Malikî mezhebi fıkıh âlimi, seyyah. İsmi Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin İbrahim’dir. Ebu Abdullah künyesini aldı. 703 (m. 1303) yılında Kuzeybatı Afrika (Fas) şehirlerinden Tanca’da doğdu. Doğum yerine nisbetle Tancî denildi. Yirmiiki yaşına kadar ilim tahsili ile meşgul oldu. Daha sonra yirmidokuz sene dünyanın çeşitli yerlerine seyahatlerde bulundu. Memleketine dönüp bir müddet yaşadıktan sonra doğum yeri olan Tanca’da 770 (m. 1368)’de vefat etti.
İbn-i Battuta, küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Temel din bilgilerini ve alet (yardımcı) ilimleri öğrendi. Arabî ilimler ve Malikî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim oldu. Tanca’da tahsilini tamamladıktan sonra yirmiiki yaşında iken hac yapmak maksadıyla memleketinden ayrıldı. Bu yolculuğunda, uğradığı yerlerdeki camileri, medreseleri ve türbeleri ziyaret edip halka vaaz ve nasihat etti. Gittiği her beldenin ileri gelenleriyle ve meşhur kimselerle tanışıp alaka ve iltifat gördü. Böylece onda, İslam memleketlerini gezmek hevesi uyandı. Bu maksatla yirmidokuz yıl süren üç ayrı seyahate çıktı. İlk seyahatinde Mısır, Suriye, Anadolu, İran, Irak, Hicaz, Türkistan, Orta Asya, Çin, Hindistan, Sumatra ve daha birçok ülkeleri gezdi ve yirmibeş yıl sonra vatanı olan Tanca’ya döndü. Bir süre sonra ikinci seyahatine çıkarak, İspanya’daki Endülüs İslam ülkelerini ve Fransa’nın bazı yerlerini gezdi. Daha sonra üçüncü seyahatine çıkıp Büyük Sahra, Sudan, Orta ve Kuzey Afrika ülkelerini dolaştı. Bütün ömrünü seyahatle geçirip o vakitteki vasıtalarla yapılması imkansız sayılacak kadar uzun seyahatler yaparak, İslam âlemini ve Müslümanlıkla irtibatı olan bütün memleketleri gezdi. Oraların tarihi, coğrafi, etnik ve kültürel durumları hakkında malumat ve bilgi sahibi oldu. Gittiği yerlerde; kadılık, elçilik gibi vazifeler de ifa etti.
İbn-i Battuta, dolaştığı her yerde ülkenin hekimleri, ileri gelenleri ve her tabakadan kimse ile tanıştı. Onların adetlerini, törelerini, yaşayışlarını, yediklerini, içtiklerini çok ince bir şekilde tespit etti. Hükümdarların, makam sahiplerinin anlaşmazlıklarına, mücadele ve savaşlarına ait önemli bilgileri not etti. Seyahatleri sonunda vatanı Tanca’ya döndüğünde, tuttuğu notları, görüp işittiği mühim hadiseleri, Fas Merinî Sultanı Ebu İnan’ın arzusu üzerine, Kâtib İbn-i Cüzey’e anlattı. İbn-i Cüzey, bazı tarihi eksiklikleri de ilave ederek, eseri 756 (m. 1355) yılında tamamladı. Tuhfetü’n-nüzzar fî garaibi’l-emsal ve acaibi’l-esfar adı verilen ve kısaca Rıhle veya Seyahatname diye bilinen eser, Sultan Ebu İnan’a takdim edildi.
İbn-i Battuta’nın Tanca’daki türbesi.
Memleketimizde İbn-i Battuta Seyahatnamesi adıyla da tanınan bu eser, yazıldığı asrın İslam ülkeleri ve diğer ülkelerin tarihi, coğrafyası, folklor ve etnolojisi, dinî, içtimaî ve ilmî durumu hakkında kıymetli, sağlam ve aydınlatıcı bilgiler vermiş, Hint fakirlerinden, Anadolu ahilerinden, İran’daki Batınîlik hareketinden bahsetmiştir. Ayrıca, görüp işittiği bazı âlim ve veliler, meşhur ziyaretgahlar hakkında menkıbeler ve kısa biyografik bilgiler de vermiştir. Bütün bu özellikleri sebebiyle Seyahatname’si, ortaçağ İslam dünyasının sosyokültürel seviye ve yapısına büyük ölçüde ışık tutan mühim eserlerden biri olarak kabul edilmiştir.
İbn-i Battuta’nın Seyahatname’si, Osmanlı sultanlarından Beşinci Mehmed Reşad Han’ın kâtiplerinden Muhammed Şerif Paşa tarafından Türkçeye çevrilerek, iki cilt hâlinde basılmıştır. Fransızcaya çevrilerek, Arapça metni ile birlikte dört cilt hâlinde Paris’te yayınlanan bu eser, Arapça metni esas alınarak Mısır’da da bastırılmıştır.
Mekke-i Mükerreme’de kalıp ibadet etmekle şereflendiğim günlerde, Muzafferiyye Medresesi’nde ikamet ettim. Bir gece rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Hazreti Resulullah, Muzafferiyye Medresesi’nin Kâbe-i Muazzama’ya bakan bir penceresinde oturmuş, insanlar da tek tek gelerek O’nunla musafaha edip O’na biat ediyorlardı. Ebu Abdullah Halil isminde bir âlim de O’na biat edenler arasındaydı. O zatın üzerinde pamuklu kumaştan yapılmış, nisbeten kısa ve beyaz bir elbise vardı. Elini Resulullah Efendimizin elinin içine koymuş, Resulullah Efendimize hitaben; “Sana, şu şu hususlarda biat ediyorum” diye saydıktan sonra en son olarak; “Evime sığınan hiçbir miskini (bir günlük yiyeceği olmayanı) ve hiçbir kimseyi reddetmemek üzere sana biat ediyorum” dedi. Ben onun bu sözüne; “Bunu nasıl söyler? Mekke, Yemen, Irak, Acemistan, Mısır ve Şam memleketlerinde birçok miskin var. Bunların hepsine bakmayı nasıl taahhüt edebiliyor?” diye düşünüp hayret ettim. Ertesi gün sabah namazından sonra Ebu Abdullah Halil ismindeki o âlimi görüp rüyamı anlattım. Üstünde rüyada gördüğüm elbise vardı. Benim anlattıklarımı duyunca çok sevinip sevincinden ağladı. Sonra; “Bu elbiseyi, salih bir zat dedeme hediye etmiş, ben de bereketlenmek için giyiyorum” dedi. Bu hadiseden sonra o zatın, kendisinden bir şey isteyeni geri çevirdiği, kendisine sığınanı reddettiği görülmedi. O, hizmetçilerine her gün ikindi namazından sonra sofra kurdurur, gelen herkese yemek yedirip ekmek vermelerini emrederdi. Zaten Mekkeliler günde bir vakit, yani ikindi vakti yemek yerler, başka zaman canları bir şey istediği zaman hurma ile yetinirlerdi. Bunun için de bedenleri sıhhatli olur, hastalıkları az olurdu.
Büyük âlim ve seyyah İbn-i Battuta’nın kabri.
Makam-ı İbrahim: Kâbe-i Muazzama’nın kapısı ile Rükn-i Irakî arasında; uzunluğu 12 karış, genişliği bunun yarısı kadar, yerden yükseldiği iki karış kadar olan bir yerdir. İbrahim Aleyhisselam zamanında konulmuştur. Resulullah Efendimiz, şimdi namaz kılınan yere yerleştirdi. Böylece havuza benzer bir yer kaldı. İnsanların namaz kılmak için birbirleri ile yarıştığı bir yerdir.
Makam-ı İbrahim’in yeri, Kâbe-i Muazzama’nın kapısı ve Rükn-i Irakî arasındadır. Kâbe-i Muazzama yıkandığı zaman, suyu bu makamdan dökülürdü. O makam, Kâbe-i Muazzama’nın kapısına meyillidir. Üzerinde bir kubbe ve altında bir muhafaza vardır. Muhafaza, içine insanın eli girdiği zaman parmaklarının ulaşabileceği bir boşluk bulunan demir bir kafestir. Kafes kilitlidir. Tavaf yapılınca iki rekat namaz kılınacak bir yer vardır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem Mescid-i Haram’a girdiği zaman, Kâbe-i Muazzama’ya geldi. Yedi defa tavaf etti. Sonra Makam-ı İbrahim’e geldi, selam verdi ve; “Vettehızu min Makam-ı İbrahime musalla” (Bakara suresi: 125) okudu. Arkasından iki rekat namaz kıldı. Biz de O’nun gibi yaptık.
HÜMEYSIRA’DA GÖRECEKSİN
İbn-i Battuta, eserinin çeşitli bölümlerinde, gezmiş olduğu İslam memleketlerinde görüp işittiği evliyanın kerametlerinden de bahsetmektedir. Bunlardan biri şöyledir:
“Ebü’l-Hasan Şazilî, her sene hac ibadetini yapmak için Mekke’ye gider, Peygamber Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret ederdi. Yine böyle bir seferinde, Mısır üzerinden Mekke’ye gitti. Hac ibadetini yaptı. Peygamber Efendimizin Medine’de kabr-i şerifini ziyaret etti. Her an için ölüme hazır olduğundan, öldüğü zaman lazım olacak eşyayı da yanında taşırdı. Bu seferinde de yanında; cenazesi yıkanırken su dökmek için bir ibrik, kefenine sürülmek için güzel koku ve mezarını kazmak için küçük bir kazma vardı. Hizmetçisi, dayanamayıp birgün; “Efendim, bunları ne için kendine yük edersin?” diye sual etti. Tebessüm buyurup; “Humeysira’da göreceksin” dedi. Mısır’da Humeysira’ya vardıkları zaman, Ebü’l-Hasan Şazilî gusül abdesti alıp iki rekat namaz kıldı. Namazının son secdesinde, temiz ruhunu Mevlasına teslim eyledi. Yanında taşıdığı ibrikten istifade ile cenazesi yıkandı. Kokular kullanıldı. Kazmasıyla da mezarı kazılıp vefat ettiği yerde hiç kimseye muhtaç olmadan defnedildi. Humeysira’dan geçerken, o mübarek zatın kabr-i şerifini ziyaret etmekle şereflendim.
Zemzem kuyusu: Zemzem kuyusunun kubbesi, Hacerü’l-Esved hizasına tekabül eder. Hacerü’l-Esved ile Zemzem arasında 24 adım mesafe vardır. Makam-ı İbrahim, Zemzem kuyusunun sağında, köşesine 10 adım uzaklıktadır. Zemzem kuyusunun kubbesinin içi beyaz mermerlerle döşenmiş ve kubbenin ortasından Zemzem kuyusu aydınlatılmıştır. Kâbe-i Muazzama duvarı tarafına meyillidir. Kuyu kurşunla kaplanmış, mermerden örülmüştür. Çevresi 40 karış, yerden yüksekliği 4,5 karıştır. Kuyunun derinliği onbir adam boyudur. Anlatıldığına göre kuyunun suyu her Cuma gecesi ziyadeleşir. Zemzem kuyusunun kubbesinin kapısı doğu taraftadır. Kubbenin içinde, genişliği bir karış ve derinliği bir karış, yerden yüksekliği beş karış olan bir şadırvan vardır. Oradan abdest için su doldurulur, etrafında abdest alan kişilerin oturabileceği oturaklar vardır.
Zemzem kuyusundan su içirme vazifesi Abbas’a verilmişti. Su içilen yerinin kapısı kuzeye bakar, orada Zemzem suyunun doldurulduğu “Devrak” denilen kulplu testiler vardır. O testilerde soğutulan sular, su içmek için gelen Müslümanlara ikram edilmektedir.
Zemzem kuyusu yakınlarında, Harem-i şerife ait kitaplar ve Mushaf-ı şeriflerin saklandığı bir yer de vardır. Orada Resulullah Efendimizin vefatından onsekiz sene sonra Zeyd bin Sabit tarafından yazılmış olan Mushaf-ı şerif de vardır. Mekkeliler, şiddetli bir kuraklık veya kıtlık olduğu zaman bu Mushaf-ı şerifi çıkarırlar, Kâbe-i Muazzama’nın kapısını açarlar, onu Kâbe-i Muazzama’nın eşiğine, makam-ı İbrahim’e koyarlar, insanlar, boyunları bükük, dua hâli ve tazarru içerisinde Mushaf-ı şerif ve Makam-ı şerif ile tevessül ederlerdi. Yani, bu Mushafı şerifler ve Kâbe-i Muazzama hürmetine Allahü tealadan yağmur isterlerdi. Allahü teala dualarını kabul edip isteklerine kavuşuncaya kadar oradan ayrılmazlardı.
Hippolyte_Leon_Benett tarafından çizilen ve İbn-i Battuta’yı Mısır’da gösteren tablo (sağda) ve İbn-i Battuta için dikilen anıtın levhası (solda).
İbn-i Battuta’nın seyehat ettiği yerleri gösteren harita.
Mekke-i Mükerreme’de ziyaret etmekle şereflendiğimiz dağlardan biri Ebu Kubeys Dağı’dır. Mekke’nin kuzeydoğusunda olup şehre en yakın dağdır. Kâbe-i şerifteki Hacerü’l-Esved köşesinin karşısına tekabül eder. Ebu Kubeys Dağı’nın en yüksek yerinde bir mescid, imaret ve tekke vardır. Memlûklü sultanı Melik Zahir zamanında Harem-i şerif çevresi tamir ve imar edilirken, buradaki binalar da tamir edilip güzelleştirildi.
Ebu Kubeys Dağı, Allahü tealanın ilk yarattığı ve Nuh tufanı esnasında, üzerine Hacerü’l-Esved’i emanet ettiği dağdır. Kureyşliler, İslamiyetten önceki cahiliyet zamanlarında oraya, “Emin” adını vermişlerdi. Çünkü o, kendisine emanet edilen Hacerü’l-Esved’i, İbrahim Aleyhisselam’a teslim etmişti. Hatta Âdem Aleyhisselam’ın kabrinin de bu dağda olduğu rivayet edilmektedir. Peygamber Efendimizin, şakkü’l-kamer (Ayın ikiye ayrılıp bir müddet sonra birleşmesi) mucizesi de bu dağda vuku bulmuştu.
Kuaykıan ve Kızıldağ ve Hira Dağı’nı da ziyaret etmekle şereflendik. Hira Dağı, Mekke-i Mükerreme’nin kuzeyinde, beş-altı kilometre kadar uzaktadır. Resulullah, peygamberlik gelmeden önce hep orada ibadet ederdi. Cebrail, Resulullah’a ilk vahyi orada getirdi. Vahyin ilk gelişi esnasında, Resulullah’ın altında Hira Dağı titredi. Resulullah Efendimiz; “Sabit ol! Sana ne oluyor?” buyurdu.
Sevr Dağı’nı da ziyaret etmekle şereflendik. Sevr Dağı, Yemen yolu üzerinde, Mekke’den beşaltı kilometre uzaklıkta bir dağdır. Resulullah ile Ebu Bekr-i Sıddîk’in, Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında kaldıkları mağara, Sevr Dağı’ndadır. Ezrakî, eserinde Sevr Dağı’nın, Resulullah’a; “Bana gel! Ey Muhammed bana! Senden önce yetmiş peygamberi ben misafir ettim” diye nida ettiğini bildirmektedir. Resulullah ve Ebu Bekr-i Sıddîk mağaraya girince dağ sakinleşti. Örümcek gelip mağaranın ağzını ördü. Güvercin, hemen bir yuva yaptı. Allahü tealanın izniyle oraya yumurtladı. Müşrikler, iz sürücülerinin yardımıyla mağaraya kadar geldiler. Örümceği ve güvercin yuvasını gördüler. İzler burada bitiyor, fakat bu mağaraya da kimse girmiş olamaz” dediler. Daha sonra da geri dönüp gittiler. Müşriklerin, mağaranın ağzına geldikleri sırada, onların kendi aralarındaki konuşmalarını duyan Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Bizi görürler” dedi. Resulullah Efendimiz; “Buradan çıkarız” buyurup mübarek eliyle diğer tarafı gösterdi. Allahü tealanın izniyle işaret buyurulan yerde bir kapı açıldı.
Müslümanlar, bu mübarek yeri ziyaret için geliyorlar. Mağaranın içine, Resulullah Efendimizin girdiği kapıdan girip ziyaret ederek bereketleniyorlar. Ziyaretçilerden biri içeri girince bir diğeri dışarıda hazırlanıyor, öbürü çıkmadan içeri girmiyor. Çünkü mağaraya, bir kişinin bile belini bükmeden girmesi mümkün değil, içeri girmek için bekleyenler, daha önce mağaranın önünde namaz kılıyorlar.
İbn-i Battuta’nın Vezzan Şehri Cami-i Azam Kütüphanesi No:31’de kayıtlı Rihle’sinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda), son sayfası (solda).
Medine-i Münevvere’deki ziyaretlerimiz: Mescid-i Nebevî’ye girip Babüsselam’da Resulullah Efendimize selam vererek durduk. Resulullah Efendimizin minberi ile kabri şerifi arasındaki Ravda-i Mutahhara’ya ulaştık. Resulullah Efendimize inleyen ağacın parçasını selamladık. Daha sonra günahkâr ve isyankârların şefaatçisi, evvelkilerin ve sonrakilerin efendisi Resulullah Efendimizi selamladık. En yakın dostu ve arkadaşı Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer’e selam verdik. Bu ziyaretten içimize öyle bir mutluluk ve saadet doldu ki bu büyük nimetleri veren Allahü tealaya şükrettik.
AHİLER
İbn-i Battuta, Seyahatname’sinde, Anadolu’daki ahilerden şöyle bahsetmektedir: “Ahî; kardeş, Ahilik de kardeşlik manasındadır. Ahiler, Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Bunlar sanat sahibi kimseler olup geçimlerini temin etmek üzere bir meslekte çalışanlardan meydana gelen ve birbirleriyle yardımlaşan bir topluluktur. Memleketlerine gelen yabancıları karşılayan, onlarla ilgilenerek bütün ihtiyaçlarını temin eden ve haksızlıkları önleyen kimselerdir. Bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir. Anadolu’da bir şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkanlardan çıkan bir kısım insanlar, bindiğimiz hayvanları çevirerek yularlarından asıldılar. Bir başka grup ise bunları durdurarak, onlar da hayvanlarımızın yularından tuttular. Birbirleriyle çekişmeye başladılar. Aralarında çekişme uzayınca konuştuklarını da anlayamadığımızdan korkmaya başlayıp malımıza ve canımıza kastettiklerini zannettik. NihayetArapça bilen, hacca gitmiş bir adam yanımıza geldi. Ona, bu adamların bizden ne istediklerini ve aralarında niçin anlaşmazlık çıktığını sordum. “Bunlar Ahilerdir” dedi. Bizimle ilk karşılaşan Ahî Sinan’in yoldaşları, sonra gelenler de Ahî Tuman’ın yoldaşları imiş. Meğer bizi misafir etmek için çekişmişler. Nihayet işi kur’a çekmek yoluyla hâlletmeye karar verip kur’a çektiler. Kur’a, Ahî Sinan takımına düşünce bizi misafir etmek üzere tekkelerine götürdüler. Çok izzet ve ikramda bulundular. Ertesi akşam da Ahî Tuman’ın adamları gelip bizi misafirliğe götürerek ikramda bulundular. Her iki tarafta da Kur’an-ı Kerim okundu, hoşsohbetler oldu. Tekkelerinde bir müddet kaldıktan sonra büyük bir memnuniyetle ayrılıp seyahatimize devam ettik.
İbn-i Battuta’nın meşhur Rihle’sinin matbu nüshasının ilk cildinin kapak sayfası (sağda) ve bir diğer baskısının kapak sayfası (solda).
Kasiyun’da gördüklerimden bazıları: Kasiyun, Şam şehrinin kuzeyinde bir dağdır. O dağın eteğinde Salihiyye şehri vardır. Salihiyye, Peygamberler beldesi olduğu için mübarek bir şehirdir. Gördüklerimden biri, İbrahim Aleyhisselam’ın doğduğu mağaradır. O mağara, uzun, dar ve üzerinde büyük bir mescit bulunan bir yerdir. Orada büyük bir manastır vardır. Bu mağaradan, yıldız, ay ve güneş görünür. O mağaranın üst taraflarında, Hazreti İbrahim’in çıktığı makam vardır.
Garpta gördüklerimden birisi de “Kan Mağarası”dır. O mağaranın bulunduğu dağın üzerinde, Hazreti Âdem’in oğlu Habil’in kanı vardır. Allahü teala, onu taş üzerinde kırmızı bir iz olarak muhafaza buyurdu. Orası, Kabil’in Habil’i öldürüp sakladığı mağaradır. Naklolunur ki: Bu mağarada; İbrahim, Musa, İsa, Eyyub ve Lut aleyhimüsselam namaz kılmışlardır. Onun üzerinde merdivenle çıkılan sağlam bir mescit vardır. Orada her Perşembe ve Pazartesi günleri açılan, misafirlerin kalabileceği evler ve mağarada yakılan kandil ve lambalar vardır.
Orada gördüklerimden biri de dağın en yüksek noktasındaki mağaradır. Âdem’e nisbet edilir. Açlık mağarası olarak bilinir. Üzerine bir mescit yapılmıştır. Yetmiş Peygamberden her biri, kuru ekmek yiyerek bu mağarada kalmışlar. Biri vefat edince bir diğeri yerine geçmiştir. Buradaki mescitte mağarada, gece gündüz yakılan kandiller vardır. Buranın bakılması ve gelip gidenlere hizmet için çeşitli vakıflar vardır.
İbn-i Battuta’nın meşhur Rıhle’si batı dillerine tercüme edilmiştir. Bunlardan İspanyolca’sının kapak sayfası (sağda) ve İngilizce tercümesinin kapak sayfası (solda).
Feradis kapısı ile Kasiyun Dağı arasında yediyüz veya yetmişbin Peygamberin medfun olduğu söylenir. Ayrıca şehrin dışında, salihlerin ve Peygamberlerin medfun olduğu eski bir mezarlık vardır”
İbn-i Battuta, Şam’da şahit olduğu bir kargaşalığı da anlatmakta, kargaşalığa sebep olan İbn-i Teymiyye’den; “İbn-i Teymiyye’nin ilmi çoktu. Fakat aklında bozukluk vardı” şeklinde bahsederek, hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
“Şam’da Cuma namazındaydım. İbn-i Teymiyye hutbe okudu. Minberden inerken; “Benim şimdi indiğim gibi, Cenab-ı Allah dünya semasına iner” diyerek merdivenlerden indi. Orada bulunan Malikî mezhebi âlimlerinden İbn-i Zehra, İbn-i Teymiyye’nin söylediği bu sözün kötülüğünü cemaate uzun uzun anlattı. Cemaatin çoğu, İbn-i Teymiyye’nin bozuk sözlerinin yanlışlığını anlayabilecek seviyede değildi. Cahillikleri sebebiyle İbn-i Teymiyye’yi hak yolda sanıyor, onun yaldızlı sözlerine inanıyorlardı. İbn-i Zehra, cemaate doğruyu söyleyip gerçeği isbat edince İbn-i Teymiyye’nin sapıklığını anladılar. Hepsi İbn-i Teymiyye’nin üstüne yürüdü. Elleri ve nalınları ile onu dövdüler. İbn-i Teymiyye yere yıkıldı. Başından sarığı düştü. Sarığın altındaki ipek takkesi meydana çıktı. Erkeklere haram olan ipeği, en cahili bile kullanmazken, insanlara din öğreten bir kimse, ipek takke giyiyordu. Alıp kadıya götürdüler. Kadı onu hapsedip azarladı, tazir etti. Diğer kadılar, kadı efendinin onu hapisle tazir etmesine itiraz ettiler. Durum Memlûklü Sultanı Melik Nasır’a intikal etti. Âlimlerden meydana gelen bir heyet teşkil edildi. Bu âlimler heyeti, İbn-i Teymiyye’nin fitne çıkardığına karar verdi. Sultanın emri ile İbn-i Teymiyye, Şam’da hapsedildi.”