böyle devam ettim. O benden razı olarak Rabbine kavuştu. Bunun için Allahü Teâlâ'ya binlerce hamd olsun. Çok bahtiyarım. O'nun halifesi olan Hazreti Ebu Bekr'in de yardımcısı idim ve onun yanında bulunduğum zamanlar da aynı hasletlerim vardı. O da benden razı olarak ruhunu teslim etti. Bunun için de çok bahtiyarım. Allahü Teâlâ'ya binlerce hamd olsun. Bugün ise işleriniz bana emanet edildi. İçinizden; “Bundan çekeceğimiz var. Keşke başımıza başka birisi gelseydi.” diyen çıkabilir. Şunu biliniz ki, Resulullah'ın sünnetini iyi biliyorum. “Keşke bu meselenin nasıl olacağını Resulullah Efendimizden sorup öğrenseydik.” diye karşılaşabileceğimiz her şeyi kendilerinden sordum.
Süalatü'l-Hâkim en-Nişâbûrî li'd-Dârekutnî fi'l-cerh ve't-ta'dîl adlı eserinin Kapak Sayfası (sağda). Yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Eser, mükerrerleriyle birlikte 531 ravinin sikalık (güvenilirlik) dereceleri hakkında kısa bilgiler vermektedir.
Başınızda bulunduğum müddetçe, zalimden, başkalarının haklarına tecavüz eden kimseden, kuvvetlilerden zayıfların haklarını aldığım zaman, sertliğim kat kat artacak ve bunlara taviz verilmeyecektir. Bu sertliğime rağmen, edepli, çekingen olan, hakkı (doğruyu) kabul ve teslim etmekten hiçbir şeyden çekinmeyen kimselerin başım üzere yerleri vardır. İçinizden biri ile benim aramda ihtilaflı bir mesele olursa, onun hâlledilmesinde, istediğiniz birinin huzurunda muhakeme edilmekten çekinmem. Benden bir şikayetiniz olursa kadıya bildirirsiniz. Ben de ona hesap veririm. Ey Allah'ın kulları! Allahü Teâlâ'dan korkunuz. Bütün işlerimizde Resulullah'ın sünnetine, yoluna tam uyabilmemiz için, aleyhinize de olsa bana yardımcı olunuz. Benim aleyhimde olan işlerde de, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker etmek suretiyle bana yardımcı olunuz. Her hâlimizde istikamet, doğruluk üzerine bulunmamız için bana nasihat etmeyi de ihmal etmeyiniz!”
Zeyd bin Eslem şöyle anlatıyor: “Hazreti Ömer, Sa'id bin Âmir'e; “Şam ahâlisi seni niçin çok seviyor?” diye sordu. “Onları gözetiyorum, işlerinde kendilerine yardımcı oluyorum da ondan.” dedi. Bu hale çok memnun olan Hazreti Ömer, ona bin dirhem verdi. Sa'id ise bunu kabul etmek istemedi ve; “Benim durumum, iyidir. Hem ben bu işi bir karşılık almak için değil, Allah rızası için, Müslümanlara yardım için yapıyorum.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer buyurdu ki: “Hayır, böyle yapma. Resulullah bana, benim sana verdiğimden daha az bir miktar para verdi. Ben de, senin gibi almak istemedim. O zaman bana; “Allahü Teâlâ, sana gönlünün çekmediği, istemediğin bir malı verdiğinde onu al. Çünkü o mal, Allahü Teâlâ'nın sana verdiği bir rızıktır.” buyurdular.”
Muhammed bin Hanefiyye şöyle anlatıyor: “Ebu Amr, Akabe Biatı'nda, Bedr ve Uhud Harbi'nde bulunmuş bir zattır. Yine bir gazada bulunuyorlardı. Etraf sıcaktan kavruluyor, muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu. Ebu Amr bu hâlde oruçlu bulunuyordu. Çok yorgun olmasına ve susuzluktan damağının kurumasına rağmen kölesine; “Haydi durma. Kalkanını bana siper yap!” dedi. Köle denileni yaptı. Ebu Amr, sadağından ok çıkarıp, düşman üzerine peş peşe üç tane ok attı ve; “Resulullah'ın; “Kim Allah yolunda bir ok atarsa, ok hedefine ulaşmasa bile, kıyamet günü o ok, o kimsenin önünü aydınlatır.” buyurduğunu işittim.” buyurdu. O gün çok kahramanlıklar gösterdi ve akşama doğru şehit oldu.”
Ebu Musa şöyle anlatıyor: “Hazreti Ömer, halifeliği zamanında Şam'da taun hastalığının yayıldığını haber alınca, orada bulunan İslam ordusunun kumandanı Hazreti Ebu Ubeyde'ye bir mektup yazıp; “Seninle görüşmem lazım, mektubumu alınca gel.” buyurdu. Ebu Ubeyde mektubu okuyunca, hemen cevap yazıp; “Ya Emira'l-Müminîn! Bana vermiş olduğunuz vazife icabı İslam ordusunun başında bulunuyorum. Biliyorum. Benim sıhhatimi düşünüp, taundan korunmam için beni istiyorsunuz. Fakat emriniz üzerine hemen Medine'ye gelirsem, ordunun durumunun nasıl olacağını takdir edersiniz. Hâl böyle iken emrederseniz derhal gelirim. Durumun bu şekilde olduğunu arz ederim. Emirlerinizi bekler, hatalarım oldu ise affınızı istirham ederim...” dedi. Bu mektup Hazreti Ömer'e geldi. Halife mektubu okuyunca, ihlasına, İslamiyetin yayılması arzusunun çokluğuna sevinip öyle ağladı ki, orada bulunanlar; “Ey Müminlerin emiri! Yoksa, Ebu Ubeyde şehit mi olmuş? Bu kadar ağlamanıza sebep nedir?” dediler. “Hayır! Ama nihayet birgün gelip ölecek.” buyurdu. Sonra da, İslam ordusunun bu kahraman kumandanına şu mektubu yazdı: “ … Daha önceki mektubundan anlaşıldığına göre, Ürdün toprakları taunun yayılmasına çok müsaittir. Cabiye ise, taunun yayılmasına müsait değildir. Onun için Muhacirleri böyle yerlere gönder.” Mektup Ebu Ubeyde hazretlerine gelince; “Bu, Müminlerin emirinin emridir. Dinleyip itaat etmemiz lazımdır.” dedi. Bana da atına binmemi, Müslümanları halifenin mektubunda bildirilen emniyetli yerlere yerleştirmemi emretti. Bu sırada hanımım da tauna yakalandı. Gidip durumu kendisine arz ettim. Hâl böyle olunca, benim yapacağım işi kendisi yaptı. Sonra kendisi de tauna yakalanıp şehit oldu.”
Muhammed bin Ka'b el-Kurazî şöyle anlatıyor: “Kur'an-ı Kerim, Resulullah zamanında şu beş zat tarafından toplandı. Muaz bin Cebel, Ubade bin Samit, Übey bin Ka'b, Ebu Eyyub ve Ebüdderda.”
Hazreti Ömer zamanında, Zeyd bin Ebu Süfyan halifeye bir mektup yazarak, Şam ve civarında Müslümanların çoğaldığını, mümkünse, insanlara Kur'an-ı Kerim'i ve fıkhî bilgileri öğretecek bir kaç zat göndermek suretiyle kendisine yardım etmesini istirham etti. Halife bu durumu anlayınca, yukarda ismi geçen beş zatı yanına çağırıp, durumu kendilerine izah etti ve; “Üç kişi Humus'a gidecek. Gidecek olanları aranızda siz tespit edin. Bu üç kişi, vazifeye Humus'tan başlayın. Orada zeki kimseler vardır. Böylelerine rastlarsanız, onları iyice yetiştirirsiniz. Diğer insanların yetiştirilmesini onlara bırakırsınız. Biriniz orada yerleşir. Diğer ikinizden birisi Şam'a, öbürü de Filistin'e gider. Gidecek olanlarınız hemen hazırlansın.” buyurdu. Muaz bin Cebel, Ebüdderda ve Ubade bin Samit hazretleri hazırlanıp yola çıktılar. Humus'ta bir müddet kaldılar. Hazreti Ömer'in işaret buyurduğu gibi, kısa zamanda, diğer insanları yetiştirecek şekilde yetişenler oldu. Bundan sonra Hazreti Ubade bin Samit orada kaldı. Ebüdderda hazretleri Şam'a, Muaz hazretleri de Filistin'e gittiler. Vefatlarına kadar buralarda hizmet edip, insanlara İslamiyeti anlattılar.
Ebu Salih şöyle anlatıyor: “Birgün Abdullah ibni Abbas'ın evi önünde birçok insanların toplanmış olduklarını gördüm, öyle ki, orada adım atmak mümkün değildi. Huzuruna girip, insanların kapıda toplanmış olduklarını haber verdim. Abdestini tazeledi. “Dışarı çık, Kur'an-ı Kerim ve kıraat hususunda suali olanları içeri al.” buyurdu. Ben, dediği gibi yaptım. Oda ve salon dolmuştu. Her birinin suallerine ayrı ayrı ve çok güzel cevaplar verdi. Sonra; “Şimdi siz çıkın, diğer kardeşleriniz gelsin.” buyurdular. Bana da; “Tefsir ilmine ait suali olanları içeri al.” buyurdu. Dışarıdakilere böyle haber verdim. Yine oda ve salon doldu. Bunlardan her birinin sordukları bütün sualleri cevaplandırdı ve bunları gönderdikten sonra, helal, haram yani fıkıh ilmi hakkında suali olanları, miras ve benzeri meselelere ait suali olanları ve Arap dilinin incelikleri ve üstünlükleri hakkında suali olanları kabul edip, her birine ayrı ayrı güzel cevaplar verdi. Hepsi ikna oldular. Ben böyle bir cemaatin, başka birinin daha evi önünde toplandıklarını bilmiyorum.”
Ebu Sa'id el-Hudrî şöyle rivayet ediyor: “Resulullah; “Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanmaya vesile olan amelleri çok yapınız.” buyurdu. “Bu ameller hangileridir?” dediler. “Allahü Ekber, Lâ ilahe illallah, Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah, sözlerini söylemektir.” buyurdu.”
Ebu Hüreyre rivayet ediyor: Resulullah birgün; “Zırhlarınızı giyin.” buyurdu. “Ya Resulallah! Düşman mı geldi?” dediler. “Hayır, Cehennem'den korunma zırhını giyin. Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ ilahe illallah, Allahü Ekber deyin. Bunlar kıyamet günü, önünüzden, ardınızdan sizi korurlar. Bunlar, Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanmanıza vesile olan amellerdir.” buyurdu.”
Ebu Hüreyre şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: “Birgün hurma fidanı dikiyordum. Resulullah yanıma geldi. “Ebu Hüreyre, nedir o diktiğin?” buyurdu. “Hurma.” dedim. “Sana hurma fidanı dikmekten daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ ilahe illallah, Allahü ekber de! Bunların her biri için, Cennet'te bir ağaç dikilir.” buyurdu.
Resulullah Efendimiz birgün Muaz bin Cebel'in elinden tutup; “Muaz! Ben seni seviyorum.” buyurdu. Muaz; “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Vallahi ben de seni seviyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz; “Muaz! Her namazdan sonra şu duayı asla terk etme. Allah'ım! Sana şükretmekte, seni zikretmekte ve sana hakkıyla ibadet etmekte bana yardım et.” buyurdu.
Peygamber Efendimizin Hazreti Aişe'ye öğrettiği ve tavsiye ettiği dualardan biri şudur: “Allah'ım senden, dünya ve ahirette bildiğim ve bilmediğim hayırlar istiyorum. Dünya ve ahirette bildiğim ve bilmediğim bütün kötülüklerden sana sığınırım. Cennet'i ve Cennet'e girmeye vesile olan amelleri senden niyaz ederim. Cehennem'den ve Cehennem'e götüren söz ve amellerden sana sığınırım. Senden, kulun ve Resulün Muhammed Aleyhisselam'ın istediklerinin en hayırlılarını isterim. Kulun ve Resulün Muhammed Aleyhisselam'ın sana sığındığı kötülüklerden ben de sana sığınırım. Yapmamı takdir ettiğin amellerimin sonunu hayırlı eylemeni niyaz ederim.”
Hakim-i Nişaburî'den bildirdiği başka bir hadis-i şerifte; “Âdem (Aleyhisselam) hata edince; “Ya Rabbî! Muhammed (Aleyhisselam) hakkı için beni af ve mağfiret et.” dedi. Allahü Teâlâ da; “Muhammed Aleyhisselam'ı daha yaratmış değilim. Sen O'nu nasıl tanıdın?” buyurdu. O da; “Ya Rabbî! Beni yaratıp ruh verdiğin zaman, başımı kaldırdım. Arşın kenarlarında, Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resulullah yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanına koymuş olduğundan anladım.” dedi. Allahü Teâlâ da; “Ya Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim O'dur. O'nun hakkı için benden af dileyince, seni hemen affettim. Muhammed (Aleyhisselam) olmasaydı seni yaratmazdım.” buyurdu.” buyurulmuştur.
Eserleri
Bin civarında eserinin bulunduğu, kaynaklarda kaydedilmektedir. Bazıları şunlardır:
1- El-Müstedrek ale's-Sahihayn: El-Müstedrek ale'ş-Şeyhayn diye de bilinir. Müellif bu eserini, Buharî ile Müslim'in El-Cami'u's-Sahih'lerini derlerken gözettikleri şartlara uymak suretiyle onların kitaplarına almadıkları rivayetleri toplamak maksadıyla kaleme almıştır. Eser, 8803 rivayeti ihtiva eder. Haydarabad'da ve 1334-1342 tarihlerinde dört cilt halinde, yine Beyrut'ta 1411 (m. 1990)'da dört cilt olarak yayınlanmıştır. El-Müstedrek, Zehebî tarafından Telhisü'l-Müstedrek adıyla ihtisar edilmiş, kısaltılmıştır. İbnü'l-Mülakkin de Telhisu'l-Müstedrek'i Muhtasaru İstidraki'l-Hafız ez-Zehebî ala Müstedrekî Ebî Abdillah el-Hakim adıyla ihtisar etmiş, kısaltmış, ayrıca bu kitaba yeni bilgiler de ilave etmiştir.
2- Ma'rifetü ulumi'l-hadis: Eser, iki bölümden meydana gelir. Usul-i hadise dairdir. Her bilgi senetleriyle verilmiştir. Ramehürmüzî'nin (v.360/971) El-Muhaddisü'l fasıl aslı eserinden sonra bu sahada yazılmış ikinci eser olduğu tahmin edilmektedir. Eser, 1937'de Kahire'de, 1397 (1977)'de ise Medine-i Münevvere'de ofset baskı ile basılmıştır.
3- Kitabü'l-İklîl: Eser, Peygamber Efendimizin efradının hatayıla ilgili bilgileri ve hadis-i şerifleri ihtava etmektedir. Çok güzel tertip edilmiştir. Samanîlerin Horasan valisi Ebu Ali ibni Simcur'un isteği üzerine kaleme alınmıştır. Eserin günümüze kadar ulaştığı bilinmemektedir.
4- El-Medhal ilâ Kitabi'l-İklîl: Ebu Ali Simcur'un isteği üzerine, Kitabü'l-İklîl'deki hadis-i şeriflerin sıhhat derecelerini tespit maksadıyla kaleme alınmıştır. Eser, hadis usulüne dair önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Kitap, El-Medhal fî ilmi'l-hadîs adıyla 1923'de Halep'te yayınlanmıştır.
5- El-Medhal ilâ Marifeti's-Sahîhayn: Hakim bu eserini, Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'i tanıtmak maksadıyla yazmıştır. Eserde önce Resulullah Efendimizin söylemediği sözleri O'na nispet etmeyi yasaklayan rivayetleri bir araya getirmiştir. Eserin günümüze ulaşan bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa kısmı, 346/2 numarada mevcuttur.
6- Tarihu Nişâbur: Eserde, İslamiyetin başlangıcından müellifin zamanına kadar olan Nişabur tarihine yer varilmiş, sonra bu şehre gelen Sahabe, Tabiîn ve diğer İslam büyükleri, Nişabur'da yetişen âlimler ve önemli şahsiyetler, burada ilmî çalışmaları olanlar, bu şehirde vefat edenler ve kendi hocalarının biyografisini altı tabaka halinde, kronolojik olarak yazılmıştır. 2500 kişi hakkında bilgi ihtiva ettiği söylenen bu eserde ayrıca, Nişabur'un mescitleri, kaleleri, mahalleleri ve kabristanları da tanıtılmıştır. Eserin günümüze kadar gelip gelmediği bilinmemektedir. Hatib el-Bağdadî, Tarih-i Bağdad'ında, Sem'anî el-Ensab'ında ve İbn-i Hallikan da Vefeyat'ında bu eserden iktibaslarda bulunmuştur. Ancak Halife en-Nişaburî'nin Tarihu Nişabur'un Arapça bir müntehabından (kısaltmasından) Terceme-i Tarih-i Nişâburî adıyla yaptığı Farsça tercümesi günümüze ulaşmıştır. Bir nüshası Bursa Hüseyin Çelebi Kütüphanesi'nde 778 numarada mevcuttur. Bu nüsha Behmen Kerimî tarafından Tarih-i Nişabur adıyla basılmıştır.
7- Süalatü'l-Hâkim en-Nişâbbûrî li'd-Dârekutnî fi'l-cerh ve't-ta'dîl: Eser, mükerrerleriyle birlikte 531 ravinin sikalık (güvenilirlik) dereceleri hakkında kısa bilgiler vermektedir. Hatib el-Bağdadî, Zehebî İbn-i Hacer Askalanî ve daha birçok âlim bu eserden faydalanmıştır. Bilinen tek nüshası Topkapı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmet kısmında, 524/23 numarada bulunmaktadır. 1984'te Riyad'da yayınlanmıştır.
8- Süalatü Mes'ud bin Ali es-Sizcî maa es'ileti'l-Bağdâdiyyîn an ahvâli'r-ruvât: Eser, ravilerin cerh ve ta'dili ve hadis ilmi ile ilgili 342 sualin cevaplarını ihtiva etmektedir. 1988'de Beyrut'ta neşredilmiştir.
9- El-Fevâid (Fevâidü'ş-şuyûh), 10- Cüz.
“Allah'a gönül hoşluğu ile ibâdet et. Şayet buna gücün yetmiyorsa, hoşlanmadığı şeyde sabret. Zîrâ böyle yapmanda senin için çok hayır vardır.”
Hadis-i Şerif
Müellifin kaynaklarda geçen ve kendisinin de El-Müstedrek'te bildirdiği eserlerinden bazıları da şunlardır:
Ed-Duafa, El-Emâlî (el-Emâli'l-aşiyyât), Fezailü'ş-Şâfiî, Fezailü Fatımâ, Hasaisü'l-aşere, El-İlel (İlelü'l-hadîs), Kitabü'd-Duâ, Kitabü'l-Erbeîn, Maktelü'l-Hüseyn, Salatü'd-duhâ, Teracimü'l-müsned alâ şartı's-Sahihayn.