Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Hasan olup; ismi, Ali bin Osman bin Seyyid Ali bin Abdurrahman el-Cullabî el-Hucvirî el-Gaznevî'dir. Seyyid olup Hazreti Ali'nin onuncu batından torunudur. Hazreti Ali'ye kadar olan nesebi, Keşfü'l-mahcub isimli eserinin Urduca mukaddimesinde şöyle zikredilmektedir: Ali bin Osman bin Seyyid Ali (veya Ebu Ali) bin Abdurrahman bin Şah Şüca' bin Ebü'l-Hasan Ali bin Hüseyin Asgar bin Seyyid Zeyd-i Şehit bin Zeynelabidin bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib'dir. Hucvirî hazretleri Data Genc-i Bahş diye de anılır. Sultan Gazneli Mahmud zamanında 400 (m. 1009) senesinde Gazne'de doğdu. 465 (m. 1072) senesinde Lahor'da vefat etti. Doğum ve vefatı için başka tarihler de rivayet edilmektedir. Gazne'de doğduğu için Gaznevî, bu şehrin Cüllab ve Hucvir isimli mahallelerinde ikamet edip yetiştiği için Cüllabî ve Hucvirî denilmiştir. Ömrünün sonunda Lahor şehrinde yerleşip, vefatına kadar orada kaldı. Bunun için kendisine Lahorî de denilmektedir.
Babası Seyyid Osman bin Ebu Ali, diğer dedeleri gibi herkes tarafından sevilen, hürmet edilen, âlim ve veli bir zattı. Muhterem annesi de saliha ve Allahü Teâlâ dan korkan, haramlardan sakınan bir hatun idi. Böylece Hucvirî, haram ve şüphelilerden çok sakınan ve kıymetli bir ailenin evladı olarak, ihtimam ile büyütüldü. Öğrenilmesi lazım olan ilk ilmi, tasavvufa ait hakikatleri ve incelikleri babasından öğrendi. Bundan sonra Ebu Fadl Muhammed bin Hasan Hutlî'ye talebe oldu. Onun yanında, fıkıh, tefsir, hadis ve başka ilimleri ve tasavvufun inceliklerini öğrendi.
Daha sonra uzun seyahatler yaparak İslam memleketlerini dolaştı. Suriye, Türkistan, Kazvin, Hindistan, Irak, Huzistan (İran'ın bir eyaleti), Faris, Şam, Azerbaycan, Gürcistan, Horasan ve Maveraünnehr ve başka yerlere gitti. Gittiği bu yerlerdeki bütün veli zatlarla görüşüp sohbet etti. Vefat etmiş büyük âlimlerin de kabirlerini ziyaret edip, çok şeylere kavuştu. Mesela, Suriye'ye gittiğinde Şam'da Bilal-i Habeşî hazretlerinin kabrini ziyaret edip, orada bir miktar istirahat etti. İstirahat ederken bir ara uykuya daldı. Rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Yanında İmam-ı A'zam Ebu Hanife vardı. Bu rüyadan, İmam-ı A'zam'ın ve mezhebinin üstünlüğünü anladı.
Bu seyahatlerle ilmi ve anlayışı daha çok genişledi. Bir kısmı kendisinden önce yaşamış, bir kısmı da zamanında bulunmuş olan beş yüze yakın veli zatın hâl tercümelerini ve sözlerini eserlerinde bildirdi. Nakil ve rivayet hususundaki ilminin çokluğu ve kitaplarında yazdığı fıkhî bilgilerden, onun fıkıh bilgisindeki üstünlüğü anlaşılmaktadır. Arabî ve Farisî lisanlarını, birinden diğerine tercüme yapabilecek derecede, gayet mükemmel olarak bilirdi.
Hucvirî hazretleri bu uzun seyahatleri tamamladıktan sonra, hocasının işareti üzerine Lahor şehrine geldi. Şehrin batı tarafında bulunan Reva Nehri kıyısında yerleşip, orada bir mescit yaptırdı. Nakledildiğine göre, bu mescidin inşaası devam ederken, bazıları mihrabın güneye fazla dönülmüş olarak yerleştirildiğini söyleyip itiraz ettiler. Bunları toplayıp, mescide götürdü. “Bu mihraba uygun olarak kıbleye dönünüz. Başınızı kaldırıp bakınız. Bakalım Kâbe-i Muazzama yönünde bir yanlışlık var mı?” buyurdu. Onlar da emredildiği şekilde hareket ederek, başlarını kaldırıp baktıkları zaman, Allahü Teâlâ nın izniyle aradaki perde kalktı. Mescidin kıble istikametinde, tam karşılarında Kâbe'yi gördüler. Bunun üzerine itirazlarından vazgeçip, kendisinden özür dilediler. Evliyaya itiraz edilmeyeceğini daha iyi anladılar.
Hucvirî hazretleri Lahor'da yaptırdığı mescitte bir yandan taliplere ilim öğretiyor, bir yandan da kitap yazıyordu. Binlerce talebe yetiştirdi. Oranın gayrimüslim halkından birçoğunun Müslüman olmalarına vesile oldu. Hayatının sonuna kadar burada hizmet etti. Vefat edince, mescidinin yakınında bir yere defnedildi. Sultan Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan İbrahim Gaznevî, kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırdı. Kabri ziyaret edilmekte, sevenler istifade etmektedirler. Pakistan'da her yıl, bir hafta müddetle, Hucvirî hazretlerini anma merasimleri düzenlenmektedir. Ali Hucvirî, herkese karşı merhametli, cömert, eli açık bir zattı. İhtiyacı olanlara çok yardım ederdi.
Hucvirî'nin ilmî şahsiyeti:
Hucvirî, zamanındaki büyük âlimlerden ilim öğrenmiştir. İlim tahsiline küçük yaşta Gazne'de başladı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledi ve edebiyat ve lisan öğrendi. Arapça ve Farsça dillerine tam bir hâkimiyeti vardı. Hadis, tefsir, fıkıh gibi dinî ve şer'î ilimleri tahsil etti. Tefsir ilmi yönünden ayetlerin manasını anlama kudreti ve her bir ayette gizli olan derin manaları ve gayeleri tespitteki mahareti çok güzeldi. Keşfü'l-mahcub adlı eserinde, iki yüz otuz altı ayet-i kerimenin meali şerifleriyle konulara açıklık getirmiştir. Hadis ilminde de söz sahibi olan Hucvirî, aynı eserinde konuları açıklamak gayesiyle, yüz otuz sekiz hadis-i şerif rivayet etmiştir.
Rivayet ve nakil konusundaki bilgisi de çok fazladır. Eserinde birçok Sûfîye ait sözleri de nakletmiştir. Fıkıh ilmini Hanefî mezhebine göre tahsil etmiştir. Çok iyi fıkıh tahsili gören Hucvirî, eserinde; namaz, oruç, zekat ve hac gibi fıkhî konuları açık bir şekilde anlatmıştır. Zamanında tasavvuf çok yanlış anlaşılmakta idi. Hucvirî, tasavvufun mahiyetini açık açık anlatmak ve tasavvufun nazarî ve amelî kısmını açıklamak, tasavvufî esaslardan her birini ayet-i kerime ve hadis-i şerifle açıklayarak, dinî emirlerin içinde saklı olan tasavvufî manaları ortaya çıkarmak için çalıştı. Böylece tasavvufa da, sûfîlere de kötülük yapan sahte mutasavvıflara karşı, bu alanda birçok eser yazdı.
Hucvirî'de daima hakikati arayan bir zeka, doğruyu bulmaya çalışan bir zihin, her alanda serbestçe düşünebilen bir akıl, sıhhatli ve doğru sonuçlara ulaşabilen bir muhakeme, fikirlerini ve hislerini rahatça açıklayabilmesini sağlayan ilmî bir olgunluk ve medenî bir cesaret mevcuttu. Hucvirî, Hanefî mezhebine mensuptur.
Hucvirî'nin hocaları:
Hucvirî ders aldığı âlimlerin bir kısmının hâl tercümelerini Keşfü'l-mahcub adlı eserinde yazmıştır. Ebu Abbas Ahmed bin Muhammed Sekkanî, Ebu Fadl Muhammed bin Hasan Hultî, Ebu Kasım Ali Cürcanî, Hace Ebu Ahmed Muzaffer bin Ahmed bin Hamdan ve birçok âlimin sohbetinde bulunmuş ve kendilerinden ilim öğrenmiştir. Doğrudan talebesi olduğu âlimlerin dışında, onlardan istifade ettiği âlimler de vardır. Bu âlimlerin başında İmam-ı Kuşeyrî hazretleri gelir. Bunun yanında Hallac-ı Mansur, Hakim Tirmizî, Ebu Sa'id Ebü'l Hayr Mihenî ve Yahya bin Muaz Razî'den de çok istifade etmiştir.
Ali Hucvirî hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şeriflerde, Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeylerden birisi tul-i emel, diğeri, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olmaktır.”
“Küçükken beşikte konuşanların sayısı üçtür. İlki, İsa Aleyhisselam'dır. Bunu hepiniz bilirsiniz. İkincisi, Rahip Cüreyc'in zamanındaki çocuktur.
Cüreyc, Benî İsrail'de bir rahip idi. Birgün annesi oğlunu ziyarete geldi. Kapıyı çalan annesine Cüreyc namaz kıldığı için kapıyı açmadı. İkinci ve üçüncü günlerde de aynı şekilde olunca, annesi dayanamayarak; “Ey Allah'ım! Oğlumu rezil rüsva eyle, hakkımı ondan al.” diye beddua etti.
Cüreyc zamanında kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir toplulukta; “Ben Cüreyc'i fitneye düşüreceğim ve yoldan çıkaracağım.” dedi. Cüreyc'in hücresine gitti. Fakat Cüreyc ona yüz vermedi. Bunun üzerine o kadın, bir çobanla dost olarak hamile kaldı. Halkın içinde; “Ben Cüreyc'den hamile kaldım.” dedi. Doğumdan sonra halk Cüreyc'in hücresine giderek, onu yakalayıp padişahın huzuruna getirdiler. Cüreyc bebeğe; “Bebek söyle, baban kimdir?” diye sordu. Bebek; “Ey Cüreyc! Annem sana iftira ediyor, babam filan çobandır.” dedi.
Beşikte iken konuşan üçüncü bebeğin hikayesi şudur: Bir kadının bir bebeği vardı. Kadın evinin önünde otururken, bir süvari geçti. Bunun üzerine; “Ya Rabbî! Oğlumu böyle silâhşör kıl.” dedi. Bebek; “Ya İlahî! Beni onun gibi kılma.” diye dua etti. Bir süre sonra, kapının önünden adı kötüye çıkmış bir kadın geçti. Bebeğin annesi; “Ya Rabbî! Evladımı bunun gibi kılma.” dedi. Bebek ise; “Ya Rabbî! Beni onun gibi kıl.”diye yalvardı. Annesi bu duruma şaşırarak; “Evladım niçin böyle konuşuyorsun?” dedi. Bebek; “O süvari zalim bir insan idi. Kadın ise saliha bir hatun idi. Fakat onun hakkında kötü şeyler söylüyorlardı. Ben zalimlerden olmak istemiyorum. İstiyorum ki salihlerden olayım.” dedi.”
“Şüphesiz ki, Allahü Teâlâ bedenlerden önce ruhları yaratmıştır.”
“Siz Allahü Teâlâyı hakkıyla tanımış olsaydınız, su üzerinde gezerdiniz ve duanız sayesinde dağlar yerinden oynardı.”
Hucvirî Camii'nin içinden bir görünüş.
“Allahü Teâlâ için, tövbe eden gençten daha çok sevimli olan hiçbir şey yoktur.”
“Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
Eshab-ı Kiram birgün Peygamber Efendimize; “Ya Resulallah! Bize geçmiş ümmetlerin acaib ve harikulade hâllerini anlat.” demişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şu hadiseyi anlattılar:
“Sizden önceki ümmetlerin içinde üç kişilik bir grup vardı. Bir yere giderlerken gece olunca, geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler ve orada gecelediler. Gece yarısı dağdan kopan bir taş parçası, gelip mağaranın ağzını kapadı. Onlar hayrete düşerek, birbirlerine şöyle dediler: “Riyasız olarak sırf Allahü Teâlânın rızası için, daha evvel yaptığımız işler bize şefaatçi olur ve onlardan başka hiçbir şey bizi kurtaramaz.” Bunun üzerine içlerinden biri; “Benim annem ve babam ve bir keçim vardı. Bu keçiden başka dünya malım yoktu. Bunun sütünü sağar, anneme babama verirdim. Her gün dağdan getirip sattığım odunların parası ile onların ve benim ihtiyaçlarımızı karşılardım. Bir gece eve geç gelmiştim. Keçinin sütünü sağdım. İçine ekmek doğrayarak yemekleri hazırladım. Fakat baktım ki annem-babam uyumuşlardı. Tabak elimde kaldı. Sabaha kadar ayakta ve tabak elimde onların uyanmalarını bekledim. Sabah olunca uyandılar ve yemeklerini yediler.” dedi. Sonra; “Ya İlahî! Şayet ben bu hususta doğru söylüyorsam ve bunda samimî isem imdadımıza yetiş!” diye niyazda bulundu. O anda kaya biraz kımıldadı ve bir yarık meydana geldi.
İkinci zat; “Amcamın güzel bir kızı vardı. Gönlüm sürekli olarak onunla meşgul oluyordu. Onunla beraber olmak istiyordum. Fakat beraber olamıyordum. Birgün yalnız başımıza kalmak için ona bin dinar gönderdim. Beraber olduğumuz anda, kalbimde Allahü Teâlâdan korkma hissi peyda oldu. Altınları verdiğimi unutarak elimi ondan çektim.” dedi. Sonra; “Ya Rabbî! Şayet ben bu hususta doğru söylüyorsam ve bunu ihlas ile yaptıysam, bize bir çıkış yolu sağla.” diye dua etti. O anda kaya biraz daha kımıldadı ve yarık genişledi. Fakat bir insan geçemezdi.
Üçüncü kişi ise; “Yanımda birçok işçi çalışıyordu. Hepsinin ücretlerini ödemiştim. Fakat birisi gelmediği için parasını veremedim. Onunla bir koyun satın aldım. Bir koyun, bir sene sonra iki oldu. Her sene koyunların sayısı arttı. O kişinin malı muazzam bir şekilde artmıştı. O kimse birgün çıkıp geldi. Ben falanım dedi ve parasını istedi. Senin malın şunlardır dedim. Sürüyü ona verdim. Adam alıp gitti.” dedi. Sonra da; “Ya Rabbî! Eğer ben bu sözde sadık ve samimî isem, bize kurtuluş yolu aç.”diye niyazda bulundu. Bunun üzerine kaya yerinden biraz daha oynadı ve yarık genişledi. Bu üç kimse oradan çıktılar. İşte bu hâl harikulade bir olaydır.”
“Kadın, ya malı için veya güzelliği için yahut dini için alınır. Siz dini olanı alınız! Malı için alan, malına kavuşamaz. Yalnız cemal için alan, cemalinden mahrum kalır.”
Eserleri:
1- Keşfü'l-mahcub: Hucvirî'nin en önemli eseri Keşfü'l-mahcub'dur. Farsça yazılan ilk tasavvuf eserlerinden biri ve en önemlilerindendir. Keşfü'l-mahcub tasavvufun nazarî ve amelî esasları hakkında yazılan ilk eserdir. Bu eser hakkında Molla Camî hazretleri Nefehatü'l-üns kitabında; “Ali bin Osman Hucvirî'nin Keşfü'l-mahcub'u tasavvuf ilmi konusunda yazılmış meşhur ve kıymetli eserlerdendir.”demektedir. Dara Şikuh, Sefinetü'l-evliya adlı eserinde ise; “Keşfü'l-mahcub meşhur bir eserdir. Hiçbir kimse ona itiraz edemez. Fars dili ile tasavvuf sahasında onun gibi değerli bir eser yazılmamıştır.”demektedir.
Ali Hucvirî'nin kendisi ise, bir zâtın, tasavvuf yolunun esasları, sûfîlere ait söz, muamele ve makamların açıklanması hakkında soru sorması üzerine bu eserini yazdığını belirtmektedir. Eserini 435 (m. 1044) yılında Lahor'da yazmaya başlamış, 442 yılına kadar ancak yarısını tamamlayabilmiştir.
Bu eserin mukaddime kısmı, sekiz fasıl ihtiva etmektedir. Birinci kısım ondört babdır. Babların büyük bir kısmı tek fasıldan meydana gelmiştir. Fakat birinci bab dört, ikinci, üçüncü, dördüncü ve altıncı bablar ikişer fasıl ihtiva etmektedir. İkinci kısım onbir bölümdür. İkinci, üçüncü, yedinci, sekizinci bölümde bir, birinci, dördüncü bölümde iki, beşinci bölümde dört, altıncı bölümde altı, on ve onbirinci bölümde on bab vardır.
Keşfü'l-mahcub yedi kısma ayrılmıştır. Her kısmın çok güzel bir tertip ve son derece mükemmel bir tanzim şekli vardır. Birinci kısım; fakirlik, tasavvuf, safvet gibi tasavvufun usulünü ve esaslarını, ikinci kısım; hırka giymek ve melâmet gibi tasavvufun meselelerini, üçüncü kısım; sûfîlerin hâl tercümelerini, dördüncü kısım; tasavvufî fırkaları, hareketleri ve cereyanları, beşinci kısım; marifetullah, tevhit ve iman gibi dinî, tasavvufî inançları, altıncı kısım; abdest, namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadetleri, son kısım ise; sûfîlerin adap ve erkanını ihtiva eder.
2- Kitab fî şerh-i kelami'l-Hallac: Hallac-ı Mansur ile ilgili bir eserdir. Hucvirî bu eseri gençlik yıllarında Hallac-ı Mansur'a bağlı olduğundan, onunla ilgili olarak yazmıştır.
3- Kitabü'l-beyan li ehli'l-iyan: Tasavvufla ilgilenmeye başladığı ilk yıllarda yazdığı bu eserde, Tasavvufî konuları şerh etmiştir.
4- Kitabü'l-fena ve'l-beka,
5- Kitabu bahri'l-kulub,
6- Esrarü'l-hırak ve'l-mülevvenat,
7- Kitabü'l-iman,
8- Er-Riaye bi hukukillahi teala 9- Sevakıbü'l-ahbar,
10- Keşfü'l-esrar,
11- Minhacü'd-din,
12- Divan.
Son iki eseri, Hucvirî daha hayatta iken kaybolmuştur.
Hucvirî hazretleri Keşfü'l-mahcub isimli eserinde bazı hususları şöyle açıklamaktadır:
İlmin fazileti:
Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki:
“İlim tahsil etmek, bütün Müminlerin üzerine farzdır.”
Data Genc-i Bahş Ebü'l-Hasan Hucvirî hazretlerinin türbesi bugün Pakistan ve Hindistan Müslümanlarının en çok ziyaret ettiği yerlerden biridir.
“İlim Çin'de olsa bile gidip, alın.” Bir Müslümana amelinin sahih olmasını sağlayacak kadar her ilimden tahsil görmesi farzdır. Mesela, vakitleri bilmek ve ona göre ibadet etmek için astronomi, miras taksimi yapabilmek için matematik bilgisine sahip olmak gerekmektedir. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de de faydasız ilimleri öğrenenleri, mealen şu ayet-i kerime ile zemmetmiştir: “Onlar kendilerini zarara sokacak ve hiçbir fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlar.” (Bakara suresi: 102)
İlimsiz amel, amelsiz ilim olmaz. Kul bilmelidir ki, az ilimle birçok ameli yapabilir. İlmin amelle beraber bulunması lazımdır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Fıkıh bilmeden ibadet eden, değirmen taşını döndüren merkep gibidir.” buyurmuştur. Fıkıh öğrenmeyi gaye edinmeden ibadet etmeyi, Peygamber Efendimiz değirmen taşını döndüren merkebe benzetmiştir. Zira bu işi yapan hayvan, durmadan aynı yerde dolanır. Hiç ilerleme kaydetmez. Fıkıh bilgisi edinmeden yapılan ibadetin kula hiçbir faydası yoktur.
İnsan bildiğiyle amel etmeli ki, onun bereketiyle bilmediklerini öğrensin. İbrahim bin Edhem hazretleri; “Yolda giderken yerde bir taş gördüm. Üzerinde, beni çevir ve oku, diye bir yazı vardı. Hemen taşı çevirdim, şöyle yazıyordu: “Sen bildiğinle amel etmiyorsun, nasıl olur da bilmediğini öğrenmek istersin?”buyurmuştur.
İlim, Allahü Teâlânın ilmi ve halkın ilmi olmak üzere iki kısımdır. Halkın ilmi, Allahü Teâlânın ilmi yanında kaybolur gider. Zira ilim, Allahü Teâlânın sıfatıdır. O'nun sıfatlarının sonu yoktur. İlmin en iyi tanımı şudur: “İlim; akıl sahibi bir varlığı âlim yapan bir sıfattır.”
Allahü Teâlânın ilmi:
Allahü Teâlâ var olan ve yok olan şeyleri ilmi ile bilir. Kul, ilimde O'na ortak olamaz. Allahü Teâlâ Haşr suresindeki yirmiikinci ayet-i kerimede mealen; “O öyle Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yok... Gizliyi de bilir, aşikârı da bilir.” buyurmaktadır. Bu ayet-i kerime Allahü Teâlânın ilim sıfatının naklen delilidir.
Kulun ilmi:
İnsanın ilmi, Allahü Teâlâyı tanıma ve O'nun ile ilgili olması lazımdır. Yeri geldiği zaman zahirî ve batınî amellerle ilgili ilmi öğrenmek kul üzerine farzdır. Hakikat ilminin üç esası vardır. Bunlar ise şunlardır: “İlki; Allahü Teâlânın varlığına ve birliğine inanmak, O'nu her türlü eksik sıfatlardan münezzeh bilmektir. İkincisi; Allahü Teâlânın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmektir. Sonuncusu ise; Allahü Teâlânın fiillerini ve bu fiillerin hikmetini kavramaktır.”
Fıkıh ilminin üç esası vardır İlk esası; Kur'an-ı Kerim'dir. İkincisi; Sünnet'tir. Çünkü Allahü Teâlâ Haşr suresi 7. ayet-i kerimesinde mealen; “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve emirlerini tutun. Size neyi yasak etti ise onu da yapmayın.” buyurmaktadır. Sünnet, Kavl-i Resul (Hadis-i şerif), Fi'l-i Resul (Peygamber Efendimizin yaptığı işler), Takrir-i Resul'dür (Bir konu hakkında görüp de sükut etmesidir). Üçüncüsü; İcma-ı ümmet'tir. Yani aynı asırda bulunan müçtehitlerin, mesela Eshab-ı Kiram'ın veya dört mezhep imamlarının bir konuda söz birliği yapmasıdır.
Rızanın hakikati:
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Bu gün, doğrulara doğrulukların fayda vereceği bir gündür. Onlara, ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler vardır. Onlar orada devamlı olarak kalıcıdırlar. Allah kendilerinden razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur!” (Maide suresi: 119) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz ise bir hadis-i şerifte; “Allahü Teâlânın, rabbi ve sahibi olduğuna razı olan, imanın tadını tatmıştır.” buyurmaktadır.
Rıza; Allahü Teâlânın kulundan razı olması, kulun Hak Teâlâdan razı olması şeklinde iki çeşittir. Allahü Teâlânın rızasının hakikati; kuluna sevap, nimet, keramet ve ikram irade etmesidir. Allahü Teâlânın rızası, O'nun iradesidir. Kulun rızası ise, Allahü Teâlânın emirlerini yerine getirmesi ve hükümlerine boyun eğmesidir.
Allahü Teâlâdan, vermiş olduğu dünyalıklardan, yani mal, mülk ile razı olan helake ve hüsrana uğrar. Rızası baştan sona kadar ateş olur. Ve sonunda Cehennem'e gider. Çünkü dünyanın O'nun yanında hiç kıymeti yoktur. Allahü Teâlâdan dostluğu ve safası ile razı olanlar, O'na aşık olanlardır. Bunların kalbleri, Allahü Teâlâdan başka bir şeyi düşünmez. Kalbleri halktan kopmuştur. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Bir kimse Allahü Teâlâya ve kazasına razı olmazsa, yaptığı ibadetin ve amelin ona bir faydası yoktur.”buyurmuştur.
Musa Aleyhisselam Allahü Teâlâya; “Allah'ım bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım sürede, sen benden razı olasın.” diye dua etti. Allahü Teâlâ; “Ya Musa, senin buna gücün yetmez.” buyurdu. Hazreti Musa bunun üzerine secdeye kapanarak yalvarmaya başladı. O anda Allahü Teâlâdan Hazreti Musa'ya şöyle vahiy geldi: “Ya Musa! Benim senden razı olmam, senin benim hükmüme ve kazama razı olmandadır.”
Rıza ile alakalı olarak anlatılan şu menkıbe çok meşhurdur: “Evliyadan bir zat Dicle Nehri'ne düşmüştü. O zat yüzme de bilmiyordu. Bir kişi ona; “İstersen seni kurtaralım.” dedi. O zat; “Olmaz.” deyince, soru soran kişi; “Batmak ve boğulmak mı istiyorsun?” dedi. O zat; “Hayır.” cevabını verince, ona; “O hâlde ne istiyorsun?” diye sordu Veli zat; “Hak tealanın benim için istediğini istiyorum.” dedi.
Nefsin hakikati ve hevanın manası:
Nefis, lügatte bir şeyin varlığı, hakikati, zatı ve kendisi manasına gelir. Sûfîlere göre nefis, kötülüğün kaynağı ve temelidir. Nasıl ki alemde Cennet-Cehennem, şeytan-melek var ve biz bunları gözlerimizle göremiyorsak, nefis ve ruh da vardır. Her ikisi de bedene tevdi edilmiştir. Fakat birisi şer yeri, biri hayır mahallidir. Nefse muhalefet etmek, yapılan bütün ibadetlerin başıdır. Kul nefse muhalefet etmekle, Hak Teâlâya giden yola kavuşur. Çünkü kul nefsinin esiri olmuşsa, helak olmuş demektir. Allahü Teâlâ nefse muhalefet etmeyi emretmiş ve Kur'an-ı Kerim'in Naziat suresi 40. ayet-i kerimesinde mealen; “Her kim Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini şehvetten alıkoymuşsa, muhakkak onun varacağı yer Cennet'tir.”buyurmuştur.
Kâmil bir insan üç unsurdan meydana gelir.
İlki ruh, ikincisi nefis, üçüncüsü bedendir. Bunların her birinin ayrı ayrı sıfatları vardır. Ruhun sıfatı akıl, nefsin sıfatı heva, bedenin sıfatı ise histir. Müslümanın ruhu, onu Cennet'e davet eder. Zira Cennet'in dünyadaki misali ruhtur. Nefis ise Müslümanı Cehennem'e davet eder. Çünkü Cehennem'in dünyadaki misali nefistir. Ruhun idarecisi ve tedbir alıcısı vardır ki, o da akıldır. Nefsin sevk ve idarecisi vardır ki, o da hevadır. Doğru yolda bulunmak isteyenler, daima nefislerine muhalefet etmelidirler. Zira nefse muhalefet, insanın ruhunu ve aklını destekler. Bayezid-i Bistamî hazretleri; “Nefis, kötü olandan başka bir şeyle sükun bulmayan bir varlıktır.” buyurmuştur.
Nefsinin sıfatı olan heva, onu sevk ve idare eden arzusudur. Nasıl akıl bulunmayan ruh eksikse, heva bulunmayan nefis de eksiktir. Kula, akıldan ve hevadan gelen iki davet vardır. Aklın davetine uyan imana ve tevhide kavuşur. Hevanın davetine uyan ise dalalete ve küfre düşer. Heva iki kısımdır: Biri; lezzet ve şehvet hevası, diğeri; halk arasında itibar ve mevki sahibi olma hevasıdır. Nefsin en açık sıfatı şehvettir. Şehvet, insanoğlunun bütün azalarına yayılmıştır. Kul, bütün azalarını şehvetten korumalıdır. Gözün şehveti görmek, kulağın işitmek, burnun koklamak, dilin konuşmak, bedeninki dokunmak ve ellemek, dimağınki düşünmektir. Kulun kendi kendinin çobanı ve nefsine hâkim olması, gecesini-gündüzünü, duyu organlarında peyda olan heva sebeplerini kendisinden yok edene kadar harcaması lazımdır.
İman babı:
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey iman edenler! Allah'a, O'nun Peygamberlerine ve Peygamberine indirdiği Kur'an-ı Kerim'e, gerek daha evvel indirdiği kitaplara iman edin.” (Nisa suresi: 136) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmaktır.” buyurmuştur. İman tarifini, bütün İslam âlimleri şöyle yapmışlardır: İman; kalb ile tasdik, dil ile ikrardır. İman, Hak Teâlânın hidayetine kavuşmuş olan kulun fiilidir. Allahü Teâlânın dalalette bıraktığı bir kimse, doğru yola ulaşamaz ve hidayete eremez. Cenab-ı Hakk'ın doğru yolu gösterdiği kimse, dalalete düşmez. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Allah kime doğru yolu gösterirse, imana muvaffak kılarsa, onun kalbini İslam için açar, gönlünü genişletir. Kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun da kalbini son derece daraltır, sıkar.” (En'am suresi: 125) buyurmaktadır. Kalbin imanının alameti, tevhit itikadıdır. Gözün imanı, menedilen şeylerden gözü korumaktır. Kulağın imanı, Allahü Teâlânın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'i dinlemektir. Dilin imanı, doğru sözdür. Hulasa hakiki manadaki iman, kulun bütün varlığı ile Allahü Teâlâyı talepte çok gayretli olmasıdır.
Taharet ve abdest babı:
İmandan sonra, kulun üzerine farz olan ilk şey, namazı kılmak için abdest almaktır. Bu, bedenin necasetten ve cünüplükten temizlenmesidir. Temizlik iki çeşittir. Biri bedenî temizlik, diğeri ise kalb temizliğidir. Beden temiz olmadan namaz sahih olmayacağı gibi, kalb temiz olmadan marifet sahih olmaz. Beden temizliği yani namaz abdesti ve gusül abdesti için mutlak su lazımdır. Yani mutlak su; hem temizdir, hem de temizleyicidir. Karışık, kirli ve kullanılmış su ile temizlik yapmak caiz değildir. Kalb temizliği için ise, hâlis ve saf bir tevhit lazımdır. Beden temizliği yapılırken, kalb temizliğine de dikkat etmelidir. Yani abdest alırken el yıkandığında, kalbin de dünya sevgisinden uzaklaştırılmasına gayret etmelidir.
Namaz babı:
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Dosdoğru namaz kılın ve zekat verin.” (Bakara suresi: 43) buyurmaktadır. Namaz, Cenab-ı Hak'tan gelmiş bir emirdir. Namaza başlamadan evvel, namazın bazı şartları vardır. Bu şartların ilki, bedeni necasetten, kalbi arzulardan temizlemektir. İkincisi, elbiseyi necasetten temizlemek ve bu elbiseyi helal yoldan sağlamaktır. Üçüncüsü, abdest almaktır. Dördüncüsü, kıbleye karşı yönelmektir. Beşincisi, namaz vaktinin girmesidir. Altıncısı, niyetin hâlis olmasıdır. Yedincisi, namaza girmek için tekbir getirmektir.
Hâtim-i Esam'a birisi; “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalbden de tövbe ederim. Sonra camiye giderim. Mescid-i Haram'ı gözümün önüne getirir, Makam-ı İbrahim'i iki kaş arasında tutar. Cennet'i sağımda, Cehennem'i solumda, sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü Teâlâya ısmarlar, sonra tazimle; “Allahü ekber.” der, hürmetle kıyam, heybetle kıraat, tevazuyla rüku, tazarru ile (kendimi alçaltarak) secde, hilim ile cülus (tahiyyattaki oturuş), şükürle selamı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.”
Namaz öyle bir ibadettir ki, talipleri baştan sona kadar Hak Teâlânın yolunu onda bulurlar. Abdest, kul için tövbe yeridir.
Zekat babı:
İslam'ın şartlarından biri de üzerine zekat vermek farz olan kimsenin zekat vermesidir. İkiyüz dirhem gümüşe malik olan kimsenin beş dirhemini, zekat vermesi farz olur. Kul nisap miktarı paraya veya mala malik olduktan sonra üzerinden bir sene geçmesi lazımdır. Beş devesi olan, bir koyun zekat verir. (96 gr. altın veya bu değerde mala veya paraya malik olan kimse, nisaba malik olur. Nisaba malik olduktan bir sene (hicrî sene) sonra zekat vermesi farz olur.)
Edebin fazileti:
Edep birkaç kısımdır. Birinci kısım; tenhada, yalnız iken Allahü Teâlâya karşı olan edep. Bir kimsenin yalnız iken, kendisini hürmetsizlik, edepsizlik olan şeylerden korumasıdır. Böyle bir kimsenin tenhada yalnız iken olan ameli, hareketi, padişahların önünde iken yaptığı hareketler gibi olur. Bir defa Peygamber Efendimiz bağdaş kurup oturmuştu. Bu sırada Cebrail gelerek; “Ya Muhammed! Kulun oturuşu gibi otur. (Allahü Teâlânın huzurunda, bir kölenin efendisi karşısında oturduğu gibi, bir kul olarak otur.)” dedi.
Horasan diyarının uç noktasında, Kümend denilen yerde, Edib Kümendî isminde, edep, fazilet sahibi bir zat vardı. Bu zat, yirmi yıl (namazdaki oturmalar hariç) hiç oturmamıştı. Bu hâlinin sebebi kendisine sorulunca; “Ben, henüz Allahü Teâlânın huzurunda oturma derecesine çıkamadım.” derdi. Bayezid-i Bistamî hazretlerine; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştunuz?” diye sorulunca; “Tenhada bile, edebe riayet etmekle.” buyurdu. Kullara layık olan, Allahü Teâlânın huzurunda edebe riayet etmektir.
Zeliha da Hazreti Yusuf'u tenhada yakalayıp, arzusuna kavuşmak isteyince, önce daha evvel kendisine ibadet ettiği putun üzerini bir örtü ile örttü. Hazreti Yusuf; “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Zeliha; “Beni uygunsuz bir vaziyette görmesin diye yüzünü örtüyorum. Aksi hâlde, edebin şartına, hükmüne riayet etmemiş olurum.” dedi. Hazreti Yusuf; “Sen, görmeyen, işitmeyen bir puta karşı saygısızlık etmekten hayâ ediyorsun da, ben, her şeyi bilen, işiten ve gören Rabbime karşı saygısızlık, hürmetsizlik yapmaktan hayâ etmez miyim?” buyurdu.
Bu inanç ve edeplerinden dolayı, Yusuf babası Ya'kub'a kavuştu. Allahü Teâlâ, Zeliha'nın gençliğini iade etti ve ona İslamiyeti ve Hazreti Yusuf'un zevcesi olmayı nasip etti. Fakat bu sefer, Zeliha Hazreti Yusuf Aleyhisselam'dan kaçar oldu. Yusuf Aleyhisselam; “Yoksa bana olan muhabbetini gönlünden sildin mi? Niçin benden kaçıp durmaktasın?” deyince, Zeliha dedi ki: “Hayır vallahi, sevgim, daha da arttı. Fakat ben, daha önce mâbud olarak tanıdığım ve kendisine ibadet ettiğim putun karşısında edepli olmaya her zaman riayet ettim. Seninle bir arada kaldığımız zamanda, benim mâbudum bir put idi ve ben ona saygısızlık etmemek için (gören gözü, işiten kulağı olmadığı hâlde), onun üzerini örtmüştüm. Şimdi ise, benim, herhangi bir alete ve göze ihtiyacı olmadan, en gizli şeyleri dahi gören, bilen, işiten bir Rabbim var. O'na karşı edebe riayetsiz bir hâlde bulunmaktan çekiniyorum.” dedi.
Resulullah da miraca gittiğinde edebe riayet edip, her iki cihana da bakmamıştı. Bu edebi, ayet-i kerimede mealen; “Gözü meyletmedi ve aşmadı.” (Necm suresi: 17) diye metholunmuştur.
Edebin diğer kısmı ise; insanlara karşı olan edeptir ki, insanlar ile sohbet etmenin, onlar ile beraber olmanın ve güzel geçinmenin esaslarıdır. İnsanlarla olan münasebetlerde ve bütün hâllerde, Sünnet-i seniyyeye uymak demektir. Bu üç kısım adabın, ayrı ayrı tarif ve izahları yapılmış ise de, aslında bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir.
İ'sar'ın hakikati:
Yolculukta bir arkadaşın, diğer arkadaşının hakkına riayet etmesi, yani yolculuk sırasında payından vazgeçmesi, onun rahat etmesi için meşakkati kendisinin göğüslemesidir. İ'sar ile ilgili şöyle bir hikaye anlatılmaktadır: Tasavvuf yolunda bulunanlardan on kişi, bir çölde yolculuğa çıkmışlardı. Yollarını kaybettiler. Susuzluktan damakları kurumuştu. Yanlarında ise sadece bir içimlik su kalmıştı. Bu bir içimlik suyu eline alan, arkadaşlarına olan muhabbet ve merhametinin çokluğu sebebiyle, yanındakilerine veriyor, kendisi tahammül ediyordu ve su böylece elden ele dolaşıyordu.
Bu şekilde devam ederken, o arkadaşlardan dokuzu susuzluktan öldü ve sonuncu kalan suyu içip yoluna devam etti. Bu hadiseyi anlatınca, birisi kendisine; “Sen de içmeseydin daha iyi olurdu.” dedi. O ise; “Ben İslamiyetin emrini böyle öğrendim. Kalan suyu içmeseydim, intihar edip, kendimi öldürmüş olurdum. Bunun için de mesul olurdum.” dedi. Diğer kimse; “O hâlde, o dokuz kişi intihar etmiş olmadılar mı?”dedi. “Hayır. Onların her biri, suyu diğerinin içmesi için fedakârlıkta bulundu. Onların bu hâlleri İslamiyete muhalif değildi. Onların hepsi vefat ettikten sonra yalnız ben kaldığım için suyu içmem lazım oldu.” dedi.
Benî İsrail zamanında, kırk yıl yalnız ibadetle meşgul olan abit bir zat vardı. Birgün; “Ya Rabbî! Eğer şu dağları yaratmamış olsaydın (yeryüzü düz olur) insanların seyahat edip yol yürümeleri kolay olurdu.”dedi. Bunun üzerine, o zamanın peygamberine Allahü Teâlâ vahiy gönderip buyurdu ki: “O abide şöyle söyle: Benim mülkümde senin tasarrufta bulunman, mülküm hakkında konuşman senin ne haddine. Sen böyle niyaz etmekle benim mülkümü kullanmaya kalkmış oluyorsun. Bunun için seni saidler (Cennetlikler) defterinden silip, şakîlerin (Cehennemliklerin) defterine yazdık.” O peygamber gelip, kendisine gelen vahyi, abide bildirdi. Abid bunları duyunca çok neşelendi ve şükür secdesine vardı. O peygamber; “Cehennemlik olduğunu öğrenmek, şükür secdesini icap etmez ki!” buyurdu. Abit; “Ey Allah'ın Nebisi! Ben Cehennemlik olduğuma şükrediyorum. Senden bir hacetim var. Benim için Allahü Teâlâdan şöyle iste. O beni Cehennem'e göndersin. Cismimi de o kadar büyültsün ki, imanı olan, ama günahları sebebiyle Cehennem'e gidecek olanların, Cehennem'deki yerlerini ben kaplayayım. Böylece onlar da Cennet'e gitsinler.” Bunun üzerine Allahü Teâlâ, o peygambere vahiy gönderip buyurdu ki: “O abide şöyle, bu senin için bir imtihan idi. Sen ve kıyamet günü şefaat edeceğin kimseler Cennet'te olsun.”
Ali Hucvirî yine Keşfü'l-mahcub'da buyuruyor ki: Mu'tezile denilen bozuk mezhebin büyük bir hızla yayılması üzerine Hasan-ı Basrî, Hazreti Hasan'a şu mektubu yazdı:
“Bismillahirrahmanirrahim. Ey Allahü Teâlânın Resulünün evladı ve göz bebeği! Allahü Teâlânın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Siz Haşimoğulları topluluğu, fırtınalı denizde akıp giden gemi, karanlıkları aydınlatan kandiller ve hidayet alametleri gibisiniz. Kendilerine tâbi olanların kurtuldukları yolu gösteren önderlersiniz. Tıpkı Nuh'un dolu gemisi gibi ki, Müminler ona başvurur, dine sıkı sıkıya sarılanlar orada kurtuluşu bulur. Ey Resulullah'ın evladı! Kader hakkında senin sözün ve reyini bildir. Bildiğinizi, Allah'ın öğretmesi ile biliyorsunuz. O sizin üzerinize şahittir. Siz de hak üzerinde Allah'ın şahitlerisiniz, vesselam.”
Bu mektup Hazreti Hasan'a ulaşınca şu cevabı yazdı:
“Bismillahirrahmanirrahim. Senin hayretini ve bizim ümmetimizden olduğunu ileri sürdüğün kimselerin hayretini haber veren mektubun bana geldi. Benim reyim şudur: Kadere, hayrın ve şerrin Allahü Teâlâdan olduğuna inanmayan kâfir olur. Bir kimse, işlediği kendi günahlarının sebebi olarak Allahü Teâlayı gösterirse günaha girer. Allahü Teâlâya zorla itaat edilmez. Allahü Teâlâya galip gelecek şekilde de asi olunamaz. O, kullarının sahip oldukları her şeye galip ve maliktir. İnsan ise kudretinin galip olduğu şeylere kâdirdir. İnsanlar emre uyacak olsalar, Allahü Teâlâ buna engel olmaz, taat ile onların arasına girmez. Şayet insanlar günah işleyecek olsalar, Allahü Teâlâ da onlara lütufta bulunmak istediği için, onlarla günah arasına girebilir ve günah işlemelerine mâni olabilir. Eğer bunu yapmazsa, insanları zorla günaha sevk etmiş ve zorla bu günahı onlara yaptırmış olmaz. Kullarına hak ve batılı tanıtması, bu hususta onlara kudret vermesi, kendisine davet ettiği şeyi yapmaları için yol göstermesi ve yasak kıldığı şeyleri terk etmeleri için imkan vermesi, bunun en açık delilidir. En mükemmel delil, Allahü Teâlânın delilidir, vesselam.”
Ali Hucvirî hazretleri buyurdu ki:
“Evliyanın baş tacı, Allahü Teâlânın muhabbetiyle yananların önderi, herkesin kendisine tâbi olduğu şerefli peygamber Hazreti Muhammed, kendisine peygamberliği bildirilmeden evvel, herkes tarafından; emin, sözüne itimat edilir, büyük bir şahsiyet olarak tanınırdı. Kendisine peygamberliği bildirilip, Allahü Teâlânın emir ve yasaklarını tebliğ etmeye başlayınca, insanların çoğu kendisine inanmadı. Yüz çevirdiler. Yalancı, sihirbaz, şair, deli diyenler oldu. O'nu ve O'na tâbi olanları kınadılar, kötülediler. Onlara dil uzattılar. Daha da ileri gidip, eziyet ve işkence ederek onları korkutmaya, imanlarını yok etmeye uğraştılar. Onlar ise, mallarını, canlarını feda edip, imanlarından dönmediler. Başkalarının kınamaları, kötülemesi, sıkıntı vermeleri Müminleri korkutmadı.
Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Maide suresi 54. ayet-i kerimesinde Müminlerden bahsederken mealen; “Dil uzatanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allahü Teâlânın ihsanıdır. Onu dilediği kimseye verir. Allah'ın ihsanı geniştir, her şeyi bilendir.” buyuruyor. Allahü Teâlânın âdet-i İlahiyesi şöyledir ki; kendisine iman eden, gönül veren kimseyi levm ettirir (kınattırır). Ama kınanan kimsenin kalbini de, dil uzatanın kınamasına aldanmaktan, böyle şeylerle meşgul olmaktan muhafaza eder. Bu, Allahü Teâlânın bir gayreti ve ihsanıdır. O, bu gayreti ile dostlarını, başkalarını düşünüp onlarla meşgul olmaktan korur. Kendi güzelliklerini göstermek suretiyle, onu, kendini beğenme (ucub) afetine düşmekten muhafaza eder.
Ucub iki sebepten hasıl olur. Birincisi; insanların nazarında itibar görmek ve onlar tarafından övülmeyi arzulamaktadır. İkincisi ise; hoşa giden hâl ve hareketlerden dolayı, başkaları onu methederler. O da başkalarının bu methine aldanarak kendini beğenir. Şöyle ki, bir kimsenin hâl ve hareketleri halkın hoşuna gider. O kimse de, halkın hoşuna giden hâl ve hareketlere sahibim der ve onların fazla teveccüh ve iltifatlarına aldanıp, kendi kendine övünmeye, kendi kendini beğenmeye başlar. Allahü Teâlâ, ihsan ederek dostlarını bu belaya yakalanmaktan korumuştur. Bunlar, hâlleri ne kadar güzel olursa olsun, kendilerini beğenmek bir yana, bütün hâllerini kusurlu ve noksan bilirler ve böylece hem ucub felaketine düşmezler, hem de her an dereceleri yükselir. Bu, Allahü Teâlânın bir lütfudur. Bunlar, bütün hâllerinde, Allahü Teâlânın razı olduğu şekilde bulunurlar ve insanların övmelerinin veya yermelerinin kıymetsiz olduğunu bilirler. Bunlar, Allahü Teâlânın evliyasıdırlar.”
“Bil ki, açlığın şerefi büyüktür. Açlık, bütün büyük zatlarca methedilmiştir. Midesi boş olanın hafızası, tok olandan daha kuvvetli, aklı ve zekası daha düzgün ve bedeni daha sıhhatli olur. Nefsin arzularına muhalefet ederek, açlıkla nefislerini terbiye edip hazırlamış olanlar, boğazına, midesine düşkün olmazlar. Açlık, nefse boyun eğdirir, kalbin itaat etmesine, yumuşak olmasına sebep olur. Nefsani arzu ve istekler açlık ile yok olup giderler.”
“Tasavvuf yolunda bulunan bir kimse için en büyük sıkıntı; dostlarından ve sevdiklerinden ayrı kalmak, yani yalnızlıktır.”
Büyüklere hürmet ve sevgi için buyurdular ki:
“Evliyanın sohbetinde bulunanlar, herkese, hâllerine, derecelerine göre muamele ederler. Büyükleri ve yaşlıları baba yerinde, akranı kardeş yerinde, küçükleri de evlatları yerinde tutarlar. Yaşlı olanlara hürmetle, emsal ve akranına samimiyetle, kendinden küçüklere ise şefkatle muamele ederler. Kimseye kin tutmazlar, kimseyi haset (çekememezlik) etmezler. Hiç kimseye nefret ve düşmanlık etmezler. Mümkün ise nasihat ederek faydalı olmaya çalışırlar. Kendini başkalarından daha üstün ve kıymetli görmezler. Kendinden daha yaşlı birini görünce; “Bu, dünyaya benden daha önce geldi. Benden daha çok ibadet etmiştir.” diye düşünürler. Kendinden daha genç birini görünce; “Bu, dünyaya benden sonra geldi. Günahı benden daha azdır.” diye düşünürler. Dolayısıyla gençler de yaşlılar da birbirlerinin sayesinde saadete kavuşurlar.”
“Gaflet içinde bulunan din adamları, dünyayı gönüllerinin kıblesi hâline getirmiş, şeriatin kolay tarafını tercih etmiş, sultanlara köle olmuş, padişahların çevrelerini tavaf yeri edinmiş, zekalarının hilelerine kanmış, kalblerini, sözlerindeki incelik ve lafzî güzellik ile meşgul etmiş, araştırıcı âlimler ve üstadlar hakkında kötüleyici konuşmuş ve din büyüklerini, söyledikleri fazladan laflarla kahretme işi ile meşgul olmuş kimselerdir. Bunlara iki cihanı verseler doymazlar.”
“Güzel ahlâk iki çeşittir. Birisi halka karşı, diğeri Allahü Teâlâya karşı söz konusudur. Allahü Teâlâya karşı güzel ahlâklı olmak, halkla beraber olmanın verdiği ağırlığa ve sıkıntıya, Allahü Teâlâ için katlanmaktır.”
“Ucub denilen kendini beğenme hâlinin aslı iki şeydir: İlki, halk arasında makam ve itibar sahibi olmak, onlar tarafından methedilmeyi arzulamaktır. Yani bir kimsenin hareketleri ve yaptığı işler halkın hoşuna gider de, o kimse de halkın hoşuna giden hâl ve hareketlere sahibim diye düşünürse, kendini beğenme hâline düşer. Diğeri ise; bir kimsenin hareketleri, başka bir kimsenin hoşuna gider, onun için o şahsı meth-ü sena ederse, övülen şahıs kendini beğenme hâline düşer.”
“Melekler Allahü Teâlâ hakkında zarurî olarak marifet sahibidirler. Çünkü onların yaratılışında meşhur olma duygusu, gönüllerinde hırs, afet ve riya yoktur. Gıdaları taattir. Meşrebleri emredileni yerine getirmektir. Halbuki Âdemoğlunun hamuru şöhretle yoğrulmuştur, asi olması muhtemeldir. Dünya ziyneti kalbine tesir eder. Şeytan, onun şahsına öyle musallat olmuş ve ona karşı güç kazanmıştır ki, kan gibi damarlarında dolaşır.”