HARKUŞÎ

Abdülmelik bin Ebu Osman İslam âlimlerinin meşhurlarından
A- A+

İslam âlimlerinin meşhurlarından. Tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir. Fıkıh ilminde Şafiî mezhebi âlimlerindendir. Babasının künyesi Ebu Osman olduğu için, ismi Abdülmelik bin Ebu Osman şeklinde de kaydedilmiştir. Künyesi Ebu Sa'id ez-Zahid Harkuşî, en-Nişaburî'dir. 407 (m. 1016) senesinde vefat etti.

Nişaburlu olup, Irak'a, Şam'a, Mısır'a ve Hicaz'a gitti. Oralarda zamanın âlimlerinden ilim öğrendi. Bir müddet Mekke'de kaldı. Daha sonra Nişabur'a döndü. Zehebî, Hamid Rif'a'dan ve onun tabakasından rivayette bulunduğunu söylemiştir. Vaaz ve nasihatlarıyla meşhur, zahit bir âlimdi. Hakim onun için; “Ondan daha âlim, zahit, mütevazi bir zat görmedim. İnsanlara doğru yolu gösterirdi.” demiştir. Kendi elinin emeği ile kazandığından yerdi. Takke yapıp sattırırdı. Bir medrese ve hastahane yaptırdı. Bunların masrafının karşılanması için de mal vakfetti. Yaptırdığı medreseye ayrıca bir kütüphane kurdu.

Yazdığı eserler meşhur olup, şunlardır:

1- "El-Beşara ve'n-nezara", 2- "Tehzibü'l-esrar fî Tabakati'l-ahyar", 3- "Kitabü'z-zühd""Tefsir-i kebir", 4- "Delailü'n-nübüvve", 5- "Siyerü'l-ubbad ve'z-zühhad", 6- "Şerefü'l-Mustafa".

Delailü'n-nübüvve adlı eserinden seçmeler:

Ahmed bin Abde Hammad'dan, o da Ma'bed bin Hilal ez-Zemanî'den naklen şöyle anlatmıştır: Bir defasında Enes bin Malik'in yanına gitmiştik. Yanımızda Sabit Benanî vardı. Sabit Benanî izin istedi. Huzuruna girdik. Sabit Benanî'yi sedir üzerine oturttu. Ben arkadaşlarıma, şefaat hadisinden başka bir şey sormayın dedim. Sabit Benanî; “Ey Ebu Hamza! Şüphesiz bu kardeşlerin, Basra'dan buraya senin yanına, Resulullah sallallâhü aleyhi ve sellemin şefaat ile ilgili bir hadis-i şerifini sormaya geldiler.” dedi. Bu isteğimizi kabul edip şöyle dedi:

“Resulullah buyurdu ki: “Kıyamet günü insanlar arasında (o günün dehşetinden dolayı) bir karışıklık, bir dalgalanma görülür. Âdem'e giderler. Ey Âdem zürriyetine şefaat et derler. Âdem Aleyhisselam, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Fakat siz İbrahim'e gidiniz. Çünkü o, Allahü Teâlâ'nın halilidir. İbrahim'e giderler, ondan da şefaat etmesini isterler. İbrahim de ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz Musa'ya gidiniz. Çünkü o, Allahü Teâlâ'nın kelimidir der. Musa'ya giderler. O da, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz İsa'ya gidiniz. Çünkü o, Ruhullah ve Kelimetullah'tır, der. İsa Aleyhisselam'a da giderler, o da, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz Muhammed'e gidiniz der.

Bunun üzerine insanlar bana gelirler. Ben şefaat ederim derim. Rabbimden şefaat için izin isterim, bana izin verir. Rabbimin huzurunda dururum. Bana anlatamayacağım şekilde hamdetmeyi ilham edecek, ben de Rabbime o hamdler ile hamd edeceğim. Sonra secdeye kapanacağım, Rabbim bana; “Ya Muhammed başını secdeden kaldır, ne söylersen dinlenilecek, ne istersen verilecek, şefaat et şefaatin kabul olunacak.” buyuracak. Ben de; “Ya Rabbî! Ümmetim, ümmetim.” diyeceğim. Bunun üzerine; “Git, kalbinde buğday tanesi veya bir arpa ağırlığında (az) imanı olan kimseyi Cehennem'den çıkar.” buyuracak. Gidip onları çıkaracağım.

Harkuşî'nin "Kitabü'l-Beşara ve'n-nezara" adlı eserinin unvan sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı 1688 numarada kayıtlıdır.

Sonra tekrar secdeye kapanacağım. Gene önceki gibi Rabbime hamd ve sena edip, O'na sığınacağım. Yine bana; “Ya Muhammed başını kaldır, ne söylersen dinlenilecek, ne istersen verilecek, şefaat et şefaatin kabul olunacak.” buyurur. Ben de; “Ya Rabbî! Ümmetim, ümmetimi isterim.” diyeceğim. Bana denilir ki: “Git, ümmetinden kalbinde hardal tanesi kadar imanı olanı Cehennem'den çıkar.” Bunları da çıkardıktan sonra tekrar secdeye kapanıp, Rabbime hamd edeceğim ve ona sığınacağım. Yine bana; “Ya Muhammed başını kaldır. Söyle dinlenilir, ne istersen verilir, şefaat et şefaatini kabul edeceğim.” buyurur. Ben de; “Ya Rabbî! Ümmetimi isterim, ümmetimi isterim.” derim. Bunun üzerine Rabbim buyuracak ki: “Git, ümmetinden kalbinde hardal tanesinden çok az da olsa, zerre kadar imanı olanı Cehennem'den çıkar.” buyurur. Bu böylece üç defa buyurulur.”

Harkuşî hazretlerinin "Delailü'n-nübüvve" adlı eserinin Ravendî tarafından yapılan tercümesinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı 2222 numarada kayıtlıdır.

Harkuşî'nin "Delailü'n-nübüvve" adlı eserinde zikrettiği, Kıyamet günü insanların sırayla peygamberlerden şefaat isteyeceği; onların çekinip, sadece Peygamber Efendimizin ümmeti için Allahü Teâlâ'dan şefaat isteyeceğini bildiren hadis-i şerif.

Yine Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennet'te ilk şefaat edecek benim, benim isteğimin kabul edildiği kadar, hiçbir nebininki kabul edilmeyecek, Peygamberlerden kendisine sadece bir kişi iman etmiş olanları var.” Resulullah Efendimiz yine buyurdu ki: “Cennet'te ilk şefaat edecek olan benim. Ümmeti en çok olan peygamber benim. Cennet'in kapısını ilk çalacak olan benim.” Yine bir hadis-i şerifte; “Kıyamet günü Cennet'in kapısına gelip, açılmasını isterim. Hazin (melek), sen kimsin? der. Ben Muhammed'im derim. Melek bana, senden önce hiç kimseye açmamam emredildi der.” ve, “Her peygamberin yaptığı (makbul) bir dua vardır. Ben duamı kıyamet günü ümmetime şefaat için bıraktım.” buyurdu.

Davud bin Ebu Hind şöyle anlatmıştır: “Kıyamet günü bu ümmetten olan günahkâr kimse, Resulullah'ın elinden tutar ve; “Ya Resulallah, beni azaptan kurtar!” der. Resulullah Efendimiz de; “Benim sünnetim sana ulaştı, şeriatimi duydun. Niçin asi oldun? Şimdi ne özür beyan edeceksin?” buyurur. Bunun üzerine azaba düşecek olan kimse; “Ya Resulallah! Benim kötü bahtım bana galebe çaldı.” der. Bunun üzerine Resulullah; “Ümmetimden (iman ile ölen) hiç kimsede şekavet ehli (ebedî Cehennemlik olan) yoktur. Ya Rabbî! Bunu bana bağışla.” der. Allahü Teâlâ da onu bağışlar. Ahmed bin Asım Antakî buyurdu ki: “Kıyamet günü ilmiyle amel eden kimseye, ilmi şefaatçi olur. İlmiyle amel etmeyene de, o ilim hasım olur.”

Ebu Sa'id Harkuşî'nin "Delailü'n-nübüvve" adlı eserinde Peygamberimize salat ve selam getirmenin fazileti babı:

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cebrail ile karşılaştım. Beni müjdeleyerek, Allahü Teâlâ sana salat ve selam okuyanlara, salat ve selam vereceğini buyurdu dedi. Ben de bundan dolayı, Rabbime secde ederek şükrettim.”

Abdurrahman bin Avf şöyle anlatmıştır: “Resulullah ile Bakî Kabristanı'na gittik, iki defa secde edip, secdelerde uzun müddet kaldı. Sebebini sordum. Buyurdu ki: “Cebrail bana geldi ve dedi ki: Bir kimse sana salat okursa, yetmiş melek de ona salat okur.”

Ebu Sa'id-i Hudrî şöyle demiştir: “Resulullah buyurdu ki: “Bir topluluk bir araya gelir oturur da, Peygamberlerine salat okumazlarsa, onlara bir üzüntü çöker.”

Yine bir hadis-i şerifte; “Kim her gün yüz kere Allahümme salli alâ Muhammedin ve Ehl-i Beytihi derse, onun otuzu dünyada olmak üzere yüz ihtiyacı giderilir.”

Bekr bin Abdullah Müzenî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte; “Her kim bana on kere sabah, on kere da akşam salavat okursa, kıyamet günü şefaatime kavuşur.” buyuruldu.

Peygamber Efendimiz, bir defasında minbere çıkarken üç defa âmin dedi. Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah, şimdiye kadar yapmadığınız bir şeyi yaptınız, sebebi nedir?” denilince buyurdu ki: “Bana Cebrail geldi ve dedi ki: Kim annesi babası ve ikisinden biriyle bulunur da (onlara iyilik yaparak) bağışlanmazsa, Allahü Teâlâ onu mahrum etsin. Ben de âmin dedim. Kim Ramazan-ı şerife ulaşır da günahlarını bağışlatmazsa, Allah onu mahrum etsin dedi. Ben de âmin dedim. Kim de yanında senin ismin anıldığı hâlde sana salevat getirmezse, Allah onu rahmetinden mahrum etsin dedi. Ben de âmin dedim.”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'nın bir takım melekleri vardır. Bana ümmetimin getirdiği, söylediği salevatı ulaştırırlar. Ya Resulallah! Filan oğlu filan sana salat okudu derler.” “Ya Resulallah, siz çürümüş hâlde iken bu nasıl olur?” denilince buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allahü Teâlâ enbiyasının etini toprağa haram kıldı. Onlar kabirde çürümezler.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Kimin yanında ismim anılır da salevat getirmezse, Cennet yolundan uzaklaşmış olur.”

“Kim bana bir salevat yazarsa, yazdığı salevat, yazdığı yerde kaldığı müddetçe, melekler onu yazan için istiğfar ederler.”

Abdülmelik bin Muhammed hazretlerinin kıymetli eserlerinden biri de "Tehzibü'l-esrar" adlı kitabı olup, çok faydalıdır. Bu kitaptan çeşitli bölümlerin tercümesi, ana hatlarıyla şöyledir:

Tasavvuf:

Ma'rûf-i Kerhî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf; hakikatlere sarılmak, derin, ince, manalı konuşmak ve insanlardan bir şey beklememektir.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf ehli, toprak gibidir. Toprağa kötü şeyler atılır. Fakat toprak iyi şeylerle (çiçek vs.) karşılar, güzel şeyler verir.”

Yine buyurdu ki: “Tasavvuf ehlinin kalbi, İbrahim Aleyhisselam'ın kalbi gibi dünyaya düşkün olmaktan uzak ve Allahü Teâlâ'nın emirlerine itaatkârdır. Teslimiyeti, İsmail Aleyhisselam'ın teslimiyeti gibidir. Hüznü, Davud Aleyhisselam'ın hüznü gibi, fakrı, İsa Aleyhisselam'ın fakrı gibidir. Sabrı, Eyyub Aleyhisselam'ın sabrı gibi, şevki, Musa Aleyhisselam'ın dua ederken gösterdiği şevk gibidir. İhlası da, Muhammed Aleyhisselam'ın ihlası gibidir.”

Yine buyurdu ki: “Allah adamının, tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır: Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular.”

Ebü'l-Hüseyin hazretlerine; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Bunu anlatmak, ifade etmek çok zordur. Fakat onu tadan anlar.”

Tövbe:

Abdullah bin Ömer rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, ruh gargaraya gelmedikçe kulun tövbesini kabul eder.” Büyük âlim ve aynı zamanda vaiz olan Ebu Sa'd buyurur ki: “Tövbe yüksek makamlardan ve Allahü Teâlâ'nın sevgisini gerektiren amellerdendir. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Allahü Teâlâ, tövbe edenleri sever.” (Bakara suresi: 222) buyuruyor. Sehl bin Abdullah buyurur ki: “Tövbe, yaptığı günahlara pişmanlık duymak ve zemmedilen hareketlerden, Allahü Teâlâ'nın razı olduğu işlere dönmektir. Doğru bir tövbe edebilmek için; helalinden yemek, azalarını kötülüklerden ve günahlardan muhafaza etmek, bu hususlarda Allahü Teâlâ'dan yardım istemek lazımdır.”

Zünnun-i Mısrî'ye tövbe sorulduğu zaman; “Avamın tövbesi, günahlardan, havassın (seçilmişlerin) gafletten dolayıdır.“ buyurdu.

Muhammed bin Ali el-Kettanî'ye istiğfarın ne olduğu soruldu. “İstiğfar, tövbe demektir. Tövbe ise, altı manayı içine alan bir isimdir. Birincisi; yapmış olduğu günaha pişmanlık duymak. İkincisi; yapmış olduğu günahı bir daha işlememeye azmetmek, karar vermek. Üçüncüsü; Allahü Teâlâ'ya karşı yapmakla mükellef olduğu farzları eda etmek. Dördüncüsü; hakkı geçenlerin haklarını vermek. Beşincisi; haramları atmak için, onunla beslenen vücudunu eritmek. Altıncısı; bedene, günahların tadını tattırdığı gibi, taatlerin acısını da tattırmak.” buyurdu.

Harkuşî hazretleri "Tehzibü'l-esrar" adlı eserinde buyuruyor ki:

İbn-i Ata; “Tövbe, iki tanedir. Birincisi; inabe tövbesi, diğeri; isticabe tövbesi. Inabe tövbesi; kulun akıbetinden korkarak, tövbe etmesi. İsticabe tövbesi; kulun Allahü Teâlâ'nın kereminden hayâ ederek yapılan tövbedir.” buyurdu.

Ebu Bekr Razî şöyle nakleder. Ebu Bekr Beykendî'den duydum. Buyurdu ki: “Tövbe, kulun, Allahü Teâlâ'ya karşı cürette bulunduğunu bilmesi, günahından dolayı kendisini yere batırmayacak, ateşte yakmayacak kadar Rabbinin halîm olmasını görmesidir. Sonra tövbe edip, bir daha ona dönmemesidir.”

Harkuşî'nin bildirdiği, “Her peygamberin yaptığı (makbul) bir dua vardır. Ben duamı kıyamet günü ümmetime şefaat için bıraktım.” hadis-i şerifi.

Hasan-ı Basrî anlattı: “Allahü Teâlâ Âdem'in tövbesini kabul ettiği zaman, melekler onu tebrik ettiler. Cebrail ve Mikail (aleyhimesselam) yanına indiler. “Ey Âdem! Gözün aydın, Allahü Teâlâ tövbeni kabul etti.” dediler. Bunun üzerine Âdem Aleyhisselam; “Ya Cebrail! Bu tövbemden sonra ben tekrar hesaba çekilirsem halim ne olur?” deyince, Allahü Teâlâ Âdem Aleyhisselam'a “Ey Âdem! Senin zürriyetine, tövbeyi miras bıraktım. Onlardan bana kim senin yaptığın dua gibi dua ederse, senin yalvarmanı kabul ettiğim gibi, onunkini de kabul ederim. Kim benden isterse, ona veririm. Çünkü ben, kullarıma yakınım ve onların isteklerini kabul ederim.” diye vahyetti.”

Rabia-i Adviyye de, tövbeyi şartlarına uygun yapmamanın da günaha sebep olduğunu, bunun için de, tekrar ve doğru tövbe yapmak gerektiğini şöyle ifade etmiştir: “Bizim tövbelerimiz, başka bir tövbeyi gerektirir.” Ve yine; “Sadece dil ile istiğfar yalancıların tövbesidir.” buyurarak tövbenin şartlarına uygun yapılması gerektiğini bildirmiştir.

Peygamberimiz hadis-i şerifte; “Pişmanlık tövbedir.” buyurdu. Ebu Sa'id el-Vaiz hazretleri bu hadis-i şerifin manasını şöyle açıklamıştır: “Geçmiş günahlardan dolayı kalbde bir yanmanın ve artık bir daha işlememek üzere kesin, açık bir niyetin hasıl olmasıdır.” Yine Peygamberimiz; “Günahtan tövbe eden, sanki o günahı işlememiş gibidir.” buyurdular.

Bunun manasını da şöyle açıklamıştır:

Tövbe hakiki bir tövbe olduğu zaman, Yahya bin Zekeriyya Aleyhisselam gibi günahsız olur. Çünkü o, hiç günah işlemedi ve günah işlemeye de yönelmedi. Bazı kitaplarda şöyle kaydedilmiştir. Allahü Teâlâ kuluna buyurur ki: “Ey kulum! Sen gayret göster, çalış, ben veririm. Sen sabret, ben karşılığını ihsan ederim. Sen iste, ben veririm. Sen dua et, ben kabul ederim. Sen şükret, ben nimetimi arttırırım. Sen tövbe et, ben tövbeni kabul ederim.”

Sehl hazretlerine; “Tövbe nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Başı icabet, sonra inabet, sonra tövbe, sonra istiğfardır. İcabet, iş ile olur (günahtan el çekmek). İnabet kalb ile, tövbe niyet ile, istiğfar da kendini kusurlu görmekle olur.”

Muhammed bin Ali'ye; “Tövbe nedir?” diye sorulunca; “Kötülüklerden uzaklaşıp iyiliklere yönelmek, sonra bunda mücahede, nefse bunu yapmasını zorlamak, sonra bu işte sebat etmek ve sonra doğruluk göstermektir. Bundan sonra da Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanıp velayete (evliyalığa) ve yardımına, ihsanlarına kavuşmaktır.” buyurdu.

Bennan es-Sûfî buyurdu ki: “Tövbe iki çeşittir. Biri avamın tövbesi, biri de seçilmişlerin tövbesidir. Avamın tövbesi günahlardan tövbedir. Seçilmiş kimselerin tövbesi gafletten tövbedir. Avam ile havassın (seçilmişlerin) tövbelerinde fark vardır. Avam günahlardan ve kötülüklerden tövbe eder. Havas ise bunlarızaten işlemez. Fakat onların tövbesi yanılmaktan, gaflete düşmekten ve yaptığı ibadet ve taati sebebiyle kendini beğenme korkusundan tövbedir.”

Şakik-i Belhî buyurdu ki: “İnsanları iki şey helak eder. Biri, tövbe ederim diyerek günah işlemeleri, diğeri de sonra yaparım diyerek tövbeyi geciktirmeleridir.”

Yusuf bin Esbat hazretleri buyurdu ki: “Tövbenin on derecesi vardır: 1- Cehaletten uzaklaşmak, 2- Tembelliği terk etmek, 3- Münkerattan tevelli, kötülüklerden uzaklaşmak, 4- Beğenilen ve razı olunulan işleri yapmak, 5- Hayırlara koşmak, hayır işlerde yarışmak, 6- Tashih-i tövbe, tövbeyi tam ve doğru yapmak, 7- Lüzumü'n-tövbe günahları terk edip Hakk'a yönelmek, 8- Hak sahiplerinin haklarını ödemek (Eda-i mezalim), 9- Talebi'l-meganim, fırsatları ganimet bilmek, 10- Kalbin tasfiyesi, kötülüklerden temizlenmesi.”

Ahmed bin Ebu Havarî buyurdu ki: “Kul kalbiyle pişman olmadıkça, diliyle istiğfar etmedikçe ve kendi üzerinde hakkı olan hak sahiplerinin hakkını ödemedikçe tövbe etmiş olmaz. Kul ibadete yönelir, kulluğunu yaparsa, tövbeye ve zühte ulaşır. Zühte kavuşunca, sadakate, sıdka kavuşur. Sıdka kavuşunca, tevekküle, bununla da istikamete kavuşur.

Hazreti Ömer şöyle rivayet etmiştir: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü tövbe en güzel bir surette getirilir, öyle güzel kokusu olur ki, onu Müminlerden başkası duymaz? Kâfirler der ki: “Müminler o kokuyu alıyorlar da, biz neden alamıyoruz?” Bunun üzerine tövbe onlara şöyle der: “Eğer beni dünyada kabul etseydiniz (dünyada iken tövbe etseydiniz) şimdi (bu güzel kokumu) duyardınız.” Bunun üzerine kâfirler: “Şimdi seni kabul ediyoruz.” derler. Semadan bir melek kâfirlere şöyle seslenir: “Eğer Dünyadaki altın ve gümüşleri ve her şeyi de getirseniz, artık sizden tövbe kabul olunmaz.” Sonra buyurdu ki: “Melekler onlardan uzaklaşır. Cehennem bekçileri olan melekler gelirler. Kendisinde güzel koku bulunanları Cennet'e korlar. Kötü koku bulunanları ise Cehennem'e atarlar.”

İbni Ata; “Kim amel ederek tövbesini düzeltirse, tövbesi kabul olunur.” buyurdu.

Zünnun-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Her uzvun tövbesi vardır. Kalbin tövbesi, haram olan işleri yapmaya niyeti terk etmesidir. Gözün tövbesi, harama uzanmaması, ayakların tövbesi, harama gitmemesi, kulağın tövbesi, haram olan şeyleri dinlememesi, karnın tövbesi, helal yemek, fercin tövbesi, fuhşa dalmaması, işlememesidir...”

Ebu Hafs hazretlerine; “Tövbekârlar neden dünyayı sevmezler?” denildi. “Çünkü onlar, günaha dünyada batarlar.” buyurdu. “Fakat, tövbe de dünyada yapılır.” dediklerinde de; “Bu günaha delildir, işleniyor ki tövbe yapılıyor. Bu kesindir. Yani dünyada günah işleniyor, fakat bu günahların tövbesinin kabul edileceği kesin değildir.” buyurdu.

Ebu Abdullah Cela hazretlerine denildi ki: “İnsan ne zaman tam tövbekâr olur?” “Sol omuzundaki melek, yirmi sene hiç yazacak günah bulamadığı ve yazmadığı zaman.” buyurdu.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ (günahkâr kuluna) ey Âdemoğlu, sen bana dua etmedin. Benden günahlarının bağışlanmasını istemedin. Eğer bunu benden isteseydin, arzın dolusu günahın olsa, göğe ulaşsa, onu bağışlar, günahına bakmazdım, buyurdu.”

Harkuşî'nin zikrettiği, “Kim Allahü Teâlâ'nın rızası için ihlasla kırk gün ibadet ederse, kalbinden diline hikmet akar. Allahü Teâlâ'ya kırk gün ihlasla ibadet eden her kulun kalbinden, diline hikmet pınarları fışkırır.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir kıta.

Murakabe: Peygamberimiz buyurdu ki: “İnsanlar görürken yapmayı beğenmediğin, yapmaktan çekindiğin işi, yalnız iken de yapma.”

İbrahim bin Şemmas şöyle anlatmıştır: “Bir adam, Abdullah ibni Mübarek hazretlerinden nasihat istedi. O da; “Allahü Teâlâ'yı murakabe et.” buyurdu. Nasihat isteyen kimse bu sözün manasını bir zata sordu. O da; “Sen Allahü Teâlâ'yı görür gibi hareket et.” diye açıkladı.”

Abdülvahid bin Zeyd; “Sahibim, Rabbim beni görüyorken, başkasının görmesine aldırmam.” buyurmuştur.

Ebü'l-Abbas bin Ata; “Taatin en faziletlisi, her an murakabe üzere olmaktır. (Allahü Teâlâ'nın her an her şeyi gördüğünü unutmamaktır.)” buyurdu.

Ebu Osman el-Mağribî de; “İnsan için vazgeçilmez ve en lüzumlu şey murakabe, muhasebe ve ilmiyle amel etmektir.” buyurdu.

Ebu Hafs şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında oturup onlara vaaz ve nasihat ederken, kendi nefsine ve kalbine vaaz et, onların senin etrafında toplanması seni gururlandırmasın. Çünkü onlar, senin dışını görüyor. Allahü Teâlâ ise kalbini ve düşüncelerini de biliyor.”

Harkuşî'nin bildirdiği "İhlas nedir?" diye sorulunca; “Rabbim Allah'tır demen, sonra da emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır.” hadis-i şerifinin yazılı olduğu bir levha.

Naklolunur ki: Büyüklerden bir zat, talebeleri içinde genç birisini daha çok severdi. Diğer talebeler ise; “Acaba hocamız neden o genci daha çok seviyor?” diye düşünüyorlardı. Hocaları bir gün bu talebelerine ve o sevdiği küçük talebesine birer tane kuş verip; “Gidiniz, bu kuşları kimsenin görmediği yerde kesip bana getiriniz.” diye emretti. Talebelerinden her biri kendisine verilen kuşu alıp, ıssız bir yerde keserek hocasına getirdi. Hocalarının çok sevdiği küçük talebe ise, kuşu kesmeden geri getirdi. Sebebi sorulunca; “Ben kimsenin görmediği bir yer bulamadım. Çünkü Allahü Teâlâ, her an, her şeyi görüyor.” dedi. Bunu işiten arkadaşları onun murakabesi karşısında şaşıp, hocalarının neden onu daha çok sevdiğini anladılar.

Yusuf Aleyhisselam'a aşık olan Zeliha, onu kendine çağırdığında, odada bulunan bir putun yüzünü örttü. Yusuf Aleyhisselam; “Neden onun yüzünü örtüyorsun?” deyince, Zeliha; “Bu bizim ilahımızdır, ondan utanıyorum.” dedi. Bunun üzerine Yusuf Aleyhisselam; ”Sen bir taş parçasından utanıyorsun da, ben âlemlerin rabbi olan Allahü Teâlâ'dan utanmam mı? O, her an, her şeyi görüyor, biliyor.” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine; “Murakabe nedir?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Murakabe, bir şeyden korkup da vuku bulmasını bekleyen kimsenin beklemesi ve uykusunu, istirahatini terk etmesi gibi olmaktır. Âlimler; “Murakabe; Allahü Teâlâ'nın her şeyi gördüğünü, bildiğini bilmektir.” buyurdular.”

Âlimlerden biri buyurdu ki: “Reca (ümit) seni ibadete çeken şey, havf (korku) da seni günahlardan uzaklaştıran şeydir.”

Muhammed bin Ali Tirmizî buyurdu ki: “Seni her an Rabbinin gördüğünü unutma, şükrünü, sana devamlı nimetler veren, her an muhtaç olduğun Rabbine yap.”

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İnsanın kalbini süsleyen ve insan için en faydalı ilim, kendini Allahü Teâlâ'nın her an, nerede olursa olsun gördüğünü bilmesidir.”

Zünnun-i Mısrî hazretlerinden şöyle soruldu: “Kul, ne ile Cennet'e girer?” Buyurdu ki: “Sapmayan doğru bir istikamet, yanılma olmayan bir çalışma, yalnız ve başkaları ile beraber olduğunda murakabe hâlinde olmak, Allahü Teâlâ'nın gördüğünü unutmamaktır. Ölüme hazırlanıp, beklemek, hesap günü gelip çatmadan nefsi hesaba çekmektir. Zünnun-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Kalbini kötülüklerden koruyarak murakabe eden kimsenin, Allahü Teâlâ azalarını da kötülüklerden korur.”

Ebu Hafs el-Haddad; “Amel edenlerin en efdal ameli, murakabe üzere olmalarıdır.” buyurdu.

 

Edep:

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Kişinin çocuğunu terbiye etmesi, ona edep öğretmesi, her gün yarım sa' (1.750 gr. hurma gibi) sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”

Sa'id bin Müseyyib buyurdu ki: “Kalbinde Allah için bir şey olmayan ve Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarına uymayan kimse edepten uzaktır.”

Sehl bin Abdullah; “Kim nefsini edepli olmaya zorlarsa, ihlas ile kulluk etmesi mümkün olur.” buyurdu.

Büyüklerden biri de; “En üstün edep, tövbe ve nefsi günahlardan menetmek, uzak durmaktır.” buyurdu. Yine bir zat; “Üstünlüklere ancak edep ile kavuşulur.” buyurdu.

Ebu İmran şöyle demiştir: “Dört güzel hasletle üstün hale kavuştum. Beşir bin Haris'i rüyamda gördüm. Buyurdu ki: “Dört haslete yöneldin, fakat edebi terk ettin, halbuki edep en önemli iştir.”

Süfyan-ı Sevrî hazretleri buyurdu ki: “Güzel edep, Allahü Teâlâ'nın gazabını söndürür.” Yahya bin Muaz; “Kim tam bir edep ile edeplenirse, Allahü Teâlâ'nın sevdiği, muhabbet ehli kimselerden olur.” buyurdu.

Ebu Muhammed Harirî şöyle buyurmuştur: “Yirmi sene müddetle ayağımı uzatıp oturmadım. Dedim ki: Rabbime karşı edepli olmak, benim için daha evladır.” Buyuruldu ki: “Üç haslet vardır ki, bunlara sahip olan mahrum kalmaz. Edep ehliyle beraber bulunmak, güzel edep sahibi olmak ve başkasına eziyet etmemek.”

Cüneyd-i Bağdadî, Ebu Hafs'a; “Eshabını, talebelerini ve sultanları edeplendirdin.” dedi. O da; “Yemin ederim ki, zahirde, dışta görünen güzel edep, batının, için, kalbin edepli olduğuna alamettir.” dedi.

İbn-i Abbas buyurdu ki: “Bütün edeplerin başı; rahatlıkta da, sıkıntı zamanında da, Allahü Teâlâ'nın emirlerine uyup, yasakladıklarından sakınmaktır.”

Sehl bin Abdullah hazretlerine; “Nefsin edebi nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Nefsinizi üç şey ile edeplendiriniz: Gafil kimselerle birlikte bulunmayınız. Çünkü onlar dünya işlerine dalarlar (kendilerini unuturlar). Nefsin, yasak edilen şeylere dalmasına ve uyumada, yemede ve içmede (mubahlarda) aşırı gitmesine engel olunuz. Bir de helal lokma yiyiniz...”

Abdullah bin Menazil'e; “Edep nedir?” denilince; “Çok çeşitli tariflerini yapmışlardır. Biz de deriz ki, edep; insanın nefsini tanıması, bilmesidir.”

Ebu Ali Rodbarî buyurdu ki: “Nefis, kötülüklere dalmak suretiyle kendini mahveder. Kul, nefsini terbiye etmekle mükelleftir. Nefis, yaratılışı icabı muhalefet edicidir. Kul, nefsinin muhalefetini kırmaya çalışmalı ve kötü isteklerini yapmasına mâni olmalıdır. Kul, ne zaman nefsine karşı bunu yapmayı ihmal ederse, kendinin helake sürüklenmesinde nefsine yardım etmiş olur. Hazreti Ali bu hususta buyurdu ki: “Kim nefsine kötü isteklerini yapması hususunda yardım ederse, kendinin helak olması için nefsine yardım etmiş olur.”

Abdullah bin Mübarek buyurdu ki: “Edepten az bir şeye bile çok muhtacız. İlimden çok şeye muhtaç olmamız böyle değildir.”

Hızır Aleyhisselam bir kimseye şöyle buyurmuştur: “Allah'ım! Sana kulluk yapmam hususunda bana güzel edep ihsan eyle diye dua et.”

İbn-i Ata'ya; “Edep nedir?” denilince; “Müstahsenata vukufundur. (Razı olunulan, beğenilen şeyleri yapmandır.)” buyurdu. “Bu nasıl olur?” deyince; “Yalnız iken de, başkaları ile birlikte iken de edepli olman, Allahü Teâlâ'dan utanmandır. Eğer böyle yaparsan, cahil de olsan edepli bir kimse olursun.” buyurdu.

Hasan-ı Basrî hazretleri; “Dünyada ve ahirette kul için en faydalı edep; dine bağlılık, dünyaya düşkün olmamak ve Rabbini tanımaktır.” buyurdu.

 

Güzel Ahlâk:

Peygamberimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Güzel ahlâk, güzel ahlâk sahibi olan kimsenin boynunda, Allahü Teâlâ'nın rızasından bir halkadır. Rahmetten bir zincire bağlanmıştır. Bu zincir de Cennet kapısında bir halkaya bağlanmıştır. Zincir onu Cennet'e doğru çeker ve bu kapıdan Cennet'e girmesine sebep olur. Kötü ahlâk da sahibinin boynunda Allahü Teâlâ'nın gazabından bir halkadır. Bir zincir ile Cehennem kapısındaki bir halkaya bağlıdır. O zincir de kötü ahlâk sahibini oraya çeker ve o kapıdan Cehennem'e sokar.”

Eyyub bin Utbe şöyle rivayet etmiştir: Resulullah'a bir adam gelip; “Ya Resulallah! Din nedir?” dedi. “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Sonra sağ tarafına geçip; “Din nedir?” dedi. “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Arkasından gelip; “Ya Resulallah! Din nedir?” dedi. “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Sonra ona dönüp; “Din bilgilerine sahip olsan da, olmasan da, din; kızmamandır.” buyurdu.

İbrahim bin Edhem hazretleri bir yere gitmişti. Karşısına onu tanımayan bir asker çıktı; “Sen köle misin?” diye sordu. “Evet.” dedi. “Mamur yer neredededir?” deyince, mezarlığı gösterdi. Asker buna kızıp, kamçı ile kafasına vurup yaraladı. Bunu talebeleri öğrenince vuran adama; “Sen ne yaptın? Bu zat, İbrahim bin Edhem hazretleridir.” dediler. Vuran kişi af dileyip elini öptü. “Neden sen köle misin dediğim zaman evet dedin?” diye sordu. “Çünkü ben, Allah'ın kuluyum.” dedi. “Peki o sana vururken, onun Cennet'e girmesi için dua ettin. Bunun sebebi nedir?” dediler. Buyurdu ki: “İstedim ki ona benden kötülük dokunmasın, benden nasibini iyilik olarak alsın.”

Ebu Osman Hirî hazretlerini, bir kişi evine davet etti. Evine varınca içeri kabul etmeyip geri çevirdi. Kapıdan dönüp giderken tekrar çağırdı. O da döndü. Fakat yine geri çevirdi. Bu hâl üç defa böyle tekrarlandı. “Bunu seni denemek için yaptım.” dedi. Fakat Ebu Osman hazretlerinin hâlinde hiçbir değişiklik, kızma görülmedi. Bu hâliyle ahlâkının üstünlüğünü ve tevazusunu gösterdi.

Lokman Hakim'e, oğlu; “Ey babacığım, bir insan için en hayırlı haslet nedir?” dedi. Lokman Hakim; “Dindir.” dedi. “Ya iki haslet olsa?” dedi. “Din ve mal.” buyurdu. “Üç haslet olsa?” dedi. “Din, mal ve hayâdır.” buyurdu. “Dört olsa?” dedi. “Din, mal, hayâ ve güzel ahlâk.” dedi. “Ya beş haslet olsa?” deyince; “Din, mal, hayâ, güzel ahlâk ve sehavettir (cömertliktir).” buyurdu. “Altı olsa?” deyince; “Ey oğlum, bir insanda bu beş haslet toplanırsa, o insan müttekî, veli ve Allahü Teâlâ'nın kendine yakın kıldığı kullarından olup şeytandan uzaklaşır.” buyurdu.

Lokman Hakim'in oğlu devamla; “Ey babacığım, en kötü haslet nedir?” dedi. Lokman Hakim; “En kötü haslet küfürdür.” buyurdu. Oğlu; “Ya en kötü iki haslet nedir?” deyince; “Küfür ve kibir.” buyurdu. “Üç olursa?” deyince; “Küfür, kibir, şükrün azlığı, az şükretmek.” buyurdu. “Dört olursa?” deyince; “Küfür, kibir, şükür azlığı ve cimriliktir.” buyurdu. “Beş olursa?” deyince; “Küfür, kibir, şükür azlığı, cimrilik ve kötü ahlâktır.” buyurdu. “Ey babacığım altı olursa?” deyince; “Ey oğulcuğum, bu beş kötü haslet bir kimsede toplanınca, o kimse şakîdir. Allahü Teâlâ'dan uzaktır.” buyurdu.

Yahya bin Muaz'a; “İnsanların en iyisi kimdir?” denilince; “İnsanlar ile muamelesi en kolay olandır (güçlük çıkarmayandır).” buyurdu.

Hamdun Kassar hazretleri; “Güzel ahlâkı cömertlikte, kötü ahlâkı da cimrilikte görüyorum.” buyurdu.

Yusuf bin Esbat buyurdu ki: “Güzel ahlâkın alameti on tanedir. 1- Fazla itiraz etmemek, 2- Adalet sahibi olmak, 3- Nefsini daima aşağı görüp, kendini beğenmemek, 4- İnsanlarda gördüğü ayıpları örtmek, 5- Müslüman kardeşinin hatasını görünce, hüsn-i zan etmek, 6- Başkalarının eziyetine katlanmak, 7- Nefsine zulmetmemek, 8- Kendi ayıplarına bakıp, başkasının ayıplarını araştırmamak, 9- Herkese karşı güler yüzlü olmak, 10- Herkese karşı yumuşak ve tatlı sözlü olmak.”

Sehl bin Abdullah hazretlerine; “Güzel ahlâk nedir?” diye sorulunca; “En aşağı derecesi, insanların yükünü çekmek, sıkıntılarına katlanmak ve bundan dolayı karşılık beklememek, günahkârlara acıyıp affedilmelerini dilemektir.” buyurdu.

Iyad hazretlerine; “Güzel ahlâk nedir?” diye sorulunca; “Rızkı, Allahü Teâlâ'nın vereceğinden endişe etmemek. Allahü Teâlâ'ya itaat edip, Allahü Teâlâ'ya isyan etmemek, insanlar ile muamelede günahlardan sakınmaktır.” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Dört şey vardır ki, ilmi az da olsa, bunlar insanı Allahü Teâlâ'nın indinde ve insanlar arasında en yüksek dereceye çıkarır. Bunlar; hilm (yumuşaklık), tevazu, cömertlik ve güzel ahlâktır. Bunlar, imanın kemalindendirler.”

Kettanî hazretleri, “Tasavvuf güzel ahlâktır, kimin güzel ahlâkı artarsa, derecesi de artar.” buyurdu.

Abdullah bin Muhammed Razî, “Güzel ahlâk, kendinden olan şeyleri (iyilikleri) küçük, sana başkasından geleni (iyilikleri) büyük görmendir.” buyurdu. Hazreti Ömer buyurdu ki: “İnsanlara güzel ahlâk ile muamele ediniz. Fakat onların kötü işlerinden uzak durunuz.”

Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Kötü ahlâk çok iyiliklerle birlikte bulunsa da faydası yoktur. Fakat güzel ahlâk pek çok kötülükler arasında da olsa faydalıdır.”

İbn-i Abbas'tan; “Kerem nedir?” diye soruldu: “Onu Allahü Teâlâ mealen; “Sizin Allahü Teâlâ indinde en üstününüz, O'ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat suresi: 13) buyurarak kitabında bildirdi.” dedi. Yine ona; “Haseb (şeref) nedir?” diye sorulunca; “Ahlâkı en güzel olanınız, şeref bakımından en üstün olandır.” buyurdu.

Denildi ki: “Her binanın bir temeli vardır. Dinin esası da güzel ahlâktır.”

İbn-i Ata hazretleri bir gün dostlarına; “Yükselenler ne sebeple yükselirler?” diye sordu. Orada bulunanlardan bir kısmı çok oruç tutmakla dedi. Bir kısmı mücahedeye (nefse istemediği şeyleri zorla yaptırmaya) çok devam etmekle dedi. Diğer bir kısmı da, kendinin muhasebesini yapmakla, nefsi hesaba çekerek doğruya yöneltmekle, dediler. Bir kısmı da cömertlik yapmak iledir, dediler. Bunun üzerine İbn-i Ata buyurdu ki: “Yüksek derecelere, üstünlüklere kavuşanlar, ancak güzel ahlâk ile kavuştular. Allahü Teâlâ'ya mahlukat içinde en çok yakın olan, Muhammed Aleyhisselam'dır. O'nun yolunda olanlar güzel ahlâk sahibi olanlardır.”

Ümmü Derda buyurdu ki: “Resulullah'tan işittim; “Mizana ilk konulacak şey, güzel ahlâk ve cömertliktir.” buyurdu.”

Allahü Teâlâ imanı yarattığı zaman, iman, Allah'ım beni kuvvetlendir dedi. Allahü Teâlâ onu güzel ahlâk ve cömertlikle kuvvetlendirdi. Küfrü yaratınca, küfür bana yardımcı ver dedi. Kötü ahlâkı ve cimriliği ona takviye kıldı.

 

Günahlardan Sakınmak:

Hazreti Ali rivayet etmiştir: Resulullah Efendimiz hadis-i şerifte buyurdu ki: “Kim Cennet'e iştiyak duyarsa, hayır işlerde yarışsın. Kim Cehennem'den korkup sakınıyorsa, şehvetleri terk etsin. Kim ölümden korkarsa, (gayrimeşru olan) lezzetleri ve kendisine musibetler getiren dünyaya düşkün olmayı terk etsin.”

Ebu Ya'kub el-Hindî buyurdu ki: “İşin aslı az yemek, az uyumak, şehvetleri, nefsin isteklerini terk etmektir.”

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Amellerin en üstünü, helalden kazanmaktır.”

Sırrî-yi Sekatî hazretleri; “İnsan dinini, şehvetlerine tercih etmedikçe, dini için şehvetlerini terk etmedikçe kâmil insan olamaz.” buyurdu.

Hüseyin bin Muhammed şöyle anlatmıştır: “Bir adam Şeyban bin Ali Mısrî'ye gelip; “Yeniden bir hac daha yapmak istiyorum.” dedi. Bunun üzerine; “Önce kalbini yenile, şehvetlerden temizle, nefsini hevasından uzaklaştır. Dilini boş konuşmaktan koru, sonra da dilediğin yere git.” buyurdu.”

Büyüklerden bir kısmı da; “Şehvetler şeytanın yularıdır. Kim onun yularını takınırsa, dünyada kaldığı müddetçe şeytanın bineği olur.” buyurdu.

Ebu Sa'id Makberî; “Kurtuluşun anahtarı gayzı, kızgınlığı yenmektir. Zaferin anahtarı ise, nefsin isteklerini terk etmektir.” buyurdu.

Yahya bin Muaz'a denildi ki: “Kurtuluşun alameti nedir?” “Nefse muhalefettir.” dedi. “Nefse muhalefetin alameti nedir?” denildi. “Onun isteklerini (şehvetlerini) terk etmektir.” dedi. “Günaha sebep olan şey nedir?” denildi. “Nefsin şehvetleridir.” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine denildi ki: “Allahü Teâlâ'nın rızasına nasıl kavuşulur?” “Dünyaya düşkün olmayı terk et kavuşursun. Nefsin hevasına uyma, ulaşırsın.” buyurdu. Denildi ki: İşini, nefsin heva ve hevesine bırakma, seni zulmete sürükler. Çünkü o zulmetten yaratıldı.

Büyükler buyurdu ki: “Mümin, nefsini şehvetlerinden koruyup ıslah edince, nuru melekut âleminde kandil içindeki lamba gibi parlar.” Tûl-i emel, bitmek bilmeyen istekler, nefsin şehvetlerine dalmaya sebep olur. Bu da şüphelilere dalmaya, şüpheliler de, harama düşmeye sebep olur. Haramlar ise, insanın Cehennem'e gitmesine sebep olur.”

İbn-i Ata buyurdu ki: “Bir kimsenin kalbinde, kendisini nefsin isteklerinden, kötülüklerden koruyacak kadar ahiret düşüncesi yoksa, bunları terk etmeye güç bulamaz.”

Ka'bü'l-Ahbar hazretleri buyurdu ki: “Biz eski kitaplarda şöyle yazılı olduğunu gördük: “Şüphesiz ki, altına gümüşe, şehvetlerine, dünyaya ve dünyada olan şeylere düşkün olan, tapan kimse, Allahü Teâlâ'dan çok uzaktır.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Kurtuluş üç şeydedir. Hüda (hidayette olmak), takva üzere olmak ve bir de hevayı (nefsin isteklerini) terk etmektedir.”

İbrahim Havvas hazretleri; “Kim nefsin isteklerini terk eder de, bunun neticesini kalbinde hissetmezse, henüz terk edememiştir. O yalancıdır.” buyurdu.

 

İhlas:

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ buyurdu ki: İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiklerimin kalbine yerleştiririm.”

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İhlas, kişinin her işini Allahü Teâlâ'nın rızası için yapmasıdır.” Sehl bin Abdullah hazretlerine denildi ki: “Nefse en ağır gelen şey nedir?” Buyurdu ki: “İhlastır, çünkü nefis, ihlastan pay alamaz, ihlası hiç istemez.” Yine buyurdu ki: “İhlas, kulluk vazifesini yapmak, Allahü Teâlâ'ya itaat etmektir. Bunu yapmayanın ihlası yoktur.”

Muhammed bin Fadl buyurdu ki: “İlim kelimesi üç harftir; Ayn, Lam, Mim. Ayn ilmi, lam ameli, mim de Allahü Teâlâ'nın rızası için ihlaslı olmayı, ilim ile amel etmeyi gösterir.”

Hazreti Ali; “Amelimiz azdır diye üzülmeyiniz. Kabul olunmamasından korkarak üzülünüz.” buyurdu.

Resulullah Efendimiz, Muaz bin Cebel'e buyurdu ki: “Ey Muaz! İhlasla amel işle, böyle olan amel, az da olsa sana kâfi gelir.”

Büyüklerden birine; “İhlas nedir?” diye soruldu. O da; “Sadece Allahü Teâlâ'nın rızası için iş yapmaktır.” buyurdu. Buyuruldu ki: “Bir müddet ihlaslı olmak, ebediyyen kurtuluşa sebep olur.”

Ali Mürteiş hazretleri buyurdu ki: “Bütün muamelelerin doğru bir şekilde yapılması iki şey ile mümkündür. Bunlar da; sabır ve ihlastır.” Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Amel üç şeye muhtaçtır. Bunlar: İlim, niyet ve ihlastır.”

Peygamberimize; “İhlas nedir?” diye sorulunca; “Rabbim Allah'tır demen, sonra da emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır.” buyurdu.

Peygamberimiz bir hadis-i şerifte de buyurdu ki: “Kim Allahü Teâlâ'nın rızası için ihlasla kırk gün ibadet ederse, kalbinden diline hikmet akar. Allahü Teâlâ'ya kırk gün ihlasla ibadet eden her kulun kalbinden, diline hikmet pınarları fışkırır.”

Fudayl bin Iyad hazretleri buyurdu ki: “İnsanların görmesi ve takdir etmesi için amel etmek, iş yapmak, riya ve şirktir. İhlas ile amel edeni, sırf Allahü Teâlâ'nın rızası için iş yapanı, Allahü Teâlâ riyadan ve şirkten korur.”

Cüneyd-i Bağdadî'ye; “İhlas nedir?” denilince; “Allahü Teâlâ'nın rızası için kulluk yapıp, insanların Allahü Teâlâ ile olan muamelelerinde mahlukatı aradan çıkarmaktır. Bu mahlukların ilki de nefistir.” buyurdu.

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İnsan Rabbinin büyüklüğü, azameti karşısında korkarak amel etmedikçe, işlerinde vera sahibi olmadıkça, verası ihlas ile, ihlası müşahede, müşahedesi Allahü Teâlâ'dan başka her şeyden teberri (yüz çevirme) etmedikçe, kâmil bir kul olamaz.”

 

Sadakat:

Peygamberimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Şüphesiz sıdk (doğruluk) iyiliğe (hayra), hayır da Cennet'e götürür. Kişi, doğru söyleye söyleye sıddîklardan yazılır. Yalancılık ise fücura (fıska, günaha) götürür. Şüphesiz günah da Cehennem'e götürür. Kişi, yalan söyleye söyleye nihayet yalancılardan yazılır.”

Ebu Abdullah Musulî şöyle anlatmıştır: “Mansur Dineverî hazretlerini, vefatından sonra rüyada gördüm. “Allahü Teâlâ sana ne muamele yaptı?” dedim. “Allahü Teâlâ bana merhamet etti, beni bağışlayıp, pek çok ihsanda bulundu.” dedi. “Allahü Teâlâ'ya kulun arz edebileceği en güzel şey nedir?” dedim. “Kulun Allahü Teâlâ'ya götüreceği en güzel şey, sadakat, doğruluktur. Götüreceği en çirkin şey ise, yalancılıktır.” buyurdu.”

İbn-i Abbas buyurdu ki: “Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa büyük kârdadır. Bunlar: Sadakat, hayâ, güzel ahlâk ve şükretmektir.”

Ebu Süleyman Daranî; “Sadık kimse, kalbindekini dili ile konuşan, içi dışına akseden kimsedir.” buyurdu.

Ahmed bin Hadraveyh el-Belhî buyurdu ki: “Kim Allahü Teâlâ ile beraber olmak, O'nun rızasına kavuşmak isterse sadakat göstersin. Çünkü Allahü Teâlâ sadıklar ile beraberdir.”

Zünnun-i Mısrî'ye; “Sadık kimsenin alameti nedir?” denildi. “Mahzun bir lisan ve hakkı ifade eden ölçülü bir kelam.” buyurdu.

Ebu Bekr Verrak hazretleri buyurdu ki: “Sıdk üç çeşittir: Sıdkü't-tevhit, Sıdkü't-taat, Sıdkü'l-marifettir. Sıdkü't-tevhit, Müminlerin alametidir ki, Allahü Teâlâ mealen; “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir. Sonra (imanlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşmışlardır. İşte böyle kimseler, imanlarında sadık olanlardır.” (Hucurat suresi: 15) buyurdu. Taat sıdkına sahip olanlar, ilim ve vera ehli olanlardır. Marifet sıdkına sahip olanlar ise, velayet ehli olan, evliya olanlardır ki, onlar yeryüzünün direkleridirler.”

 

Kulluk:

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine; “Hakiki kulluk nasıl olur?” denilince; “Her şeye Allahü Teâlâ'nın malik olduğunu bilip, O'na kulluk etmek ve O'na yönelmekle olur.” dedi.

İbrahim bin Edhem hazretleri bir köle satın almıştı. Köleye; “Senin ismin nedir? Nasıl çağırayım?” dedi. “Ne söylersen, nasıl çağırırsan ismim odur.” dedi. Köle, sahibinin isteğini ve emrettiklerini yapar. Onun sahibi varken kendi isteği arzusu olmaz.” dedi. Bu sözler üzerine İbrahim bin Edhem hazretleri çok ağlayıp, gözyaşı döktü.

Sehl bin Abdullah'tan; “Kul, ne zaman gerçek kul olur?” diye sorulunca; “Allahü Teâlâ'dan gelene (kadere) razı olup, Allahü Teâlâ'nın dilediklerini beğendiği zaman.” buyurdu.

 

Namaz Bahsi:

Peygamberimiz; “Namaz gözümün nurudur.” ve; “Ezan ve gözümün nuru olan namaz ile bizi ferahlandır ya Bilal!” buyurdu.

İki Abdest: Hâtim-i Esam'a nasıl namaz kıldığı sorulunca; “Namaz vakti gelince iki abdest alırım. Biri zahirde bildiğimiz abdest, biri de batın abdesti. Batını temizlemek; aldatma, haset, şüphe ve kibirden dolayı pişmanlık duyup, tövbe etmektir.” buyurdu.

Zünnun-i Mısrî hazretlerinin arkasında namaz kılan bir zat anlatır: “Namaza başlarken tekbir almak için ellerini kaldırdı, daha 'Allahü' der demez, Allahü Teâlâ'nın azametinden dolayı kendinden geçti. Sanki ruhu çıktı.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Her şeyin bir safveti vardır, namazın safveti de ilk tekbirdir.”

Ebu Sa'id el-Harraz'a; “Namaza nasıl girmek lazımdır?” denilince buyurdu ki: “Kıyamet günü Allahü Teâlâ'nın huzuruna varıyormuş gibi, Allahü Teâlâ'nın huzurunda olduğunu ve kimin huzuruna çıkmakta olduğunu unutmadan girmek lazımdır.”

Büyüklerden bir zat, güçsüz takatsiz düşmüştü. Olduğu yerden kalkamazdı. Fakat namaz vakti gelince kendisine bir güç verilir, namaza kalkar, namaz kılardı. Namaz kılarken, ayakta sanki cansız bir direk gibi dururdu. Namazı kıldıktan sonra, gene eski hâline döner, takatsiz kalıp olduğu yerden kıpırdayamazdı.

Bir zat, kendisine ait hurma bahçesinde namaz kılıyordu. Namazda iken bir hurma ağacına bakınca daldı ve namazında yanlışlık yaptı. Bu hâline çok üzüldü. Malım beni fitneye düşürdü dedi. Elli bin (dinar) değerindeki bahçesini, sadaka olarak fakirlere verdi.

Büyüklerden bir zat namaza durduğu zaman kendinden geçer, yanındakilerden hiç haberi olmazdı. Müslim bin Yesar hazretleri de, namaz kılarken kendinden geçer, yanında yüksek sesle konuşulanları bile duymazdı. Bir defasında mescitte namaz kılıyordu. O namazda iken, mescidin bir duvarı çöküp yıkılmıştı. Namazda o kadar kendinden geçmişti ki, çevrede bulunan insanlar koşuşup geldikleri hâlde, onun haberi bile olmamıştı.

İbn-i Ata buyurdu ki: “Namaza durduğunuz zaman hiçbir şey sizi meşgul etmesin, kimin huzurunda olduğunuzu unutmayın.”

Ebu Bekr Rakkî namaza durduğu bir sırada, düşmanlık eden biri gelip kulağını kesti. Fakat o, namazda o kadar kendinden geçmişti ki, bundan hiç haberi olmadı. Namazını bitirdikten sonra kanı görünce farkına vardı.

Utbe el-Gulam hazretleri namaza duracağı zaman, şiddetli kış gününde bile buram buram ter dökerdi. “Neden böyle terliyorsun?” dediklerinde; “Allahü Teâlâ'nın huzuruna çıkıyorum, O'nun için namaza duruyorum.” derdi.

Bir zata şöyle soruldu: “Namaz kılan kimse ne zaman tam bir münacat ile namaz kılmış olur?” “Her şeyi kalbinden çıkarıp, tamamen Rabbine yöneldiği zaman.” buyurdu.

İbn-i Melekî namaz kıldığı mescitte, otuz sene aynı yerde durarak namaz kılmıştı. Bir gün bir cenaze sebebiyle mescide gelenler çok kalabalıktı. Bu sebeple mescitte her zaman namaz kıldığı yerde namaza duramamıştı. Kalbinden, seni bu gün her zaman namaz kıldığın yerde göremeyecekler, diye düşünce geçti. Bu düşünce hatırından geçince; “Ey miskin nefsim, demek sen, otuz senedir insanların görmesi için namaz kıldın?” diyerek, otuz senelik namazını yeniden kıldı.

Rebî bin Heysem, gece namaz kılıyordu. O namazda iken bir hırsız gelip atını çözdü ve alıp gitti. Farkına varmıştı. Fakat namazı bozmadı. Sabahleyin komşuları, yirmi bin (dirhem) değerinde, çok kıymetli olan atının çalındığını fark ederek yanına geldiler. “Hırsız atı alıp giderken haberin oldu mu?” denince; “Oldu, fakat her şeyden çok sevdiğim Rabbimin huzurunda idim.” dedi. O gün akşam üzeri atı çıkageldi.

Peygamberimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'yı görüyormuş gibi ibadet et. Sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor.” Buyuruldu ki: “Namaz, Allahü Teâlâ'ya kavuşturur.” “Namaz, Allahü Teâlâ'dan kuluna hediyedir.”

Hayâ Bahsi

Peygamberimiz buyurdu ki: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. En yükseği Lâ ilâhe illallah (demek), en aşağısı da, yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.”

Yahya bin Muaz'a; “İnsanların en hayâlısı kimdir?” diye sorunca; “Allahü Teâlâ'ya en yakın olanlardır.” buyurdu.

Kadı Ebu Ahmed hazretleri buyurdu ki: “İnsanlar dört mertebe üzere amel ederler. Havf (Allahü Teâlâ'dan korkmak), reca (Allahü Teâlâ'dan ümit etmek), tazim ve hayâdır. Bunların en şereflisi hayâ mertebesidir. İşlerin en makbulü, Allahü Teâlâ'dan hayâ ederek yapılan iştir. Çünkü, hayâ üzere iş yapanlar, her hâlükarda Allahü Teâlâ'nın kendilerini gördüğünü bilirler ve ona göre amel ederler. Herhangi bir günah işlemezler bu hususta Allahü Teâlâ'dan hayâ ederler, işte onları isyan etmekten alıkoyan bu hayâlarıdır (utanmalarıdır).”

Ebu Süleyman hazretleri buyurdu ki: “Kulun Allahü Teâlâ'dan hayâsı (utanması) tam olursa, hayrı da tam olur.” Ebu Süleyman hazretleri yine buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'dan hayâ etmek kalbe yerleşince, şehvetler (nefsin kötü arzuları) kalbden çıkar.”

Iyad bin Sabit hazretleri buyurdu ki: “İnsanlardan hayâ etmeyen, Allahü Teâlâ'dan da hayâ etmez.”

Yahya bin Ca'de; “Bir kimsenin hayâsının az olduğunu görürsen, bil ki onun nesebi bozuktur.” buyurmuştur.

Ebu Ali Rodbarî; “Her şeyin bir vaizi, nasihatçısı vardır. Kalbin nasihatçısı da hayâdır. Mümin için en üstün hazine Allahü Teâlâ'dan hayâ etmesidir.” buyurdu.

Sırrî-yi Sekatî hazretleri buyurdu ki: “Günahları terk etmenin üç yolu vardır. Birincisi, Cehennem korkusu, ikincisi Cennet ümidi, üçüncüsü de Allahü Teâlâ'dan hayâ etmektir.”

Bir şiirde şöyle söylenmiştir: “Eğer gecelerin akıbetinden korkmuyor ve utanmıyorsan istediğini yap, hayâ olmadıktan sonra yaşamakta ve dünyada hayır kalmaz, insan hayâlı olduğu müddetçe, hayatı hayırlı ve bereketli olur.”

Lokman Hakim oğluna dedi ki: “Ey oğlum! Nefsinin yapmanı istediği herhangi bir işi, insanların karşısına çıkardığında, onlardan utanacak isen, bunu kalbinden çıkar. Allahü Teâlâ kendisinden utanılmaya en layık olandır.”

Vehb bin el-Varid şöyle anlatmıştır: “Kâbe'yi tavaf ediyordum. Arkamdan birisi omuzuma elini koyup; “Ey Vehb! Allahü Teâlâ'nın kudreti karşısında O'ndan kork! Sana yakın olduğundan dolayı da O'ndan hayâ et, utan.” dedi. Dönüp baktım kimseyi göremedim. Meğer o, Hızır Aleyhisselam imiş.”

Ebu Süleyman şöyle demiştir: “Allahü Teâlâ kuluna buyurur ki: “Ey kulum, benden hayâ ettiğin, utandığın zaman, senin ayıplarını insanlara unuttururum. Günahlarını silerim ve kıyamet günü hesap verirken günahlarını bağışlarım.”

Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Kim Allahü Teâlâ'dan hayâ ederek O'na kulluk yaparsa, Allahü Teâlâ da ona azap yapmaz.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'nın fadlına, ihsanına şükretmeyen, yarattıklarına şefkatli olmayan ve günahlarına pişman olup Rabbinden utanmayan, dünyada belalardan ve ahirette azaptan nasıl kurtulur?”

İsa Aleyhisselam; “Başkaları ile birlikte iken de, yalnızken de Allahü Teâlâ'dan hayâ ediniz.” buyurdu.

Muhasibî hazretlerine; “Hayâ nedir?” diye soruldu: “Allahü Teâlâ'nın razı olmadığı, beğenmediği her çeşit kötü ahlâktan sakınmaktır. Bunun alameti de; hayâ bulunmayan yerlerden ve kimselerden uzak durmaktır.” buyurdu.

Büyüklerden bazılarının kitaplarında şöyle yazılı olduğu görülmüştür: “Bir insan, insanlara vaaz ve nasihat vermek için aralarına oturunca, omuzundaki ona müvekkil iki melek; “Ey Allah'ın kulu, o nasihati kendi nefsine yap, Allahü Teâlâ'dan utan, hayâ et! Çünkü o seni görüyor.” derler.”

Muttalib bin Ziyad şöyle anlatmıştır: “Ömer bin Abdülaziz'in Allah için gözyaşı dökerek ağlamasından dolayı, yanaklarında iki siyah çizgi meydana gelmişti. Bir zat gece vakti mescitte; “Rabbimin azabı muhakkak vuku bulacaktır. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.” (Tur suresi: 8) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Bu ayet-i kerimeyi duyar duymaz, öyle bir feryat etti ki, düşüp bayıldı. Alıp evine götürdüler. Aradan çok geçmeden vefat edip, şehit oldu.”

Muhammed bin Semmak şöyle anlatmıştır: “Bir gün bir mecliste insanlara vaaz ve nasihat ediyordum. Bir genç ayağa kalkıp bana; “Ey Ebu Abbas! Bu gün öyle bir söz söyledin ki, böyle bir söz işitmemiştik.” dedi. “Hangi söz?” dedim. “Ahiret sonsuzdur. Orada Cennet'ten ve Cehennem'den başka gidecek yer yoktur. Cennet'e giremeyip Cehennem'e atılma düşüncesi, Allahü Teâlâ'dan korkanların kalblerini titretti, sözüdür.” dedi. Sonra o genci bir daha göremez oldum. Sorup araştırdığımda öğrendim ki, hastalanmış, tanıyanları ziyaretine gidiyormuş. Ben de gidip hâlini sordum. “Nedir bu hâlin?” dedim. “İşte o sözü düşünmekten dolayı böyle oldum.” dedi. Daha sonra o gencin vefat ettiği haberini aldım. Vefatından sonra rüyamda gördüm. “Hâlin nasıldır?” dedim. Dedi ki: “Allahü Teâlâ bana merhamet etti ve Cennet'e dahil etti.” “Ne sebeple merhamete kavuştun?” dedim. “O söz sebebiyle, o sözden ibret aldığım için.” dedi.”

Nakledilir ki, bir defasında Ömer bin Abdülaziz öyle ağladı ki, hanımı Fatıma ve evdekiler de dayanamayıp ağladılar. Bir ara ağlamaları geçince, hanımı Fatıma neden ağladığını sordu. “İnsanların fırka fırka Rabbimin huzuruna geleceğini, bir kısmının Cennet'e gideceği, bir kısmının da Cehennem'e atılacağı günü düşündüm.” dedi. Sonra da bir ah çekip bayıldı.

Malik bin Daygam şöyle anlatmıştır: “Bekr bin Muaz hazretleri bir zata uğradı. Mealen; “(Ey Resulüm! O müşrikleri, gelmesi yakın) kıyamet günü ile korkut. O vakit kalbler, hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkmış, yutkunur dururlar. Kâfirlerin ne bir yakını var, ne de şefaati makbul bir şefaatçisi...” (Mümin suresi: 18) buyurulan ayet-i kerimeyi okuyordu. Bunu okuyunca titredi ve; “Ya Rabbî! Merhamet et, bizi böyle kimselerden eyleme. Azabından koru...” diyerek feryat etti, sonra da bayıldı.

İbrahim bin Edhem hazretlerinin yanında kıyamet gününden, ahiret hâllerinden, Cennet ve Cehennem'den... bahsedilen İnşikak suresi okundu. İbrahim Edhem hazretleri dinledi ve kendinden geçip, bütün azaları şiddetle titredi ve bayıldı.

Salih bin Yahya el-Adevî şöyle anlatmıştır: “Muhammed bin Semmak'ın yanında idim. Fırat Nehri kıyısında oturuyorduk. Bir zat da Kur'an-ı Kerim okuyor, biz dinliyorduk. Mealen; “Biz kıyamet günü için, adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da (şanı yüce olan) biz kâfiyiz.” (Enbiya suresi: 47) buyurulan ayet-i kerimeyi okuyunca, Fırat Nehri'nde yıkanmakta olan biri işitti. İşitir işitmez bayıldı ve suda kaybolup gitti.

Ebu Bekr bin Iyaş şöyle anlatmıştır: “Fudayl bin Iyad hazretlerinin arkasında bir akşam namazı kılıyordum. Oğlum Ali de yanımda idi. Namazda Tekasür suresini okuyordu. “Andolsun, (kıyamet günü) o kızgın ateşi muhakkak göreceksiniz.” mealindeki yedinci ayet-i kerimeyi okurken, oğlum Ali kendinden geçip yere yıkıldı. Fudayl bin Iyad hazretleri de öyle bir heybete kapıldı ki, bu ayet-i kerimeyi zor geçti. Korku ve heybet içinde namazı tamamladıktan sonra kendi kendime dedim ki: “Ey nefsim senin hâlin nerede, bunların hâlleri nerede?” Oğlum Ali'nin başında bekledim, ancak gece yarısı kendine gelebildi.”

Beşir bin Mansur Sülemî şöyle anlatmıştır: “Ata Sülemî bana dedi ki: “Ey Beşir! Ölüm peşimde, kabir önümde, gideceğim yer mahşer, geçeceğim yol, Cehennem üzerindeki sırat köprüsüdür. Bilemiyorum ki Rabbim bana ne muamele yapar?” dedi ve öyle bir feryat etti ki, düşüp bayıldı. Bir gün bir gece öylece kaldı. Ayılınca baktım ki, benzi solmuş, çok zayıf düşmüştü. Salih el-Mürrî'ye gidip, hâlini anlattım. Benimle birlikte yanına geldi. Belki bir şeyler yedirip, içirebiliriz dedik. Bize; “Şu keçeyi kaldırın.” dedi. Kaldırıp baktık ki, altında bir dirhem vardı. Onunla sevik (çorbalık) satın alıp, hazırladık ve ona içirmek istedik. Ağzına aldı. Fakat bir türlü içemedi, boğazından geçmedi. Ölecek diye korktum. Dedim ki: “Ey Ata, olur mu böyle? Bunu senin için aldık, hazırlamak için uğraştık.” Bana dedi ki: “Ey Beşir! Onu bana içirirken, sıcaklığını hisseder hissetmez mealen; “Zira (ahirette kâfirler için) bizim yanımızda bu kapılar ve (içine girecekleri) bir ateş var. Bir de boğaza takılıp kalan bir yiyecek var. Ayrıca acıklı bir azap da var.” (Müzzemmil suresi: 12-13) buyurulan ayet-i kerimeyi hatırladım. Böyle yapmamak elimde değildir.” dedi.”

Mudar el-Karî şöyle anlatmıştı: “Abdülvahid bin Zeyd'in yanında Kur'an-ı Kerim okuyordum. Mealen; “(Ey Resulüm! O müşrikleri, gelmesi yakın) kıyamet günü ile korkut. O vakit kalbler, hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkmış, yutkunur dururlar. Kâfirlerin ne bir yakını var, ne de makbul bir şefaatçisi...” (Mümin suresi: 18) buyurulan ayet-i kerimeyi okudum. Bunu dinleyince, birdenbire kendinden geçti. Sonra toparlanıp; “Kalbler hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkınca insanın hâli nasıl olur?” dedi ve düşüp bayıldı. Alıp evine götürdüler.

Bir zat şöyle anlatmıştır: “Abdullah bin Hanzala'nın yanında; “Onlara Cehennem ateşinden bir döşek ve üzerinde de (yine ateşten) örtüler var. Biz, zalimleri böyle cezalandırırız.” (A'raf suresi: 41) mealindeki ayet-i kerime okundu. Bunu dinleyince öyle ağladı ve kendinden geçti ki, ölüyor zannettim, “Ölenler toprak altında kaldılar.” dedi. Sonra ayağa kalktı. “Otur.” denilince; “Cehennem'i hatırladım. Nasıl oturayım? Bilmiyorum ki, belki ben de oraya gideceklerden biri olabilirim.” dedi.”

Katade hazretleri şöyle anlatmıştır: “Misver bin Mahreme Kur'an-ı Kerim okunurken, dinlemeye takat getiremez kendinden geçerdi. Allahü Teâlâ'nın azabından ve kıyamet gününün dehşetinden o kadar korkardı ki, yanında bu hususla ilgili bir ayet-i kerime okunsa, günlerce kendine gelemezdi. Bir gün bir zat onun yanında mealen; “Takva sahiplerini, elçiler gibi Rahmanın huzuruna toplayacağımız gün, mücrimleri de susuz olarak Cehennem'e süreceğiz.” (Meryem suresi: 85-86) buyurulan ayet-i kerime okununca; “Bir daha oku, ben müttekîlerden olamadım.” dedi. O da bir daha okudu. Dinlerken şiddetli bir ah çekip feryat etti ve hemen orada can verdi.”

Hammad bin Seleme hazretleri anlatmıştır: “Yahya el-Bekka'nın yanında oturuyorduk. Bir zat mealen; “Sen onların, Rablerine arz edildiklerini (hesaba çekildiklerini) görseydin. Allah, onlara şöyle buyuracak: “Öldükten sonra diriliş ve bu hesap hak değil mi imiş?” Onlar da: “Evet, Rabbimize yemin ederiz ki, bu haktır.” diyeceklerdir. Allah; “O hâlde dünyada yaptığınız küfürlerin cezasını tadın.” buyuracaktır.” (En'am suresi: 30) ayet-i kerimesini okudu. Yahya el-Bekka bunu dinleyince çok ağladı. Bu sebeple hastalanıp, dört ay hasta yattı.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Ayıp ve kusurlardan kendini korumak isteyen sussun.” Enes bin Malik rivayet eder: Resulullah Ebu Zer'e buyurdu ki: “Ya Eba Zer! Sana iki haslet bildireyim mi? “Evet ya Resulallah.” dedi. “Güzel ahlâk sahibi olmak ve sükut etmek, susmaktır. Nefsim, yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanlar böyle bir ameli işlememiştir.”

Ebu Ümame rivayet eder. Resulullah'a; “Kurtuluş neydedir?” dedim. “Dilini tutmaktadır.” buyurdu.

Lokman Hakim oğluna; “Ey oğlum, söz gümüş ise, sükut altındır. Söz söyleyince pişman olursun, fakat sükut etmekten pişman olmazsın.” diye nasihat etmiştir.

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Kalbi imar etmek nimettir. Dili imar etmek (çok konuşmak) fitnedir.”

Ömer bin Abdülaziz hazretleri; “Müttekî kimse, susan kimsedir.” buyurdu.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kulun dini doğru olmadıkça, imanı doğru olmaz. Kalbi doğru olmayınca, dini doğru olmaz. Dili doğru olmayınca, kalbi doğru olmaz.”

Zünnun-i Mısrî hazretlerine; “İnsanların kendini nefsinden en iyi koruyanı kimdir?” denilince; “Diline sahip olan, dilini tutandır.” buyurdu.

Ka'b hazretleri; “Afiyet on parçadır, bunun dokuzu susmaktadır.” buyurdu.

Hazreti Ömer buyurdu ki: “Çok konuşan, çok hata eder. Çok hata edenin, hayâsı azalır. Hayâsı azalanın, verası da azalır. Verası az olanın, kalbi ölür, körelir.”

Fudayl bin Iyad hazretleri de; “İki şey kalbe kasvet verir (karartır). Çok konuşmak ve çok yemek.” buyurdu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası