İBN-İ HACER-İ MEKKÎ HEYTEMÎ

Ahmed bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Hacer Heytemî İslam âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

İslam âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Hacer Heytemî'dir. Künyesi Ebü'l-Abbas olup lakabı Şihabeddin'dir. Aslen Mısır'ın Aynışems yakınlarındaki Selmünt nahiyesindendir. 899 (m. 1494) senesi Recep ayında, Garbiye bölgesindeki Mahalletü Ebi'l-Heytem (Heyatim)'de doğdu. Doğumu için başka tarihler de vardır. 974 (m. 1566)'da Mekke-i Mükerreme'de vefat etti. Cennetü'l-Mualla Kabristanı'ndaki Taberiyyîn Türbesi'ne defnedildi.

İbn-i Hacer ismiyle şöhret buldu. Dedelerinden biri, lüzumsuz konuşmaz, ancak ihtiyaç ve zaruret olduğunda konuşurdu. Konuşmaması sebebiyle onu bir taşa benzettiler ve Hacer (taş) dediler. Sonra da böyle meşhur oldu.

İbn-i Hacer daha küçük yaşta iken, babası vefat etti. Onun tahsili ve terbiyesiyle babasının hocası, büyük tasavvuf âlimi İbn-i Ebü'l-Hamail ve onun talebesi Şemseddin Şinnavî meşgul oldular. Şemseddin Şinnavî, onu Tanta'ya götürdü. Orada Kur'an-ı Kerim'i ezberledi ve bir müddet tahsil gördü. İlk derse, Seyyid Ahmed Bedevî'nin makamında diz çökerek başladı. 924 (m. 1518) senesinde Kahire'ye gitti. On dört yaşında iken Camiu'l-Ezher Medresesi'ne girdi.

Kahire'de; Zekeriya Ensarî, Abdülhak Sünbatî, Şemseddin Şühdî, Şemseddin Semhudî, İbn-i İzzeddin Basitî, Emin Gamrî, Şihabeddin Remlî, Tablavî Şafiî, Ebü'l-Hasan Bekrî, Şemseddin Lekanî, Şemseddin Tahrayî, Şemseddin Abbadî, Şemseddin Bedvî, Şemseddin bin Abdülkadir Fardî, Şemseddin Delcî, Şihabeddin Natvî, Şihabeddin Reksî, Şihabeddin Bülkinî, Şihabeddin bin Tihan, Şihabeddin bin Neccar, İbn-i Saig gibi asrının meşhur âlimlerinden; sarf, nahiv, me'ani, mantık, feraiz, hesap, usul-i fıkh, fıkıh, hadis, tefsir, kelam ve tasavvuf ilimlerini öğrendi.

İbn-i Hacer-i Mekki hazretlerinin yazdığı "El-A'lam bi Kavatii'l-İslam" adlı eserin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Leipzig Universitätsbibliothek Kütüphanesi No: RefaiyaBook_islamhs _6359'da kayıtlıdır.

Şafiî mezhebinde ve diğer hak mezheplerde büyük bir âlim olarak yetişti. Yirmi yaşında, din ve fen ilimlerinde mütehassıs oldu. Talebe yetiştirmek ve fetva vermek üzere icazet (diploma) aldı. Yetişmesinde büyük yardımı dokunan hâmisi Şemseddin Şinnavî'nin de teşvikiyle onun yeğeni ile evlendi. Bu sıralarda Şafiî mezhebi fıkhına dair "Er-Ravda" adlı eseri, önce ihtisar edip (kısaltıp), daha sonra da şerh etmeye başladı. Bu eser, değerini bilmeyenler tarafından parçalandı. Bu duruma İbn-i Hacer çok üzüldü.

İlk defa 932 (m. 1526) yılında Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Bu yolculuğunda ilk eserini yazmaya başladı. Hac sonu Mekke'de bir müddet kaldı. Eserini de Mısır'a dönüşünde tamamladı. 937 (m. 1531) senesinde tekrar ailesiyle birlikte hacca giden İbn-i Hacer, bu seferinde Mekke-i Mükerreme'de uzun müddet kaldı. Sonra da Kahire'ye döndü. 940 (m. 1534) senesi hac mevsiminde, yerleşmek üzere Mekke'ye gitti ve otuz üç sene, vefatına kadar orada kaldı.

“İmamü'l-Haremeyn” İbn-i Hacer-i Mekkî'nin en meşhur ve Şafiî mezhebinin en muteber fıkıh kitabı "Tuhfetü'l-muhtac" adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve haşiyeleri ile birlikte basılan nüshasının iç kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 7850'de kayıtlıdır.

İbn-i Hacer-i Mekkî'nin yazdığı ve Hazreti Muaviye'nin üstünlüklerini anlatan "Tathirü'l-cenan ve'llisan" adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 3058'de kayıtlıdır.

ismiyle meşhur oldu. Halka fetva ve ders verirdi. Çok talebe yetiştirdi. Bir taraftan da kıymetli eserlerini yazdı. Eserlerinin hemen hemen tamamını burada telif etti. Hicaz'da ve diğer beldelerde şöhreti yayıldı. İnsanlar ondan istifade için yanına toplandılar. Yaşadığı asırda büyük hizmetler yaptı. İnsanlara doğru yolu gösterip eşsiz eserler yazdı.

İbn-i Hacer'in yaşadığı devirde, Mısır ve Hicaz Osmanlı Devleti'ne bağlıydı. Mekke-i Mükerreme'deki devletin temsilcisi emirler tarafından da büyük hürmet ve itibar gördü. İbn-i Hacer, adalet mevzusunda yazdığı kırk hadis kitabını, devrin Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman Han'a ithaf etti. Sultan'dan ve devlet ricalinden son derece hürmet gördü. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının göz bebeği oldu. Âlimler tarafından övüldü. Asrının bir tanesiydi.

Büyük âlim Seyyid Abdülhakim-i Arvasî onu çok övdü. “İbn-i Hacer-i Mekkî'nin sözleri, yazıları, dört mezhepte de hüccettir, senettir.” buyurdu.

Eserleri: Âlimler onun gibi ve onun kadar eser yazmaktan âciz kaldılar. Eserleri tekrar tekrar basıldı. Yirmi tanesi 1338 (m. 1919) yılına kadar çok defa basıldı. Biyografi müelliflerinin eserlerinden İbn-i Hacer-i Mekki hazretleri kendisi Şafiî mezhebinde olduğu halde "El-Hayratü'l-hisan" adlı eserinde İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin menkıbelerini ve büyüklüğünü anlatmıştır. Bu eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının iç kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi No: 1595/2'de kayıtlıdır. tespit edildiğine göre eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1- "El-A'lam bi Kavatii'l-İslam": 1293 (m. 1876) senesinde Mısır'da 160 sahife olarak basıldı. Hakikat Kitabevi tarafından 1987'de tekrar neşredildi. Bu kitabında küfre düşüren sözleri anlatmakta ve İmam-ı Gazalî hazretlerini tenkit edenlerin ya zındık veya haset edici olduklarını bildirmektedir.

2- "Tuhfetü'l-muhtac": İmam-ı Nevevî'nin Minhac'ının şerhidir. Dört cilt hâlinde, Mısır'da 1282 (m. 1865) senesinde, üç cilt hâlinde de 1290 (m. 1873) senesinde Bulak matbaasında basıldı. Şafiî mezhebinde en kıymetli fıkıh kitabıdır.

3- "Tuhfetü'l-ahbar fî mevlidi'l-Muhtar": 1322'de Tanta'da basılmıştır.

4- "Tathirü'l-cenan ve'l-lisan": Yüz altmış dört sahife olarak Savaik adlı eserinin hamişinde, 1307-1308 (m. 1890) senesinde Mısır'da ve 1983'te İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından bastırıldı. Bu eserinde Hazreti Muaviye'nin ve Amr bin As hazretlerinin Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden oldukları, İslamiyete yaptıkları hizmetlerini bildirmekte, Eshab-ı Kiram arasında olan muharebeler hakkında çok faydalı ve lüzumlu açıklamalar yapmaktadır.

5- "El-Cevherü'l-munazzam fî ziyareti Kabri'l-Mükerrem": Yüz dört sahife olarak Bulak matbaasında 1279 (m. 1862) ve 1309 (m. 1891) senelerinde basılmıştır. Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmeye dairdir.

6- "Muhtasaru'l-izah fi'l-menasik li'n-Nevevî": Hac ibadetine ait olan bu eseri, Mısır Meymeniyye matbaasında 1323 (m. 1905) senesinde, Cemaliye matbaasında da iki yüz elli bir sahife olarak 1329 (m. 1911) senesinde basıldı.

7- "Hayratü'l-hisan fî menakibi'l-İmami'l-A'zam Ebu Hanifeti'n-Nu'man": Mısır Hayriyye matbaasında 1304 (m. 1886) ve 1311 (m. 1893) senesinde basılmıştır. Mevahibü'r-Rahman adıyla Türkçeye tercüme edilen bu eser, İmam-ı A'zam'ın büyüklüğünü anlatır.

8- "Ez-Zevaciru fi'n-nehyi an iktirafi'l-kebair": İki cilt hâlinde, hamişinde de El-A'lam ve Keffü'r-rua' adlı eserleri ile birlikte Bulak matbaasında 1284 (m. 1867), Meymeniyye'de 1310 (m. 1892) - 1331 (m. 1912) senelerinde basıldı. Büyük günahları bildiren bir eserdir.

9- "Şerhü'l-erbaîn li'n-Nevevî": İmam-ı Nevevî'nin telifi olan kırk hadisin şerhidir. 1307 (m. 1889) senesinde Mısır'da basıldı. Diğer adı "Fethü'l-mübin"'dir.

10- "Şerhü'l-Kasideti'l-Bürde": Yüz altmış sekiz sahife olarak 1309 (m. 1891) senesinde Bulak matbaasında, ayrıca 1301-1303 (m. 1883-1885) senelerinde de Kahire'de basıldı.

11- "Es-Savaikü'l-muhrika": Hindistan'da Hümayun Şah zamanındaki âlimler, Eshab-ı Kiram'a dil uzatan Rafizîlere cevap verip susturması için İbn-i Hacer hazretlerine başvurdular. O da Sahabe-i Kiramın üstünlüklerini, iki büyük kitapta yazıp delil, senet ve vesikalarla düşmanlarına gerekli cevapları verdi. Bu kitabı iki kısımdır. Birincisinde; Hazreti Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali hazretlerinin hak halife olduklarını, üstünlüklerini ve Eshab-ı Kiram'ın hepsini sevmemiz lazım olduğunu, Ayet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle isbat etmektedir.

Rafızîlerin Eshab-ı Kiram'ın çoğunu kötülediklerini, Ehl-i Sünnet mezhebindeki Müslümanlara bu yüzden saldırdıklarını, bu sebeple bidat sahibi olduklarını, sapık ve yanlış yolda bulunduklarını, İslamiyete çok zarar yaptıklarını yazmaktadır. Kitabın ikinci kısmı, "Tathirü'l-cenan" ismi ile meşhurdur.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin yazdığı ve büyük günahları anlatan "Ez-Zevaciru fi'n-nehyi an iktirafi'l-kebair" adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi No: 730/1'de kayıtlıdır.

1307 (m. 1889) senesinde Kahire'de yüz altmış dört sahife olarak basılan bu eserin ikinci tab'ı, 1385 (m. 1965) senesinde iki yüz altmış üç sahife olarak basılmıştır. Bu eser, İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından ofset yoluyla bastırılmıştır.

12- "El-Fetavai'l-Hadisiyye": 1307 (m. 1889) ve 1329 (m. 1911) tarihlerinde Mısır'da iki yüz kırk sekiz sahife olarak basılmıştır. Yeni baskıları da vardır. Fetava'l-Kübra'sının zeyli gibidir. Akaitle ilgili fetvaları ihtiva eder.

13- "El-Fetavaü'l-kübra el-Fıkhiyye": Dört cüz hâlinde Kahire'de Meymeniyye matbaasında 1333 (m. 1914) senesinde basıldı. Talebesi Abdülkadir Fakihî tarafından müellifin hayatında toplanmıştır. Kitapta müellifin bazı risaleleri de vardır.

14- "Fethü'l-cevad fî şerhi'l-irşad": İki cüz olarak 1305 (m. 1887) senesinde Mısır'da basıldı. Fıkıh ilmine dairdir.

15- "Keffü'r-Rua an muharremati'l-lehv ve's-sima": Müziğin haram olduğunu bildirir. Hakikat Kitabevi tarafından 1987'de tekrar bastırılmıştır.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin yazdığı "Fethü'l-mübin" adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser İmam-ı Nevevî'nin Erbeîn risalesinin şerhidir. Yazma nüsha Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1367'de kayıtlıdır. "Şerhü'l-Kasideti'l-Bürde"adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Leipzig Universitätsbibliothek Kütüphanesi No: RefaiyaBook_islamhs _1794'de kayıtlıdır.

16- "Minahu'l-fettah ala Menasiki'l-izah":

17- "El-Minahü'l-Mekkiyye fî şerhi'l-Hemziyye": Busayrî'nin meşhur kasidesinin şerhidir. 1292 (m. 1875) senesinde Bulak matbaasında basıldı.

18- "En-Nuhabü'l-celile fi'l-hutabi'l-cezile": İki yüz yetmiş sekiz sahife olarak 1290-1308-1310 (m. 1873-1890-1892) senelerinde Mısır'da basıldı.

19- "El-Erbaîni'l-Adliyye": Kâtib Çelebi'nin, Kanunî Sultan Süleyman'a armağan edilmiştir diye kaydettiği meşhur eserdir. 1152 (m. 1739) senesinde Leiden'de basıldı.

20- "Şerhü'l-muhtasarü'l-fıkhî'ş-Şafiî": 1301 (m. 1883) -1305 (m. 1887) senelerinde Kahire'de basıldı. "El-Minhacü'l-kavim" adıyla bilinir.

21- "Fethü'l-Barî", 22- "El-Kavlü'l-muhtasar fî alamati'l-Mehdi": Mehdi Aleyhisselam'ın iki yüz kadar alâmetini bildirmektedir. 23- "Kalaidü'l-ukban", 24- "Nasihatü'l-müluk".

Bunlar çok kıymetli eserleridir. Basılmamış olan birçok eseri daha vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: 25- "Meblağü'l-i'rab fî fadli'l-Arab", 26- "Ma'deni'l-Yevakit", 27- "Tahrirü'l-makal", 28- "El-Kavlü'l-muhtasar", 29- "El-İfsah an ehadisi'n-nikâh", 30- "Dürrü'l-mendud", 31- "Tenbihü'l-ahyar", 32- "Eşrafü'l-vesail ila fehmi'ş-Şemail". 33- "Dürrü'l-gamame", 34- "Ecvibe ala işkalat li İzz bin Abdüsselam", 35- "El-Îab şerhu'l-ubab", 36- "Esne'l-metalib fi sılati'l-ekarib", 37- "En-Ni'metü'l-kübra": Peygamber Efendimiz için mevlid okumanın meşru olduğunu bildiren eser Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da 1997'de bastırılmıştır. 38- "Fedailü's-siyam", 39- "Şerhu Mukaddimeti'l-Hadramiyye", 40- "Telhisü ahra fi hükmü ta'liki't-talak bi'l-ibra", 41- "Tathiru'l-ayyibe min denisi'l-giybe", 42- "Selasü mesail fi sıfati'l-bari", 43- "Esanidü'l-fakih".

BİRİNCİ VAZİFEN

İbn-i Hacer Heytemî buyurdu ki: “Ey kalbi Allah sevgisi ile Resulullah sevgisi ile dolu olan Müslüman! Birinci vazifen, Peygamberimizin Eshab-ı Kiram'ının sevgisini, Ehl-i Beyt-i Nebevî'nin sevgisi ile kalbinde cem' etmektir. Ehl-i Beyt'i, Resulullah'ın evladı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de O'nun eshabı oldukları için sevmeliyiz. Çünkü Eshab-ı Kiram'ın nail oldukları şeref pek yüksektir. O şerefe başkaları kavuşamaz.

O şereften birisi, Resulullah'ın mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine manevî imdat ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemalatına, geniş ilimlerine, Peygamber Efendimizden aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiçbiri kavuşamamışlardır. Her Müslümanın, bunların hepsini adil, salih, veli, âlim ve müçtehit bilmesi lazımdır. Selef-i salihîn ve ulema-i kâmilin de bu itikatta idiler. Kendilerinden bir hata çıksa da Cenab-ı Hak hepsini af ve mağfiret ile müjdelemiştir.

Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Allah onların hepsinden razıdır. Onlar da Allahü Teâlâdan razıdırlar.” buyurulmuştur. (Beyyine suresi: 8) Sahabe-i Kiramdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, bu ayet-i kerimeye inanmamak olur. Şüphe yoktur ki; Hazreti Muaviye, Sahabe-i Kiramın neseb itibarıyla büyüklerindendir. Peygamber Efendimize neseb ile ve nikâh ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, onun hilm ve cömertliğini meth ve sena buyurmuştur. Onda İslamiyet, sohbet, neseb, nikâhla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki bunların her biri, Cennet'te Resulullah'ın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm, ilim ve halifelik şerefleri de katılınca kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz.”

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin yazdığı ve Eshab-ı Kiramın üstünlüğünü anlatan "Es-Savaikü'l-muhrika" adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve bu eserin "Berk-i Suzan" adlı Urduca tercümesinin kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Şeyh Hamdi Selefî Kütüphanesi No: 26'da kayıtlıdır.

Allame İbn-i Hacer-i Mekkî'ye soruldu: “Diri olan veli için nezir yapmak caiz midir? Nezrolunan şeyleri o veliye veya herhangi bir fakire vermek lazım mıdır? Ölmüş olan veli için nezir yapmak caiz midir? Nezrolunan malı velinin çocuklarına ve akrabasına yahut onun yolunda bulunanlara, talebesine, hizmetçilerine vermek lazım mıdır? Mezar üzerine, kabir, duvar, parmaklık, sıva gibi şeyler yapmak için nezir sahih olur mu?

Cevap olarak buyurdu ki: “Diri olan veli için adak yapmak sahihtir. Adak olunan malı ona vermek vaciptir. Başka hiçbir yere vermek caiz olmaz. Ölmüş veli için nezir yapmaya gelince mal meyyitin olsun diye niyet edilirse, nezir batıl olur. Sahih olmaz. Başka bir hayır için mesela, çocuklarına, talebesine, türbesindeki veya başka yerdeki fakirlere vermeyi, yedirmeyi niyet ederse, adak sahih olur. Niyet ettiği şeyleri vermesi vacip olur. Adak sahibi hiçbir şey niyet etmedi ise zamanındaki Müslümanların âdetlerine bakılır.

Hemen her Müslüman, ölü için nezrim olsun diyerek, yazdığımız yerlerden birine vermeyi ve sevabını ölüye bağışlamayı düşünmektedir. Adak yapan da bu yerleşmiş, kökleşmiş âdetleri bildiği için onlar gibi nezretmiş olur. Vakıfta olduğu gibi nezri sahih olur. Vakıfta, şartlarını söylemese, yerleşmiş âdetlerdeki şartlara göre vakfetmiş sayılmaktadır. Mezarların yapılması, sıvanması için yapılan nezirler batıldır.

Fakat İmam-ı Ezraî ve Zerkeşî ve başkaları buyurdu ki: Peygamberlerin, evliyanın ve âlimlerin mezarlarını, yırtıcı hayvanların ve hırsızların ve düşmanların açmasından korumak için üzerine duvar, parmaklık gibi şeyler yapmak caizdir. Böyle faydalı şeyleri adamak sahih ve caiz olur ve iyi olur. Bunlar için vasiyet yapmak da böyledir.

İbn-i Hacer-i Mekkî buyurdu ki: Müminlerin ruhları (İlliyyin) denilen makamda, kâfirlerin ruhları (Siccin) denilen yerdedir. Her ruh, cesedine, bilinmeyen hâlde bağlıdır. Bu bağlılıkları, dünyadaki bağlılıklar gibi değildir. Rüya gören kimsenin, gördüğü şeylere olan bağlılığı gibidir. Fakat ölülerin cesetlerine ve başka şeylere bağlılıkları, rüya görenin bağlılığından pek çok kuvvetlidir. Bunun içindir ki İbn-i Abdilberr'in, ruhlar kabirlerinin yanındadır sözü ile yukardaki sözün arasını bulmak güç olmaz. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Meyyit kabirden çıkarılıp başka kabre konursa, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. Beden çürüyüp toprak maddeleri, sıvıları ve hasıl olan gazları dağılınca bu bağlılık yine bozulmaz.

El-Fetavai'l-Hadisiyye adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 6250'de kayıtlıdır. Savaikü'l-muhrikanın Hakikat Kitabevi tarafından basılan matbu nüshasının kapak sayfası.

“Nifak yani münafıklık, zahirin batına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. İtikat edilecek şeylerde münafıklık yapmak, küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık yapmak, haram olur. İtikatta, imanda münafıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. İfa etmek, yerine getirmek niyeti ile vaat yapmak caizdir, hatta sevaptır. Böyle vaadi ifa etmek vacip değildir, müstehaptır. İfa etmemek tenzihen mekruh olur. Hadis-i şerifte; “Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutmazsa günah olmaz.” buyuruldu. Hanefî ve Şafiî mezheplerinde, ahdi bozmak da özürsüz mekruh, özürlü caizdir. Fakat bozacağını önceden haber vermek vaciptir. Hanbelî mezhebinde vaade vefa vaciptir. Yerine getirmemek haram olur. Yapması dört mezhepte de sahih olan bir şeyi yapmak takva olur.”

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin El-Fetavaü'l-kübra el-Fıkhiyye adlı eserinin birinci cildinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve matbu nüshasının iç kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1247'de kayıtlıdır.

Zevacir'den bazı bölümler:

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Uyluğunuzu göstermeyiniz, ölünün ve dirinin uyluğuna bakmayınız.”

“Avret yerini başkasına gösterene, Allahü Teâlâ şiddetli azap yapacaktır.”

“Avret yerini açmak büyük günahtır.”

“Üç kişi Cennet'e hiç girmeyecektir: Birincisi; deyyus, yani karısının başka erkeklerle düşüp kalkmasına göz yuman kimse. İkincisi; kendisini erkeklere benzeten kadınlar. Üçüncüsü; içki içmeye devam edenler.” Kadınların kendilerini erkeklere benzetmesi demek, onlar gibi giyinmesi, başlarını onlar gibi traş etmesi olup büyük günahlardandır.

“İki kişi vardır ki Cehennem'e gireceklerdir: Birincisi; yanlarında kırbaçlar, coplar taşıyıp insanları haksız olarak dövenlerdir. İkincisi; erkeklere kendilerini çıplak gösteren, yani altındaki deri görünen ince elbise ile erkekler yanına giden kadınlardır. Bunlar, kötü iş için erkeklerin yanına giderler.”

Ebu Davud, Hazreti Aişe'den bildiriyor ki: Kız kardeşim Esma, Resulullah'ın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı. Derisinin rengi belli oluyordu. Resulullah baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirdi ve; “Ya Esma! Bir kız namaz kılacak yaşa geldiği zaman, onun, yüzünden ve iki ellerinden başka yerlerini erkeklere göstermemesi lazımdır.” buyurdu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki kadınların yabancı erkekler yanına açık saçık çıkmaları büyük günahtır.

İmam-ı Zehebî buyuruyor ki: “Erkeklere ziynetini gösteren kadınlara, mesela altın, inci gibi şeyleri örtüsünün üstüne takan, koku süren, boyalı, ipek kumaş örtünmüş olan, kol ağızları geniş olup kolları görünen ve bunlar gibi kendilerini erkeklere gösteren kadınlara, Allahü Teâlâ dünyada ve ahirette azap edecektir. Bu kötülükler, kadınlarda çok olduğu için Resulullah Efendimiz; “Miraç gecesi Cehennem'i gördüm. Cehennem'dekilerin çoğunun kadın olduğunu gördüm.” buyurdu.

“Allahü Teâlâya ve ahiret gününe inanan, hamama peştemal ile örtülü girsin! Allahü Teâlâya ve ahiret gününe inanan kimse, zevcesini hamama göndermesin!”

“Allahü Teâlâya ve ahiret gününe inanan bir kimse, yabancı bir kadınla bir odada yalnız kalmasın!”

“Erkeklerin dizleri ile göbekleri arası avrettir.”

“Zina eden kimse, puta tapan kimse gibidir.” Bu hadis-i şerif, zinanın büyük günah olduğunu göstermektedir.

“Şarap içmeye devam eden bir Müslüman öldüğü zaman, Allahü Teâlâ onu puta tapan kâfir gibi cezalandırır.” Zinanın, şarap içmekten daha kötü, daha günah olduğu muhakkaktır.

El-Minahü'l-Mekkiyye fî şerhi'l-Hemziyye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 297'de kayıtlıdır.

“Bu ümmetin hayırlı olması, aralarında zina yayılıncaya kadar devam edecektir. Zina aralarında yayılınca Allahü Teâlâ hepsine azap eder.”

“Aralarında zina ve riba yayılan bir memlekette bulunanlara, Allahü Teâlânın azabı helal oldu.” Riba, faiz almak ve faiz vermek demektir.

Resulullah Efendimiz, Eshabına sorarak: “Zinayı nasıl bilirsiniz?” buyurdu. “Ya Resulallah! Allahü Teâlâ ve O'nun Resulü zinayı haram etmiştir. Kıyamete kadar haramdır.” dediler. “Bir kimse, komşusunun kadını ile zina ederse, yabancı on kadınla zina etmekten daha çok azap çeker.” buyurdu.

Yabancı kadına şehvetle elini süren kimsenin, kıyamet günü eli boynuna bağlanacaktır. Onu öperse, dudakları, Cehennem ateşinde yanacaktır. “Yabancı bir kızla zina etmek büyük bir günahtır. Evli kadınla yapmak daha büyük günahtır. Mahrem akrabası ile zina yapmak hepsinden büyük günahtır. Dul kadının zina yapması, kızın yapmasından daha büyük günahtır. Yaşlı adamın yapması, gençlerin yapmasından daha büyük günahtır. Âlimin zinası, cahilin zinasından daha büyük günahtır.”

İbn-i Hacer-i Mekkî'nin Mehdî Aleyhisselam ile ilgili olarak yazdığı El-Kavlü'l-muhtasar adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Ezher Üniversitesi Kütüphanesi No: 53323'de kayıtlıdır. İbn-i Hacer-i Mekkî'nin Eşrafü'l-vesail ila fehmi'ş-Şemail adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Michigan Üniversitesi Kütüphanesi No: Isl. Ms. 489'da kayıtlıdır.

“Allahü Teâlâ buyurdu ki: Velîlerim sebebi ile bana düşmanlık eden, bilsin ki benimle harp hâlindedir. Kulumun, farz ettiğim şeylerle bana yaklaşmasını sevdiğim kadar, başka hiçbir şeyle yaklaşması sevgili olmaz. Kulum bana nafile ibadetleri yapmakla yaklaşınca onu severim ve her istediğini veririm.”

“Bir kimse bana salavat okursa bana bildirilir. Ben de ona dua ederim.”

“Bir Müslüman bana selam verince ruhum bedenime gelir, selamına cevap veririm. Peygamberler mezarlarında diridirler.”

Resulullah Efendimiz; “Toprak, Peygamberlerin cesetlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salavat okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salavat, her Cuma günü bana bildirilir.” buyurdu. Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Sen mezarda çürüdükten sonra selamlar nasıl bildirilir?” dediler. Cevabında: “Allahü Teâlâ, toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir.” buyurdu.

Dürrü'l-gamame adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 550/2'de kayıtlıdır.

Ayet-i kerimede; “Ey Müminler! Birbirinizin mallarını batıl yoldan yemeyiniz!” buyuruldu (Bekara suresi: 188) Batıl yol, faiz, kumar, gasp, hırsızlık, hile, hıyanet, yalancı şahitlik, yalan yemin ederek aldatmaktır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Helal yiyen, farzları yapıp haramlardan sakınan ve insanlara zarar vermeyen bir Müslüman Cennet'e gidecektir.”

“Haram ile beslenen beden, ateşte yanar.”

“Şerrinden, zararından emin olunmayan kimsenin, dini, namazları, zekatları, kendisine fayda vermez.”

Yine hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Hileli mal satan, bizden değildir. Gideceği yer Cehennem'dir.”

“Çok namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, fakat dili ile komşularını incitenin gideceği yer Cehennem'dir.” Kâfir olan komşuyu da incitmemek, ona da iyilik yapmak ihsan etmek lazımdır.

“İki Müslüman, dünya çıkarları için dövüşünce ölen de öldüren de Cehennem'e gidecektir.”

“İnsanlara zulmeden, kıyamette bunun azabını çekecektir.” Gayrimüslimlere zulüm yapmak da böyledir.

“Üç kimsenin duası muhakkak kabul olur. Mazlumun, misafirin ve ana-babanın.”

“Kâfir olsa da mazlumun bedduası reddedilmez.”

“Günahlar içinde azabı en çabuk verilecek olanı, hükûmetine isyan etmektir.”

Âlimlerin çoğu, günahı, büyük ve küçük günah diye iki kısma ayırmışlardır. Büyük günahların kısa olarak tarifi: Her farzın terki, ayet ve hadisle haram olduğu bildirilen her şey ve Cehennem ile korkutulan her günah. Küçük günahların tarifi: Haklarında ayet ve hadis olarak haram olduğu bildirilmeyen, fakat harama yol açan günahlardır. Diğer bir sözle mekruh olan şeyi yapmaktır. Günahların küçüklüğü sebebiyle, bu günahlar benimsenmemeli yani bunlara da ehemmiyet verilmelidir. Çok mühim olan bu hususu belirtmekte zaruret vardır ki aralarında istiğfar veya hayırlı bir işle giderilmemiş üç küçük günah bir araya gelirse, büyük günah, yani kebire olur. Küçük, büyük diye ayırmaksızın, her türlü günahtan kaçınmalıdır.

Günahlardan sakınmak: Allahü Teâlâ, kullarını kendisine karşı gelerek günah işlemekten sakındırmış, emirlerini dinlemeyip karşı gelenleri perişan eylemiştir.

Hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:

“Allahü Teâlâ’nın farz kıldığı şeyleri zayi etmeyiniz. Koymuş olduğu sınırları tecavüz etmeyiniz. Allahü Teâlâ’nın haram kıldığı şeylere riayetsizlik etmeyiniz. Allahü Teâlâ unuttuğundan değil de size merhametinden dolayı bazı şeylerden bahis buyurmadı. Siz onları araştırmayınız.”

Enes bin Malik'in annesi Ümmü Süleym, Resulullah'a; “Ey Allah'ın Resulü! Bana nasihatta bulunun.” deyince Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Günahları terk et. Çünkü bu en faziletli hicrettir. Farzlara devam et. Çünkü farzlara devam, en faziletli cihattır. Allahü Teâlâ’yı çok zikret. Çünkü kul, Allahü Teâlâ’yı zikirden daha sevimli bir şeyle Allahü Teâlâ’nın huzuruna varamaz.”

İbn-i Hacer-i Mekkî'nin Ecvibe ala işkalat li İzz bin Abdüsselam adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Ezher Kütüphanesi No: 314443'de kayıtlıdır.

Bilal bin Sa'id buyurdu ki: “Günahın küçüklüğüne bakma. Fakat kime karşı geldiğine bak.”

Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Günahı terk etmek, tövbeden daha kolaydır.”

Muhammed bin Ka'b el-Kurazî şöyle buyurdu: “Günahı terk etmek, Allahü Teâlâ’nın katında en sevimli ve en makbul bir ibadettir.”

Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Siz, bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiği kadar onu yapınız. Bir şeyi yasakladığım zaman da ondan sakınınız.”

Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Günah kişinin yanında ne kadar küçük görülürse, Allahü Teâlâ katında o derece büyük olur. Günah kişinin yanında ne kadar büyük görünürse, Allahü Teâlâ’nın katında da o derece küçük olur.”

Şöyle rivayet edilir: “Allahü Teâlâ Musa Aleyhisselam'a; “Ey Musa! Yarattıklarımdan ilk helake ve hüsrana uğrayan İblis'tir. Çünkü ilk önce İblis bana karşı geldi. Bu bakımdan bana asi olanları (emirlerimi dinlemeyip bana karşı gelenleri) helak olanlardan sayarım.” buyurdu.

İbn-i Hacer-i Mekkî'nin El-Îab şerhu'l-ubab adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 5541'de kayıtlıdır.

Muhtasaru'l-izah fi'l-menasik li'n-Nevevî adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 647'de kayıtlıdır.

Ya'kub el-Karî şöyle anlatır: “Rüyamda esmer uzun boylu birisini gördüm. Herkes onun peşinden gidiyordu. Onun kim olduğunu sorunca Veysel Karanî olduğunu söylediler. Ben de onun peşinden gitmeye başladım. Bir müddet sonra ondan bana nasihatta bulunmasını istedim. O zaman bana şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ’ya taatte bulunduğun zaman, O'ndan rahmetini iste. Günah işlediği zaman, intikam almasından çok sakın ve kork. Bu hâlde de Allahü Teâlâ’dan ümidini kesme.”

Vehb bin Münebbih buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, İsrailoğullarına şöyle buyurdu: Bir kul bana itaat ettiğinde, ondan razı olurum. Ondan razı olunca onu ve onun eserlerini mübarek bereketli kılarım. Benim bereketimin sonu yoktur. Bir kul bana asi olunca ona gazab ederim. Gazab edince ona lanet ederim. Benim lanetim, yedinci torununa kadar ulaşır.”

Malik bin Dinar şöyle anlattı: Allahü Teâlâ Peygamberlerinden birisine şöyle vahyetti: “Kavmine söyle, düşmanlarımın girdikleri yerlere girmesinler, düşmanlarımın giydiklerini giydirmesinler, düşmanlarımın yediklerini yemesinler. Yoksa onlar benim düşmanlarım gibi olurlar.”

Minahu'l-fettah ala Menasiki'l-izah adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1678'de kayıtlıdır.

Ammar bin Dada anlatır: “Bana Kelmes şöyle dedi: “Ey Ebu Seleme! Bir günah işledim. Kırk seneden beri ağlıyorum.” Ben; “O işlediğin günah nedir?” diye sordum. “Beni bir arkadaşım ziyaret etmişti. Ona balık alıp ikram ettim. Yemek yedikten sonra komşumun duvarından bir parça toprak alarak, misafirimin ellerini temizlettim. İşte kırk seneden beri bunun için ağlarım. Çünkü duvardan o toprağı sahibinden izin almadan almıştım.” dedi.

Ömer bin Abdülaziz valilerden birisine şöyle yazdı: “İnsanlara zulüm yapmaya gücünüz ve kudretiniz olduğu zaman, Allahü Teâlâ’nın kudretini hatırlayınız. İnsanlara zulüm yaptığınız zaman, ahirette onun cezasını çekeceksiniz. Şüphesiz ki Allahü Teâlâ mazlumun hakkını zalimden alacaktır. Allahü Teâlâ’dan yardım isteyerek, zalimin zulmüne karşı duran kimseye zulmetmekten çok sakın. Allahü Teâlâ, kulu kendisine samimiyetle sığındığı zaman, hemen o kuluna yardım eder.”

Abdullah bin Selam buyurdu ki: “Allahü Teâlâ melekleri yarattığı zaman, başlarını semaya kaldırdılar; “Ya Rabbî! Kiminle berabersin?” diye sual ettiler. Allahü Teâlâ; “Hakkını ona verinceye kadar mazlum ile beraberim.” buyurdu.

Selef-i salihîn'den birisi şöyle buyurdu: “Ey günah işleyenler! Allahü Teâlâ’nın size karşı hilminin uzun ve çok olmasına, işlediğiniz günahların cezalarını hemen vermediğine bakıp da aldanmayınız. İşlediğiniz günahlar sebebiyle, Allahü Teâlâ’nın gazabından sakınınız.”

Abdullah bin Medenî, bir arkadaşının şöyle anlattığını nakletti: “Bir kaybımı aramaya çıkmıştım. Bir müddet dolaştıktan sonra bir kabrin yanında bir yere oturdum. Bir ara kabirlerden gelen bir ses işittim. Kalkıp kabirlere doğru yaklaştığımda, birisinden bir inilti geldiğini işittim. O inilti; “Ah oruç tutardım, namaz kılardım. Şimdi ise titriyorum.” diyordu. Orada bulunanları da çağırdım. Onlar da aynen benim duyduklarımı duydular. Sonra ben yine kaybettiğimi aramaya devam ettim. Ertesi gün tekrar aynı yere gelip dinlediğimde, o kabrin sahibi yine aynı şekilde inliyordu. Sonra evime döndüm. Korkumdan iki ay hasta yattım.”

Abdullah bin Medenî kendisi de şöyle anlattı: “Ben de bunun benzeri bir hadiseye şahit oldum. Küçükken merhum babamın kabrine Kur'an-ı Kerim okumak için giderdim. Bir Ramazan-ı şerifte, sabah namazından sonra kabristana vardım. Babamın kabrinin yanına oturdum. Bir miktar Kur'an-ı Kerim okudum. Bu sırada orada bulunan bir kabirden acı bir inleme ile ah ah sesleri geliyordu. Duyanların kalbini yaralıyordu. Bir müddet bu sesi dinledim. Bu arada oraya birisi geldi. Ona; “Bu kabrin sahibi kimdir?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi: “Bu kabir falancanındır. Ben onu küçüklüğümden tanırım. Devamlı namazlarını mescitte cemaatle kılardı. Fazla konuşmazdı. Benim onun hakkında bildiğim bu kadar.” Öyle birisinin bu hâlde bulunmasına çok taaccüb ettim. Fakat onun durumunu araştırdığımda, tüccar olduğunu ve ticaretinde faiz yediğini öğrendim. Yine o şahıs hakkında bana şöyle anlatıldı: “Onun kabri açılmıştı. Bu sırada, onun boynunda büyük bir zincir ve bu zincire bağlı bir köpek görüldü. Onun başucunda durmuş, dişleri ve tırnakları ile onu ısırmaya çalışıyordu. Biz bundan çok korkup derhal toprak ile örttük.”

Günah işlemek sebebiyle, Allahü Teâlâ’nın gazabından dolayı kabir azabına uğramaktan Allahü Teâlâ’ya sığınırız.

Süleyman bin Cebbar şöyle buyurdu: “Bir günah işlemiş ve onu basit görmüştüm. Rüyamda bana; “Küçük bile olsa günahı küçük görme. Çünkü bugün senin yanında küçük olan, yarın Allahü Teâlâ’nın yanında büyük olur.”

Esne'l-metalib fi sılati'lekarib adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1305'de kayıtlıdır.

Günahlardan insanı men eden, alıkoyan şeylerin en tesirlisi; Allahü Teâlâ’dan, O'nun intikamından, gazabından, O'nun azapla muamele etmesinden korkmaktır. Allahü Teâlâ’nın emirlerine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin veya acı bir azabın isabet etmesinden çok sakınsınlar ve korksunlar.

Resulullah Efendimiz, ölüm hâlinde bulunan bir gencin yanına teşrif ettiler. Resulullah Efendimiz o gence; “Kendini nasıl buluyorsun?” buyurdu. O genç; “Allahü Teâlâ’nın rahmetini umuyorum. Günahlarımdan da korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Bir kulun kalbinde bu ikisi bir araya gelirse, Allahü Teâlâ o kula umduğunu verir, korktuğundan emin kılar.” buyurdu.

Vehb bin Verd şöyle anlattı: “İsa Aleyhisselam buyurdu ki: Firdevs Cennetinin sevgisi ve Cehennem korkusu, bela ve musibetlere karşı sabır meydana getirir. Kulu dünya lezzetlerinden, şehvetlerinden ve günahlarından uzaklaştırır.”

Mevlid okumanın meşru olduğunu bildiren En-Ni'metü'lkübra adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda). ve Hakikat Kitabevi'nin bastırdığı nüshanın kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Michigan Üniversitesi Kütüphanesi No: Isl. Ms. 153/12'de kayıtlıdır.

Fedailü's-siyam adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 705'de kayıtlıdır.

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet gününde her göz ağlayacaktır. Fakat Allahü Teâlâ’nın haram kıldığı şeylere bakmayan, Allah için uykusuz kalan, Allah korkusundan gözyaşı dökenler müstesna (Bunlar, kıyamet gününde ağlamayacaktır).”

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Mümin, bir günah işlediği vakit, kalbine siyah bir nokta, bir leke vurulur. Tövbe ederse, kalbi cilalanır. Yani bu leke silinir, yeniden parlar. Tövbe etmez, isyana devam ederse, siyah lekeler kalbini kaplayıncaya kadar artar.” buyurmuştur.

Bir Mümin, istemeyerek bir günah işledikte, bir vakit namazı kılmadığında, kalbinde bir üzüntü, bir pişmanlık duyar. Tövbe eder, bir daha yapmamaya karar verir, fakat bu günahları işlemeye devamla, özürsüz namazları terke devam ederse, kalbindeki bu üzüntü gittikçe azalır ve nihayet hiçbir üzüntü duymaz.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin Şemseddin Muhammed Salihî Hilalî hazretlerine verdikleri İcazetname'nin ilk sayfası. Bu icazet Köprülü Kütüphanesi No: 1258/5'de kayıtlıdır.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, Tathirü'l-cenan kitabında şöyle yazıyor: Abdullah ibni Abbas buyurdu ki: Cebrail Aleyhisselam, Peygamber “Aleyhissalatü vesselam” Efendimize geldi ve; “Ya Muhammed! Muaviye'yi sana tavsiye ederim. Kur'an-ı Kerim'i yazdırmakta ona emniyet et, güven!” dedi.

Resul-i Ekrem, birgün mübarek zevcesi Ümmü Habibe'nin odasına geldi. O esnada Hazreti Muaviye başını, kız kardeşi Ümmü Habibe'nin kucağına koymuş uyuyordu. Resul-i Ekrem bu hâli görünce buyurdu ki: “Ya Ümmü Habibe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?” O da; “Kardeşimi çok seviyorum.” dedi. Peygamberimiz buyurdu ki: “Onu, Allahü Teâlâ ve Resulü de seviyor.”

Hazreti Muaviye, Peygamber Efendimize yakın akraba olmak ile şereflenmiştir. Çünkü kız kardeşi Ümmü Habibe, Peygamber Efendimizin zevcelerinden idi.

Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: “Allahü Teâlâ bana söz verdi ki kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennet'te benimle beraber olacaklardır.”

Hazreti Muaviye'nin faziletlerini bildiren hadis-i şeriflerden birisi de budur ki Resulullah Efendimiz Hazreti Muaviye'ye buyurdu ki: “Sen melik olduğun zaman, yani halife olduğun zaman, vazifeni iyi yap!” Hazreti Muaviye buyurdu ki: “Benim halife olmaya arzu ve hevesim, bu hadis-i şerifi işittiğim zaman başladı. Zira bu hadis-i şerif benim halife olacağımı müjdeliyordu.” Server-i âlem, Hazreti Muaviye'nin ileride halife olacağını haber vermişti. Bu haber de mucizelerinden biridir. Muaviye, bu hadis-i şerifin muhakkak meydana çıkacağına imanı olduğundan, halife olacağı zamanı bekliyordu. Fakat bunun hakiki zamanı, Emirü'l-Müminîn İmam-ı Ali'nin vefatından ve İmam-ı Hasan'ın hilafeti kendinden ayırarak ona verdiği andan sonra idi. Muaviye acele ederek, vaktinden önce Aişe ve Zübeyr ve Talha'nın İmam-ı Ali ile harp etmelerinden sonra bu arzusunu yerine getirmek istedi ki bunda yanılmıştı. Fakat bu hatası, içtihatta hata olduğundan, hiçbir şey denemez.

Server-i âlem, Ebu Bekr ve Ömer'e danıştı, iki defa; “Fikrinizi bana söyleyiniz!” buyurdu. Onlar; Allahü Teâlâve Resulü daha iyi bilir.” dediler. Sonra Muaviye'ye haber gönderdi. Yanlarına gelince Resulullah buyurdu ki: “İşlerinizde Muaviye'yi bulundurunuz. Çünkü o, kavidir, emindir.”

Diğer bir hadis-i şerifte; “Ya Rabbî, Muaviye'ye hesabı ve kitabeti bildir! İslam memleketlerinde, ona yüksek mevki ve makam ver! Emirlerinin yapılmasını kolaylaştır! Onu azaptan koru!” diye dua buyurdu. İmam-ı Ömer, Muaviye'yi meth ve sena edip Hazreti Ebu Bekr Şam'ı alınca oraya vali yaptığı kardeşi Yezid'in vefatında, onu kardeşinin yerine vali tayin etti ve halife kaldığı onsekiz sene içinde vazifesinden azletmedi. İmam-ı Osman ve İmam-ı Ali de halife iken Muaviye'yi Şam valiliğinde bırakıp azletmediler. O zaman birçok vilayet halkı, valilerinden şikayet ettikleri hâlde Muaviye daima sevilmiş, kimse onu şikayet etmemiştir.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetava-i fıkhiyye kitabında buyuruyor ki: “Kur'an-ı Kerim'i Arabîden başka harf ile yazmak ve başka dile tercüme edip Kur'an-ı Kerim yerine bunu okumak, söz birliği ile haramdır. Selman-ı Farisî, Fatiha'yı İranlılara Farisî harflerle yazmadı. Tercümesini de yazmadı. Fatiha suresinin Farisî tefsirini yazdı. Arabîden başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış Kur'an-ı okumak haramdır. Kur'an-ı Kerim'i Arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak sureti ile değiştirmek bile söz birliği ile haramdır. Böyle yapmak, Selef-i salihîn'in, yani ilk yıllardaki Müslümanların yaptıklarını beğenmemek, onları cahil bilmek olur. Mesela, Kur'an-ı Kerim'de “Ribu” yazılı ise de “Riba” okunur. Bunu, okunduğu gibi “Riba” yazmak caiz değildir. Kur'an-ı Kerim'i böyle yazarken ve başka dile tercüme ederken, Allah kelamının icazı bozulmakta, Nazm-ı İlahî değişmektedir. Herhangi bir surede bulunan ayetlerin yerlerini değiştirmek haramdır. Çünkü ayetlerin sırası kat'i olarak doğrudur.

Şerhu Mukaddimeti'l-Hadramiyye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 259'da kayıtlıdır.

Surelerin sıralarının doğruluğu ise zannîdir. Bunun için surelerin yerini değiştirerek, okumak, yazmak, mekruh olmuştur. Kur'an-ı Kerim'i başka harflerle veya tercümesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaştırır demek doğru değildir. Doğru olsa bile, caiz olmasına sebep olamaz.

Telhisü ahra fî hükmü ta'liki't-talak bi'l-ibra adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 1385'de kayıtlıdır.

Tathiru'l-ayyibe min denisi'l-giybe adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 74'de kayıtlıdır.

“İslam âlimlerinin çoğuna göre duayı inkâr eden kâfir olur. Kur'an-ı Kerim'e inanmamış olur. Dua ile istenilen şey, ya kabul olup verilir. Yahut, ahirette verilir. Yahut, günahın affedilmesine sebep olur. Allahü Teâlâ, kulunun dua etmesini, yalvarmasını sever. Duanın kabul olması için şartlar vardır. Bunlardan biri, helal yemek, helal giymektir. Biri de kalb ile yani gönülden istemektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ, çok dua edenleri sever. Dua edip ümidini kesmeyen, vaat olunan üç şeyden birine elbette kavuşur.”

“Peygamberlerin türbelerinde namaz kılmak sahihtir. Mekruh dahi değildir. Peygamberler, mezarlarında diridirler. Fakat onların hayatları, her bakımdan bizim hayatımız gibi değildir. Yemeleri, içmeleri, ibadet yapmaları lazım değildir. Meleklerin hayatına benzer. Lezzet almak için ibadet yaparlar. Çünkü kabir hayatında Cenab-ı Hakk'ı müşahedeleri, dünyadakinden daha mükemmeldir.”

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, Es-Sava'ıkü'l-muhrika kitabının önsözünde buyuruyor ki: “Bu kitaptaki yazıların hakikatlerini, özlerini kavrayacak kadar derin ilme malik olmadığım hâlde bu yazıları yazmaya beni sürükleyen sebep, Hatibü'l-Bağdadî'nin El-Cami' kitabında bildirdiği şu hadis-i şerif olmuştur: “Fitneler, bidatler yayıldığı ve Eshabım kötülendiği zaman, hakikati bilen, bildiğini bildirsin! Bildiğini bildirmeyenlere, Allahü Teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü Teâlâ, bunların ibadetlerini ve hiçbir iyiliklerini kabul etmez.”

Bu eserdeki bazı hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana insanlar arasından en iyileri arkadaş, sahip olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezirler olarak ve din-i İslam'ı insanlara bildirmekte yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshar olarak, yani zevce tarafından akraba olarak ayırdı. Bunları seb edenlere, iftira edenlere, sövenlere, Allahü Teâlâ’nın ve bütün meleklerinin ve insanların laneti olsun! Allahü Teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.”

(Ebu Bekr ve Ömer, hem vezirleri idi, hem de esharı idi. Çünkü birisi ezvac-ı mutahharattan Aişe'nin, ikincisi de Hafsa'nın babası idi. Peygamberimizin mübarek zevcesi Ümmü Habibe annemizin erkek kardeşi olan Muaviye ve babası Ebu Süfyan ve anası Hind de eshardan olup bu hadis-i şerife dahildirler.)

“Eshabımın ve akrabamın ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde benim hakkımı koruyunuz! Onları sevmek suretiyle benim peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü Teâlâ, dünyada ve ahirette belalardan, zararlardan korur. Benim peygamberlik hakkımı düşünmeyerek, onları incitenleri, Allahü Teâlâ sevmez. Allahü Teâlâ’nın sevmediği kimselere azap etmesi pek yakındır.”

“Allahü Teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçti. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsan eyledi ve benim için eshab ayırdı, seçti. Eshabım arasından benim için akraba ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için benim peygamberliğim için bunları sever ve sayarsa, Allahü Teâlâ da onu Cehennem'den muhafaza eder. Bir kimse, benim hatırımı düşünmeyerek, eshabımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü Teâlâ da onu Cehennem azabı ile yakar, sızlatır.”

“Allahü Teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshab ve akraba olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra birçok kimse gelir ki eshabıma akrabama dil uzatırlar. Onlara yakışmayan iftiralar söyleyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.”

El-Kavlü'l-muhtasar fî alamati'l-mehdiyyi'l-muntazar adlı eserinden bazı bölümler:

Hazreti Mehdi'nin alametleri

Hazreti Mehdi, Ehl-i Beyt'ten olacaktır. Hazreti Hasan'ın neslinden gelecektir. Hazreti Mehdi'nin ismi, Resulullah Efendimizin ism-i şeriflerinden, yani Muhammed olacaktır. Babasının ismi de Resul-i Ekrem'in babasının ismi gibi olacaktır. Hazreti Mehdi'nin alnı geniş ve dişleri aralıklıdır. Bu durumu, Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâ’ya yemin ederim ki Allahü Teâlâ benim neslimden, dişleri aralıklı, alnı açık, yeryüzünü adaletle doldurarak, malı ve mülkü insanlara bol bol ikram eden bir evladımı gönderecektir. Zulüm ve fıskla dolu olan dünya, o geldikten sonra adaletle dolup taşacaktır.”

Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Mehdi'den önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında adalet ile dolar.” buyurdu. Gökte ve yerde bulunan bütün mahlukat ondan razı olacaktır. Onun adaleti her yeri kaplayacak ve insanlar arasında Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesi ile muamele edecektir. Onun devrinde, ümmetin gerek iyileri ve gerekse kötüleri, o ana kadar görülmemiş şekilde, pek çok nimetlere kavuşacaklardır. Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası zayi olmayacak, toprağa atılan az bir tohum ile çok ürün alınacaktır. Doğudan siyah bayraklı bir ordu çıkacak ve bu ordu hiçbir kavmin yapmadığı bir savaş yaptıktan sonra Hazreti Mehdi zuhur edecektir.

Hadis-i şerifte; “Mehdi'nin başı hizasında bir bulut olacaktır. Buluttan bir melek; “Bu Mehdi'dir. Sözünü dinleyiniz!” diyecektir.” buyuruldu. Allahü Teâlâ, İslamiyeti nasıl Resulullah Efendimizle başlatmışsa, Hazreti Mehdi ile sona erdirecektir. Sayıları Bedr Gazası'nda bulunan Eshab-ı Kiram kadar olan bir grup insan ona biat edecek ve her zalim onun karşısında mağlup olacaktır. Zamanı o kadar adaletle dolacak ki kabirdeki ölüler, dirilerek imrenecektir. Onun bayraktarı, doğudan Temimî nesline mensup bir genç olacaktır. İnsanlar hakka dönünceye kadar, Hazreti Mehdi mücadelesine devam edecektir. O, fitnelerin zuhur ettiği bir zamanda gelecek ve ihsanı karşılıksız olacaktır. Hazreti Mehdi Müminlerle beraber Kudüs'te sabah namazı kılarken İsa Aleyhisselam gökten inecek ve Hazreti Mehdi onu insanlara tanıtacaktır. İsa Aleyhisselam namazını Hazreti Mehdi'nin arkasında kılacaktır.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Hazreti İsa, saçlarından sanki sular damlıyormuş gibi gökten inecektir. Hazreti Mehdi ona; “Ya İsa, geç de bize namaz kıldır.” dediğinde, İsa Aleyhisselam; “İkamet senin için getirilmiştir.” diyecek ve benim evlatlarımın birisinin arkasında namaz kılacaktır.” buyurdu. Hazreti Mehdi'nin rengi Arabî (yani beyaz), bedeni İsrailî'dir. Sağ yanağı üzerinde yıldız gibi parlayan bir ben vardır. İnsanlar arıların beyleri etrafında toplandığı gibi, Hazreti Mehdi'nin etrafında toplanırlar. Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselam gibi, bütün dünyaya sahip olur. İslamiyet aleyhine söylenen bir söz ona ağır gelir. Hazreti Mehdi, sözüne karşı gelindiği zamanlar, sağ elini sol uyluğuna vurur.

Mehdi, adil bir hakem olarak çıkacak, haçları kıracak, domuzu öldürecek ve malı, mülkü dağıtacak, fakat bolluktan dolayı kabul eden olmayacaktır. Hazreti Mehdi, yeryüzünün hazinelerini çıkaracak ve küfür diyarlarını fethedecektir. Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacaktır. Bu katliamlara, yerde ve göktekiler tahammül edemez bir hâle geldiğinde zuhur edecektir. Hazreti Mehdi gelince insanlar onu aşk ve muhabbetle kucaklayacaklardır. Hazreti Mehdi, bütün haramların helal sayıldığı büyük bir fitneden sonra ortaya çıkacaktır. Hilafet, ona evinde otururken gelecek ve devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır.

Hazreti Mehdi doğu tarafından çıkacaktır. Karşısına dağlar bile dikilse, onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. Mehdi çıkmadan önce Medine'de simsiyah taşların bile kan içinde kaybolacağı büyük bir vaka olacaktır. Bu hadise de bir kadının öldürülmesi, bir kamçının sallanması kadar kolay olacaktır.

Hazreti Mehdi çıkmadan önce milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitne çoğalacaktır. Çeşitli ülkelerden birçok âlim, birbirlerinden habersiz olarak Mehdi'yi aramak için yola çıkacak ve âlimlerin her birine 310 kadar insan refakat edecektir. Sonunda hepsi de Mekke'de buluşurlar. Birbirlerine, oraya niçin geldiklerini sorarlar. Hep birlikte aradıktan sonra Hazreti Mehdi'yi bulacaklar, ona; “Sen Mehdi'sin.” dediklerinde, o kabul etmeyerek onlardan kaçacak, sonunda onlar onu ikna edecekler ve ona biat edeceklerdir. Daha sonra Allahü Teâlâ, bütün insanların kalblerini onun muhabbetiyle dolduracaktır.

Selasü mesail fî sıfati'l-bari

Tathiru'l-ayyibe min denisi'l-giybe adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 2888'de kayıtlıdır.

Hazreti Mehdi, birçok beldede cami inşa eder. Mehdi'nin doğum yeri Medine'dir. Hicret edeceği yer Kudüs'tür. Hazreti Mehdi'nin sakalı bol ve sık olacaktır. Gözü sürmeli olacaktır. Dişleri parlak olacaktır. Yüzünde bir yıldız gibi parlayan ben bulunacaktır. Omuzunda, Peygamber Efendimizdeki nübüvvet mührü bulunacaktır. Peygamber Efendimizin bayrağıyla çıkacaktır. O bayrak dikilmemiş olup siyah ve dört köşelidir. Resul-i Ekrem'in vefatından sonra hiç açılmamış olup ancak Hazreti Mehdi tarafından açılacaktır. Allahü Teâlâ onu üç bin melekle destekleyecektir. O melekler, Hazreti Mehdi'ye karşı gelenin yüzüne ve arkasına vuracaktır. Yaşı otuz ile kırk arasında olacaktır. Esmer ve orta boylu olacaktır. Haşimî soyundan olup hilafeti Hazreti İsa'ya devredecektir.

Hazreti Mehdi uçan bir kuşa işaret ettiği zaman, kuş hemen bu emirle yere düşecek, kuru bir ağaç diktiğinde, ağaç hemen yeşillenip yapraklanacaktır. Onun zamanında, kurtla koyun bir arada oynayacak, yılanlar insanlara bir zarar vermeyecektir. İnsan tarlaya bir avuç tohum atacak, yedi yüz avuç ürün kaldıracaktır. Riya, riba, zina, içki kalmayacak, ömürler uzayacak ve emanet zayi olmayacaktır. Kötüler helak olacak, Resul-i Ekrem'e buğz eden kimse kalmayacaktır. Hazreti Mehdi, hiçbir bidati bırakmayacak ve bütün sünnet-i seniyyeyi ihya edecektir.

Hazreti Mehdi'nin alametlerinden biri de Deccal'ın onun zamanında ortaya çıkmasıdır. Hadis-i şerifte; “On büyük alamet görülmeyince kıyamet kopmaz: Ateş, Deccal, Dabbetü'l-ard, Güneşin batıdan doğması, İsa'nın (Aleyhisselam) gökten inmesi, Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkması, doğuda, batıda ve Arabistan'da ay tutulması olacak. Bunlardan sonra Yemen'den bir ateş çıkıp halkı bir araya getirecektir.” buyuruldu.

İbn-i Hacer-i Mekkî'nin Esanidü'l-fakih adlı eserinin kapak sayfası.

Deccal hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Geçmiş Peygamberler, şaşı, kör, yalancı olan Deccal'ın büyük fitne ve bela olduğunu haber verip ümmetlerini onun şerrinden, zararından korkuturlardı.”

Hazreti Mehdi Kostantiniyye'yi fethederken, Deccal Şam ile Irak arasında bulunur. Önce kurtarıcı olduğunu iddia eder. O zaman dinsizler ve Müslümanlar ona tâbi olurlar. Bir gözü kördür, iki gözü arasında “Kâfir” yazısı çıkar. Okuma yazması olmayan her Mümin bunu okuyabilir. Bunun üzerine bütün Müslümanlar onun yanından ayrılır. Deccal, sonra peygamber olduğunu, daha sonra ilah olduğunu ilan eder. Deccal'ın Cennet diye gösterdiği aslında Cehennem, Cehennem diye gösterdiği ise Cennet'tir. Kehf suresinin başındaki ayetleri okuyanlar, onun şerrinden muhafaza olacaklardır.

Onun fitnelerinden biri de şudur: Bir A'rabî'ye; “Ben senin ananı ve babanı şu anda göstersem, bana inanır mısın?” diye sorunca o genç; “Evet.” cevabını verecek. O anda şeytanlar, o A'rabî'ye anası babası şeklinde görünecek ve; “Ey oğul! Bu senin Rabbindir. Ona tâbi ol.” diyecekler. Deccal, bir askeri iki parçaya bölecek ve; “Bakın bunu şimdi dirilteceğim.” diyerek, askeri diriltecek. Bunu gören dinsizler onu gerçekten Rab zannedecekler.

Deccal, göğe emrederek yağmur yağdıracak, yere emrederek bitki çıkartacak, kuru nehirlere emrederek onlarda su akıtacaktır. Deccal'ın bir eli diğerinden uzundur. Bu uzun elini denizin en dibine daldırarak, içindeki balıkları çıkartacaktır. Kendisini yalanlayan bir kavmin arasına gidip onların bütün hayvanlarını helak edecektir. Deccal'ın iki kulağı arası yirmi metre olan ve altında yetmiş bin Yahudinin gölgelenebileceği bir merkebi olacaktır. Herkesin imanını bozmaya uğraşacak ve kendisine inanmayanları çeşitli zararlar vererek korkutacaktır. Mekke ve Medine dışında bütün dünyayı feth edip kırk gün veya kırk sene hüküm sürecektir. Sonunda Suriye veya Filistin'de İsa Aleyhisselam ve Hazreti Mehdi tarafından öldürülecektir.

Deccal'den sonra Ye'cüc ve Me'cüc denilen insanlar yeryüzüne yayılacaktır. Ye'cüc ve Me'cüc, Nuh Aleyhisselam'ın oğlu Yafes'in soyundandırlar. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır. Her birinin bin çocuğu olur. Cin ve insanların adetlerinin onda dokuzu Ye'cüc ve Me'cüc'dür. Arkasında kaldıkları setti her gün oyarlar. Set, gece eskisi gibi olur. Dinsizdirler. Set arkasından çıkınca insanlara saldırırlar. İnsanlar şehirlere binalara saklanırlar. Hayvanları bitirirler. Nehirleri içip kuruturlar. İsa Aleyhisselam ve eshabı dua ederler. Boyunlarında bir yara hasıl olup bir gecede hepsi ölürler. Hayvanlar bunları yiyerek çoğalırlar. Pis kokularından yeryüzü yaşanmayacak bir hâl alır.

Daha sonra Dabbetü'l-ard denilen hayvan çıkacak, gökleri bir duman kaplayıp bütün insanlara gelip canlarını yakacak, herkes bunun acısından dua edip; “Ya Rabbî! Bu azabı üzerimizden kaldır. Sana iman ediyoruz.” diyecektir. Alametlerin sonuncusu, bir ateştir ki Aden'den çıkacaktır.

Hayratü'l-hisan isimli eserden bazı bölümler:

“Allahü Teâlâ’ya hamdolsun ki Peygamberlerin huyları ile bezenen âlimleri, onların vârisleri yaparak, seçkin kullarından eyledi. Âlimleri dünyada ve ahirette rehber yaptı. İnsanlara hakkı anlatmakta, kaynaklardan hükümleri çıkarmakta, müçtehitleri âlimlerden ayırdı. İnsanların ihtiyaçlarını gidermede, bedenî ve ruhî yapıyı ayakta tutmada, âlimlere direk vazifesi gördürdü. Âlimler öyle iktidar sahibidirler ki bütün sultanların saltanatı onların ayakları altındadır. Onların rey ve kalemleri her şeyin üstündedir. Âlimler, yıldızlara nurları ileten ana yıldız, bütün gezegenlere güneşin ışığını ileten asıl güneş gibidir.

Ben şehadet ederim ki Allahü Teâlâ’dan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Muhammed Aleyhisselam O'nun kulu ve Resulüdür. O öyle Resuldür ki halkın zahirî ve batınî manada hidayetleri için çalışan âlimlerin feyiz kaynağı olmuştur. Salat-ü selam, O'nun, Âli'nin ve Eshabının üzerine olsun.

Dünya ve ahirette selamete ermek için Peygamberlerin vârisleri âlimler ile Allahü Teâlâ’nın dostları ve müçtehitler hakkında ulu orta konuşmamak lazımdır. Müçtehitler arasındaki içtihat farkları, onların faziletleri ve kazandıkları sevap açısından bir eksiklik, noksanlık olmadığı gibi, bunların hepsinin de hidayet üzere oldukları hakikattir.

İmam-ı Beyhekî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ’nın kitabından size herhangi bir hüküm verilirse, onunla amel lazımdır. Terk edildiğinde özür kabul edilmez. Eğer aradığınız hükmü Allahü Teâlâ’nın kitabında bulamazsanız, benim sünnetime tâbi olunuz. Sünnetimde de o hükme ait bir şey bulamazsanız, Eshabımın dediklerine sarılınız. Zira Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz. Eshabımın ihtilafı da sizin için rahmettir.”

Mezhepler arasındaki hüküm farklılıkları, çoğunlukla delillerde kuvvet, ihtiyat ve takvaya yakınlık itibarıyla efdal olanı aramaktan dolayı ortaya çıkmıştır. Bu durum, belirli meselelerdedir. Her müctehidin içtihadı, şüphesiz doğrudur. Bize lazım olan şey, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat âlimlerinden olan müçtehitlerin fıkhî meselelerdeki ihtilaflarını büyük bir nimet, geniş bir rahmet, apaçık fazilet kabul etmektir. Bu hususta güzel bir incelik vardır. Bunu cahiller göremezler. Bir mezhebe bağlı olanın, diğer mezhep hakkında ileri geri konuşmaması lazımdır. Böyle bir özellik, insanlar arasında buğz ve adavete sebebiyet verir. Allahü Teâlâ, hadis-i kutside; “Bir velî kuluma eziyet eden kimse, benimle harp etmiş gibidir.” buyuruyor. İlmiyle amel eden İslam âlimlerinin hepsi, Allahü Teâlâ’nın velî kullarıdır. İbn-i Abbas buyurdu ki: “Geçmiş ümmetlerin helak sebeplerinden biri de âlimlerine dil uzatmaları ve din hususunda şiddetli münakaşalara düşmeleriydi.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları