HÜSAMEDDİN ÇELEBİ

Hasan bin Muhammed Konya'da yetişen evliyanın büyüklerinden
A- A+

Konya'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî hazretlerinin en önde gelen talebesi olup onun halifesi, vekilidir. İsmi Hasan bin Muhammed olup nesebi Tacülarifîn Ebü'l-Vefa hazretlerine dayanır. 622 (m. 1225)'te Konya'da doğdu. 683 (m. 1284) senesinde Konya'da vefat etti. Mevlana'nın başucuna defnedilmiştir.

Hüsameddin Çelebi'nin babası, devlet erkanından zengin bir kimseydi. Hüsameddin Çelebi küçüklüğünde zamanın büyük velilerinden Mevlana'yı çok sever, bunun için de babasına ricada bulunup onu sık sık eve davet ettirirdi. Ziyafet esnasında Mevlana'ya hizmet eder, hürmette kusur etmemeye gayret ederdi. Babası vefat edince bütün mal, mülk Hüsameddin Çelebi'ye kaldı. O, bu kadar servetin hiçbirine itibar etmeyip Mevlana'nın huzuruna geldi. Talebeliğe kabul buyurması için yalvardı. Kabul edilince canla başla hizmete başladı.

Kısa zamanda babasından kalan mallar harcanıp hiçbir şey kalmayınca babasının ticaret işlerine bakan hizmetçisi; “Makamlar, mallar kazanmayı terk edip fakirlik yolunu tercih ettiniz. Ne kadar erzak, mal, mülk var ise hepsi de elden çıkmış bulunmaktadır.” deyince Hüsameddin Çelebi, Cenab-ı Hakk'a hamd ve şükürler ederek; “Hocam Hazreti Mevlana'nın hürmetine sizi hanemden azat ettim.” dedi ve bütün dünyevî isteklerini bir kenara itip Mevlana'nın dergâhında hizmetini çoğalttı.

Mevlana Celaleddin Rumî hazretleri dergâhın gelirlerini ve giderlerini tespit etmek, talebelerin yiyecek, giyecek ve yakacaklarını temin etmek, dergâha ait olan malları muhafaza etmek gibi mühim bir vazifeyi ona verdi. O da bu vazifesine çok büyük bir itina ile dikkat etti. Çıkan mahsullerin bir tanesini bile telef etmeyerek yerinde sarf etti. Herkese güler yüzle ve adaletle davrandığı için kısa zamanda bütün talebelerin sevgisine, hocasının iltifatlarına mazhar oldu. Mevlana Celaleddin, Hüsameddin Çelebi'ye hususi muamele eder, onu daha iyi yetiştirmek için gayret gösterirdi. Ona olan teveccühleri, Selahaddin Konevî'den sonra gelirdi. Selahaddin Konevî, Mevlana'dan önce vefat edince Hüsameddin Çelebi en önde gelen talebesi oldu.

Mevlana, Hüsameddin Çelebi'yi pek ziyade severdi. Onun olmadığı bir mecliste sohbetin tadı hissedilmezdi. Birgün Mevlana'nın talebelerinden Muinüddin Pervane, hocasını, talebe arkadaşlarını ve Konya'nın ileri gelen eşrafını davet edip ziyafet verdi. Yemekten sonra sohbet için Mevlana hazretlerini dinlemek istiyorlardı. Fakat Mevlana hiç konuşmuyor, sessizce üzgün bir hâlde bekliyordu. Bazıları sohbet buyurmaları için talepte bulundularsa da yine konuşmadı. Nihayet ev sahibi Muinüddin, hocasının en çok sevdiği Hüsameddin Çelebi'nin orada olmadığını fark edince; “Efendim! Hüsameddin Çelebi davetimize teşrif buyurmadılar. Acaba hürmette bir kusur mu ettik?” dedi. Mevlana da; “Hüsameddin bağdadır.” buyurdu. Bunun üzerine bir kimse ile Hüsameddin Çelebi davet edilip sohbete gelmesi sağlandı. Mevlana, Hüsameddin Çelebi gelir gelmez ayağa kalkarak; “Merhaba ey Allahü Teâlânın ve Resulullah Efendimizin sevdiği, ey canım, ey oğlum, ey sevdiğim Hüsameddin!” buyurdu ve yanıbaşına oturttu. O geldikten sonra Mevlana öyle neşelendi ki o günkü sohbeti hiç kimse unutamadı. Sohbet esnasında Muinüddin Pervane kalbinden; “Acaba hocamın, Hüsameddin Çelebi hakkındaki bu şekildeki tezahüratı, iltifatı hakiki midir? Yoksa bir teklif midir?” diye düşündü. Sohbet bittikten sonra Hüsameddin Çelebi, Muinüddin Pervane'nin kulağına eğilerek; “Hocamız Hazreti Mevlana boş söz söylemez, lüzumsuz tezahüratta bulunmaz. Kalbini böyle şeylerle meşgul eyleme.” dedi.

Mevlana'nın, Hüsameddin Çelebi'ye karşı itibarı fevkalade çoktu. Bir kış günü, sabahın erken saatlerinde kalkan Mevlana, dergâhın kapısına gelmişti. Namaz vakti girmediği için kapı kapalıydı. Bir taraftan da kar yağıyordu. Hüsameddin Çelebi'nin kapısının karşısında hizmetkâr gibi el bağlayıp beklemeye başladı. Kar lapa lapa yağdıkça, Mevlana'nın üzerini örtüyordu. Namaz vakti geldiğinde kapıyı açan Hüsameddin Çelebi, karşısında karlar altında kalmış bir kimse gördü. Yaklaşıp dikkatle baktığında, hocası olduğunu anladı ve; “Canım efendim! Bu ne hâldir ki bu fakirin kapısında karlar altında beklersiniz?” diyerek onun ayaklarına kapandı, pek çok özürler diledi. Mevlana ise talebesinin bu hareketine mâni olmak isteyip; “Ey Hüsameddin! İşte hoca, talebesini bu mertebede gözetirse, talebe de hocasına o kadar bağlı olur.”buyurdu.

Hüsameddin Çelebi, Mevlana hazretleri derse gelmediği zamanlar talebelere ders verir, onları irşat eder, yetiştirirdi. Bazıları; “Bu sonradan gelip Arabîyi dahi bilmeyen kimseye nasıl böyle bir vazife verilir?”diye dedikodu yaptılar. Bir gece Hüsameddin Çelebi, rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz; “İlim deryasında bir katre nasibin olsun, bunu muhafaza eyle de sana düşman olanların sözleri kesilsin.” buyurarak mübarek ağzının suyundan bir miktar Hüsameddin Çelebi'nin ağzına sürdüler. O andan itibaren Arabî lisanıyla konuşmaya başladı. O günden sonra hiç kimse böyle sözleri söyleyemez oldu.

Mesnevî yazılmadan önce talebelere, Feridüddin Attar hazretlerinin Mantıku't-tayr ve Hakim Senaî'nin Hadikatü'l-hakika isimli kitapları okutulurdu. Hüsameddin Çelebi, birgün hocasına şöyle sual eyledi: “Pek muhterem efendim! Cevahirlerden daha kıymetli sözlerle cümlemizi irşat edip yetiştiriyorsunuz. Buna rağmen kardeşlerimizle, önceki büyüklerimizin hazırladığı kitapları okumakla yetiniyoruz. Acaba zat-ı alinizin hazırlayacağı bir kitabı olsa, inci dolu sözleriniz hepimize bir hatıra olarak kalsa uygun olur mu diye içimizden geçmektedir. Öyle ki hem bu okuduğumuz kitaplarda bulunan konuları, hem evliyanın hâllerini, hem de Şems-i Tebrizî hazretleriyle aranızda geçen muamelatı içine alsa diye düşünürüz.” Bu sözlerden Mevlana son derece memnun olup; “Ey gözümün nuru Hüsameddin! Bu isteğiniz, daha sizin mübarek kalbinize gelmeden önce gayb âleminden kalbime ilham edildi. İçinde manevî cevahirlerin bulunduğu, ibadetlerin ihlas ile yapılmasında ziyade zevk ve muhabbet veren bir kitabın yazılmasını arzu ettim. Bunun için de daha önce şu satırları yazdım.” diyerek, Mesnevî-i şerifinşu ilk beytlerini gösterdiler:

“Bişnev ez ney çün hikayet mi kuned,

Ez cüdayiha şikayet mi kuned.”

“Dinle neyden nasıl anlatıyor,

Ayrılıklardan şikayet ediyor.” diye başlayıp,

“Puhte hâlin hiç fehm itsin mi ham?

İhtisar üzre gerek söz vesselam.”

“Ham olan, olgun olanın hâlini nasıl bilir?

Bunun için sözü kısa kesmelidir, vesselam.”

Sonra şöyle buyurdu: “Şems-i Tebrizî ile aramızdaki gizli sırlar anlatılırsa, ona tahammül edemezsiniz. Onlar hakikat ehline malum olan şeylerdir.” Bundan sonraki beytleri Mevlana hazretleri söyledi, Hüsameddin Çelebi yazdı. Öyle ki sabahlara kadar çalışırlardı. Çok kısa bir zaman içinde, Mesnevî'nin birinci cildi tamam oldu. İki sene ara verdikten sonra ikinci cildi de yazdılar. Daha sonra Mesnevî'yi altı cilde tamamladılar. Başta Hüsameddin Çelebi olmak üzere, diğer talebe arkadaşları Mesnevî'de bildirilenleri öğrendiler ve içindeki manevî sırlara vâkıf oldular. Son derece istifade ettiler.

Birgün Mevlana'dan sordular ki: “Mesnevî'nin ciltleri arasında bir fark var mıdır?” O da; “Elbette Mesnevî'nin ciltleri arasında fark vardır. Nasıl ki yedi kat göklerin birbirlerinden farkı var ise Mesnevî'nin de tercihi ve tafsilatı birbirinden öyle farklıdır. Eğer daha geniş malumat isterseniz, Hüsameddin'e sorunuz.” buyurdu.

Mesnevî hakkında Hüsameddin Çelebi şöyle buyurdu: “Hocamın mübarek oğlu Sultan Veled, Mesnevî'nin bir beytine yetmiş mana vermişlerdir. Herkes kendi aklının yettiği kadar anlar ve o kadar istifade eder. Zira layıkıyla anlamak mümkün değildir.” Molla Camî hazretleri, Mevlana hakkında; “Manevî âlemin yegane sultanı olan o büyük âlimin kadr ve kıymetinin büyüklüğüne delil olarak Mesnevî kâfidir. O çok yüksek zatın vasıflarını ben nasıl anlatayım.” buyurdu. Buradan, “Talebe hocasıyla ölçülür.” sözünün gereği, Hüsameddin Çelebi'nin üstünlüğü anlaşılmaktadır.

Hüsameddin Çelebi, bir gece gördüğü rüyasını şöyle anlattı: “Rüyamda, Bilal-i Habeşî Kur'an-ı Kerim'i başının üzerinde tutuyor, Resulullah Efendimiz de mübarek ellerine Mesnevî'yi almış, büyük bir haz ve zevk içinde okuyup arada; “Maşaallah, barekallah” diye kitabı beğendiğini bildiriyordu.”Sabahleyin rüyasını Mevlana'ya anlattığında; “O, gördüğün doğrudur. Çünkü Resulullah Efendimizin Mesnevî-i şerif'i alıp methettiğine şüphe yoktur.” diyerek, rüyayı tabir etti.

Mevlana, birgün elinde sepeti olan bir hizmetkarı Hüsameddin Çelebi'nin kapısı önünde gördü. Evin ihtiyaçlarını alıp gelmişti. “Ey kardeşim! Keşke senin yerinde olsaydım. Her an o mübarek zatın hizmetiyle şereflenirdim.” diyerek, üzerinden cübbesini çıkardı ve hizmetkara hediye etti. Mevlana Celaleddin hazretlerine son hastalığında; “Yerinize kimi halife, vekil bırakıyorsunuz?” diye sorduklarında; “Hüsameddin Çelebi'yi bırakıyorum.” buyurdu. Bu suali üç defa sordular, her defasında aynı cevabı verdi.

Sultan Veled, birgün arkadaşlarıyla birlikte Hüsameddin Çelebi'nin bağına ziyarete gittiler. Yolda bazıları kalblerinden; “Hüsameddin Çelebi, bize bal ikram etse.” diye geçirdiler. Bağa vardılar. Bir müddet sohbetten sonra Hüsameddin Çelebi, bahçıvana; “Gidiniz, bir kovanı açıp bir tabak bal getiriniz.”buyurdu. Bahçıvan da emri yerine getirip balı getirdi. Biraz sonra aynı kovandan yine bal istedi, getirdiler. Tekrar istedi, yine getirdiler. Tekrar isteyince bahçıvan; “Yeni bir kovan açmamız lazım, önceki bitti.” dedi. Bu söze karşı; “Sözümüzü dinleyiniz. O kovan nihayeti olmayan bir denizdir. Gidiniz, oradan bal getiriniz.” buyurdu. Bahçıvan tekrar gittiğinde, kovanın ağzına kadar bal ile dolu olduğunu, ilk açtığı gibi durduğunu hayretle gördü. Gelip durumu anlattığında, orada olanların hepsi de Hüsameddin Çelebi'nin büyüklüğünü bir kere daha anladılar. Hüsameddin Çelebi, o kovanı Sultan Veled'e hediye etti. Ondan sonra o kovanın balından hasta olan bir kimseye yedirseler, eğer eceli gelmemiş ise bi iznillah şifa bulurdu.

Bir kış ve bahar mevsiminde, pek az yağmur yağmıştı. Bu sebeple ekinler bitmemiş, her tarafta kuraklık başgöstermişti. Konya'da halk, defalarca yağmur duasına çıktıkları hâlde bir damla yağmur yağmamıştı. Çaresiz kaldıkları birgün hatırlarına evliyanın büyüklerinden Hüsameddin Çelebi geldi. Bir heyet hâlinde huzuruna geldiler, durumu anlattılar. Hüsameddin Çelebi tebessüm buyurarak ricalarını kabul etti. Onlarla birlikte Mevlana hazretlerinin türbesine geldiler. Hazreti Mevlana'yı Allahü Teâlâya vesile ederek, gözyaşları içinde uzun uzun dualar ettiler. Daha dua bitmeden, gökyüzünde bulutlar birikmeye, derken yağmur yağmaya başladı. Yirmi gün hiç durmadan devam etti. Toprak suya kandı. Herkes evlerinin yıkılacağından, bir zarar geleceğinden korkarak tekrar Hüsameddin Çelebi'ye başvurdular. Yine onları kırmadı ve; “Üzülmeyin. Bu yağmuru, başka ihtiyacı olan yerlere yağdırması için Rabbimize niyaz eder yalvarırız.” demesiyle yağmur dindi ve bulutlar dağıldı. O sene çok bereketli oldu, pek fazla mahsul elde edildi. Böylece halkın gönlünde Hüsameddin Çelebi'nin sevgisi daha da arttı.

Bir gece Hüsameddin Çelebi dostlarıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir ara sohbeti kesip; “Falan mahalledeki şu numaralı eve gidiniz. İçeride oturanlara, derhal evi boşaltıp başka bir eve göç etmelerini söyleyiniz. dedi. Emri yerine getirdiler. Evin boşaltılması bittiği an tavan çöktü, ev harap oldu. Talebeler kendi aralarında şöyle konuştular: “Allahü Teâlânın sevgili kulları, bu dünyada insanların kurtulması için böyle faydalı olursa, kim bilir ahirette nasıl olur. Ne mutlu böyle zatlara muhabbet edip hizmetiyle şereflenenlere ve onların gönlünü kazananlara.”

Hüsameddin Çelebi, birgün hocası Mevlana'nın türbesini ziyaret etti. Dışarı çıkarken, Mevlana'nın vefat eden oğlu Alaeddin'in kabrinin yanına geldi. Kabrin önünde bir müddet tefekkür ederek bekledi. Önce ağlamaya, sonra da tebessüm etmeye başladı. Bu hâli görenler sebebini sordular. Onlara; “Alaeddin'i gördüm. Zincirlere ve kelepçelere vurmuşlar, azap etmek için götürüyorlardı. Beni görünce feryat ederek yardım istedi. Ben de Allahü Teâlâya yalvardım, ağlayarak şefaat talebinde bulundum. Kabul edilince de tebessüm eyledim.” diye cevap verdi.

Birgün Hüsameddin Çelebi dostlarıyla birlikte bağa gitmiş idi. Orada dostlarına nasihat ederken bir kimse gelip; “Efendim! Mevlana hazretlerinin türbesinin üzerindeki alem düştü. Bir türlü yerine koyulamadı.”dedi. Bunu işiten Hüsameddin Çelebi çok üzüldü. Yüzlerinin rengi bembeyaz oldu. Onun fevkalade üzüldüğünü gören dostları, bu kadar üzüntünün sebebini sordular. O da; “Mübarek hocamız Mevlana'nın yakınlarından biri vefat edeceği zaman bu gibi işaretler meydana gelmektedir. Şimdi ise kubbenin üzerindeki alem yıkılmış. Bundan, yakınlarından büyük birinin vefat edeceği anlaşılmaktadır. Hesaplayınız, hocamız vefat edeli kaç sene oldu?” Onlar da; “On yıl oldu.” dediler. Bunun üzerine; “Beni eve götürünüz. Vefat edecek olan bu fakirdir. Artık bizim de ömrümüz bitmiştir.” dedi.

Hüsameddin Çelebi'yi hemen eve götürdüler. Alemin yerine konmasını emretti. Birkaç gün hasta yattı. Hasta olduğu günler Mevlana'nın oğlu Sultan Veled sık sık ziyaretine gelirdi. Birgün üzüntüsünü bildiren şu sözleri söyledi: “Babamın vefatından sonra hepimizi kanatlarınız altına aldınız. Sizin zamanınızda hiçbir dert ve keder çekmeksizin huzur içinde yaşayıp gidiyorduk. Sizden sonra hepimiz büyük bir ızdıraba düşeceğiz. Sizi kaybedince biz kiminle dostluk kurup kiminle görüşürüz?” Sonra kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Hüsameddin Çelebi bu hâle dayanamayıp buyurdu ki: “Ey mübarek hocamın oğlu Sultan Veled! Benim vefatımdan sonra bir müşkülat ile karşılaşırsanız, bana tevessül ediniz. Eğer beni vasıta yaparsanız, ben de Allahü Teâlâya yalvarır, müşkülatınızın hâlli için dua ederim. Bi iznillah duamız reddolunmaz.”

Türbenin alemi yerine konulduğunu 683 (m. 1284) senesi Şaban ayının yirmiikisine rastlayan Çarşamba günü kendisine haber verdiler. Hüsameddin Çelebi buna çok sevindi ve; “Eşhedü en Lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu.” diyerek ruhunu teslim etti.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları