Tarih, tefsir, matematik, astronomi, dil ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi İbrahim bin Seyyid Sıbgatullah bin Muhammed Es'ad bin Ubeydullah bin Sıbgatullah'tır. 1236 (m. 1820) senesinde Bağdat'ta doğdu. Hayderî ve Bağdadî nisbet edildi. Fasihüddin lakabı verildi. 1299 (m. 1882)'de Bağdat'ta vefat etti.
Seyyid İbrahim Fasih Efendi, Bağdat âlimlerinin ocağı olan Hayderî ailesinin bir ferdi olarak dünyaya geldi. Mevlana Halid hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden icazet alıp Bağdat'ta insanlara doğru yolu göstermekle vazifelendirilince; “Bağdat'ta, Hayderiyye ve Berzenciyye seyyidleri var.” diye hocasına arz etti. Bunun üzerine Abdullah-ı Dehlevî hazretleri de; “Bağdat'ta büyük-küçük herkes sana hizmetçi olurlar.” buyurmuşlardı. Gerçekten de âlim ve salihlerin göz bebekleri olan Hayderî ve Berzencî ailelerinin mensupları, Hindistan'dan aldığı nurlarla Bağdat'ı aydınlatmaya gelen Mevlana Halid hazretlerinin en büyük yardımcıları oldular.
Hayderîzade İbrahim Efendi'nin Bağdat müftülerinden olan baba ve amcaları da bu mübarek kimseler arasındaydılar. Böylesine âlim ve salih kimseler arasında doğan İbrahim Fasih Efendi, küçük yaşta zamanın müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin sohbetiyle şereflenip feyiz ve dualarına mazhar oldu. Küçük ve hasta olduğu için amcasının kucağında Mevlana Halid hazretlerinin sohbetine götürülürdü. Mevlana Halid-i Bağdadî'nin dua ve teveccühleri bereketi ile şifa bulduğunu, "Mecdü't-talid" adlı eserinde yazmaktadır. Temel bilgileri öğrenip Kur'an-ı Kerim'i hıfzeden İbrahim Efendi, Muhammed Cedid Efendi'nin terbiyesine teslim edildi.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin en büyük halifelerinden olan hocası Şeyh Muhammed Cedid, İbrahim Fasih Efendi'yi çok severdi. Onu küçük yaşta talebeleri arasına kabul buyurma lütfunda bulundu. Ona nasihatlarında ilim tahsil etmesini emreder; “Önce ilim tahsil eyle, sonra da tasavvuf ehlinin hizmetine gir.” buyururdu, İbrahim Fasih Efendi, Muhammed Cedid hazretlerinin duaları bereketiyle nice yüksekliklere kavuştu.
On üç yaşında iken Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin dergâhına kabul edildi. Bütün talebeleri ilim sahibi olan Halidiyye dergâhında kırk yaşına kadar kaldı. Babasından, civar şehirlerdeki ulemadan ve Erbil âlimlerinden ilim öğrenmek için izinle gidip gelmeleri hariç, âdeta hiç dışarı çıkmadan ilim ile meşgul oldu.
Halid-i Bağdadî hazretlerinin halifelerinden Yahya Mezurî İmadî, Abdülgafur Halidî Müşahidî, Musa Ceburî Bağdadî, Muhammed Meczub İmadî (Şeyda), Abdullah Hiratî, Abdullah Geylanî, İsmail Şirvanî, Ahmed Ağrıbozî, Muhammed Hafız Urfavî, Şeyh Muhammed İmam Bağdadî, Abdurrahman Kürdî, Ahmed Berzencî, Hidayetullah Erbilî, İsmail Berzencî, Abdülfettah-ı Akrî ve daha birçok âlimden ilim öğrendi. Kalbini kötülüklerden arındırıp nefsini terbiye eyledi. Resul-i Ekrem Efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklandı.
Haremeyn kadılıklarında da bulunan Seyyid İbrahim Fasih Efendi; ilmi, takvası, güzel ahlâkı ve güzel eserleri ile insanlara nasihatlarda bulunurdu. Sözleri ve hâlleri insanlara tesir ederdi. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin muarızlarına, usta kalemiyle beliğ cevaplar veren İbrahim Fasih Efendi, bu hususta, zamanın Bağdat müftüsü Alusî'nin yazdığı bir risaleye de cevap yazmıştı. Bu risaleyi niçin yazdığını ve yazdıktan sonra gördüğü rüyayı "Mecdü't-talid" adlı eserinin 77. sahifesinde şöyle anlatmaktadır: “Bağdat valisi Mehmed Necib Paşa, meşhur Alusî'yi Bağdat müftülüğünden azledince Alusî, Mevlana Halid-i Bağdadî'nin yoluna taarruz edip o mübarek zatın halifelerini zemmeden bir risale yazdı. Çünkü Mehmed Necib Paşa, Mevlana Halid'in sevenlerindendi. Bu sebepten onun talebelerinin istifade ettikleri binaları yıktırıp yeniden güzel bir şekilde bina ettirmişti. Alusî, Vezir Mehmed Necib Paşa'yı, bağlı olduğu Halidiyye yolu mensuplarına taarruz ederek taciz etmek gayesiyle risaleyi kaleme almıştı. O sırada bu fakir (İbrahim Hayderî) de bir risale kaleme alıp Alusî'nin yazdıklarını reddetmeyi arzu ettim. Bu risalemi Mevlana Halid hazretlerinin halifeleri ve âlimler çok beğendiler. Sonra bir gece Mevlana Halid Efendimizi rüyamda gördüm. Abdülfettah-ı Halidî Akrî ve halifeleri yanında duruyorlardı. Hemen ben de gittim. Halid-i Bağdadî hazretlerinin ellerini öptüm. Mübarek ellerini başıma ve arkama koyup; “Ne güzel iş işledin, ey İbrahim!” buyurdular. Sabah bu rüyayı dostlarımıza anlattığımda, beni tebrik ettiler. Allahü Teâlâ'ya hamd olsun, Alusî'nin bu risaleyi telif etmesinin sebebi, Halid-i Bağdadî halifeleri hakkında su-i zannından dolayı idi. Bu zannı da Vezir Mehmed Necib Paşa'nın kendini müftülükten azlinde, Halidiyye halifelerinin tesirli olduğu düşüncesi idi. Hucurat suresi 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Zan etmenin bazısı günahtır.” buyuruldu. İstanbul'dan Bağdat'a gelen Alusî, hasta olup lisanı tutuldu. O hâl üzere vefat etti.
Eserleri:
Tasavvufta yüksek makamlara sahip olan Hayderîzade Seyyid İbrahim Fasih Efendi, yazmış olduğu pek kıymetli eserleri ile tanındı. Eserlerinin isimleri "Esmaü'l-müellifin"'de uzun yazılıdır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- El-Kelam fî Medineti's-selam, 2- A'la'r-rütbe fî şerhi nazmi'n-Nuhbe li İbn-i Hacer-i Askalanî: Hadis usulü ile ilgilidir. 3- İmdadü'l-kasid fî şerhi'l-Mekasıd li'n-Nevevî, 4- Em'anü'l-elbab fi'l-usturlab, 5- Haşiye ale'l-Eşbah ve'n-nezairü fıkhiyye li's-Süyutî, 6- Haşiye ale'l-cüzi'l-evvel min Tuhfeti'l-muhtac li İbn-i Haceri'l-Mekkî, 7- Haşiye alâ Haşiyetü Karabağî li İsagucî, 8- Haşiye alâ Haşiyeti Abdülhakim Siyalkutî li Şerhi'ş-Şemsiyye, 9- Haşiye alâ şerhi'l-Çarpurdî li'ş-Şafiiyye, 10- Haşiye alâ Şerhi's-Süyutî li Elfiye İbn-i Malik.
11- Rahatü'l-ervah fî şerhü iktirah li's-Süyutî, 12- Es-Sünuhat fi't-tesavvuf, 13- Şerh-i Teşrihü'l-eflak, 14- Şerh-i Divan-ı Ebu Temam, 15- Şerh-i Divan-ı Ebi'l-A'lâ el-Mearrî, 16- Şerh-i Risaleti Halkü ef'ali'l-ibad li'ş-Şeyh Halid in-Nakşibendî, 17- Es-Sıratü'l-müstekim fî emri'd-din: Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da bastırıldı. 18- Ünvanü'l-Mecd fî beyanı Ahval-i Bağdat ve Basra ve Necd, 19- Fazihü'l-beyan fî tefsiri'l-Kur'an, 20- El-Mecdü't-talid fî menakıb-ı Mevlana Şeyh Halid: Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da bastırıldı. 21- Nihayet fi'l-mıvad min ahvali Bağdat, 22- Şerh-i Makamat li-Harirî, 23- Tuhfetü'l-Uşşak: Bu eseri de Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da basılmıştır. 24- Haşiye ale'd-Dürri'l-Münteka. 25- En-Nüketü'ş-şenia fi beyani'l-hilaf beynellah teala ve'ş-şia.
Hayderîzade İbrahim Fasih Efendi, "Tuhfetü'l-uşşak" adındaki eserinde buyurdu ki:
“Allahü Teâlâ'ya hamd, Resulüne, Âline ve Eshabına salat-ü selam olsun. Bu eserimde, kalbi, büyüklerin kalbine bağlayarak onlardan feyiz almanın mümkün ve bunun Resulullah'ın sünnetinde mevcut olduğunu delilleri ile isbat etmeye çalıştım. Allahü Teâlâ'nın rızasına, sevgisine kavuşmak için ihlas ve kalb-i selim sahibi olmak lazımdır.
Kalb de ancak Resulullah'a inanmak, O'nu sevmek, O'na tâbi olmakla temizlenir. Bunun için kısa yol, kolay yol, bir velîyi tanıyıp onun sözlerinden Ehl-i Sünnet itikadını, fıkıh bilgilerini ve tasavvufun edeplerini kolayca öğrenmek ve bunlara uymak şartı ile kalbini onun kalbine bağlamaktır. Bir velî, kendi üstadlarından almış olduğu yazılı vesikadan ve bütün sözlerinin, hareketlerinin İslamiyete uygun olmasından anlaşılır. Böyle bir velî görülemediği zaman, imanı, fıkıh bilgilerini ve edepleri, bir ârifin kitaplarından öğrenerek, onun ruhuna bağlanır, onun üveysîsi olur.
Bu naçiz eserimde, kalbini evliyanın kalbine bağlamanın hakikatinden ve gizli sırlarından bahsetmedim. Çünkü bütün bunlar, manevî zevk ile ve bizzat o hâli yaşamakla anlaşılabilecek şeylerdir. Onun için de bu fakir (İbrahim Fasih), bu ince hâllerden bahsetmekten âcizdir. Nasıl âciz olmam ki bu incelikleri bilmek, tasavvuf yolunda sultan olanların sırlarındandır. Evliyanın kalbiyle irtibat kurmanın, Resulullah'ın sünnet-i şerifinde mevcudiyetini delilleri ile anlatırken, hataya düşmekten Allahü Teâlâ'ya sığınırım.
Gerek hayatlarında ve gerekse ahirete teşriflerinden (vefatından) sonra Resulullah Efendimizin mübarek ruhlarından, ledünnî ilimleri ve ilahî marifetleri almak hususunda faydalanmak; Resulullah Efendimizle, Resulullah Efendimizden feyiz alacak kimse arasında, ruhanî bir münasebetin (irtibatın) meydana gelmesine bağlıdır. Çünkü ledünnî ilimler ve ilahî marifetler ruhanî şeylerdir. Onun için Resulullah Efendimizle, bu ilimleri Resulullah Efendimizden feyiz yoluyla alacak kimse arasında, ruhanî bir irtibatın olması lazımdır. Ancak dinin hükümlerini, emir ve yasaklarını bilmek, böyle ruhanî bir irtibatı gerektirmez. Çünkü zahirî ilimler, sadece Resulullah Efendimizin mübarek sözlerini duymak, işlerini, hareketlerini ve hâllerini yani sünnet-i seniyyesini görmekle elde edilir. Resulullah Efendimizle ruhanî irtibat ise ancak O'na manevî olarak yönelerek, kalbi Peygamberimizin peygamberlik nuruna kâmil bir sevgi ile bağlayarak, İslamiyetin bildirdiği şekilde nefisle mücadele ederek ve Resulullah'ın bildirdiği şekilde nefsi terbiye etmekle mümkün olur.
Allahü Teâlâ, kullarına bu ruhanî irtibatı elde etmenin yolunu gösterdi. Bunun için onlara, Resulüne salat ve selam okumalarını emreyledi. Böylece, kulların okudukları bu salat ve selamlar, onların Resulullah'a manen yönelmelerine, kalblerini O'na raptetmelerine (bağlamalarına) vesile olacak, nefislerinin kemale erdirilmesi hususunda Resulullah'tan istimdat etmeleri (yardım istemeleri) sebebiyle, Resulullah ile bu ruhanî irtibatı elde edebileceklerdir. Yoksa Resulullah'ın, insanların kendisine salat ve selam okumalarına, onların dualarına ihtiyacı yoktur. Çünkü Allahü Teâlâ'dan gelen tecelliler ve Rabbanî marifetlerin nurları O'nda doğmaktadır. Şüphesiz, Allahü Teâlâ'nın O'na salat buyurması sebebiyle, ümmetinin salat okumasına ihtiyacı yoktur ve onların salatından müstagnîdir. O en yüksek ve kâmil rahmetlerle, Allahü Teâlâ'nın rahmetine kavuşmuştur. Ancak ümmeti O'na okudukları salatlarla kendileri istifade etmekte, Resulullah'tan feyze kavuşmaktadırlar.
İşte Resulullah'a salat-ü selam okumanın sırrı budur. Salat-ü selam, kalb huzuru ve muhabbetle okunmalı, mânâsını düşünmelidir. Böyle okunan salat ve selam manevî olarak Resulullah'a yönelmeyi, O'nu düşünmeyi ve kalbi O'na bağlamayı hâsıl eder. Fakat salat ve selam okuyan kimse cehl ve gaflet içerisinde, nefsinin arzu ve isteklerine uymuş, ne söylediğinin farkında olmayan, hangi meydanda dolaştığını bilmeyen, kalbini Resulullah Efendimizden tarafa vermeyen, sadece dili salat okuyup zihni bundan habersiz bir hâlde olmamalıdır. Böyle kimseler, Resulullah'tan kavuşmak istedikleri feyizlere kavuşamazlar.
Fakat Resulullah'a salat-ü selamı yukarıda bahsettiğimiz şekilde okurken manevî olarak Resulullah'a yöneldiğimiz ve hatırımızda, hayalimizde Resulullah'ı tasavvur ettiğimiz zaman, arada sevgi ve bağlılık meydana gelmektedir. Çünkü bağlılık, bu ikisinden ibarettir. “Allahü Teâlâ ve melekleri Resulullah'a salat ve selam ederler. Ey Müminler! O'na siz de salat ve selam edin.” mealindeki Ahzab suresi 56. ayet-i kerimesi, lazımî olarak sünnet-i seniyyede bu bağlanma şeklinin mevcut olduğuna ve Müslümanların onunla emrolunduğuna delalet etmektedir.
Aynı zamanda Eshab-ı Kiram, Resulullah Efendimizin bizzat mübarek suretini, yüksek ahlâkını ve yaşayışını devamlı gördüler. Onlar, Resulullah Efendimize O'nun mübarek cemalini düşünerek, kalblerinde Resulullah'ı bulundurarak salat-ü selam okurlardı. Resulullah onların gözlerinin nuru idi.
Resulullah'a çok salat okumak, Resulullah'a olan şiddetli sevgiye delalet etmektedir. Bir kimse çok sevdiği kimseyi daha çok zikreder ve hatırlar. Çünkü kişi daima sevdiği ile beraberdir. Sevdiğini asla hatırından çıkarmaz. Resulullah'ı çok sevmek ise O'na tâbi olmanın kuvvetli olduğuna delalet eder. Nitekim; “Seven sevdiğine boyun eğer.” buyurulmuştur. Resulullah'ı bu derece sevip O'na tâbi olan kimsenin ruhu, Resulullah'ın mübarek ruhuna yakın olur. Bu sebeple o kimse ile Resulullah Efendimiz arasında bir irtibat ve yakınlık meydana gelir.
Şeyh Ebu Abdullah Sahilî, "Bugyetü's-salik" kitabında şöyle buyurdu: “Resulullah'a salat ile kazanılan faydaların en üstünü, Resulullah Efendimizin mübarek suretlerinin, köklü bir şekilde kalbe yerleşmesidir. Bu da ihlasla, şartlarına ve edeplerine riayet ederek, mânâsını düşünerek, salat-ü selam okumaya devam etmekle olur. Böylece Resulullah Efendimizin sevgisi kalbe iyice yerleşir. Resulullah'ı sevmek, O'na uymayı gerektirir. O'na uymak ise kavuşmayı gerektirir. Nitekim Nisa suresi 69. ayet-i kerimesinde mealen; “Allah'a ve Peygamber'e itaat edenler, işte bunlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” buyurulmuştur.
Kalben bağlanmanın sünnet-i seniyyede olduğunun delillerinden birisi de namazda birinci ve ikinci oturmalarda namaz kılanın Ettehiyyatü'de; “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühu.” okumasıdır. Tahiyyat okurken “aleyke”de kef'in hazır birisine hitap etmek için “eyyuha”nın da hazır bulunan birisine nida etmek (seslenmek) için olduğunu bilen bir kimse, bunu okurken Resulullah Efendimize hitap ettiğini, O'na nida ettiğini, O'na selam verdiğini, O'nun için Allahü Teâlâ'dan rahmet ve bereket dilediğini bilir. Böyle bir kimsenin Resulullah'ı zihninde ve hayalinde tasavvur etmemesi mümkün değildir.
Bu, akıllı ve dindar bir kimse için imkansız gibidir. Resulullah Efendimizi bu şekilde hatırlayan ve tasavvur eden kimsenin kalb ufuklarında, Resulullah'ın nuru, feyiz ve marifetleri parıldar. Çünkü Resulullah, kalblerin bağlanabileceği en büyük güneştir.
Hüccetü'l-İslam İmam-ı Gazalî, "İhyau ulumiddin" kitabında, namazın sırları bahsinde şöyle buyurur: “Teşehhüd (Ettehiyyatü'yü okumak) için edeple otur. Salavat, tayyibat ve mülkün Allahü Teâlâ için olduğunu söyle. Zaten Ettehiyyatü'nün mânâsı budur (Yani Ettehiyyatü'yü oku). Sonra Resulullah'ı ve O'nun mübarek zatını kalbinde hazır et. “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühu”yü oku. Selamının, rahmet ve bereket dilemenin Resulullah'a ulaşacağına, Resulullah'ın da en güzel şekilde senin selamını alıp cevap vereceğine dair itikadın doğru olsun. Bundan sonra kendine ve salih Müminlere selam edersin.”
Şihabeddin Ebu Nasr Ömer Sühreverdî de "Avarifü'l-mearif" kitabında, tahiyyatın adabından bahsederken; “Namaz kılan kimse Ettehiyyatü'ü okurken, Resulullah'a selam okur, kalb gözü önünde, Resulullah Efendimizi tasavvur eder. Sonra Allahü Teâlâ'nın salih kullarına selam eder.” buyurmaktadır.
Yine Taceddin Ebü'l-Abbas Ahmed bin Ataullah İskenderî "Tacü'l-ürusü'l-havi li tehzibi'n-nüfus" adındaki eserinde buyurdu ki: “Namaza girildiği zaman, Allahü Teâlâ'ya münacatla O'na yakarılır. Resulullah'la konuşulur. Çünkü Ettehiyyatü okunurken; “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh.” okunur.”
Bu şekilde ancak hazır olan kimseye hitap edilir. Allahü Teâlâ'yı tefekkür ederken (düşünürken) Zatını değil, nimetlerini düşünmelidir. Allahü Teâlâ'nın zatı, tahayyül ve tasavvur edilen, kalbe gelen her şeyden münezzehtir. Allahü Teâlâ hiçbir şeye benzemez. Resulullah; “Allahü Teâlâ'nın nimetlerini tefekkür ediniz, Zatını tefekkür etmeyiniz (düşünmeyiniz).” buyurmuştur.
Allahü Teâlâ'nın nimetlerini, yerlerin ve göklerin yaratılışını tefekkür etmek (düşünmek), mutlak olarak caizdir ve hadis-i şerifle de teşvik olunmuştur. Nitekim Şûra suresi 11. ayet-i kerimesinde mealen; “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ancak O, işitici ve görücüdür.” buyurulmuştur. Allahü Teâlâ'nın nimetleri ve mahlukatı hakkında tefekkür etmek caiz olunca Allahü Teâlâ'nın bize en büyük nimeti ve mahlukatın en şereflisi olan Resulullah'ı, O'nun halifelerini ve onların yolunda bulunan büyükleri düşünmek ve hatırlamak elbette caizdir.
Kalben hatırlamanın sünnet ve teşvik olunan bir iş olduğuna dair delillerden birisi de şudur. "Delail-i hayrat"'ın evvelinde şöyle rivayet olundu: Resulullah'a; “Kendilerini sevmek, ikram olunmak ve iyilik etmekle emrolunduğumuz Muhammed Aleyhisselam'ın âli kimlerdir? diye soruldu. Resulullah; “Onlar, bana iman edip hâlis olan safa ve vefa ehlidir.” buyurdu. “Onların alâmetleri nedir?” diye sual edilince Resulullah; “Benim sevgimi benden başka herkesin sevgisine tercih eden, Allahü Teâlâ'nın zikrinden sonra bâtını benim zikrimle (beni hatırlamakla) meşgul olandır.” Başka bir rivayette; “Beni zikretmeye devam etmek ve bana çok salat okumak.” buyurmuşlardır.
Yine Resulullah'a; “Müminlerden bazısının huşu sahibi, diğerinin böyle olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir?” diye sual edildi. Resulullah da; “İmanın tadını duyan huşu ehlidir. Bunu duymayan huşu sahibi değildir.” buyurdu. Tekrar; “İmanın tadı ne ile bulunur veya, ona nasıl kavuşulur, o ne ile elde edilir?” diye sual edildi. Resulullah; “Allah için sevmek hususunda samimî olmak ile.” buyurdu. Yine; “Allahü Teâlâ'nın sevgisi ne ile elde edilir?” diye sual edilince Resulullah; “Buna Resulünün sevgisi ile kavuşulur. Bu sebeple, Allah ve Resulünün sevgisi için Allah ve Resulünün rızasını isteyiniz.” buyurdu.
Yukarıda beyan edildiği gibi, Resulullah'ı sevmek, Allahü Teâlâ'yı sevmeye, Allah sevgisini elde etmeye büyük vesiledir. Nitekim Maide suresi 35. ayet-i kerimesinde mealen; “O'na kavuşmak için vesile, vasıta arayınız.” buyurulmuştur. Bir kimse Resulullah Efendimize tam bir sevgi ile bağlanınca; Resulullah Efendimizi zihninde tasavvur eder, O'ndan bir an bile gafil olmaz, O'nu asla unutmaz.
Şüphe yok ki Eshab-ı Kiram, Resulullah Efendimizi o kadar severlerdi ki bu sebeple onlarla Resulullah arasında ruhanî bir beraberlik ve irtibat meydana gelmişti. Esasında, onlardaki bu ruhanî beraberlik ve irtibatın sırrı, onların, Resulullah'ın yüksek sohbetlerinde bulunmalarındandır. Hadis-i şerifte Resulullah şöyle buyurur: “Beni seven, Cennet'te benimle beraberdir.” Eshab-ı Kiram, Resulullah'ın sohbetini ve imanın tadını tatmışlardı.
Tabiîn ve müçtehit imamların da durumu böyleydi. Onlar, Resulullah'a mânen yönelmişler, kalblerini Resulullah'a sevgi ile bağlamışlar, O'na aşık olmuşlar, sabah akşam O'nun mübarek cemalini ve şemail-i şerifini mütalaa etmek suretiyle, yüksek ruhaniyetinden feyiz almışlar, O'ndan yardım istemişlerdir. O büyüklerin böyle hâllerini öğrenmek isteyen, Kadı Iyad'ın "Şifa" kitabı ikinci kısım ikinci bâba müracaat edebilir.
"Şifa" kitabında, Ebu Hüreyre'nin Resulullah Efendimizden bildirdiği hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Bir kimse bana selam verdiği zaman, Allahü Teâlâ ruhumu bana iade eder, ben de o kimsenin selamına cevap veririm.”
Resulullah'a olan aşırı sevgileri ve kâmil bir şekilde tâbi olmalarından dolayı, Eshab-ı Kiram efendilerimiz, Resulullah ile devamlı ruhanî bir irtibat hâlindeydiler. Yine Tabiînden olanlar da Hulefa-i Raşidîn ve diğer Eshab-ı Kiram ile olan sohbetlerinden dolayı Resulullah Efendimizle ruhanî bir irtibata sahiptiler. Fakat zaman ilerleyip nübüvvet nurundan uzaklaşmak ve insanların kalbleri dünyevî meşguliyetlere dalıp ihlas ile sevgide gevşeklik meydana gelmek gibi sebeplerle, tekrar bu sevgiyi elde etmek için uyarmaya ihtiyaç duyuldu. İnsanlara doğru yolu göstermekle vazifeli olan kâmil ve mükemmil İslam âlimleri, kalblerindeki dağınıklığın giderilmesi, feyiz yoluyla büyüklerin ruhaniyetlerinden faydalanmak için büyüklerin sevgisini zorlanarak da olsa elde etmek için çalışmayı ve gayret göstermeyi emrettiler.
Sonra bu ruhanî sevgiye, kalben bağlılık ismini verdiler. Çünkü sevgi, sevenin kalbini sevilene bağlamakta, böylece ikisi arasında ruhanî bir irtibat meydana gelmektedir. Bu manevî sevgi ile büyüklere talebe olunduğu için buna, nisbet de denir. Zamanla tasavvuf ehli arasında yaygın bir ıstılah oldu. Çünkü her sahanın kendisine has kullandığı ıstılahlar (hususî mânâlı kelimeler) vardır. Yine buna tasavvufta “Muhabbet yolu” da denir. Çünkü bu yolda esas, Allahü Teâlâ'nın rızasına kavuşma yollarını ve sırlarını bilen, Allahü Teâlâ'ya ve O'nun rızasına, O'nun sevgisine kavuşturan büyük bir zatı, mürşit ve kâmil bir rehberi sevmektir. Bu sevgi sırf Allahü Teâlâ'nın rızası içindir. O'ndan başka bir garaz ve maksat için değildir.
Sırf Allah için muhabbet hakkında; "Meşarikü'l-Envar"'daki hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allahü Teâlâ kıyamet gününde; “Benim için sevişenler nerede? Onları Arşımın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde (Arşımın gölgesinde) gölgelendireceğim.” buyurur.”
Hazreti Ömer şöyle buyurdu: Resulullah'tan duydum. Buyurdular ki: “Allahü Teâlâ'nın bazı kulları vardır. Peygamber ve şehit değildirler. Fakat onlara kıyamet gününde Allahü Teâlâ katındaki mertebelerinden dolayı, Peygamberler ve şehitler (bile) imrenirler.” Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Onların kimler olduklarını ve ne amel işlediklerini bize bildir, umulur ki onları severiz.” dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Onlar, aralarında herhangi bir akrabalık ve mal alış verişi olmadan, birbirini (Allahü Teâlâ'nın rızası için) seven bir topluluktur. Vallahi onların yüzleri nurdur."
Onlar nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar mahzun (üzgün) olduğu zaman, onlar mahzun değildirler.”
Asıl olarak kalben bağlılık, Resulullah Efendimize yapılır. Ancak insanlara doğru yolu göstermekle memur olan Allahü Teâlâ'nın velî kullarına bağlanmanın caiz olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü onlar, Resulullah Efendimizin vârisleri, vekilleridirler. Biz, Resulullah'ın vârisi ve vekilleri olan bu mübarek zatları sevmekle de emrolunduk. Aynı zamanda, Resulullah'a salat-ü selam okurken, peşinden bu büyük zatlara da salat-ü selam okumak caiz olduğu gibi, onlara kalben bağlılık da caizdir. Bu büyük zatlar, davet, irşat ve insanları terbiye hususunda, Resulullah Efendimizin yaptığı vazifeyi yapmaktadırlar. Onlar kıyamete kadar bu hususta Resulullah'ın vekilleridirler.
Nitekim Yunus suresi 108. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Sevgili Peygamberim! Onlara de ki: Benim yolum budur. Sizi gafletten uyandırarak, Allahü Teâlâ'ya çağırıyorum. Ben ve benim izimde bulunanlar çağırıcıyız.” buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimede davet hususunda, Resulullah'a tâbi olanlar, Resulullah'a ortak kılınmaktadırlar. Bağlı olunan pîre, hem zahiren ve hem de bâtınen itiraz etmek, feyiz kapısını kapatır. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, talebenin riayet edeceği edepleri anlatırken; onun bağlı olduğu zatın önünde, yıkayıcının elindeki meyyit gibi olması lazım geldiğini söylemişlerdir. Çünkü yıkayıcı, münasip gördüğü şekilde onu yıkar. Mürşid-i kâmil de talebesini dilediği şekilde terbiye eder.
Sühreverdî hazretleri, "Avarif" adındaki kitabında şöyle buyurmaktadır: “Abdülkadir-i Geylanî, talebelerinden birinin ziyareti için geldiği haber verildiği zaman, dışarı çıkıp onu karşılamazdı. Sadece kapıyı açar, musafaha eder, ona selam verir, fakat onunla beraber oturmaz, gidip halvethanesine otururdu. Fakat talebeleri haricinde yabancı birisi gelince onu karşılamaya dışarı çıkar, onunla beraber otururdu. Talebelerinden birinin hatırına, onun bu şekildeki muamelesinden dolayı böyle davranmanın iyi olmadığı hakkında düşünceler geldi. O talebenin bu şekildeki düşüncesi kendisine malum oldu ve; “Bizim talebelerimizle irtibatımız kalbîdir. Onlar buna ehildir. Fakat yabancı birisi böyle değildir. Bizim talebeyle kalbî irtibatımız kâfidir. Fakat başkasına zahire, âdete göre muamele ederiz. Eğer böyle yapmazsak o yalnızlık hisseder ve bu durum onu rahatsız eder.” buyurdu.
Tenbih: Peygamber Efendimizi düşünmek ve kalbinde hazır etmek, sahih hadis kitaplarından Resulullah Efendimizin mübarek tavır ve hareketlerini, mübarek bedeninin görünüşünü okumak suretiyle olur. Resulullah Efendimizin bizzat kendisini gözle görebilecek şekilde görünmesini istememeli, bu istekte ısrar etmemelidir. Sadece sahih hadis kitaplarında bildirildiği kadarıyla icmalî olarak, kısaca tasavvur etmek, kalbde hazır etmek kâfidir. Bu kadarı, kalbi muhabbetle Resulullah'a bağlamakta ve ruhî irtibatı temin etmekte kâfidir. Eğer bu hususa dikkat edilmezse, o kimsenin hâlinin karışmasından korkulur.
Şayet Resulullah Efendimize muhabbetle tam bir istimdat (sığınma) hâsıl olur, hâl ve makamda terakki ederse, Resulullah'ın yüksek ruhaniyetlerinin o kimseye görünmesi umulur. Böylece maksat da hâsıl olmuş olur. Bütün bunlardan, Allah ve Resulünün halifesi olan ve insanlara doğru yolu göstermekle vazifeli, kâmil ve mükemmil bir zata talebe olmanın lazım geldiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü daha önce anlatılan şekilde Resulullah'a kalbi bağlamak mümkün olsa bile, bunun bilhassa daha başlangıçta olan bir kimse için ne kadar zor bir iş olduğu malumdur.
Birçok kimse, Resulullah Efendimizin mübarek şahsını tam olarak kalbinde hazır edemez. Hilye-i şerifi, zihinlerinde, kemaliyle tasavvur etmeye gücü yetmez. Bunlar bu hususta, vaaz ve nasihate muhtaçtır. Bu yolun zahirî ve bâtınî adabını öğrenmeye muhtaç olanlar için böyle bir bağ kurmanın ne derece zor olduğu açıktır. Beşerî mâniler sebebiyle doğrudan doğruya Resulullah'a bağlanarak feyiz almak zordur. Allahü Teâlâ, kendisine kavuşmak isteyen kullarına kolaylık olması için kâmil ve mükemmil rehberleri yarattı. Bu mübarek zatlar, insanları Allahü Teâlâ'nın rızasına kavuşturan yolları gösterdiler. Böyle münevver yol göstericilerin, her asırda mevcut olacağı bildirildi.
Bazen mesafenin uzak olması veya böyle zatların bilinmemesi sebebiyle onları bulmak zor olabilir. Böyle bir durumda olan kimsenin, manevî olarak, yukarıda bahsettiğimiz şekilde, Resulullah'ın ruhaniyetlerine yönelmesi caizdir. Fakat şu şartlara da riayet etmek lazımdır. Bir daha günaha dönmemek üzere, her günahına tövbe etmek, itikadı, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadı üzere düzelttikten sonra; söz, fiil, amel bakımından azimet yolu üzere İslam'ın emir ve yasaklarına yapışmak, bütün işlerinde gücünün yettiği kadar takvayı gözetmektir. Çünkü Allahü Teâlâ, Tegabün suresi 16. ayet-i kerimesinde mealen; “Allah'ın yasak ettiği şeylerden, gücünüzün yettiği kadar perhiz ediniz.” buyurmaktadır.
İşlerde takva hususunda bir eksiklik olursa, irtibat hâsıl olmaz. Hakikatte bu irtibat, takvanın ve Allahü Teâlâ'nın rızasının hâsıl olmasında ölçüdür, terazidir. Bir kimse bu esasları mükemmel bir şekilde yerine getirince Resulullah Efendimizin mübarek ruh-i şeriflerine ruhen yönelir. Resulullah'ın ruhaniyetlerinden, Allahü Teâlâ'nın rızasının hâsıl olması için şefaat ister. Resulullah Efendimizi vesile ederek, Allahü Teâlâ'ya yalvarır. Her gün gücünün yettiği kadar, huşu ve tazim ile cehri (sesli) olarak Kur'an-ı Kerim okur. Her gün bir hizbden (beş sayfa) az okumaz. Daha fazla okumanın bir sınırı yoktur.
Bir kimsenin, Kur'an-ı Kerim okumaya gücü yetmezse, Kelime-i tevhit okumaya yapışır. Çünkü Kelime-i tevhit, Kur'an-ı Kerim'in özü, hulasası ve en üstün zikirdir. Her gün açıktan veya gizli olarak, Kelime-i tevhidi gücünün yettiği kadar okur. Okurken sağ tarafa doğru nefy kısmını, sol tarafa doğru isbat kısmını okur. Nitekim Kelime-i tevhidin telkini, Resulullah'tan, Ali bin Ebu Talib'e ait bir haberle gelmiştir. Ancak Kelime-i tevhit üçyüzden aşağı okunmaz. Fakat daha fazla okumanın bir haddi yoktur.
Sühreverdî hazretleri, "Avarif" kitabında şöyle buyurdu: “Tasavvuf yolundaki kimse, sadece Kur'an-ı Kerim okumak suretiyle, zikrin en yüksek mertebesine ulaşabilir. Bu da Kur'an-ı Kerim çok okunduğu, kalb ile dil birbirine muvafık olduğu zaman mümkün olur. Kalb ile dilin birbirine muvafık olması, Kelime-i tevhide devam etmekle olur. Kur'an-ı Kerim okumaktan daha üstün bir zikrin olduğunu ve ona yapışmak lazım geldiğini söyleyen kimsenin sözüne bakılmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim okuyan kimse, namazda ve namaz haricinde okuduğu Kur'an-ı Kerim sebebiyle dünya ve ahiret saadeti için Allahü Teâlâ'dan temenni ettiği şeylerin hepsine kavuşur.
Her gün ikindi namazından sonra yüz kere “Estağfirullah” okunur. Bunun peşinden; “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ve sellim” okunur. O kimse okuduğu Kur'an-ı Kerim ve zikirle yetinir. Her ne suretle olursa olsun, bunlardan başka zikirle asla meşgul olmaz.
Hayderîzade İbrahim Fasih Efendi'nin yazdığı "Ünvanü'l-Mecd fî beyanı Ahval-i Bağdad ve Basra ve Necd" adlı eserin kapak sayfası.
Davud Aleyhisselam bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Geceleri, teheccüd namazı kılmak ve Kur'an-ı Kerim okumak suretiyle ihya etmekten gafil olmamak lazımdır. İşrak, Duha ve Evvabin namazlarını unutmamak lazımdır. Çok konuşmayı terk etmeli, yalnızlığa yapışmalıdır. İnsanlardan uzak kalmak her yönden daha iyidir. Maksada kavuşturma bakımından pek mükemmeldir. Denilir ki Sıddîkların maksadı, tasavvuf yolunda bulunanların neşesi, yalnızlıktır. Çünkü yalnızlık, kalbleri manevî kirlerden temizler. Aksi ise vakitleri zayi eder. Bununla ebdal ve evtadın kavuştuklarına kavuşulur.
Bahsedilen bu amellere, gevşeklik yapmadan, bıkmadan, usanmadan devam etmeli, Allahü Teâlâ'nın kapısına acziyetini ve muhtaç olduğunu arz ederek yapışmalıdır. Böylece, Allahü Teâlâ'nın lütuf ve ihsan kapısı açılır ve bu hâl üzere vefat eder. Nitekim Hicr suresi 99. ayet-i kerimesinde mealen; “Yakîn elde etmek için Rabbine ibadet et.” ve Zariyat suresi 56. ayet-i kerimesinde mealen; “İnsanları ve cinleri ancak beni bilip itaat, ibadet etmeleri için yarattım.” buyurulmuştur.
Büyüklerin ruhaniyetleri tarafından yetiştirilen, onlar tarafından terbiye edilen kimseye, Üveys bin Âmir el-Karnî'ye nisbetle “Üveysî” denir. Çünkü Üveys-i Karnî (Veysel Karanî), Resulullah Efendimizin zamanına yetişti. Fakat göremedi. Ancak Resulullah'ın hayatlarında ve vefatlarından sonra Resulullah Efendimizin mübarek ruhaniyetlerinden istifade etti. Manevî gıdasını aldı, yetişti. Bu yolla yetişen pek çok evliya vardır. Bayezid-i Bistamî, Ebü'l-Hasan Harkanî, Şeyh Attar, İsmail Tillovî (Fakirullah), Şeyh Ahmed Namıkî Camî ve daha başka velî zatlar bu yolla yetişmişlerdir.
Bu yolda bulunan kimsenin, bu amellere başladığı zaman niyetini düzeltmesi, o amelleri sırf Allah rızası için yapması, kalbi, Allahü Teâlâ'dan başka şeylerden arındırması lazımdır. Sonra dili ve kalbi ile; “İlahî ente maksudî ve rıdake matlubî (İlahî sen benim maksudumsun ve senin rızan benim matlubumdur).” demelidir. Buna başka bir söz karıştırmamalıdır. Allahü Teâlâ'nın rızasını istemek ve kullukla alâkalı vazifeleri yapmaktan başka, dünyevî ve uhrevî bir ihtiyacı kalbinde bulundurmamalı, kendisi için keşif, keramet ve gayble alâkalı şeyleri bilmek gibi bir maksadı olmamalıdır. Kendi isteği ile olmadan onda böyle bir şey meydana gelirse, ona iltifat ve itibar etmez. Böyle şeylerle meşgul olmaz. Hatta, bunun ihlası hususunda bir imtihan olması korkusu ile böyle şeylerden Allahü Teâlâ'ya sığınması lazımdır. Eğer böyle şeye meylederse, bu yolda ilerlemek onun için mümkün olmaz. Hatta bu yoldan reddolunmasına, bilmediği şekilde hüsrana uğramasına sebep olur. Onun için bundan çok sakınmak lazımdır.
Esmaü'l-müellifîn; cilt-1, sh. 42
El-A'lam; cilt-1, sh. 44
Mecd-i talid tercümesi (Muhtelif sahifeler)
Şemsü'ş-şümus; sh. 134, 138
Mu'cemü'l-müellifîn; cilt-1, sh. 40
Tuhfetü'l-Uşşak (İbrahim Fasih Efendi, İstanbul 1293)
Ulemauna fî hidmeti'l-ilm ve'd-din; sh. 19
Es-Sıratü'l-müstekim fî emri'd-din (İbrahim Fasih Efendi, İstanbul-1999)