Hadis ve fıkıh âlimi. İsmi Abdürrahman bin Ahmed bin Receb bin Hasen bin Muhammed bin Mes’ud el-Bağdadî ed-Dımaşkî olup künyesi Ebü’l-Ferec’tir. Lakabı ise Zeyneddin ve Cemaleddin’dir. Dedesine nisbetle İbn-i Receb diye tanınır. 736 senesi Rebiülevvel ayında (m. Kasım 1335) Bağdad’da doğdu. Doğum tarihini 706 olarak veren kaynaklar varsa da bu babasının doğum tarihidir. 4 Ramazan 795 (m. 1393) senesinde babası ile gelip yerleştiği Şam’da vefat etti. Babüssagir Kabristanı’nda Hazreti Muaviye’nin türbesinin yakınındadır.
İlk tahsilini baba ve dedesinden yaptı. Bağdad’da Abdürrahim ez-Zeriranî’nin ders verdiği Mücahidiyye Medresesi’ne devam etti. Safiyyüddin bin Abdülhak el-Bağdadî, Alemüddin el-Birzalî, Ebu Abdullah et-Telî ed-Dımaşkî gibi âlimlerden ilim ve icazet aldı.
744 (m. 1343) senesinde babasıyla Şam’a gelen İbn-i Receb, burada Muhammed bin İsmail el-Habbaz, İbrahim bin Davud el-Attar ve birçok âlimden hadis-i şerif dinledi ve rivayet etti. Muhaddis İbnü’n-Nakib el-Mısrî ve Alaeddin Ahmed bin Abdülmü’min es-Sübkî’den ders okuyup icazet aldı. Nablus’da Hafız İbn-i Bedran’ın talebelerinden ders okudu. Kudüs’te Alaî’den hadis-i şerif dinledi.
748 (m. 1347) senesinde babasıyla Bağdad’da döndü. Ebü’l-Meali Muhammed bin Abdürrezzak eş-Şeybanî’den hadis-i şerif okudu. Ertesi sene babasıyla hacca gitti. Mekke’de Ebu Hafs Ömer’den Buharî’nin Sülasiyyat’ını okudu. Şam’a döndüğünde İbnü’l-Kayyımi’l-Cevziyye’ye talebe oldu. Vefatına kadar ondan ayrılmadı.
İlim öğrenmek için gittiği Mısır’da Ebü’l-Feth el-Midumî, Ebü’l-Harem el-Kalanisî’den ve birçok âlimden hadis-i şerif dinledi ve rivayette bulundu. 763 (m. 1362) senesinde tekrar hacca gitti.
Zeyneddin el-Irakî, İbn-i Abdülhadi, Fahreddin Osman bin Yusuf en-Nurî, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdülaziz el-Verrak, Alaeddin Ali bin Zeyneddin el-Münecca gibi âlimlerden de ders okudu. Hadis ilminde hafız ve aynı zamanda Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden oldu.
Şam’a yerleşerek, 771 (m. 1370 senesinde vefat eden hocası İbn-i Kadı’l-Cebel’in ders ve sohbet halkasını devraldı. İbnü’t-Taki vefat ettikten sonra da 788 (m. 1386) Hanbelîyye Medresesi’nde ders vermeye başladı. Ayrıca Ömeriyyetü’ş-Şeyhiyye ve Türbetü’l-Izziyye medreselerinde hocalık ve vaizlik yaptı. Kassain’de Sükkeriyye Medresesi’nde ders verdi. Ümeyye Camii’nde ders okuttu.
İbn-i Receb’in medfun olduğu Şam’daki Babüssagir Kabristanı.
İbn-i Receb’in müderrislik ve vaizlik yaptığı Şam’daki Ömeriyyetü’ş-Şeyhiyye Medresesinin dışarıdan görünüşü (sağda) İzziyye Medresesi (solda).
Çok talebe yetiştirdi. Muhammed bin Ahmed el-Makdisî, İbnü’l-Lahham, Hama ve Haleb kadılkudatı İbnü’r-Ressam, Abdurrahman bin Ahmed bin Ayyaş, Mısır kadılkudatı Ebü’l-Fadl Muhibbüddin Ahmed bin Nasrullah el-Bağdadî, Mekke Hanbelî kadısı Şemseddin el-Makdisî, Hama ve Şam kadısı Alaaddin bin Ali ve Ebu Zer ez-Zerkeşî talebelerinin önde gelenleridir.
795 senesi Ramazan ayının 4. günü (14 Temmuz 1393) Şam’da vefat etti. Vefat tarihini Receb olarak verenler de vardır. Babüssagir kabristanında medfundur. Rivayete göre İbn-i Receb hazretleri, vefatı yaklaşınca bir kimseye; “Benim için falan yerde bir kabir kaz!” dedi. O kişi de dediği yere gidip bir kabir kazdı. İbn-i Receb, o kişi kabri kazdıktan sonra gidip kabrine baktı, içine girip yattı ve; “Tamam, güzel olmuş” diyerek kazılan kabri beğendi. Bundan birkaç gün sonra da vefat etti. Kazdırdığı o kabre defnedildi.
İbn-i Receb hem hadis, hem de fıkıh ilminde zamanın önde gelenlerinden olduğu gibi, bu ikisi dışında tefsir, kelam, usul, tarih, ahlak gibi sahalarda da eserler vermiştir. Zamanında Şam ve Kudüs’te Hanbelîlerin reisi idi. Diğer üç mezhebe de vâkıf olduğu, eserlerinden anlaşılmaktadır. İbni Teymiyye’nin has talebesi İbnü’l-Kayyım hocası olduğu halde, bunların bazı görüşlerini tenkit etmiş; bazı fetvalarını kabul etmemiştir. Mesela İbni Teymiyye’nin bir defada verilen üç talakın bir talak sayılacağı hususundaki fetvasına karşı çıkmıştır. Bu sebeplerle İbn-i Teymiyye taraftarları tarafından baskılara uğramış; fetva vermeyi ter-ketmek zorunda kalmıştır.
Talebelerini bidatlerden kaçınmaya ve ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Ahlakı, takvası, ihlası, iffeti, ilmi, edebi, dikkati, tevazusu, kindar olmaması ile tanınmıştır. Zehebî onun için şöyle demiştir: “Şeyhimiz dünyada makamları terkeden, zahid, salih âlimlerden biriydi. Çünkü acı da olsa hakkı söylerdi.”
Eserleri:
İbn-i Receb çok sayıda eser yazdı. Bu eserlerden bazıları şunlardır:
1-El-İstihrac li ahkami’l-Harac: İslam vergi hukukuna dairdir. Matbudur.
2-El-İstigna bi’lKur’an,
3-İstinşaku nesimi’l-üns min nefehati riyazi’l-kuds,
4-Ahvalü’l-Kubur: Kabir azabını, kıyamet ve ahıret hallerini anlatan bir eserdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısmı, 159 numarada kayıtlıdır.
5-Et-Tahvif mine’n-nar ve’t-Ta’rif bi-hali dari’l-bevar.
6-Takrirü’l-kavaid ve tahrirü’l-fevaid,
7-Cami’ü’l-ulum ve’l-hikem fî Şerhi erbaine hadisen min cevamii’l-kelim,
8-Zeylü Tabakatü’l-Hanabile: Kadı Ebu Ya’la’nın yazmış olduğu Tabakatü’l-Hanabile’nin zeylidir. Kadı Ebu Ya’la’nın yazmadığı Hanbelî mezhebi âlimlerinin hayatını yazmıştır. Matbudur.
9-Riyadü’l-üns,
10-Şerhu ileli’t-Tirmizî.
11-Mecmu’u Resail,
12-El-Kavaidü’l-kübra: 160 tane umumî fıkıh kaidesini ihtiva eder. Matbudur.
13-Letaifü’l-mearif fî ma li’l-mevsimi mine’l-vezaif: Her ayın mühim günlerinde yapılması gereken ibadetleri anlatır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Molla Çelebi Kısmı, 138 numarada kayıtlıdır. Ayrıca eserin Ramazan ayı ile ilgili kısmı Buğyetü’l-insan adıyla matbudur.
14-Melidat fî fezaili’ş-şühur,
15-El-İlmam fî fedaili’l-Beytillahi’l-haram.
16-Ez-Zül ve’l-inkisar li’l-Azizi’l-cebbar.
17-Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi’l-Buharî.
18-Ahkamü’l-havatim.
19-Kitabü’t-Tevhid.
20-Kelimetü’l-İhlas ve Tahkikü ma’naha.
21-El-Münteka. Babasının hocalarının anlatmıştır.
22-Tefsiru Sureti’n-Nasr.
23-İhtiyaru’l-evla fi şerhi hadisi ihtisami’l-Melei’l-a’la.
24-Nuru’l-iktibas
İbn-i Receb Hazretleri Camiu’l-ulum ve’l-hikem adlı kitabında kırk küsur hadis-i şerifi toplayıp şerhetmiştir. Bu hadis-i şerifler şöyledir:
1-“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin de hicreti kazanmak istediği bir dünyalık veya nikahlanmak istediği bir kadın içinse, hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”
2-Ömer bin Hattab’tan şöyle dediği rivayet edildi: Bir gün biz Resullulah Aleyhisselamın yanında otururken saçı simsiyah, elbisesi bembeyaz bir adam geldi. Üzerinde yolculuk emaresi yoktu. Bizden hiç kimse onu tanımıyordu. Peygamber Efendimizin yanına oturdu. İki dizini iki dizine dayadı. Avuçlarını ayaklarını üzerine koydu. “Ya Resulallah! Bana İslamdan haber ver!” dedi. Resulullah Efendimiz; “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet etmen; namaz kılman; zekat vermen; Ramazan orucu tutman ve gitmeye gücün yeterse Beytullah’ı haccetmendir” buyurdu. Adam: “Doğru söyledin!” dedi. O’na şaşırdık. Hem soruyor, hem de doğruluyor, dedik. Adam: “Bana imandan haber ver!” dedi. “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.
3-“İslam beş şey üzerine bina olunmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Beytullah’ı haccetmek, ve Ramazan orucu tutmak.”
4-“Sizden birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe olarak toplanır. Sonra bunun gibi kırk gün kan pıhtısı; sonra bir çiğnemlik et parçası olur. Sonra ona melek gönderilir ve ona ruh üfürülür. Meleğe dört şey ile rızkını, ecelini, amelini, şaki ve said olduğunu yazması emrolunur. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki sizden biriniz Cennet ehlinin amelini yapar; ta ki kendisiyle Cennet arasında ancak bir arşın mesafe kalır; sonra üzerine bir yazı geçer ve Cehennem ehlinin amelini işler ve Cehennem’e girer. Ve sizden biriniz Cehennem ehlinin amelini yapar ta ki Cehennem’le arasında bir arşın kalır ve üzerine bir yazı geçer de Cennet ehlinin amelini yapar ve oraya girer.”
5-“Kim bizim dinimizde olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o reddolunur.”
6-“Muhakkak ki helal bellidir. Haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheli işler vardır. İnsanların çoğu onları bilmezler. Her kim şüphelilerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Ve her kim de şüphelilere düşerse harama düşer. Aynen koruluğun etrafına otlatan çoban gibi koruluğa girmesi yakın olur. Dikkat edin, her bir padişahın bir koruluğu vardır. Dikkat edin, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat edin, cesedde bir et parçası vardır ki o düzgün olursa, cesedin hepsi düzgün olur. O bozuk olursa, cesedin hepsi bozuk olur, Dikkat edin, o kalptir.”
7-“Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet getirinceye, namaz kılıncaya, zekat verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaparlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuşlardır. Hesapları da Allah’a aittir.”
9-“Sizi neyden nehyettiysem ondan sakının. Size emrettiğim şeyi gücünüz yettiğince yapın. Sizden öncekileri, ancak çok sormaları ve peygamberlerine ihtilaf etmeleri helak etti.”
10-“Allahü teala temizdir. Ancak temiz olanı kabul eder. Allahü teala, peygamberlere emrettiğini, mü’minlere de emretti. Allahü teala buyurduki: Ey peygamber! Temiz olan şeylerden yiyin; güzel işler yapın.”
11-“Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene yapış! Bir iş yapacağın zaman elini göğsününü üzerine koy; kalp muhakkak haram için çarpar; helal için sükunet bulur. Takvalı Müslüman, büyüğün korkusundan küçüğü terk eder. Takvalı, şüphe anında durandır.”
12-“Malayani (dünyaya ve ahirete faydası olmayan) şeyleri terk etmesi kişinin dininin güzelliğindendir.”
13-“Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe (hakiki) iman etmiş olmaz.”
14-“Müslüman kişinin kanı üç şey dışında helal olmaz. O üç şey, evlinin zinası, nefse karşı nefis (kasden adam öldürmek) ve dinini terk edip cemaattan ayrılmaktır.”
15-“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, hayır söylesin, yahut sussun. Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, komşusuna ikram etsin. Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikram etsin.”
16-Bir adam Peygamber Efendimize; “Bana nasihatta bulun!” dedi. Buyurdu ki: “Kızma!” Adam defalarca tekrarladı. “Kızma!” buyurdu.
17-“Allah her bir şey üzerine iyilik yazdı. Öldürdüğünüz zaman öldürmeyi iyi yapınız. Boğazladığınız zaman boğazlamayı iyi yapınız. Hayvanı kesecek olan kimse, bıçağını keskinleştirsin ve hayvanını rahatlatsın.”
18-“Nerede olursan ol, Allah’tan kork! Kötülüğün arkasından iyilik yap, ki onu imha etsin. Ve insanlara güzel ahlakla muamele et!”
19-“Sen Allah’ı(n dinini) koru ki; Allah da seni korusun. Sen Allah’ı(n dinini) koru ki Allah’ı karşında bulasın. İstediği zaman Allah’tan iste! Yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile! Bil ki ümmet eğer sana bir şeyle fayda vermek üzere toplansa, sana ancak Allah’ın senin lehine yazdığı şey ile fayda verebilirler. Ve eğer sana birşey ile zarar vermek üzere toplansa ancak Allah’ın senin aleyhine yazdığı şeyle sana zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı ve ve sahifeler kurudu.”
20-Süfyan bin Abdullah’tan rivayet edildi: Dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü! Bana İslam’da bir söz söyle ki senden başkasına ondan bir daha sormayayım”. Buyurdu ki: “Allah’a iman ettim de sonra dosdoğru ol!”
21-Bir adam Resululah Efendimize sordu ki: “Farz namazları kılsam, Ramazan orucunu tutsam, helalları helal, haramları haram kabul etsem, bundan daha fazla yapmasam cennete girer miyim?”. “Evet!” buyurdu.”
22-“Temizlik imanın yarısıdır. “Elhamdülillah” mizanı doldurur. “Sübhanallahi velhamdü lillah” yer ve gök arasını doldurur. Namaz nurdur. Sadaka burhandır, delildir. Sabır ışıktır. Kur’an-ı kerim lehe veya aleyhe şahittir. Her insan (amelleriyle) nefsini satar: Ya onu azad eder, ya da helak eder”
23-“Allahü teala buyurdu ki: Ey kullarım! Ben zulmü nefsime haram kıldım. Ve sizin aranızda da haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyeniz. Ey kullarım! Hepiniz dalalettesiniz, ancak benim hidayet ettiklerim müstesna. Öyleyse benden hidayet isteyiniz, sizi hidayet edeyim, doğru yola ileteyim. Ey kullarım! Hepiniz açsınız, ancak benim yedirdiğim müstesna. Öyleyse benden rızık isteyiniz, sizi yedireyim. Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız, ancak benim giydirdiğim müstesna. Öyleyse benden sizi giydirmemi isteyiniz, sizi giydireyim. Ey kullarım! Siz gece gündüz hata ediyorsunuz. Ve ben günahların hepsini bağışlıyorum. Öyleyse benden bağışlanma isteyiniz, sizi bağışlayayım. Ey kullarım! Siz bana zarar veremezsiniz, ve bana fayda veremezsiniz. Ey kullarım! Eğer sizin önceleriniz, sonralarınız, insanlarınız, cinleriniz, sizden en takva sahibi bir adamın kalbi üzere olsa, hepiniz takva sahibi olsa, bu benim mülkümden bir şeyi ziyadeleştirmez. Ey kullarım! Eğer sizin önceleriniz, sonranız, insanınız, cinniniz, sizden en fasık bir adamın kalbi üzere olsa, hepiniz en fasık adamın kalbi üzere olsa, hepiniz en fasık adam gibi olsanız, bu benim mülkümden bir şey noksanlaştırmaz. Ey kullarım! Eğer önceniz, sonranız, insanınız, cinniniz, yüksek bir yerde durup benden istese, herkese istediğini veririm. Bu benim nezdimdekini noksanlaştırmaz. Ancak iğnenin denize daldırıldığı zaman denizden noksanlaştığı kadardır. Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Ben onları yazıyorum. Sonra size tam karşılığını vereceğim. Kim bir hayır bulursa Allah’a hamdetsin! Kim bundan başka birşey bulursa, nefsinden başkasını kınamasın!”
24-Ebu Zer’den rivayet edildi ki: Resulullah Efendimizin eshabından bazıları dediler ki: “Zenginler sevapları götürdü. Bizim namaz kıldığımız gibi namaz kılıyorlar, oruç tuttuğumuz gibi oruç tutuyorlar, mallarının fazlasından sadaka veriyorlar” Buyurdu ki: “Allah sizin için de sadakada bulunacağınız bir şey kılmadı mı? Her bir tesbih ile bir sadaka, her bir tekbir ile bir sadaka, her bir hamd ile bir sadaka, her bir tehlil ile sadaka vardır. İyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten nehyetmek sadakadır. Helalinizle temasınız sadakadır” Dediler ki: “Ya Resullullah, bizden biri şehvetini giderirse, bundan dolayı onun için ecir var mıdır?” Buyurdu ki: “Şayet fercini haramda kullansaydı, kendisine günah olmaz mıydı? Aynı şekilde helalde kullanırsa, onun için ecir vardır.”
25-“Güneşin doğduğu her günde insanlardan her bir mafsal üzerine sadaka vardır. İki kişi arasında adalet sağlaman sadakadır. Bir adamı hayvanının üzerine kaldırman veya eşyasını hayvanının üzerine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaza yürüdüğün her adım sadakadır. Yoldan eziyet verici şeyi kaldırman sadakadır”
26-“İyilik güzel ahlaktır. Günah, nefsinde yerleşip de insanların ona vâkıf olmasından hoşlanmadığın şeydir.”
27-“Size Allah’tan korkmayı, başınıza köle de geçse kulak verip itaat etmenizi tavsiye ediyorum. Muhakkak ki sizden yaşayanlar, çok ihtilaf görecek. Size benim ve benden sonra hidayet ehli olan raşid halifelerin sünnetine yapışmak düşer. Onu azı dişlerinizle ısırınız (sıkı yapışınız!) İşlerin sonradan çıkanlarından sakının. Muhakkak ki (dinde) her bid’at dalalettir”
28-Muaz bin Cebel’den şöyle rivayet edildi: “Ey Allah’ın Resulü, beni Cennet’e sokacak ve Cehennem’den uzaklaştıracak ameli haber ver!” dedim. Buyurdu ki: “Sen büyük bir şeyden sordun. O (şey) Allah’ın kendisine kolay kıldığı kimse için kolaydır. Hiç bir şeyi ortak koşmadan Allah’a ibadet edersin. Namazı kılar, zekatı verirsin. Ramazan orucunu tutar ve haccedersin” Sonra buyurdu ki: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka hatayı giderir. Geceleyin insanın kıldığı (teheccüd) namazı da (böyledir)” Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar hazırlandığını hiç kimse bilemez” (Secde suresi: 32/16-17). Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını, ortasını (direğini) ve sonunu (zirvesini) haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Resulü” dedim. Buyurdu ki: “İşin başı İslam’dır. Onun direği namazdır. Zirvesi cihattır” Sonra buyurdu ki: “Bütün bunların özünü haber vereyim mi?” “Evet, ya Resulullah” dedim. Dilini tuttu ve; “Buna engel ol!” buyurdu. “Ey Allah’ın Resulü, biz konuştuğumuz şeyden mesul tutulacak mıyız?” dedim. Buyurdu ki: “Hay Muaz! İnsanları yüzleri üstüne veya burunları üzerine Cehennem’e atan dillerinin kazandığından başka nedir?”
29-“Allah farzlar kıldı, onları zayi etmeyiniz. Sınırlar koydu, onları aşmayınız. Bir şeyleri haram kıldı. Onları işlemeyiniz. Unutmaksızın size rahmet olsun diye de bazı şeyler hakkında sustu (bir şey bildirmedi). Onları da araştırmayınız.”
30-Bir şahıs Peygamber Aleyhisselam’a geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü! Yaptığım zaman beni Allah’ın ve insanların seveceği ameli bana bildir” Bunun üzerine buyurdu ki: “Dünyada zahid ol (dünyaya düşkün olma), ki Allah seni sevsin. İnsanların yanındakine karşı zahid ol, (onlarda bulunanı isteme), ki insanlar seni sevsin.”
31-“Zarar vermek de zarara uğramak da yoktur. Kim zarar verirse, Allah da ona zarar verir. Kim zorluk verirse, Allah da ona zorluk verir”
32-“Eğer insanlara her dava ettiği verilecek olsaydı, (bir kısım) insanlar bir kavmin kanlarını ve mallarını iddia ederdi. Fakat (vaziyet öyle değil) delil göstermek iddia edene (davacıya; buna karşı) yemin ise inkar edene aittir.”
33-“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu da imanın en zayıfıdır.”
34-“Birbirinize haset etmeyiniz! Neceş yapmayınız (almayacağı hâlde malın fiyatını hileli olarak arttırmayınız)! Birbirinize buğzetmeyiniz! Arka dönmeyiniz! Bir başkasının satın aldığı şey üzerine satış yapmayınız! Ey Allah’ın kulları kardeşler olunuz! Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu alçaltmaz. Ona yalan söylemez. Onu hor görmez. (Göğsünü göstererek,) takva işte şuradadır. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.”
35-“Kim bir Mümin kardeşinin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allahü teala da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Kim zorda kalana kolaylık sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. Kul, kardeşinin yardımında oldukça, Allah da kulun yardımındadır. Kim ilim arayarak bir yola koyulursa, Allah ondan dolayı ona Cennet’e gidecek yolu kolaylaştırır. Hangi kavim Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okurlar ve aralarında onu ders yaparlarsa, muhakkak üzerlerine sekine (huzur) iner. Onları rahmet kuşatır. Melekler kuşatır. Allah onları kendi katındakiler içerisinde zikreder. Kimin ameli kendisini yavaşlatmışsa, nesebi (soyu) ona hız vermez.”
36-“Allahü teala muhakkak iyilikleri ve kötülükleri yazdı. Sonra bunu açıkladı. Kim bir iyiliğe azmetse ve onu yapmasa, Allah onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Ona azmedip de yapsa, Allah onu katında on haseneden yediyüze, daha fazla katlara kadar yazar. Eğer bir kötülüğe niyetlense ve onu yapmasa Allah onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar. Eğer ona niyet etse ve onu yapsa Allah onu bir tek kötülük yazar.”
37-“Allahü teala buyurdu ki: Kim benim velime (dostuma) düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeyden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum nafilelerle kendisini sevdirinceye kadar bana yaklaşmaya devam eder. Ben onu sevince işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Eğer benden istese, muhakkak ona veririm. Bana sığınsa onu korurum.”
38-“Allahü teala ümmetimden hata, unutma ve zorlandığı şeyin günahını affetti.”
39-“Hevası (nefsi) benim getirdiğim şeye tabi olmadıkça sizden biriniz (kamil) iman etmiş olamaz”
40-“Allahü tala buyurdu ki: Ey Ademoğlu! Bana dua ettikçe ve beni ümit ettikçe, senden ne ortaya çıkarsa affederim, umursamam. Ey Ademoğlu! Şayet günahların gökyüzüne kadar ulaşsa, sonra benden mağfiret (bağışlama) dilesen, seni bağışlarım. Ey Ademoğlu! Eğer bana yeryüzü dolusu hatalarla gelsen, sonra bana bir şeyi şirk koşmadan kavuşsan, sana yeryüzü dolusu kadar bağışlamamla gelirim.”
41-“(Allah’ın kitabında mirasçılara verilmesini emrettiği) feraizi ehline veriniz. Feraizin geride bıraktığı, en evla erkeğedir (asabeyedir)”
42-“Doğumun haram kıldığını, süt emme de haram kılar. (Nesebden dolayı haram olan, süt emmekten dolayı da haram olur)”
43-“Allah azze ve celle ve O’nun Resulü içki, ölü hayvan (leş), domuz ve putların satımını yasakladı.”
44-“Her sarhoşluk veren şey haramdır.”
45-“Ademoğlu karnından daha şerli bir kab doldurmamıştır. Ademoğluna belini doğrultacağı lokmacıklar yeterlidir. İlle de yiyecekse, (midesinin) üçte birini yemeğe, üçte birini içmesine tahsis etsin, üçte birini de nefsi için boş bıraksın.”
46-“Dört haslet (huy) kimde bulunursa, onu terkedinceye kadar onda münafıklıktan bir haslet vardır: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünden döner, düşmanlık ederse fücur eder, sözleşirse sözleşmeye ihanet eder”
47-“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz; kuşları rızıklandırdığı gibi sizi rızıklandırır. Nitekim kuş aç gider tok gelir.”
İbn-i Receb’in yazdığı Takrirü’l-kavaid ve tahrirü’l-fevaid adlı eserinin neşre esas alınan yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda), ilk sayfası (ortada) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda).
İbn-i Receb’in kabir ve kıyamet hallerine dair yazdığı Ahvalü’lkubur adlı eserinin kapak sayfası.
İbn-i Receb’in yazdığı ve beşinci asırdan kendi yaşadığı zamana kadar yetişen Hanbeli âlimlerini anlatan Zeylu Tabakatü’l-Hanabile adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada) ve matbu nüshanın kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi 1115 numarada kayıtlıdır.
KAMİL İMAN
İbn-i Receb Letaifü’l-mearif kitabında buyuruyor ki: Evzaî, Yahya ibni Ebu Kesir’den şöyle rivayet etti: “Kimde şu altı şey bulunursa imanı kemale erer:
1-Allahü tealanın düşmanlarına buğzetmek, onları sevmemek.
2-Yazın oruç tutmak.
3-Kışın, abdesti güzel almak.
4-Namazı ilk vaktinde kılmak.
5-Haklı olduğunu bildiği hâlde münakaşa ve mücadeleyi terk etmek.
6-Bela ve musibetlere sabretmek”
İbn-i Ömer’in rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem; “Allahü teala, ruh gargaraya gelmediği müddetçe, kulun tövbesini kabul eder” buyurdu. Allahü teala, Nisa suresinin 17. ayet-i kerimesinde mealen; “Ancak Allah’ın kabul edeceğini vaat buyurduğu tövbe, o kimseler içindir ki cahillikle bir kabahat yaparlar da sonra çok geçmeden tövbe ederler. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, ihlasla tövbe edenleri hakkıyla bilicidir” buyurdu. Ayet-i kerimede cehaletten murad, kötü amele yönelmektir. Çünkü Allahü tealaya isyan eden kimse cahildir. Allahü tealaya itaat eden ise âlimdir. Şöyle ki: Allahü tealayı, O’nun azametini ve kibriyasını bilen kimse, Allahü tealaya asla asi olmaz. Denilmiştir ki insanlar Allahü tealanın azameti hakkında tefekkür etselerdi, asla isyanda bulunmazlardı.
İbn-i Receb; “Her bidat dalalettir” hadis-i şerifini de şöyle şerhetmektedir:
Buharî ve Müslim’in naklettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz: “Bizim bu işimizde dinimizde ondan olmayan birşey ortaya çıkarırsa, o reddolunur” buyurmuştur. Bu hadis, İslamiyetin temellerindendir. Ameller için zahirin de ölçüsüdür. Allah’ın rızası istenmeden yapılan ameli yapana sevap olmadığı gibi, Allahü teala ve Resulünün emri üzere olmayan amel de işleyene geri verilir. Allahü teala ve Resulünün izin vermediği hususta, dinde kim bir şey ortaya çıkarırsa o dinden değildir. İrbad bin Sariye, Peygamber Aleyhisselamın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Benden sonra sizden kim yaşarsa çok ihtilaf görecek. Benim ve benden sonra hulefai raşidinin sünnetine uyun. (Dinde) işlerin sonradan çıkanından sakının. Muhakkak her sonradan çıkan bidattır. Her bidat da dalalettir” Hutbesinde şöyle buyuruyordu: “Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, hidayetlerin en hayırlısı Muhammed (Aleyhisselamın)’in hidayetidir, işlerin en şerlisi sonradan çıkarılanlarıdır”
Yukarıdaki hadis, mantukuyla (lafzıyla) şariin (dinin sahibinin) emri üzere olmayan her amelin reddolunacağına delildir. Mefhumuyla da emri üzere olan amelin de merdud olmadığını (makbul olduğunu) bildiriyor. Burada murad, onun dinidir. O halde mana: Kimin ameli şeriatın dışındaysa ve şeriatla bağlı değilse o reddolunur. Bizim emrimiz üzere değilse, sözü şuna işarettir: Kimin ameli şeriatın hükümleri içinde ise ve ona uygunsa o makbüldür, değilse kabul edilmez. Allahü tealanın mealen şu kavli altına girer: “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?” (Şura suresi: 21) Kim Allah ve Resulünün Allah’a yaklaşma vesilesi kılmadığı bir amelle Allah’a yaklaşmak isterse ameli batıldır, kendisine reddolunur. Bu, Beytullah’ta namazları ıslık ve el çırpma olanların haline benzer.
Peygamber Aleyhisselam güneş altında ayakta duran bir adam gördü. Sordu. Denildi ki: O adam oruç tutmaya ayakta durup oturmamaya ve gölgelenmemeye adak yaptı, Peygamber Aleyhisselam ona oturmasını, gölgelenmesini ve orucunu da tamamlamasını emretti. Onun ayakta güneş altında duruşunu, Allah’a yakınlaşma olarak saymadı. Bununla beraber başka yerlerde ayakta durmak ibadettir: Namaz, ezan ve Arafat’ta dua için olduğu gibi. Bu hususta şeriatta yeri olan şeylere uymak gerekir. Aynı şekilde hususan nehyedilmiş ibadeti yapmak da yaklaşma vesilesi olmaz, bayram günü oruç tutmak veya nehyedilen vakitte namaz kılmak gibi.
Kim aslı meşru ve yakınlaşma vesilesi olan bir amel yapar da sonra ona meşru olmayan bir şey katarsa, ya da meşru bir şeyi ihlal ederse, ihlali kadar şeriata muhalefet etmiştir. Acaba ameli temelinden reddolunur mu, olmaz mı? Bakılır: Eğer ihlal ettiği şey amelin parçalarından veya şeriatta batıl olmasını gerektirecek şartlarından biriyse, namaz için taharete gücü yettiği halde yapmamak gibi, veya namazda rüku veya secdeyi ihlal eden gibi, bu amel reddolur. Eğer amel farzsa iadesi gerekir. Eğer ihlal ettiği şey amelin batıl olmasını gerektirmiyorsa, farz namazda cemaati kaçıran gibi, buna ameli reddolunur denmez. Bilakis nakıstır. Eğer ameli, meşru olmayan bir şey ziyade etmişse, ziyadesi reddolunur. Yani ona sevab verilmez. Abdesti üçer üçer değil de dörder kere su kullanarak almak gibi veya gündüzle beraber gece de oruç tutmak gibi.
Letaifü’l-mearif adlı eserinden bölümler:
Mutarrif bin Abdullah buyurdu ki: “Ölüm, nimet sahiplerinin nimetlerini ellerinden alır. Öyleyse devamlı olan, kaybolmayacak nimeti (Cennet nimetini) arayın!” Selef-i salihîn’den bir zat şöyle buyurmuştur. “Dünyayı hakkıyla tanıyan kimse, onu hakir ve önemsiz görür”
Büyük âlimlerden birisi buyurdu ki: “Amellerin üstünü, nefsin beğenmediğidir” Yapılan taatin kabul olduğunun alameti, taate devam edilmesidir. Kabul olmadığının alameti ise o taatten sonra bir günahın yapılmasıdır. Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “İstiğfarı çok yapınız. Çünkü Allahü tealanın rahmetinin ne zaman ineceğini bilemezsiniz. “Lokman Hakim oğluna şöyle nasihatta bulundu: “Oğlum! Kendini istiğfara alıştır. Çünkü öyle anlar vardır ki o zaman Allahü tealadan dilekte bulunanların dilekleri reddolunmaz” Allahü teala, Kur’an-ı Kerim’in Muhammed suresi 19. ayet-i kerimesinde, tevhit ile istigfarı bir arada bildirmektedir. Bir haberde şöyle bildirilmiştir: Şeytan şöyle der: “Ben insanları günahlarla helak ettim. Onlar da beni “Lâ ilâhe illallah” ve istiğfar ile helak ettiler.”
Resulullah Efendimizin Eshabı ile beraber olduğu meclisleri, tamamen Allahü tealayı anıp hatırlamak, Allahü tealanın emirlerine teşvik, yasaklarından sakındırmaktan ibaretti. Resulullah’ın mübarek meclislerinde Kur’an-ı Kerim okunurdu. Kendisine gelen vahiyleri Eshab-ı Kiram’a bildirirdi. Allahü tealanın emir ve yasaklarını Eshab-ı Kiram’a anlatır, onları güzel vaaz ve nasihatlarla Rabbinin yoluna davet ederdi. Allahü teala, Ra’d suresinin
28. ayet-i kerimesinde mealen; “Bunlar, Allah’ın zikri ile kalbleri huzura kavuşarak iman edenlerdir. Evet, bilin ki ancak Allah’ı anmakla kalbler yatışır ve huzur bulur” buyuruyor. Yine Enfal suresinin 2. ayet-i kerimesinde mealen; “Gerçek Müminler yalnız o kimselerdir ki Allahü teala zikrolunduğu zaman (Allahü tealanın, azametinden ve celalinden) kalbleri korkar, ayetleri onlara okunduğunda imanları artar. Bütün işlerinde Allahü tealaya tevekkül ederler” buyuruluyor.
İbn-i Mes’ud buyurdu ki: “İçerisinde hikmetlerden bahsedilen, Allahü tealanın rahmetinin umulmasına vesile olan zikir meclisleri (Allahü tealanın anıldığı meclisler), ne iyi meclislerdir”
Birgün birisi Hasan-ı Basrî’ye kalbinin katılığından şikayette bulununca Hasan-ı Basrî ona, Allahü tealayı anmasını tavsiye buyurdu. Zikir meclisleri, kalblerde huşu meydana getirir. Yer yağmurla canlandığı gibi, ölü kalbler de Allahü tealanın zikrinin yapıldığı meclisler ve faydalı ilim ile hayat bulur. Dünyaya gönül bağlamamak ve ahirete hazırlık için gayretli olmak, ilim meclislerinde dünyanın gerçek yüzünün ve ayıplarının, Cennet nimetleri ve onların üstünlüğü, Cehennem ve azabının şiddetinin anlatılması ile hasıl olur. Allahü tealanın anıldığı yere rahmet iner. Orasını sekinet ve vakar kaplar. Melekler burayı kuşatırlar. Selef-i salihîn’in çoğu, böyle bir meclisten, manevî huzur içinde kendilerini vakar kaplamış olarak çıkarlardı. Hatta onlardan bir kısmı, böyle bir meclisten çıktıktan sonra yemek yiyemezlerdi. Bazıları da o mecliste ne duymuşlar ise derhal o duydukları ile amel ederlerdi.
Vaaz ve nasihatlar öyle kamçılardır ki onlarla kalblere vurulur. Nasıl, gözümüzle gördüğümüz kamçılar, bedene vurulduğu zaman tesir ederse nasihatlar de kalbe öyle tesir ederler. Büyüklerden birisi şöyle buyurdu: “Ancak temiz bir kalbden çıkan nasihatlar tesir eder. Çünkü kalbden gelerek yapılan nasihat, kalbe gider. Sadece dil ile yapılan nasihatlar, bir kulaktan girip diğerinden çıkar, tesirli olmaz” İlmiyle amel etmeyen âlim mum gibidir. İnsanları aydınlatır, fakat kendisini yakıp bitirir.
Muharrem ayının ve ilk on gününün fazileti: Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Ramazan-ı şerif ayındaki oruçlardan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayının orucudur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır” buyurdu.
Kurre bin Halid, Hasan-ı Basrî’den şöyle nakletti: “Allahü teala, yeni yıla mübarek bir ay ile başladı. Sene içerisinde Allahü teala indinde, Ramazan-ı şerif ayından sonra Muharrem ayından daha kıymetli bir ay yoktur”
Oruç tutmak: Oruç, Rabbi ile kul arasında bir sırdır. Bu sebeple Allahü teala, hadis-i kutside şöyle buyuruyor: “Her iyiliğin mükâfatı, on mislinden yediyüz misline kadardır. Yalnız oruç bana mahsustur. Onun mükâfatını da ancak ben veririm. Çünkü kulum benim için; yeme, içme ve cima arzularını terk etti. Benim için gözünü haramlara kapadı, dilini muhafaza etti” Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Cennet’te bir kapı vardır ki ona Reyyan denir. Ondan oruç tutanlar girer. En sonuncu girince bu kapı kapatılır. Artık oradan kimse giremez” buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte ise; “Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa Allahü teala onu Cehennem’den uzaklaştırır” buyurdu.
Rivayet edilir ki: “Kıyamet günü oruçlular için Arş’ın altında sofra kurulur. İnsanlar hesap verirken, onlar o sofradan yerler. Bunun üzerine insanlar; “Bunlara ne oluyor? Biz hesap vermekle meşgulüz, onlar ise yemekle meşguller” derler. Bunun üzerine onlara; “Siz dünyada yerken, onlar oruç tutuyorlardı” denir. Allahü teala, Ahzab suresinin 35. ayet-i kerimesinde mealen; “Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkek ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar (var ya), Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır”
Yine Allahü teala, Hakka suresinin 24. ayet-i kerimesinde mealen; “Yiyin, için afiyet olsun; (dünyadaki) geçmiş günlerde takdim ettiğiniz salih amellere karşılık olarak” buyuruluyor. Mücahid ve daha birçok âlim; “Bu ayet-i kerime, oruç tutanlar hakkında nazil olmuştur” demişlerdir. Allah için yemesini, içmesini ve şehvetini bırakıp oruç tutanlara, Allahü teala hiç bitmeyen yiyecek ve içecek, ebedî saadet nasip edecektir.
Salihlerden birisi, o kadar çok oruç tuttu ki artık beli bükülüp sesi çıkmaz oldu. Vefat edince rüyada gördüler. Kendisine ne hâlde olduğu sorulunca; “Bana çok kıymetli giyecekler giydirdiler” dedi. Ebu Bekr bin Ebu Meryem, son anlarını yaşıyordu. Hem de oruçlu idi. Kendisine orucunu açacak bir şey vermek istediler. “Güneş battı mı?” diye sordu. “Evet” dedikten sonra ağzına birkaç damla su damlattılar. Daha sonra vefat etti.
Oruç, Allahü teala ile kul arasında bir sır olduğu için ihlas sahipleri, nafile oruçlarını başkalarından gizleme hususunda çok gayret gösterirlerdi.
Gece ibadetinin fazileti: İbn-i Mes’ud buyurdu ki: “Gece namazının, gündüz namazına üstünlüğü; gizli sadakanın, açıktan verilen sadakaya üstünlüğü gibidir”
Amr bin As da şöyle buyurdu: “Gece kılınan bir rekat namaz, gündüz kılınan on rekatten daha hayırlıdır.”
İbn-i Ebiddünya şöyle buyurdu: “Gece namazının gündüz kılınan namaza üstün olması sırlar bakımından daha çok olması ve ihlasa daha yakın olmasındandır”
Allahü teala, gece kendisini zikir için dua ve istiğfar için münacat için uyananları, secde suresinin 16. ayet-i kerimesinde mealen şöyle meth buyurmuştur: “Onlar, o kimselerdir ki (geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar. Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına harcarlar.”
Ahvalü’l-kubur adlı eserinden bazı bölümler:
Allahü teala Âdemoğlunu yarattı. Hangisinin daha güzel amel işlediğini denemek için onları dünyaya yerleştirdi. Sonra onları kabir âlemine nakletti. Onları burada, kıyamet gününe kadar tuttu. Onlar kabir âleminde olmakla beraber, amellerinin iyi veya kötü olmasına göre karşılık görürler. Ameli iyi olanlar, kabirlerinde ikrama ve nimetlere kavuşurlar. Amelleri kötü olanlar ise hor ve hakir olurlar. Allahü teala, Müminun suresinin 100. ayet-i kerimesinde mealen; “(Kâfirler der ki:) “Ta ki ben terk ettiğim imanı yerine getirip salih bir amelde bulunayım. Hayır (artık dünyaya dönülmez), müşriklerden her birinin söylediği bu sözler, söyleyene ait faydasız bir laftır, önlerinde ise bir mezar vardır. Diriltilecekleri güne kadar oradadırlar” buyuruyor.
Hasan-ı Basrî, birgün kabirleri göstererek; “Bunlar, sizin ile ahiret arasında bulunan kabirlerdir.” buyurdu.
Ata Horasanî de; “Kabir, dünya ile ahiret arasındaki vakittir” demiştir. Ebu Ümame el-Bahilî, bir şahsın cenaze namazını kılıp cenaze kabre konunca; “Bu andan itibaren, meyyit için mahlukatın diriltileceği güne kadar devam edecek bir kabir hayatı başladı” demiştir.
Şa’bî’ye, falanca kimse vefat etti denilince; “O, ne dünyada ne de ahirettedir. Kabir âlemindedir” dedi.
Yine Hazreti Şa’bî, birisinin; “Falanca vefat etti, ahiret âleminden oldu” dediğini duyunca o kimseye; “Ahiret ehlinden oldu deme, kabir ehlinden oldu de!” buyurmuştur.
Kabir hayatı: Bazı salih kardeşlerim, benden, kabir hayatına dair haberleri, vefat edenlerin karşılaşacakları hâlleri yazmamı istemişlerdi. Çünkü böyle şeyleri dinlemek, kalblere tesir eder, fayda verir. Gaflet uykusunda olanları, bu uykudan uyandırır. Bunun üzerine bu hususta Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerif ve Selef-i salihîn’den gelen haberleri, kabirlerden ibret ve nasihat almaya dair bildirilenleri, Allahü tealadan hayır dileyerek kısaca topladım. Çünkü uzun uzun anlatmak bıkkınlık ve usanma hasıl eder. Allahü tealadan bizi, ölümü her an bekleyip ona hazırlıklı olan, duyup işittiklerinden ibret alıp istifade edenlerden eylesin. Âmin.
Birinci Bölüm: Ölünün kabre konması, Münker ve Nekir meleklerinin sual için gelmesi, kabrin genişlemesi veya daralması, ölünün Cennet’te veya Cehennem’deki yerini görmesi hakkındadır.
Allahü teala, İbrahim suresinin 27. ayet-i kerimesinde mealen;
“Allah, iman edenleri hem dünyada, hem ahirette (kabirde) sabit söz olan şehadet kelimesi ile tespit eder, tevhide bağlı kılar. Allah, zalimleri (kâfirleri) şaşırtır ve dilediğini yapar” buyuruyor.
Bera bin Azib’den şöyle nakledildi: “Resul-i Ekrem, İbrahim suresinin 27. ayet-i kerimesini okudu.
“Bu ayet-i kerime, kabir azabı hakkında nazil oldu” buyurdu. Müslim, kitabında şu hadis-i şerifi de bildirdi: “Ölüye; “Rabbin kimdir?” denir. Ölü, “Rabbim Allahü teala” der. “Peygamberin kimdir?” diye sorulunca; “Peygamberim Muhammed Aleyhisselam’dır” cevabını verir.”
Bera bin Azib’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Kâfire, “Rabbin kim?” diye sual olunur. O da; “Bilmiyorum” der. O zaman kâfire demir bir topuz ile vurulur. Eğer bununla bir dağa vurulmuş olsaydı, o dağ toprak olurdu. Kâfir, o topuz ile vurulunca öyle bir bağırır ki sesini insan ve cinden başka her şey işitir”, diğer bir hadis-i şerifte; “Ölü kabre konulunca yanına iki melek gelir. Onu tutarlar. “Rabbin kimdir?” diye sual ederler. Ölü; “Rabbim Allahü tealadır” der. “Size gönderilen o zat kimdir?” diye sual ederler. Ölü; “O, Allahü tealanın Resulüdür” der. “Bunu nereden biliyorsun?” derler. Ölü; “Allahü tealanın kitabı Kur’an-ı Kerim’de okudum. Ona iman ettim ve Onu tasdik ettim” der” buyurdu.
Enes bin Malik’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Meyyit mezara konup mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir” buyurmuştur.
Yine Enes bin Malik’in rivayet ettiği diğer bir hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Ölü kabre konulunca yanına yüzleri siyah ve gök gözlü iki melek gelir. Birine Nekir, diğerine Münker denir. O kimseye; “Muhammed hakkında ne dersin?” dediklerinde, eğer Mümin ise bu iki me-leğin suallerine cevap olarak; “Muhammed, Allahü tealanın kulu ve Resulüdür. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu” der. Bu iki melek; “Biz elbette biliyoruz ki sen dünyada da böyle derdin” derler. Sonra o kimsenin kabri her tarafından kırkar metre genişler ve aydınlanır. Bundan sonra o kimseye uyu denildiğinde, o kimse; “Beni bırakın, çoluk çocuğuma gidip bu hâli haber vereyim” der. Melekler ona; “Kendisini ancak çok sevdiği hanımı uyandıran yeni damat gibi rahat uyu” derler. Böylece, Allahü teala onu yattığı yerden uyandırıncaya kadar, rahat ve huzur içerisinde uyur. O kimse kâfir ise bu iki meleğe cevap olarak; “Ben bilmem, insanlardan işitirdim, bir şeyler söylerlerdi, ben de onu söylerdim” der. Bu iki melek; “Biz elbette biliyoruz ki sen öyle derdin” derler. Sonra toprağa; “Sıkış!” diye emrolunur. Toprak o kimse üzerine sıkışır, kaburga kemiklerini birbiri üzerine geçirir ve Allahü teala onu bu yattığı yerden kaldırıncaya kadar, daima azapta bulunur” buyurmuştur.
Cabir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Server-i âlem buyurdu ki: “Her kul, ne hâl üzere öldü ise o hâl üzere diriltilir. Mümin iman üzere, münafık ise nifak üzere diriltilir” Cabir bin Abdullah’ın rivayet ettiği diğer bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Meyyit kabrine konduğu zaman, güneş batma vakti kendisine gösterilir. Ölü oturur, iki gözünü siler ve; “Beni bırakın namaz kılayım” der”
İbn-i Receb’in Kitabü’t-Tevhid adıyla basılan eserinin kapak sayfası.
Kabrin meyyitle konuşması: Hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Ölüyü mezara koyduklarında, mezar der ki: “Yazıklar olsun sana ey insanoğlu, ben var iken niye gururlandın? Benim sıkıntı, karanlık, yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimden geçerken, bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman neye aldanmıştın?” Eğer o kimse salihlerden ise bir ses der ki: “Ey Mezar! Neler söylüyorsun? O doğruluk üzereydi ve emr-i ma’rûf, nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım” Sonra bedeni nura çevrilir, ruhu göğe çıkarılır” buyurdu.
Bera bin Azib’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Kabirde Mümine, güzel yüzlü, güzel kokulu ve güzel elbiseli bir genç gelir. “Bu gün, senin iyi şeyler vaat olunduğun gündür” der. Meyyit, ona kim olduğunu sorunca; “Senin (dünyada iken yaptığın) iyi amelinim” der. Kâfir olana ise çirkin suratlı, çirkin kokulu ve çirkin elbiseli bir genç gelir. “Bu gün senin korkutulduğun ve tehdit olunduğun gündür” der. Meyyit, ona kim olduğunu sorunca o da; “Senin (dünyada iken yaptığın) kötü amelinim” der” buyurdu.
Ka’b’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “İyi bir kul mezara konunca iyi amelleri etrafını sarar onu muhafaza ederler. Azap melekleri ayak tarafından gelince namaz karşılarına çıkar ve Allah için çok kıyamda durmuştur, derler. Baş ucundan gelince oruç karşılarına çıkar. Dünya da çok susuzluk çekti, derler. Bedeni tarafından gelince hac ve Allah yolunda yaptığı cihat karşılarına çıkar ve hayır, bu beden çok eziyet çekmiştir, derler. Eli tarafından gelince verdiği zekat ve sadakalar der ki buna dokunmayın. Bu el ile çok zekat ve sadakalar vermiştir. Melekler, çok güzel, mübarek olsun derler ve geri dönerler ve rahmet melekleri gelirler. Ona Cennet’ten bir yatak getirir ve yayarlar. Mezar ona gözünün görebildiği kadar geniş ve ferah olur. Cennet’ten bir kandil getirilip kıyamete kadar onun nuru altında durur”
Yezid Rakkaşî dedi ki: “Bana şöyle ulaştı: Meyyit kabre konduğu zaman, amelleri onun etrafını sararlar. Allahü teala, o amelleri konuşturur. Ve şöyle derler: Ey bu kabirde yapayalnız kalan kul! Dostların, çoluk çocuğun senden ayrılıp gittiler. Bu gün senin benden başka bir arkadaşın ve yakının yok”
Kur’an-ı Kerim’in, kendisini okuyana şefaat edeceğine, kabir azabını ondan defedeceğine dair haberler gelmiştir. Bu hususta Mülk suresi (Tebareke) bildirilmiştir. İbn-i Mes’ud şöyle buyurdu: “Kim Mülk suresini her gece okursa Allahü teala o kimseyi kabir azabından korur. Biz Resuli Ekrem zamanında bu sureye “Mania: Kabir azabından koruyan” derdik”
İbn-i Abbas buyurdu ki: “Mülk suresini okuyun ve ezberleyin. Onu, ailenize, çoluk çocuğunuza ve komşularınıza öğretin. O kendisini ezberleyen kimse için Allahü tealadan, onu kabir azabından kurtarmasını diler. Allahü teala, onun hürmetine, onu ezberlemiş olanı kabir azabından kurtarır”
Muhammed bin Semmak şöyle anlatır: “Bir kimse kabre konulup azap edilmeye başlayınca komşuları bağırıp; “Ey kötü kişi, sen bizden geç kaldın. Biz buraya daha önce geldik. Niçin bizden ibret almadın. Bizim gittiğimizi ve amellerimizin kesildiğini görmedin mi? Sen daha bir müddet yaşadın. Bizim kaçırdığımızı kendin için niye tedarik etmedin?” Bunun gibi, yeryüzünün her köşesindekiler feryat edip der ki: “Ey dünyaya aldananlar niçin sizden önce gidenlerden ve sizin gibi dünyaya aldananlardan ibret almazsınız!”
Ebu Eyyub-i Ensarî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Bir Mümin vefat ederken, bir rahmet meleği bunun ruhunu alır. Meyyitler, dünyada müjde isteyenlerin toplandığı gibi bunun etrafında toplanırlar. Ona sormaya başlarlar. İçlerinden birkaçı da kardeşinizi bırakınız, dinlensin. Çok sıkıntılı yerden geliyor derler. Etrafına üşüşürler. Dünyadaki tanıdıklarını sorarlar, filan adam ne yapıyor? Filanca kadın evlendi mi? derler”
Hasan-ı Basrî şöyle anlattı: “Mümine ölüm hâli geldiğinde, ona beşbin melek gelir. Onun ruhunu alırlar. Onu dünya semasına çıkarırlar. Onu, daha önce vefat etmiş olan Müminlerin ruhları karşılar. Ona bazı haberler sormak isterler. Melekler onlara: “Ona arkadaşlık ediniz. Çünkü o, büyük bir sıkıntıdan kurtuldu” derler. Kendisine arkadaşlık eden birisi ona, kardeşini, arkadaşını sorar. O da bildiğin gibi der. Nihayet kendisinden önce vefat eden birisini sorunca yeni ölen kimse; “O size gelmedi mi?” der. Onlar; “O öldü mü?” derler. O da; “Evet” der. Bunun üzerine onlar; “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn, o haviyeyi (Cehennem’i) boylamıştır” derler”
Allahü teala bazı kabir ehline, kabirde de dünyada iken yapmış oldukları salih amelleri yapma-sına izin verir. Ancak kabirde yaptıkları amellerden dolayı sevap ve karşılık verilmez. Çünkü ölüm ile artık insanoğlunun amelleri kesilmiştir. Fakat bu yaptıkları ibadetler, onların Allahü tealanın zikri ve taati ile nimetlenmeleri içindir.
İbn-i Abbas şöyle anlattı: “Eshab-ı Kiram’dan birisi, bir yere çadır kurmuştu. O, orasının kabir olduğunu bilmiyordu. Burada Mülk suresini (Tebareke) okuyan birisi ile karşılaştı. Daha sonra Resul-i Ekrem’in yanına geldi. “Ya Resulallah! Bir yere çadır kurmuştum. Orasının kabir olduğunu bilmiyordum. Bu sırada Mülk suresini okuyan birisine rastladım. Bu sureyi sonuna kadar okudu” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Mülk suresi, onu kabir azabından korur” buyurdu.
Hammad-ı Haffar dedi ki: “Cuma günü kabristana gitmiştim, bir kabrin yanına varınca orada Kur’an-ı Kerim okunduğunu duydum”
İbrahim Haffar şöyle anlattı: “Bir kabri kazmıştım. Bu sırada ondan bir kerpiç düştü. Kerpiç parçalanıp açıldığı sırada, misk kokusu duydum. Bu sırada kabirde, Kur’an-ı Kerim okuyan yaşlı bir zatı gördüm.”
Şeyban bin Cisr, babasının şöyle anlattığını nakletti: Sabit el-Bennanî’yi mezara koyduk. Ha-midü’t-tavil de yanımda idi. Kabrin kerpici düştü. Sabit’in kabirde namaz kıldığını gördüm. Sabit diri iken, her zaman; “Ya Rabbî! Bir kuluna kabirde namaz kılmak kerametini ihsan edersen, bana da ihsan et!” diyerek dua ederdi.
Yahya bin Main şöyle anlattı: “Bana kabir kazan birisi şöyle dedi. Ben şu kabirlere hayret ediyorum. Kabrin birisinden hasta iniltisi gibi bir inilti duydum. Birisinden de bir müezzinin ezan okuduğunu duydum.”
KABİR AZABI
İbn-i Receb Ahvalü’l-kubur risalesinde diyor ki: Ebu Meysere Amr bin Şürahbil şöyle anlattı: “Birisi vefat etmişti. Kabrine konunca yanına melekler geldi. Ona, “Biz sana yüz sopa vuracağız. Bu sana Allahü tealanın azabındandır” dediler. Bunun üzerine o şahıs meleklere namazını, orucunu ve diğer hayır ve hasenatını saydı. Melekler, ona vuracakları sopa sayısını, Allahü tealanın izni ile on sopaya indirdiler. O şahıs tekrar onlardan, bu on tane sopayı da hafifletmelerini istedi. Onlar da Allahü tealanın izni ile sonunda bir sopaya indirdiler. Melekler bir sopa vurduklarında, o kişi bayıldı. Aradan epeyce bir zaman geçip kendisine geldiği zaman niçin bu sopayı kendisine vurduklarını meleklere sordu. Onlar da; “Sen her gün bevl etmiştin. Üzerine bevl sıçratmıştın. Fakat onu yıkamamıştın. Yine, yardım isteyen bir mazlumun sesini duymuştun da ona yardım etmemiştin. Bundan dolayı sana bu sopayı vurduk” dediler.”
Hadis âlimi Ebu Bekr Hatib, İsa bin Muhammed Tumarî’nin şöyle anlattığını nakletti: “Bir gece rüyamda Ebu Bekr bin Mücahid Mukrî’yi gördüm. Kur’an-ı Kerim okuyordu. Ben ona; “Sen vefat etmiş olduğun hâlde Kur’an-ı Kerim okuyorsun” dedim. O da bana; “Ben her kıldığım namazın peşinden ve her Kur’an-ı Kerim’i hatmettikten sonra: Ya Rabbî! Beni, kabrinde Kur’an-ı Kerim okuyanlardan eyle diye dua ederdim. İşte şimdi ben, kabrinde Kur’an-ı Kerim okuyanlardanım” dedi”
Kabirdekilere sabah akşam Cennet veya Cehennem’deki yerlerinin gösterilmesi: “Allahü teala, Mümin suresinin 46. ayet-i kerimesinde mealen; “Firavun’a ve adamlarına, her sabah ve akşam gidecekleri Cehennem ateşi gösterilir. Kıyamet koptuğu günde: “Firavun kavmini en şiddetli azaba sokun” denilecektir” buyuruyor.
İbn-i Mes’ud buyurdu ki: “Firavun ailesinin ruhları, siyah kuşların kursaklarında, her gün iki kere Cehennem’e arz olunurlar. Onlara; “İşte burası sizin eviniz” denir”
İbn-i Ömer’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Her meyyite, her sabah ve her akşam, ahiretteki yeri gösterilir. Cennetlik olana, Cennet’teki yeri, Cehennemlik olana, Cehennem’deki yeri gösterilir” buyurdu.
Kabir azabı: Kabir azaplarından birisi dövmedir. Ebu Ümame şöyle rivayet etti: “Birgün Resul-i Ekrem, Bakî Kabristanı’na geldi. İki kabrin yanında durdu. “Buraya falan erkekle, falan kadını mı defnettiniz?” buyurdu. Orada bulunanlar. “Evet, ya Resulallah!” dediler. Sonra Resulullah Efendimiz; “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim. Falancaya öyle vuruldu ki bütün uzuvları, paramparça oldu. Öyle bağırdı ki insan ve cinlerin dışındaki bütün mahluk sesini duydu. Eğer gizli tutabilseydiniz, kabir azabını benim işittiğim gibi, size de işittirmesi için Allahü tealaya dua ederdim. Şimdi şu anda dövülüyor” buyurdu. Orada bulunanlar, “Ya Resulallah! Onun günahı neydi?” diye sordular. Resulullah Efendimiz; “Falanca er
kek, idrardan sakınmadığı için azaba düçar oldu. Falan kadın ise insanlar hakkında gıybet ettiği için azaba düştü” buyurdu.
Ebu Hüreyre şöyle anlattı: “Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Biliyor musunuz, “Her kim benim zikrimden yüz çevirirse ona maişetten bir dank vardır ve onu kıyamet günü, kör olarak haşrederiz” (mealindeki) Taha suresinin 124. ayet-i kerimesi niçin indirildi biliyor musunuz? Maişetten dank nedir?” Eshab-ı Kiram; “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler. Resul-i Ekrem; “Maişetten dank, kâfirin kabirde azap görmesidir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki kâfirin mezardaki azabı, doksandokuz ejderha iledir. Ejderhanın ne olduğunu bilir misiniz? Her birinin doksandokuz başı olan, doksandokuz yılandır. Onu sokarlar, emerler ve üflerler. Kıyamete kadar böyle devam eder” buyurdu.
Ebu Sa’id-i Hudrî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ise Resul-i Ekrem; “Kâfire kabrinde doksandokuz yılan musallat kılınır. Bunlar, kâfiri kıyamet kopuncaya kadar sokarlar. Eğer bu yılanlardan birisi, yeryüzüne üfürse idi, yeryüzünde yeşil bir şey bitmezdi” buyurdu.
Ubade bin Samit’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Server-i âlem; “Kim Allahü tealaya kavuşmak isterse Allahü teala da ona kavuşmak ister. Kim bunu istemezse, Allahü teala da onu istemez” buyurdu. Bunun üzerine biz; “Ya Resulallah! Hepimiz ölümü istemeyiz” dedik. Resul-i Ekrem şöyle cevap verdi: “Bu, ölümü istememek değildir. Mümin dünyadan ayrılacağı zaman, akıbetinin iyi olacağına dair müjdeler kendisine verilir. Böylece Allahü tealaya kavuşmak ister. Bu kavuşma, onun en çok istediği şeydir. Fakat kâfir ve facir, son nefesinde, sonunun iyi olmadığını görür ve Cenab-ı Hakk’a kavuşmayı istemez. Allahü teala da ona kavuşmayı istemez”
Bera bin Azib şöyle anlattı: “Resulullah ile beraber Ensar’dan birisinin cenazesine gittik. Meyyit kabre konup üzeri toprakla kapatılınca Resulullah oturdu. Biz de etrafına oturduk. Sanki başlarımızın üzerinde kuş vardı. (O derece sessiz, saygılı ve dikkatli dinliyorduk) Resul-i Ekrem’in elinde bir çubuk vardı. Onunla yeri kazıyordu. Sonra mübarek başını kaldırıp; “Kabir azabından Allahü tealaya sığınırız” diye iki veya üç sefer buyurdu.
Avn bin Abdullah şöyle nakletti: “Kul kabre girdiği zaman, ona önce namazdan sorulur. Eğer onu geçebilirse diğer amellerine bakılır. Eğer namazı geçemezse, başka hiçbir ameline bakılmaz”
İbn-i Abbas’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Bevlden çok sakınınız. Muhakkak kabir azabının çoğu bundandır” buyurdu.
Enes bin Malik’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kabir azabı şu üç şeydendir: Gıybet, koğuculuk ve üstüne bevl sıçratma” buyurdu.
Âlimlerden bir zat, üzerine bevl sıçratmak, gıybet ve koğuculuğun kabir azabına sebep olma-sındaki sırrı şöyle açıkladı: Kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Onda, kıyamet gününde kulun karşılaşacağı mükâfat ve azaba dair bir nümune vardır. Kıyamet gününde, azap görmeye sebep olan günahlar iki çeşittir. Bunlar; Allahü tealanın hakkı ve kullara ait haklardır. Kıyamet gününde, Allahü tealaya ait haklardan ilk istenecek ve suale çekilecek olan namazdır. Kul haklarından ise ilk sual edilecek olan, kan dökmektir. Kabirde bu iki hakkın mukaddimeleri hakkında hüküm olunur, yani sual olunur. Namazın sahih olabilmesinin şartlarının başında, necasetten temizlik gelir. Necasetten temizlenmedikçe namaz olmaz. Kan dökmenin başlangıcı, koğuculuk ve namuslara tecavüz etmektir. Bu ikisi, kullara karşı yapılan eziyetlerin en hafifidir. Ve büyük eziyetlere başlangıçtır. Bu sebeple, kabir âleminde hesaba ve cezaya bu ikisinden başlanır.
Ebu Sa’id’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Kabir, kâfire öyle daraltılır ki dimağı, parmaklarından ve etinden çıkar” buyurdu.
Kabir nimeti: “Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Server-i âlem; “Muhakkak ki Mümin, kabrinde yeşil bir bahçededir. Kabri ona, enine ve boyuna olmak üzere yetmiş arşın ge-nişletilir. Ayın ondördündeki ay gibi kabri ona aydınlatılır” buyurdu.
Ubade bin Samit buyurdu ki: “Devamlı Kur’an-ı Kerim okuyan Mümine ölüm gelince Kur’an-ı Kerim onun yanına gelir ve baş ucunda durur. Bu sırada o yıkanmaktadır. Yıkanma işi bittikten sonra göğsü ile kefeni arasına girer. Kabrine konduğu zaman, ona Münker ve Nekir ismindeki iki sual meleği gelir. O zaman Kur’an-ı Kerim, meyyitin göğsü ile kefeni arasından çıkıp meyyit ile Münker ve Nekir isimli meleklerin arasına girer. Münker ve Nekir, Kur’an-ı Kerim’e; “Sen önümüzden çekil, biz ona sual soracağız” derler. O zaman Kur’an-ı Kerim onlara; “Vallahi ben ondan ayrılmam. Eğer onun hakkında bir şey ile emrolundu iseniz, siz bilirsiniz” der. Sonra meyyite bakar ve; “Beni tanıyor musun?” diye sorar. Meyyit; “Hayır” cevabını verince Kur’an-ı Kerim ona; “Ben senin, okumak için gecelerini uykusuz, gündüzlerini susuz geçirdiğin, şehvetlerine uymadığın, gözlerini başka şeye bakmaktan, kulaklarını başka şeyleri dinlemekten men ettiğin Kur’an-ı Kerim’im. Beni sadık bir dost olarak bulacaksın. Seni müjdelerim. Sana Münker ve Nekirin sualinden sonra artık bir düşünce ve hüzün yoktur” der. Sonra Münker ve Nekir isimli melekler meyyitin yanından çıkar. Kur’an-ı Kerim ise Rabbinin huzuruna varır. Allahü tealadan, döşek ve yaygı diler. Allahü teala, Cennet’ten döşek, yaygı, kandil ve yasemin verilmesini emreder. Onları bin tane melek taşır. Kur’anı Kerim, o meleklerden önce meyyitin yanına gelir. Ona; “Benden sonra yalnızlık duydun mu? ben Rabbimin huzurunda idim. Rabbim senin için Cennet’ten döşek, yaygı, bir kandil ve yasemin verilmesini emir buyurdu” der. Bu sırada melekler, onun yanına girerler. Getirdikleri döşeği altına sererler. Yaygıyı ayaklarının altına, yasemini de göğsünün üstüne koyarlar. Kandili de meyyitin sağ tarafına koyarlar. Kabri, Allahü tealanın dilediği kadar genişletilir”
Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurdu.
Allahü teala, kabir ehline yapılan azapları ve onlara verilen nimetleri kullarından dilediğine göstermektedir. Bu gibi hadiseler, hem Server-i âlem zamanında, hem de O’ndan sonra pek çok vaki olmuştur.
Abdullah bin Ömer, babasının şöyle anlattığını bildirdi: “Müşrik kabirlerinden birisine uğramıştım. Bu sırada kabirden, ateşler içerisinde ve boynunda ateşten zincir bulunan bir kişinin çıktığını gördüm. Yanımda bir su kabı vardı. O kişi beni görünce; “Ne olur bana su ver, üzerime su dök” diyordu. Bu sırada kabirden bir kişi daha çıktı ve; “Ona su verme. Çünkü o kâfirdir” dedi. Boynundaki zincirden tutup onu çekerek kabre götürdü. Süratle Resulullah’ın yanına geldim. Durumu kendilerine arz ettim. Resul-i Ekrem; “O gördüğün Ebu Cehil’dir. Kıyamete kadar böyle azap çeker” buyurdu.
Amr bir Dinar şöyle anlatır: “Bir kişinin kız kardeşi vefat etmişti. Yıkanıp namazı kılındıktan sonra kabre götürülüp defnedildi. Vefat eden kadının erkek kardeşi eve gelince para kesesini kabirde unuttuğunu hatırladı. Arkadaşlarından birisini alarak, kabrin yanına gitti. Biraz aradıktan sonra keseyi buldu. Bu sırada arkadaşına; “Sen biraz bana müsaade et, ötede beni biraz bekle. Kız kardeşimin ne hâlde olduğuna, kabrinde herhangi bir şeyin olup olmadığına bir bakayım” dedi. Kabrinin üzerindeki toprağın bir kısmını aldı. Bir de ne görsün, kabir tutuşmuş yanmakta! Kabrin üzerini tekrar kapatıp düzelterek hemen annesinin yanına gitti. Kız kardeşinin, dünyada iken herhangi kötü bir hâlinin olup olmadığını sordu. Annesi ona şöyle dedi: “O, namazlarını hep sonraya bırakır, geciktirirdi. Zannederim, abdestsiz olarak namaz kılardı”
Abdullah bin Muhammed, bir arkadaşının şöyle anlattığını nakletti: “Kaybettiğim bir eşyamı aramaya çıkmıştım. Bir kabrin yanında iken, akşam namazı vakti girdi. O kabrin yakınında bir yerde akşam namazını kıldım. Namaz kıldıktan sonra o kabirden bir inilti geldiğini duydum. Kabre yaklaştığımda o iniltinin; “Ah ne olaydı, dünyada iken orucumu tutup namazımı kılaydım” dediğini duydum. Bu bana çok tesir etti. Orada bulunan birini çağırdığımda, o da benim duyduğum gibi duydu. Sonra evime gittim. Ertesi gün akşam vakti tekrar buraya geldiğimde, o kabirden aynı sözleri yine duydum. Evime dönünce bu hadisenin tesirinden iki ay kadar hasta yattım”
İbn-i Receb’in Mecmu’u Resail adlı eserinin kapak sayfası (sağda) İhtiyaru’levla . şerhi hadisi ihtisami’l-Melei’l-a’la adlı risalesinin kapak sayfası (ortada) ve Nuru’l-iktibas adlı eserinin kapak sayfası (solda).
Ölünün, kabrinde ölüm acısını duyması: Ka’bü’l-Ahbar buyurdu ki: “Ölü, kabrinde olduğu müddetçe, ölüm acısı ondan gitmez. Ölüm acısı, Müminin duyduğu acıların en şiddetlisi, kâfire isabet eden acıların ise en hafifidir”
Evzaî buyurdu ki: “Ölü, kabrinden diriltilinceye kadar ölüm acısını duyar”
Kabir ehline dair güzel hâller: Ebu Sa’id-i Hudrî şöyle anlattı: “Bakî kabristanında Sa’d bin Muaz’ın kabrini kazanlar arasında ben de vardım. Kabir kazma işi bitinceye kadar misk kokusu duyduk”
Mugire bin Habib anlatır: “Abdullah bin Galib vefat etmişti. Defnedilirken, kabrinden misk kokusu duyuldu. Yakınlarından birisi, o zatı rüyasında görünce ona, kabrinde duydukları misk kokusunun ne olduğunu sordu. O da; “O koku, Kur’an-ı Kerim’i çok okumamdan dolayı hasıl olan kokudur” dedi.
Ebü’l-Ferec ibni Cevzî anlattı: “Şerif Ebu Ca’fer bin Ebu Musa, İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrinin bitişiğine defnediliyordu. Bu sırada Ahmed bin Hanbel’in kefeni görüldü. Halbuki Ahmed bin Hanbel yüz sene önce vefat etmişti”
Allahü teala, bazı salih kimselere lütuf ve ihsan ederek, onlara, civarlarında bulunan mevtalara şefaat ettirir. Civarında bulunanlar, o salih kişi ile komşuluklarından dolayı fayda görürler.
Abdullah bin Nafi Medenî şöyle anlatır: “Medineli bir kişi vefat etti ve defnedildi. Birisi onu rüyasında gördü. Sanki onun, Cehennem ehlinden imiş gibi bir hâli vardı. Bu sebeple, onu rüyasında gören şahıs çok üzüldü. Aradan yedi veya sekiz gün geçince onu rüyasında tekrar gördü. Bu sefer Cennet ehlinden olduğu anlaşılan bir hâli vardı. Ona şimdiki bu iyi hale nasıl kavuştuğu sorulunca vefat etmiş olan şahıs ona şöyle cevap verdi: Yanımıza salihlerden bir zat defnedildi. Civarında bulunan komşularından kırk kişiye şefaatçi oldu. Ben de onların arasındaydım”
Ebü’l-Ferec ibni Cevzî anlatır: “Birisi rüyasında Ma’rûf-i Kerhî’nin kabrini ve etrafını gördü. Ma’rûf-i Kerhî’nin, defnedildikten sonra etrafındaki kırkbin kişiye şefaat edip onların ateşten kurtulmalarını sağladığını anladı”
Kabir âleminde, ölülerin birbirleri ile buluşup birbirlerini ziyaret etmeleri: Ebu Katade’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Biriniz, din kardeşinin cenaze işlerini görürse kefenini güzel yapsın! Çünkü onlar, kabirleri içinde birbirlerini ziyaret ederler” buyurdu. Raşid bin Sa’d anlattı: “Birisinin hanımı vefat etmişti. Rüyasında bazı kadınları gördü. Fakat aralarında kendi hanımı yoktu. O kadınlara hanımını sorunca onlar; “Siz onun kefenini kısa yaptınız. Bu sebeple o, bizim yanımıza çıkmaktan utanıyor” dediler”
İbn-i Ebüddünya anlattı: “Asım el Cuhderî’nin ailesinden birisi, Asım el-Cuhderî’yi vefatından altmış gün sonra rüyasında gördü. Ona; “Sen vefat etmedin mi?” diye sordu. Asım el-Cuhderî; “Evet” dedi ve şunlara söyledi. “Vallahi ben, Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Ben ve arkadaşlarımdan bir cemaat, her Cuma gecesi ve sabahı, Ebu Bekr bin Abdullah’ın yanında toplanıyoruz” O zaman Akrabası olan zat ona; “Ruhlarınız mı, yoksa bedenleriniz mi toplanıyor?” diye sorunca o; “Bedenlerimiz çürüdü, ruhlarımız toplanıyor” dedi. Yine Asım el-Cuhderî’nin Akrabası ona; “Bizim sizi ziyaret ettiğimizi biliyor musunuz?” diye sorunca o; “Bütün Cuma günü ve akşamı, Cumartesi günü güneş doğuncaya kadar biliyoruz” dedi. Akrabası, Asım el-Cuhderî’ye; “Niçin diğer günlerde bilmiyorsunuz?” diye sorunca Asım el-Cuhderî; “Cuma gününün fazileti ve şanının, kıymetinin büyüklüğünden dolayı” dedi.
Mevtaların, dirilerin sözlerini işitmeleri, kendilerine selam veren ve ziyaret edenleri tanımaları, öldükten sonra onların ve dünyadaki akrabalarının hâllerini bilmeleri: Ölülerin işitmelerine ve görmelerine gelince; şehitlerin, kabirlerinde diri oldukları, Kur’an-ı Kerim’de açıkça bildirilmiştir. Veliler, Allahü tealanın keramet olarak ihsan etmesi ile işitir ve görürler. Allahü teala, sevdiği kulları için âdetinin, kanunlarının dışında şeyler yaratır. Önce Peygamberlerin ve hele bunların en yükseği olan Muhammed Aleyhisselam’ın, şehitlerin ve velilerin, mezarlarında işittiklerine ve görmelerine inanmayan cahilleri susturmak için kâfirlerin bile mezarda duyduklarını ve işittiklerini bildireceğiz. Buharî’nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Meyyit mezara konulup mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir” buyuruldu. Buharî ve Müslim’de yazılı olan hadis-i şerifte, Bedr’de öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra bir çukura konulması emrolundu. Bundan birkaç gün sonra Resulullah çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek;
“Rabbinizin, size söz verdiğine kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin söz verdiği zafere kavuştum” buyurdu. Hazreti Ömer bunu işitince; “Ya Resulallah! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsun?” deyince Resul-i Ekrem; “Beni hak peygamber olarak gönderen Rabbim Hakkı için söylüyorum ki siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler” buyurdu. Buharî’nin ve Müslim’in bildirdikleri hadis-i şerifte;
“Meyyit, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azap duyar” buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte ise; “Ey Müslümanlar! Mezardaki kardeşlerinize yüksek sesle ağlayarak onları incitmeyiniz!” buyuruldu.
Ebu Zer birgün Resulullah Efendimize; “Ya Resulallah! Yolum mevtaların olduğu yerden geçiyor. Acaba onlara bir şey söyleyecek miyim?” diye sordu. Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle söylemesini buyurdu: “Esselamü aleyküm! Ya ehle’l-kubur mine’l-müslimîne ve’l-Müminîn entüm lena selefün ve nahnü leküm tebeün ve inna inşallah biküm lahikun” Ebu Zer; ”Ya Resulallah! Onlar işitirler mi?” diye sorunca Server-i âlem; “Onlar işitirler, fakat cevap veremezler” buyurdu.
Ebu Hüreyre’nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Bir kimse, tanıdığının mezarı başına gidip selam verince meyyit onu tanır ve selamına cevap verir. Tanımadığı kimsenin kabrine gidip selam verince meyyit selamına cevap verir” buyuruldu.
Ölülerin definden önceki hâllerini bilmeleri: Ebu Sa’id-i Hudrî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; “Şüphesiz meyyit, kendisini yıkayanı, taşıyanı ve kabre indireni bilir” buyuruldu.
Huzeyfe buyurdu ki: “Ceset yıkanırken, ruh bir meleğin elindedir. O melek, ceset ile beraber kabre kadar gider”
Mücahid buyurdu ki: “Kişi öldüğü zaman, bir melek onun ruhunu tutar. Meyyit, yıkanmasından ve taşınmasından, kabre kadar olan şeyleri görür”
Bekr el-Müzenî buyurdu ki: “Bana şöyle ulaştı: Vefat eden herkesin ruhu, bir meleğin elindedir. İnsanlar onu yıkar ve kefenlerler. Meyyit bu sırada ehlinin yaptıklarını görür. Elinden gelseydi, onları, ağlayıp inlemekten menederdi”
Meyyitlerin, kabirde iken, hayattaki akraba ve yakınlarının hâllerini bilmeleri: Hadis âlimi Abdürrezzak’ın bildirdiği hadis-i şerifte; “Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için; “Ya Rabbî! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra ruhunu al!” derler” buyuruldu.
Diğer bir hadis-i şerifte; “Yaptığınız işler, mezardaki yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza gösterilir. İşleriniz iyi ise sevinirler. İyi değilse; “Ya Rabbî! Bunlara, iyi iş yapmalarını kalblerine ilham eyle” derler” buyuruldu.