HALLAC-I MANSUR

Hüseyin bin Mansur Sofiyye-i aliyyeden denilen büyük velilerden
A- A+

Sofiyye-i aliyyeden denilen büyük velilerden. İsmi, Hüseyin bin Mansur olup, künyesi Ebü'l-Mugis'tir. Doğum tarihi kesin bilinmemekle beraber 243-246 (m. 857 860) yılları arasında İran'ın Beyza şehrinin kuzeydoğusundaki Tur'da doğduğu kaydedilmiştir. 306 (m. 919)'da Bağdat'ta şehit edildi. Babasının ise Mahamma isimli bir zerdüşt olduğu rivayet edilmiştir.

İlk gençlik yıllarından sonra tasavvufa meylederek, Tüster'de büyük velilerden Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî'nin sohbetinde iki sene bulundu. On sekiz yaşında Basra'ya gelerek Amr bin Osman-ı Mekkî'ye bağlandı ve on sekiz ay sohbetinde kaldı. Her iki velinin yanında da çok sıkı riyazetler (nefsin isteklerini yapmamak), mücahedeler (nefsin istemediklerini yapmak) yaptı. Mu'teber ailelerden Ebu Ya'kub-i Akta'nın kızı ile evlendi. Bir müddet Basra'da kaldıktan sonra, Bağdat'a Cüneyd-i Bağdadî'nin yanına geldi. Cüneyd ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti.

Daha sonra Hicaz'a giderek, bir sene Ravda-i Mutahhara'da komşu olarak kalıp tekrar Bağdat'a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ile görüştü ve bazı sualler sordu. Cüneyd-i Bağdadî suallerine cevap vermedi. Sorduğu meselelerin cevabını alamayınca, izin alarak Tüster'e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü.

Daha sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Maveraün nehr gibi beldelerde bulundu. Sonra Ahvaz'a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup, Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz'da ilahî esrardan çok bahsettiğinden, kendisine Hallac-ı Esrar denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra'ya gelerek oradan tekrar Ahvaz'a gitti. “Halkı Hakk'a davet için şirk beldelerine gidiyorum.” diyerek, o zamanlar henüz Müslüman olmamış bazı Türk kavimlerinin Müslümanlığı kabul etmeleri için, Hoten ve Turfan'a sonra Hindistan'a gitti. Bu arada üç defa hac etmiştir.

Tarikatsarhoşluğunda gördüklerini, İslamiyetin zahirine uymayan kelimelerle söylediğinden, 306 (m. 919) yılı Zilkade ayının 24. Salı günü, halife Ca'fer bin Mu'tasım'ın zamanında Bağdat'ta elleri ve ayakları kesilip asılarak şehit edildi. Hallac-ı Mansur, zamanındaki bazı zahir âlimlerinin de anlayamadığı sadık, Allahü Teâlâ'nın aşkı ile yanan bir Hak aşığıdır. Şiddetli mücahedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerametler sahibi bir velidir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve beliğ, firaseti üstün, hakikat, esrar, mana ve marifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, daima ibadet ve riyazetle meşgul olurdu.

Günde bin rekat namaz kılardı. Şehit edildiği günün gecesinde de beş yüz rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı. Hallac-ı Mansur'a; “Bu yüksek derecelere ulaşmış iken, niçin bu kadar meşakkat çekiyorsun?” diye sorulunca, “Allahü Teâlâ'ya dost olanların işlerine, ne rahat, ne de meşakkat tesir eder. Onlar, Allahü Teâlâ'nın sıfatlarında fani olup, kendilerini unuttuklarından, rahat veya zahmet onlara tesir etmez.” cevabını vermiştir.

Aslında Mansur'un mesleği hallac (pamuk atıcı) değildir. Bir gün dostu olan bir hallacın dükkanında otururken, onu bir işe gönderdi ve; “Senin işini de ben görürüm.” dedi. Parmağı ile işaret edince pamuklar, çekirdek ve tozlarından ayrıldı. Bu keramet yayılarak, “Hallac” ismiyle meşhur oldu. Her an şükür ve taat üzere olduğu hâlde, Arafat meydanında başını bir kum tepesi üzerine koyup; “Ey Âlemlerin Rabbi! Ey aziz olan Allah'ım! Bütün tesbih edenlerin tesbihinden, bütün tehlil söyleyenlerin tehlilinden ve her tefekkür sahibinin tefekküründen seni tenzih ederim. Ya İlahî! Biliyorsun ki, sana şükretmekten âcizim. Benim şükrüm ancak budur.” buyurdu.

“Fakirlik nedir?” diye sordular; “Fakir; Allahü Teâlâ'dan başka herkesten müstagnî (uzak, berî) olan ve ancak Allahü Teâlâ'ya muhtaç olup, her şeyi ondan bekleyen kimsedir.” cevabını verdi. Buyurdu ki: “Hakikî tevekkül sahibi, bulunduğu şehirde kendisinden daha muhtaç ve daha hak sahibi biri varsa, orada yemek yemez.”

“Kul, ubudiyetin (kulluğun) bütün şartlarını kendinde toplarsa, (Allahü Teâlâ'dan başkasına) kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde (Allahü Teâlâ'ya) kul olmanın ziyneti ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddîkların makamı budur. Yani, bu durumdaki kul mahmul hâle gelir. (Yani, ibadet ve taat bedene zor gelse bile, Allahü Teâlâ'nın yardımı ile onu zevkle ve gönül rahatlığı ile ifa eder.) İslamiyet yönünden bu nevi ibadetlerle süslü bulunduğu hâlde ibadetlerinde kalbine en küçük bir meşakkat, sıkıntı ârız olmaz.”

“Kim hürriyet murad edinirse ubudiyete (kulluğa) sıkı bir şekilde devam etsin. Hakikî hürriyet Allahü Teâlâ'dan başkasına kulluk yapmamaktır.”

“Allahü Teâlâ bir kulunu kendisine çekti mi, bütün sırlar onun mülkü hâline gelir. Bunların hepsini görür ve ne olduklarını haber verir.”

“Firaset sahibi ilk bakışta doğruyu bulur. Tevile, zanna ve şüpheye saplanmaz.”

“Yüksek ahlâk, bir kere Hakk'ı mütalaa ve müşahede ettikten sonra, artık halkın eza ve cefasının sana tesir etmemesidir.”

“Kul; Marifet-i İlahiyyeye ulaştığı zaman, Allahü Teâlâ onun kalbine ve zihnine (birçok gizli sırlar) ilham eder.”

“Hakiki muhabbet, insanın kendi vasıflarının, sıfatlarının, hepsini unutarak, sevgiliyle beraber bulunmaktır.”

“Huluk-i azim, en güzel ahlâk, Allahü Teâlâ'yı tanıdıktan sonra, halktan gelen eza ve cefanın insana tesir etmemesidir.”

“Mürit, tövbesinin, murad (Allahü Teâlâ'nın kendisine çektiği kimseler) ise günah işlememenin gölgesindedir.”

“Dünyayı unutan, nefis zahidi; ahireti unutan, kalb zahidi; kendini unutan da ruh zahidi olur.”

Şehit edilmeden önce kendisinden nasihat isteyen hizmetçiye; “Nefsi, yapması gereken bir şeyle (ibadetlerle) meşgul et! Yoksa yapılması gereken bir şeyle (haramlarla), o seni Hallac-ı Mansur hazretlerinin Çanakkale Gelibolu'da bulunan makamı. Yıllar üzerinden geçtikten sonra yıpranmış ve birkaç kez onarılmıştır. meşgul eder.” dedi.

“Aziz ve celil olan Allah'tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne, Allahü Teâlâbütün kapıları kapatır, ona adi bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat eder. Kendisi ile onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe (vesvese) olur.”

Kerametleri pek çoktur ve halk içinde yayılmıştır. Mesela, insanlara yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca avucu, üzerinde “Kulhüvallahü ehad” yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara, kudret paraları ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalblerinden geçenleri haber verirdi. Kerametlerinden daha mühimi; marifet, hikmet ve ince manalar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri çok güzel gösteren birer delildirler.

Hallac-ı Mansur bir kafile ile beraber hacca giderlerken, sahrada birkaç gün yiyecek bulamadılar. Hüseyin bin Mansur'a, şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Elini arkaya uzatıp, bir kebap olmuş kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişi idiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış oldu ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Silkeleyince hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi. Sahrada bazı insanlar, kendisinden incir istediler. Elini havaya uzattı ve önlerine bir tabak incir koydu.

Bir defasında yine tatlı istediler. Bir tabak helva ve sıcak şeker önlerine koydu. Bu helva, Bağdat'ta Tak kapısında bulunur dediler. Bize, Bağdat ve sahra aynıdır buyurdu.

Bir gün çölde İbrahim Havvas'a, işin nedir? dedi. Tevekkül makamında tevekkülü dürüst yapıyorum dedi. Bütün ömrünce, karnının, midenin tamiriyle uğraştın, ne zaman tevhitte fani olacaksın? dedi.

Hallac-ı Mansur; “Ene'l-hakk (Ben Hak'ım).” sözünü söyledi. Bu sözünü zahir âlimleri dalalete ve ilhada hükmedip katline fetva verdiler. Bunun asıl sebebi ise şöyle nakledilmiştir:

Bir gün Hüseyin bin Mansur'un hatırından; “Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Miraç gecesi, sadece Müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi veya Rabbî, cümlesini bana bağışla demedi.” diye geçti. Böyle düşünürken, Resulullah Efendimiz içeri girdi ve; “Biz kimi dilersek, Hakk'ın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk'ın ferman evidir. O'nun iradesinin ve fermanının gayrisinden pak ve masumdur. Eğer O, hepsini dilerse, bende hepsini dilerim.” buyurdu. Bundan sonra Hüseyin bin Mansur, başından sarığını çıkararak Hazreti Resulullah'ın huzurunda keramet gösterdi. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bu sarık kerameti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben razı olayım.” Onun katline, hakikatte sebep, bu hüküm oldu.

Darağacında iken, şöyle derdi: “Bu işin başıma neden geldiğini ve kimin muradı olduğunu bilirim. Bundan yüz çevirmem.” Sadık olan aşık, elbette böyle olur. O sekr (Aşk-ı İlahî sarhoşu) olduğundan, hâli doğru ve mazurdu. Söylediği söz, dilinden, bu sekr hâlinde sadır oldu.

Şeyh Ebu Abdullah-ı Hafif şöyle buyurdu: “Birçok hile ile zindana girerek Hüseyin bin Mansur'u görmeye gittim. Güzel bir oda gördüm ki, yumuşak halılar, döşekler ile döşenmiş, iyi tertip edilmiş, duvara bir ip bağlanmış, üzerinde bir el bezi (havlu) asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm. “Şeyh nerededir?” diye sordum. “Abdesthanededir. Abdest hazırlığı görüyor.” dedi. Ben; “Ne zamandan beri şeyhin hizmetindesin?” dedim. “On sekiz aydan beri.” dedi. “Bu zindanda şeyh ne yapıyor?” dedim. “On üç batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekat namaz kılıyor.” dedi.

Sonra devam ederek; “Bu gördüğün zindanın kapılarının her birinin arkasında eşkıya ve hırsız kimseler vardır. Onlara nasihat eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser.” dedi. “Ne yer?” diye sordum. “Her gün önüne çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar. Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar ve içli bir sesle çeşitli şiirler söyler. Asla onları yemez. Onun için önünden alır, götürürüz.”

Biz bu şekilde konuşurken o abdesthaneden çıktı. Güzel görünüşlü olup, cazibeli bir boyu vardı. Beyaz sof (bir çeşit sertçe ince yünlü kumaş) giymiş, işlemeli bir peştemalı (örtüyü) başına sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu. Bana; “Ey delikanlı! Neredensin?” dedi. “Fars'tanım (İranlıyım).” dedim. “Hangi şehirdensin?” diye sordu. “Şiraz'danım.” dedim. Benden meşayıh haberlerini sordu. Ebü'l-Abbas Ata'ya gelince, (sözümü keserek); “Onu görürsen, o kağıtları (mektupları) yakmasını söyle!” dedi.

Sonra yine; “Buraya nasıl gelebildin?” dedi. “Bazı İran askerlerinin yardımıyla.” dedim. Tam bunu söylediğim zaman zindancıbaşı içeri girdi. Yer öpüp oturdu. Şeyh ona; “Sana ne oldu?” dedi. Zindancıbaşı; “Düşmanlarım beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim, işte şimdi beni alıp götürecek, katledecekler.” dedi. Şeyh; “Var selametle git.” dedi.

O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şehadet parmağı ile işaret ederek, ansızın ağladı. Öyle ağladı ki, göz yaşından her tarafı ıslandı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancıbaşı içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu. Şeyh; “Ne oldu?” diye sordu. Zindancıbaşı; “Kurtuldum.” dedi. “Hangi sebeple kurtuldun?” diye sordu. O; “Beni halifenin yanına götürdükleri zaman halife; “Şimdiye kadar seni katletmeyi tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar affettim.” dedi.

Bundan sonra şeyh, yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin yüksekliği şeyhten yirmi arşın yukardaydı. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin elimi uzandı yoksa o havlu mu şeyhe yakınlaştı anlayamadım. Sonra ben çıkıp gittim. İbn-i Ata'ya vardım. O haberi verdim. Dedi ki: “Eğer tekrar onunla buluşursan; beni kendi başıma bırakırlarsa, ona mektupları saklayacağımı söyle!” dedi.”

Naklederler ki, Hallac-ı Mansur hapishanedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine; “Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım.” dedi. “Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun? Gücün olsa kendini kurtarırsın.” dediklerinde; “Biz himaye ve selamet içindeyiz. Eğer dilersek bir işaretle bütün kelepçeleri açarız!” dedi. Sonra parmağıyla işaret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine; “İyi ama hapishanenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?” dediler. Bunun üzerine bir daha işaret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar, hemen Hallac'ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında; “Bizim O'nunla öyle bir sırrımız vardır ve sır, sahibinden başkasına söylenmez.” buyurdu.

Birinin bir papağanı ölmüştü. Hallac ona; “Allahü Teâlâ'nın izni ile onu dirilteyim ister misin?” dedi. Adam; “İsterim.” dedi. Hallac parmağı ile işaret etti. Hayvan canlanarak yerinden kalktı.

Yine bir gün kendisine; “Sabır nedir?” diye sorduklarında; “Sabır odur ki; insanın iki elini, ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hatta bundan daha acaip muameleler yaparlarda bir kere ah etmez.” buyurdu. Nitekim kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir.

Bir gece Mansur hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansur... Üçüncü gece, zindanda Mansur da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti sual edildiğinde; “İlk gece O'nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Ta ki mukaddes şeriatin emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye.” buyurdu.

Hallac-ı Mansur'u Bağdat'ta Tak kapısına götürdüler. Evvela yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı, ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. Hallac-ı Mansur'un elleri ve ayakları kesildiğinde buyurdu ki: “Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum.”

Darağacına çıkan Mansur hazretlerine şu sual soruldu. “Tasavvuf nedir?” “Tasavvufun en aşağı derecesi işte bende gördüğünüz bu hâldir.” “Ya ileri derecesi?” “Onu görmeye tahammülünüz olmaz.”

İdam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mansur hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Taş atanlar beni yakînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki hâlden anlamazlar. Hâlden anlayanların bir gülü bile beni incitti.”

Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler, izin isteyip şöyle dedi: “Allah'ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenlere rahmet et! Senin rızan için beni elimden, ayağımdan, gözlerimden, başımdan, canımdan ayıran bu kullarını affet!”

Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı. Külleri Dicle'ye atıldı. Atılan küller de havada (Ene'l-hak) şeklini aldı. Nehre küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle'nin suları Bağdat'ı basmak üzereydi ki; bir dostu Hallac-ı Mansur'un hırkasını Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallac-ı Mansur bu kimseye, şehit edilmeden önce; “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle'ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat'ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at.” buyurmuştu.

Buyurdu ki: “Mevlam! Rabbim! Emrine amadeyim, buyur! Ey benim maksadım ve manam, emrindeyim, ferman buyur! Ey zatı, vücudumun aynası ve himmetimin müntehası! Ey benim konuşmam, işaretlerim ve ihbarım olan Allah'ım!”

Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve; “Bir Ene (ben) sende dedin, bir Ene de ben. Sen; “Ene'l-Hak” dedin, ben; “Ene hayrun minhü = Ben ondan hayırlıyım.” dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor?” diye sordu. Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi: “Sebep şudur: Sen; “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin diye bana rahmet, sana lanet etti.”

Hallac-ı Mansur hazretlerinin idamına sebep olan “Ene'l-hak” sözü, onun tasavvuf yolunda Hallac-ı Mansur zindanda iken İbn-i Hafif yanına gelip; “Sana neler oluyor?” diye sordu. “Allahü Teâlâ bana zahirî ve batınî nimetler veriyor.” buyurdu. İbn-i Hafif; “Size üç sualim var.” dedi. “Buyrun dinliyorum.” diyerek izin verince şöyle sordu:

SABIR NEDİR?

Hallac-ı Mansur hazretleri ellerini ve ayaklarını bağlayan zinciri göstererek: “Şu zincire bakarsam açılır.” buyurdu.

O anda zincire baktı ve zincir açılıverdi. Duvar yarıldı. İbn-i Hafif diyor ki: “O anda kendimi Dicle kenarında buldum.” (Yani, ben işte buna rağmen buradan çıkıp gitmiyor, bu zindana ve zincirlere sabrediyorum demek istedi.)

Sonra ikinci sualini sordu: “Fakr (tasavvufta fakirlik) nedir?” Hallac-ı Mansur hazretleri oradaki taşlara baktı, taşlar altın ve gümüş oluverdi. Sonra, “İşte bu fakrdandır. Ben ise zeytinyağı almak için bir fülüse (o zamanın en küçük parası) muhtacım.”

Sonra üçüncü olarak; “Fütüvvet nedir?” sualine de; “Onu yarın anlarsın.” buyurdu. İbn-i Hafif diyor ki: “Gece olunca rüyamda kıyameti gördüm. “Hüseyin bin Mansur Hallac nerededir?” diye bir ses duydum. Allahü Teâlâ'nın huzurunda durdu. Kendisine; “Seni seven Cennet'ye, sana kızan Cehennem'e.” girer dendi. “Ya Rabbî! Hepsini mağfiret eyle.” diyerek yalvardı. Sonra bana dönüp; “Fütüvvet işte budur.” buyurdu.”

“Müminin firasetinden korkunuz. Zira O, Allahü Teâlâ'nın nuru ile bakar.” hadis-i şerifinin yazılı olduğu bir levha. Hallac-ı Mansur hazretleri; “Firaset sahibi ilk bakışta doğruyu bulur. Tevile, zanna ve şüpheye saplanmaz.” buyurmuştur.

Sahip olduğu kendi hâl ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime manası “Ben Hakk'ım” demek olan bu sözün hakiki manası: “Ben yokum. Hak vardır.” demektir. Tasavvufta çok ince bir bilgi ve hâl olan Vahdet-i vücud (varlığı bir görmek) mertebesinde söylenmiştir. Bu büyüklerin böyle sözleri, görüp müşahede ettikleri şeyleri ifade edecek başka söz, başka kelime bulamadıkları için böyle söylemişlerdir. Onun bu sözü, İslamiyetin zahirine uymadığı için, zahir âlimlerince ve cahil halk tarafından anlaşılamadığı ve “tevhit” ehli olan ve olmayanın bir daha böyle sözler söylememesi için şehit edildi.

İmam-ı Rabbanî buyuruyor ki: “O büyüklerin; “Her şey O'dur.” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır, demektir. Mesela, Hallac-ı Mansur Ene'l-hak (Ben Hakk'ım) dedi. Böylece, ben Hakk'ım, Hak Teâlâ ile birleştim demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lazım olur. Onun sözünün manası; “Ben yokum, Hak Teâlâ vardır” demektir. İşte Sofiyye (evliya) her şeyi Hak Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zatın “kendisinin” bunlarla birleştiğini, zatında değişiklik olduğunu söylemez. Mesela, bir insanın gölgesi, kendinden hasıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse inerek, o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filan görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır diyebilir. Yani, gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyaya, Hak Teâlâ'dan meydana gelmiştir, Hak Teâlâ değildir diyor. O hâlde, sofiyyenin “Her şey O'dur” sözleri, “Her şey O'ndandır” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyaya, Hakk'ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”

Hallac-ı Mansur, hâlleri doğru, zamanındakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir veli idi. O, hiçbir zaman ilahlık iddia etmedi. Tam tersine Allahü Teâlâ'nın aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı. Gündüz ve gecelerini ibadetle geçirdi. Elli yaşında iken, “Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım.” buyurdu. İslamiyetin bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mubahları zaruret miktarı kullanırdı. Ömrünün temeli bela üzerine kurulmuştu. Bu da, Allahü Teâlâ'nın aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir şeydir.

Onun hâl ve mertebesini anlayan pek çok âlim ve evliya yüksek bir veli olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Ata, Ebu Abdullah Hafif, Şiblî, Ebü'l-Kasım, Nasrabadî, Şeyh Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr, Şeyh Ebü'l-Kasım-ı Gürganî, Şeyh Ebu Ali Farmedî ve Yusuf-i Hamedanî hazretleri bunlardan bazılarıdır.

Büyük evliyadan Şiblî, onun için; “Ben ve Hallac aynı şeyiz. Ama bana deli dediler kurtuldum. Onun aklı ise onu helak eyledi.” buyurmuştur. Yine şeyhülislam Abdullah-ı Ensarî “Hallac, imamdır. Fakat durumunu her kişiye söyledi. Zayıflara ağır yük yükletti. Avam (halkın) bilgisi ile ve akıl yoluyla anlayamayacakları şeyleri konuştu. Bu hususta İslamiyete riayet etmedi. Ona ne vaki olduysa, bu sebepten oldu.” demiştir.

Ali Ramitenî hazretleri ise Hallac-ı Mansur'un hâlini; “Hüseyin bin Mansur zamanında, Hace Abdülhâlık-ı Gocdüvanî'nin oğullarından biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi.” buyurarak en veciz şekilde izah etmiştir. Abdülhâlık-ı Gocdüvanî'nin manevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyin bin Mansur'u terbiye ederek, o makamdan daha yukarlara geçirir, idam edilmesi lazım gelmezdi. Çünkü Hallac-ı Mansur, her ne kadar büyük veli olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe, nihayetten çok uzaktır.

Onun hali, dünyası ve içindeki ilahi aşkı bir başka olup, zahir insanın anlayabilmesinden çok uzaktı. Zaman zaman şöyle derdi:

Dilim dilim bende yürek

Aşk nicedir gel benden sor.

Savrulurum kürek kürek

Aşk nicedir gel benden sor.

Büyükler buyuruyor ki: “Velayet (evliyalık) dereceleri sonsuzdur. Bunların ilki kalb makamıdır. Muhyiddin-i Arabî, Hallac-ı Mansur ve Mevlana Celaleddin-i Rumî gibi zatlar, hep kalb makamında idiler. Allahü Teâlâkalb makamında olan bir Mümine tayy-i mekan ve tayy-i zaman ihsan eder. (Yani, uzun mesafeleri bir anda giderler ve çok az bir zaman içinde, yapılamayacak işleri yaparlar.) Bu makamda olanlar bir ağaca baksalar. Allahü Teâlâ ağacın yapraklarının adedini bildirir. Bir kimsenin yüzüne baksalar, hangi günahı işlediğini bilirler. Velayet derecelerinin ilkinde olan bir veliye, Allahü Teâlâ bunları ihsan, eder. Velayet (evliyalık) dereceleri sonsuzdur.”

Eserleri:

1- Kitabü't-Tavasin: Hallac-ı Mansur'un hapiste iken kaleme aldığı eseridir. Düşünce dünyasını ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu eseri dostlarından İbn-i Ata hapisten gizlice dışarı çıkarmış ve günümüze ulaşmasını sağlamıştır. İlk olarak Paris 1913'te neşredilmiş ve birçok dile tercüme edilmiş ve üzerine şerhler yapılmıştır.

2- Divan: Kaynaklarda bulunan şiirleri bir araya toplanarak oluşturulmuş bir eserdir. 1931'de Journal Asiatique'de yayınlanmıştır.

3- Ahbaru Hallac: Hallac'ın söylediği rivayet edilen sözlerin bir araya toplanması ile oluşturulmuştur. Paris'te 1914'te yayınlanmıştır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası