Büyük İslam tarihçisi, kıraat ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi, devlet adamı, sosyolog. İsmi, Abdürrahman bin Muhammed bin Muhammed Bin Muhammed bin Hasan El-Hadramî El-Mağribî Et-Tunusî'dir. Künyesi Ebu Zeyd, lakabı Veliyyüddin'dir. 732 senesi Ramazan ayının birinci günü (m. 1332) Tunus'da doğdu. 808 (m. 1406) senesi Ramazan ayının 26. günü Kahire'de vefat etti. Babünnasr karşısındaki Sufiye Kabristanı'na defnedildi. Aslen Yemen'de Hadramut'tan olduğu için Hadramî, ailesi Tunus'a hicret etmeden önce Endülüs'te İşbiliyye (Sevilla) şehrinde oturdukları için İşbilî nisbet edildi.
Şark dünyasında nadirattan olduğu halde, İbn-i Haldun'un çok hareketli hayatını bizzat kaleme almıştır. İbn-i Haldun'un büyük dedesi Vail bin Hucr Sahabe-i Kiramdandır. Kabilesinin reisi olarak Medine-i Münevvere'de Hazreti Peygamber'in huzuruna çıkmıştı. Peygamber Efendimiz kendisine “Ya Rabbî, Vail'i ve soyunu mübarek kıl!” diye dua etmişti. Vail kabilesine dönerken muallim olarak Muaviye bin Ebu Süfyan da kendisine katılmıştı. Vail'in soyundan Halid bin Osman, bilahare fethedilen Endülüs'ün Karmune (Carmoa) şehrine yerleşti. Bu isim Endülüs âdetince hürmet makamında Haldun diye telaffuz edilir oldu ve bu aile Benî Haldun diye anıldı.
Sonra İşbiliyye'ye (Sevilla) yerleşerek ilim ve siyaset sahasında mühim bir şöhret yaptılar. Emevî halifesi Abdullah zamanında Endülüs'te karışıklık çıktı. Bu esnada İşbiliyye'nin üç büyük ailesinden Benî Haldun, Benî Haccac ve Benî Ebu Abde ayaklanıp İşbiliyye'de idareye hakim oldu. Sonraki yıllarda ailenin reisi Küreyb bir ayaklanmada öldürülünce aile zayıf düştü. Bu arada 1086 Zellaka (Sagrajos) muharebesinde Kastilya Kralı VI. Alfonso'yu yenen Abbadî ailesinden Mu'temid ve kumandanı Yusuf bin Tafşin ile müttefik oldular. İşbiliyye hakimi Abbadîlerin taltif ettiği Benî Haldun yeniden mühim mevkileri elde ettiler.
Endülüs Muvahhidîlerin eline geçince İşbiliyye'ye müttefikleri olan Ebu Hafs El-Hillatî'yi vali yaptılar. Bunun torunu Ebu Zekeriyya İfrikıyyeye (Kuzey Afrika'ya) geçerek Muvahhidîlere karşı ayaklandı. Bu arada Kastilya kralı Müslüman topraklarını işgal etti. Bunun üzerine İbn-i Haldun'un dedeleri Tunus'a hicret etti. Bunlardan Ebu Bekr Muhammed, Hafsî emiri Ebu İshak zamanında defterdar tayin edildiyse de Tunus İbni Ebu Umare tarafından işgal edilince idam olundu. İbn-i Haldun'un dedesi Muhammed Bicaye (Becija) şehrinde hacib (emirin hususî kalem müdürü) idi. Sonra ayrılıp kendisini ibadete verdi. İbn-i Haldun'un babası Muhammed ise ilim adamı idi.
İbn-i Haldun, çocukluk çağından olgunluk yaşına gelinceye kadar, babası Muhammed Vabilî'nin nezaretinde yetişti. Ondan terbiye görüp, ilim öğrendi. İlk önce Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Zamanın en meşhur kıraat âlimi olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Sa'd bin Bürral El-Ensarî'den Kıraat-ı Seb'ayı öğrendi. Kıraat ilmine dair Şatıbiyye ve Raiyye kasidelerini ezberledi. Kur'an-ı Kerim'i yirmibir defa, yedi kıraat üzerine hatmetti. Arap dili ve edebiyatını; kıraat hocasından, babasından ve Muhammed El-Arabî El-Hasayirî ile Muhammed Şevvaş El-Zerzalî ve Ebü'l-Abbas Ahmed bin Kassar'dan öğrendi. Edebiyat ilmini, ilm-i kelam ve edebiyat mütehassısı olan Ebu Abdullah Muhammed bin Bahr'den okudu. Fıkıh ve hadis ilmini; Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed bin Cabir, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Ceyyanî ve Ebü'l-Kasım Muhammed Kusayr'den öğrendi. Bunlardan başka, zamanın diğer meşhur âlimlerinin de ilim meclislerine devam edip, bilgi, edep ve faziletlerinden istifade etti.
Her birinden icazetnameler (diplomalar) aldı. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Bu arada Endülüs'ten Mağrib ve Tunus'a hicret eden âlimlerden de istifade etti. Muhammed bin Süleyman Es-Sattî'den fıkıh, Ahmed Ez-Zevavî'den kıraat, Muhammed bin İbrahim El-Abilî'den usul-i fıkh, kelam, mantık, hikmet-i tabiiye ve riyaziye, Ebu Muhammed Abdülmüheymin El-Hadramî'den hadis ve siyer okudu. Ebü'l-Kasım İbni Rıdvan'dan da okudu. Fahreddin Er-Razî'nin usul-i kelamını öğrendi.
749 (m. 1348) senesindeki veba salgınında İbn-i Haldun'un annesi, babası ve hocalarının haylisi vefat etti. İbn-i Haldun 16 yaşında iken Tunus'u işgal eden Merinî hükümdarı Sultan Ebü'l-Hasan Mağrib'e döndü. Beraberinde getirdiği âlimleri de götürdü. İbn-i Haldun da peşlerinden gitmek istediyse de ağabeyi mani oldu. Bu arada Hafsîler tekrar Tunus'a hakim oldu.
İbn-i Haldun, ilimde şöhret ve fazilet sahibi olması sebebiyle, zamanındaki hükümdarlar tarafından takdir edilip sevilerek, önemli vazifelere tayin edildi. 21 yaşında iken Hafsî Sultanı Ebu İshak'a katip oldu. Bu arada Kostantin Emiri İbni Umare ayaklanıp Tunus üzerine yürüdü. 754 (m. 1353) senesinde sultanın ordusu Merre Macenne'de yenildi. İbn-i Haldun da harbe iştirak etmişti. Bozgun üzerine Biskra'ya kaçtı. Kışı geçirip Tlemsan'a gitti. Burada Merinî Sultanı Ebu İnan'ın hayranlığını kazandı. Sultanın veziri ile kışı Bicaye'de geçirdi. Sultan Ebu İnan kendisini Fas'a davet etti. 755 (m. 1354) senesinde davete icabet etti. Sultan ertesi sene onu katib-i has ve mühürdarı yaptı. Ayrıca Fas kütüphanelerinde îlmi tedkikatta bulundu. Muhammed bin Muhammed Makkarî, İbnü'l-Hac El-Billifkî, Ebu Abdullah El-Alevî, Ebü'l-Kasım Muhammed bin Yahya El-Bercî, Muhammed bin Abdürrezzak gibi Endülüsten kaçmış âlimlerden ilim tahsil etti.
İbn-i Haldun'un sultanın yakın adamlarından oluşu ve bu vesileyle yükselişi bazılarının hasedine sebebiyet verdi. Kendisini sultana şikayet ettiler. İbn-i Haldun, zaten kendisine verilen vazife, ilmine ve atalarının deruhte ettiği mevkilere uygun olmadığı için kırgınlık içinde idi. Özlediği ülkesine dönebilmek arzusu içinde yanıyordu. Ebu İnan'ın elinde esir olan eski Hafsî emiri bundan istifade ederek sultanı devirmek için kurduğu komploya İbn-i Haldun'u da dahil etti. Ancak komplo ortaya çıktı.
İbn-i Haldun, 759 (m. 1360) senesinde hapse atıldı ve sultanın vefatına kadar hapiste kaldı. Sultan ölünce, yerine geçen oğlu Said küçük yaşta olduğu için idareyi elinde toplayan Vezir Hasan bin Ömer kendisini hapisten çıkarıp eski vazifesine iade etti. Ancak İbn-i Haldun'un memleketine dönmesine izin vermedi. Bu arada ileri gelenler vezire karşı ayaklandı. İbn-i Haldun bunu destekledi. Sultan Ebu İnan'ın kardeşi Ebu Sâlim, taht kavgaları sebebiyle Endülüs'e kaçmıştı. İbn-i Haldun buna destek oldu. Ebu Sâlim de 760 (m. 1359) senesinde tahtı ele geçirince İbn-i Haldun'u katip, iki sene sonra da mezâlim kadısı yaptı. İbn-i Haldun'un itibarı daha da yükseldi.
762 (m. 1361) senesinde bir ayaklanma çıktı. Vezir Ömer bin Abdullah'ın yürüttüğü bu ayaklanmada Sultan Ebu Sâlim katledildi. Yerine Emir Tafşin geçirildi. İbn-i Haldun'un vezirle arası açıldı. Vazifeden ayrılıp Fas'ı terk etti. Endülüs'e geçti ve 764 (m. 1362) senesinde Gırnata'ya vardı. Buradaki Nasrî hükümdarı Muhammed'in veziri Lisaneddin İbnü'l-Hatib vaktiyle Fas'ta esaret hayatı yaşamış; İbn-i Haldun'an dostluk görmüştü. Kendisine itibar etti.
765 (m. 1364) senesinde Kastilya Kralı Pedro nezdinde sefaretle İşbiliye'ye gönderildi. Kral İbn-i Haldun'a itibar etti. Hatta burada kalması karşılığında atalarının İşbiliye'deki emlakini geri vermeyi teklif ettiyse de İbn-i Haldun kabul etmedi. Bu vazifesindeki muvaffakiyeti sultanı memnun etti. İtibarı daha da yükseldi. Ailesiyle beraber Gırnata'da müreffeh bir hayat yaşamaya başladı. Ancak vezir İbnü'l-Hatib ile geçinemedi. Bu sebeple sultan da kendisinden yüz çevirdi.
Bu arada vaktiyle Fas'ta hapishane arkadaşlığı yaptığı eski Hafsî emiri Ebu Abdullah Bicaye'de tekrar emirliğini ilan etti ve İbn-i Haldun'un kardeşi Zekeriyya'yı da vezir yaparak İbn-i Haldun'u haciblik teklifiyle Bicaye'ye çağırdı. 766 (m. 1365) senesinde Nasrî sultanının izniyle buraya geldi. Merasimle karşılanıp çok hüsnü kabul gördü. Neredeyse tek başına devleti idare etmeye başladı. Bir yandan da müderrislik yaptı.
767 (m. 1366) senesinde Ebu Abdullah, amcazadesi Kostantine emiri Ebü'l-Abbas ile muharebe edip öldürüldü. Ebü'l-Abbas Bicaye'ye yürüdü. İbn-i Haldun şehri kendisine teslim etti. Yeni sultan kendisini vazifesinde bıraktı ise de zamanla kendisine karşı şüphe uyandı. İbn-i Haldun bunun üzerine şehri terk etti. Sultan tevkifini emretti; kardeşi Ebu Zekeriyya'yı da hapsetti. İbn-i Haldun uzun zaman Bedevîler arasına dolaşıp çok itibar gördü. Bedevîleri yakından tanıma imkanı buldu.
Sonra Tlemsan hükümdarı Ebu Hammu'nun daveti ile 769 (m. 1371) senesinde Biskra'ya geldi. Bu kabileleri Tlemsan sultanına karşı sıkı bağlarla bağladı. Burada altı sene kaldı. Bedevîler üzerindeki itibarını bildikleri için hükümdarlar kendisinden istifade etmek istedi. İbn-i Haldun Bedevîlerin sultana bağlılığını sağlamlaştırdı. Ebu Hammu kendisine haciplik vazifesi verdi ise de yanaşmadı. Merinî sultanı Ebu Faris, Tlemsan üzerine yürüyünce, Endülüs'e gitmek üzere Biskra'an ayrıldı. Yolda yakalanıp Sultan Ebu Faris huzuruna çıkarıldı. Sultan kaçtığı için kendisine gazap etti. İbn-i Haldun özür dileyip Bicaye'nin fethini kolaylaştıracak bilgiler vererek sultanın gazabını yumuşattı. Sonra da Tlemsan yakınlarındaki Ubbade'de evliyanın büyüklerinden Ebu Midyen Mağribî'nin türbesinde inzivaya çekildi.
Tlemsan Ebu Faris'in eline düşünce, İbn-i Haldun'a Bedevîleri Ebu Hammu'ya karşı kışkırtmak vazifesini verdi. Vezir İbn-i Gazi'nin asilere karşı harekatına katıldı. Neticede Ebu Hammu ağır bir mağlubiyete uğradı. Ebu Faris Tlemsan'da kendisine çok ihsanlarda bulundu. İbn-i Haldun sonra Biskra'ya döndü. Biskra emirinin sultana ayaklanmaya hazırlandığını hissedince ailesini de alarak Tlemsan'a gitmek üzere yola çıktı. Yolda sultanın vefat haberini aldı. Bunun üzerine Fas'a gitmeye karar verdi. Yolda Ebu Hammu'nun kışkırttığı eşkiyanın baskınına uğradı. Canını zor kurtardı. Fas'ta küçük sultan Said'in veziri İbn-i Gazi kendisine hüsnü kabul gösterdi. İbn-i Haldun burada tedris ve telifatla meşgul oldu.
Zamanla Fas'ta karışıklıklar çıktı. Sultan ve vezir makamlarından oldu. 776 (m. 1374) senesinde eski sultan Ebu Sâlim'in oğlu Ebü'l-Abbas tahta çıktı. İbn-i Haldun tevkif edildi. Serbest kaldığında artık emin yer olmaktan çıkan Fas'ta ailesini bırakıp, Endülüs'e gitti. Fas hükümeti, Nasrî sultanından kendisini iade etmesini istedi. Nasrî sultanı da bu isteğe uyarak İbn-i Haldun'u sınır dışı etti. İbn-i Haldun sahildeki Hüneyn'de biraz yaşadı. Sonra ailesiyle beraber Tlemsan'a gitmek üzere Ebu Hammu'ya ricacı oldu. Sultan kabul etti.
776 (m. 1375) senesinde buraya geldi. Kendisini yalnızca ilme verdi. Ancak sultan Bedevîleri yatıştırmakla vazifelendirince mecburen itaat etti. Yolda Benî Ârif kabilesi ileri gelenleri İbn-i Haldun'un aralarında kalması için sultandan izin aldılar. Ailesini de buraya getirip Benî Tucin beldesindeki İbn-i Selame Kalesi'ne yerleşti. Bu kalede dört sene kaldı. Bu müddet içinde ilim âlemince takdir edilen mühim eseri El-İber'in Mukaddime'sini yazmaya başladı. Müsveddeler 779 (m. 1377) senesinde tamamlandı. Çeşitli mehazları tetkik edebilmek için 780 (m. 1378) senesinde Tunus'a gitmek üzere izin aldı.
Burada sultanın himayesinde Mukaddime'den başka İslamiyetten önce ve sonra Arabistan ve Kuzey Afrika tarihini anlatan kitabını tamamlayarak sultana takdim etti. Burada ders vermekle de meşgul olmayı ihmal etmedi. Ancak Tunus müftüsü İbn-i Arafe kendisine muarız oldu. Sultanın 781 (m. 1381) senesinde açtığı sefere iştirak etmek zorunda kaldı. Ertesi sene de böyle bir sefere katılmaktan kurtulmak için hacca gitmek üzere izin aldı. Yolda İskenderiye'ye uğradı. Burada çok alâka gördü. Hacca gitmekten o sene için vazgeçip burada kalmaya karar verdi. Kahire'ye geçti. Memluk Sultanı Melik Zahir Berkuk kendisine çok iltifat etti. Burada tedrisatla meşgul oldu. Camiü'l-Ezher'de ders verdi. Etrafında çok talebe toplandı. Verdiği dersler çok âlaka gördü. Kamhiyye Medresesine müderris tayin edildi. İlk dersinde zamanın ilim ve devlet ricalinden kalabalık bir dinleyici kitlesi hazır bulundu. Sultan 786 (m. 1384) senesinde kendisini Malikî başkadılığına getirdi ve Veliyyüddin ünvanını verdi. Bu makamda iki sene bulundu.
İbn-i Haldun'a gösterilen bu teveccüh kıskançlıklara ve şikayete sebep oldu. Sultanın huzurundaki mürafaada (yüzleşerek mahkeme edilme) hasımlarının haksızlığını isbat etti ama kadılıktan da ayrıldı. Bunun üzerine Zahiriye Medresesi müderrisliğine tayin olundu. Bu esnada ailesini Tunus'tan getirmekte olan geminin İskenderiye açıklarında battığını öğrendi. 789 (m. 1387) senesinde hacca gitmek istediğini bildirerek Mısır'dan ayrıldı. Bu ayrılışında sultandan büyük ikram ve yardım gördü. Hac farizasını yapıp Mısır'a döndü.
791 senesi Muharrem ayında (m. 1389) Sargatmışiyye Medresesi müderrisliğine tayin olundu. Hadis-i şerif okuttu. Üç ay sonra Baybars Hankahı meşihatine getirildi. O sene Sultan Berkuk tahttan indirilince, müderrislikten ve meşihatten azledildi. Sultan Berkuk tekrar tahtını ele geçirince kendisini vazifelerine iade etti. Sultan Berkuk'un hal'ine dair ulemanın verdiği fetvaya imza attığı anlaşıldığı için meşihatten azledildi. Bunun üzerine sultana hitaben bir kaside yazıp kendisini affettirdi. Üstelik 801 (m. 1399) senesinde Malikî başkadılığına getirildi. Sultanın yerine geçen oğlu Melik Nasır Ferec, İbn-i Haldun'u vazifelerinde bıraktı. Sultanın 1400 senesindeki Suriye seferine katıldı. Kudüs ve diğer mukaddes makamları ziyaret etti. Dönüşte kadılıktan azledildi.
Bu arada Timur Han Haleb'i zabtedip Şam'a doğru yürüdü. Sultan Ferec ordusuyla Şam'a geldi. Kahire'de isyan çıktığı haberi gelince de geri döndü. Ulema şehri sulh ile Timur Han'a teslim etmeyi teklif ettiyse de Şam valisi Timur Han'a mukavemet etmeye karar verdi. Bunun üzerine İbn-i Haldun gizlice gidip ordugahında Timur Han ile görüştü. Onunla Kuzey Afrika tarihi ve Mukaddime'de izah ettiği asabiyet nazariyesi üzerine sohbet etti. Kitabının nüshasını takdim etti. Timur Han kendisine itibar etti. O da Timur Han'ı överek kendisini talih yıldızı olarak vasıflandırdı. Bunun üzerine Timur Han Mısır'a geçmeyip geri döndü.
İbn-i Haldun El-İber üzerinde çalışıp diğer kavimlerin tarihini de ekledi. Böylece bir umumî dünya tarihi yazmış oldu. Ömrünün son yıllarını Mısır'da geçiren İbn-i Haldun'a, Sultan Nasireddin Ferec devrinde de hürmet ve saygı gösterildi. Fazilet ve meziyyetleri takdir olundu. Devlet adamları ve memleketin ileri gelenleri, ona saygı ve hürmette kusur etmediler. Sultan Salih'in türbesinde, fıkıh ve hadis dersleri okuttu. 803-808 (m. 1401-1406) seneleri arasında dört defa Malikî başkadılığına getirildi. Vefatına kadar bu makamda kaldı.
Birçok memleketi gezip görmesi, iyi bir tahsil görmesi, çeşitli vazifeler yapması, gördüğü ve yaşadığı siyasi hadiseler, İbn-i Haldun'un ilmî hayatı ve çalışmaları üzerinde mühim tesirler yapmıştır. Bu husus, eserlerinde açıkça görülmektedir. Siyasî hayatı sebebiyle büyük sıkıntılar yaşamıştır. Bununla beraber çok itibarlı ve müreffeh zamanları da olmuştur. Tek başına devlet idare ettiği olmuş; sultanların tahttan indirilip tahta çıkarılmasında mühim rol oynamıştır. Bedevîler arasında uzun zaman yaşayarak tecrübe kazanmıştır. Bütün bunlar unutulmaz eseri Mukaddime'yi doğurmuştur.
Zamanının âlimlerinin ekserisi İbn-i Haldun'u ilmi ve geniş kültürü sebebiyle çok övmüşlerdir. Ancak siyasî hayatındaki zaaf teşkil eden bazı hareketleri, hissî davranışları sebebiyle tenkit edilmiştir. Yukarıda da işaret edilen geniş birikimi sebebiyle hadiseleri çeşitli açılardan ele alabilmesi, ananevî telakkilere sıkı sıkıya bağlı ilim çevreleri tarafından reaksiyonla karşılanmış; hatta fıkıh bilmemekle suçlanmıştır. Muhalifleri, hiç değilse belagat ve tarih bilgisinin yüksekliğini itirafa mecbur olmuştur. Behişti, "Kitabü'l-Kudat" adlı eserine bütün bu suçlamaları tek tek zikredip çoğunun aslı olmadığını ispatlamaya çalışmıştır.
Şurası bir hakikattir ki İbn-i Haldun, fazileti, alçakgönüllüğü, asaleti yanında, tarihçilik sahasında getirdiği yeniliklerle İslam dünyasında, hatta bütün dünya üzerinde çok mühim bir etki bırakmış; sonraki nesillere ciddi tesiri olmuştur. Osmanlı sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa, 1896 senesinde "Cemiyyetü'l-Halduniyye" adında bir ilmî cemiyet kurmuştur.
İbn-i Haldun, umumiyetle bir tarihçi olarak tanınmış; "Mukaddime" ise İslam aleminde daha ziyade bir siyasetname muamelesi görmüştür. Halbuki İbn-i Haldun'un tarihçiliğinden çok öte hususiyetleri vardır. Bir kere sosyoloji ilminin kurucusudur. O, sosyoloji ilmine; “İlm-i Tabiat-i Umran” adını vermiştir. İnsanların cemiyetler halinde birbirleriyle yardımlaşarak memleketleri imar etmelerini ve yaşayışları için gereken geçinme vasıtalarını, sebepleri ve aletleri hazırlamalarını, “Umran” kelimesiyle ifade etmiştir. Kendinden önce sosyoloji ilmine temas edenlerden farklı olarak, bu ilmin; siyaset, ahlak, hitabet ve başka ilim ve fen cümlesinden olmayıp, kendi başına bir ilim olduğunu ortaya koymuştur.
İbn-i Haldun'un sosyoloji ilmi ile ilgili görüş ve düşünceleri, meşhur "Mukaddime" kitabındadır. Bu kitap, yazdığı tarih kitabının önsözü mahiyetinde olup, iki büyük cilt halindedir. İbn-i Haldun, tarih ilminde belli metodlar bulunmasını ve tarih yazarlarının bu metotlara uymasını açıklamak için yazdığı "Mukaddime"'sinde, milletlerin; aynı canlılar gibi doğup büyüdüğünü, çocukluk, gençlik ve olgunluk devrelerinden sonra ihtiyarlayarak öldüklerini, tarih sahnesinden silindiklerini belirtir. Ayrıca basitten başlayarak, birbirini takip edecek şekilde ziraat, ticaret ve nihayet sanayi toplumları haline geldiklerini kabul eder ve geniş izahını yapar. Onun bu tasnifi, kendisinden asırlarca sonra gelen Avrupalı sosyologların tasniflerinden oldukça farklı ve daha mükemmeldir ve İslam devletlerinin tarihi seyrine daha uygundur.
İbn-i Haldun, milletlerin yükselmelerinin ve varlıklarının devamının, bir an önce şehirleşmelerine bağlı olduğunu öne sürer. Çoban ve ziraatçi olarak kalan toplulukların, ticaret ve sanayi ile uğraşanların kölesi gibi olacaklarını, ilimde, sanatta ve medeniyette yükselemeyeceklerini kuvvetli delillerle ortaya koyar. Bu bakımdan; varlıklarını sürdürmek isteyen milletlerin, bir an evvel ticarete ve sanayileşmeye yönelmelerini tavsiye eder.
İbn-i Haldun, Katib Çelebi'den sonra Anadolu'da tanındı. "Mukaddime" tercüme edildi. Naima, Pirizade Mehmed ve Ahmed Cevdet Paşa gibi Osmanlı tarihçilerinde İbn-i Haldun'un tesirleri görüldü. Batı dünyası ise, İbn-i Haldun'la ondokuzuncu asırlarda tanışabildi. Bununla beraber Avrupa'da İbn-i Haldun'a paralel fikirler ileri süren çok sayıda düşünür çıkmıştır. XVI. asırdan itibaren Machiavelli, Hegel, Dilthey, Durkheim'ın da aralarında bulunduğu altmış kadar müellif, İbn-i Haldun'un fikirlerini savunmuştur. Bunların İbn-i Haldun'dan ne derece ve nasıl tesir gördüklerini bugün için söylemek zordur ama, meşhur tarihçinin Avrupa siyaset düşüncesine katkısı ve tesiri inkar edilemeyecek boyuttadır. Bunlar İbn-i Haldun'dan tesir görmüş olmasalar bile, İbn-i Haldun'un fikirlerinin ne derece cihanşümul, derin ve geniş olduğunu göstermeye kâfidir.
Eserleri:
1- "Kitabü'l-İber ve Divanü'l-Mübtede ve'l-Haber fî Eyyami'l-Arab ve'l-Acem ve'l-Berber ve men Aşarahüm min Zevi's-Sultani'l-Ekber": Yedi büyük cilt halinde hazırlamış olup tarihe ait emsalsiz bir eserdir. "Kitabü'l-İber" ("İbretler Kitabı") diye tanınır. Bütün Avrupa tarihçilerinin birçok konuda müracaat ettikleri mühim bir eserdir. İbn-i Haldun bizzat müşahede ettiklerine işittiklerini ve bugüne intikal etmemiş bazı vesikaları da ekleyerek eserini meydana getirmiştir. Eser, bir mukaddime ve üç kitaptan müteşekkildir.
Bu tarihin girişi olan "Mukaddime" adlı eseri meşhurdur. Bu eserinde, cemiyetin çeşitli yönlerinden, antropoloji, coğrafya, tıb ve diğer birçok mevzudan bahsetmektedir. "Mukaddime"'de İbn-i Haldun bir tarih felsefesi kurmuştur. Tarih ilminin ehemmiyeti, tarihçilerin dikkat etmesi gereken usul ve kaideler, tarihçilerin düştüğü yanlışlıklar, tarih sahasında uydurulan hikayeler üzerinde durmuştur. "el-İber"'in ikinci kitabı, İslamiyetten önceki kavimlerin tarihi ile İslamiyetten sonraki Arap kavimlerinin tarihine dairdir. Bu kısım Taberî ve Mesudî gibi tarihçilerden nakillerden ibarettir. Çok hususî bir karakteri yoktur.
Üçüncü kitap, Kuzey Afrika tarihini anlatır. Başka tarihçilerin pek haberdar olmadığı bu beldelerin tarihini anlattığı için çok kıymetlidir. "Kitabü'l-İber", Mısır'da yedi cilt halinde basıldı (Bulak 1284). İngilizce, Fransızca, Farsçaya da tercüme olundu. "Mukaddime", kitabın aslından daha meşhur ve kıymetlidir. Defalarca basılmış; dünya lisanlarına tercüme edilmiştir. "Mukaddime"'sinin ilk iki kısmı, Şeyhülislam Pirizade ve üçüncü kısmı da Cevdet Paşa tarafından ve daha sonraki yıllarda başka mütercimler tarafından tercüme edilerek yayınlandı.
Tarihinin iki ve üçüncü kısmı Mehmed Ali Paşa'nın teşvikiyle Abdüllatif Subhi Paşa tarafından Türkçeye tercüme edilip "Miftahü'l-İber" adıyla 1276'da İstanbul'da tab olundu. Subhi Paşa esere Selefkî ve Eşkanîlerden bahseden "Tekmiletü'l-İber" adlı bir zeyl yazıp 1278'de neşretti. Bu da Arapçaya tercüme olundu.
İbn-i Haldun, eserin son cildine "Et-Ta'rif" adıyla kendi hal tercemesini de ilave etmiştir. "Rıhletü İbn-i Haldun" diye de bilinen bu eser zamanının sosyal yaşantısına ışık tutmak bakımından çok kıymetlidir. Şiirleri, hitabeleri, mektuplarına yer verir. Hususî hayatından az bahseder. Zaman zaman kendi hayatının muhasebesini yapıp bazı itiraflarda bulunur. Ayrıca da tab olunmuş; Fransızca ve İngilizceye de tercüme edilmiştir.
2- "Lübabü'l-Muhassal fî Usuli'd-Din": Fahrür-Razi'nin "Muhassal" muhtasarıdır. İbn-i Haldun'un gençliğinde yazdığı bu eser matbudur. İspanyolcaya tercüme edilmiştir.
3- "Şifaü's-sail li-tehzibi'l-mesail": Tasavvufa girmek isteyenlerin bir şeyhe bağlanmasının şart olup olmadığına dair bir suale cevap olarak yazılmıştır.
İbn-i Haldun'un ayrıca İbnü'r-Rüşd'den ihtisar edip Nasrî veya Merinî sultanına takdim ettiği mantık risalesi; hesab üzerine bir risalesi, usul-i fıkha dair manzum bir eseri, "Kaza Risalesi", "Kaside-i Bürde" şerhi, "Kaside-i İbni Abdun" şerhi vardır. Timur Han'ın arzusu üzerine Kuzey Afrika'yı anlatan ve Tatar lisanına tercüme olunan bir risalesi de bulunmaktadır.
İbn-i Haldun, ilm-i umran denilen bir disiplinin kurucusu olmakla tanınmıştır. Bu ilmin mevzuu, cemiyetin çeşitli halleridir. Bu da tarih ilmi vasıtasıyla öğrenilir. İlm-i umran sayesinde insan bir bakış açısı kazanır. Geçmişi öğrenip geleceği daha iyi anlama imkanı elde eder. Her şeyin bir gayesi vardır. Gayesini kaybeden yok olur. Baki olan sadece Allah'tır. İnsan, ancak cemiyet halinde yaşayan bir varlıktır. Beslenmek, ısınmak, hasılı hayatını devam ettirebilmek için başka insanlara muhtaçtır. Bu da cemiyet içinde bir düzen ve dayanışma ile mümkün olur. İnsan bir yandan elindekini savunurken, bir yanda başkasınınkini gözetmelidir. Bunu da herkes yapamaz. Bir üstün otorite gerekir. Bu da devlettir.
İbn-i Haldun, tarih ilminin mukaddes ve faydalı bir ilim olduğunu söyler. Böylece önceki milletlerin halleri öğrenilir. Bunları öğrenmek de insanı hatalardan korur. Tarihçi, tarihi hadiseleri tesbit eder. Bunların doğruluğunu araştırır. Doğruluğu kendince sabit olduktan sonra, bunlar arasındaki sebep-netice münasebetlerini ortaya koyar. Tarihçiler, hadiselerin sebeplerini bilirse, hadiseleri de doğru tesbit edebilir. Tarihçi bu bakımdan sadece nakle itibar edemez. Bunları benzer hadiselerle kıyaslamalıdır. Buna İbn-i Haldun, ilm-i umran adını vermektedir. Yani ilm-i umran, tarih ilminin batınını; ilm-i tarih de ilm-i umranın zahirini teşkil eder. Tarihçi, mesela sadece bir devletle alakalı haberleri nakletmez. Bu devleti ortaya çıkaran sebepler, devletin misyonu, devletin muvaffak olduğu veya olmadığı hususlar üzerinde durur. Tarihçi, bir hadiseyi değerlendirirken, o zamanki şartları nazar-ı itibara alır.
İbn-i Haldun'un çeşitli hususlardaki görüşleri şöyledir:
Aynı iklimde yaşayanlar hem fiziken, hem de mizaç bakımından birbirlerine benzer. İnsan cemiyeti, bir coğrafya ve iklim içinde teşekkül eder. Mutedil iklimde yaşayan insanlar, daha mamur ve medenidir. Peygamberlerin ekserisinin bu mıntıkalardan çıkması da burada yaşayanların bu bakımdan üstünlüğünü gösterir. İnsanların mizacı üzerinde iklim şartlarının mühim tesiri vardır. Sıcak yerlerde yaşayanlar daha hafif, aceleci, zevk düşkünüdür. Soğuk yerlerde yaşayanlar daha dikkatli ve tedbirlidir.
İnsanın gıdası da mizacına tesir eder. Mutedil yerlerde ziraat gelişmiştir. Şehirler kurulmuştur. İnsanlar refah içindedir. Daha iyi gıda alırlar. Hatta gereğinden fazla gıda aldıkları için, vücudları şekilsizleşir; zihinleri körelir. Kıtlık zamanında da alıştıklarından geri kaldıkları için daha kolay telef olurlar. Kırlık yerlerde yaşayanlar ise, daha sınırlı gıdalarla beslenir. Daha çok hareket eder. Bu sebeple hep vücudları mütenasiptir, hem de zekaları keskindir. Kıtlık zamanlarına daha iyi mukavemet ederler.
Cemiyette iki yaşama tarzı vardır: Hadarîlik ve bedevîlik. Hadarîlik (hadaret), yerleşik hayatı; bedevîlik (bedavet) ise göçebeliği ifade eder. Bu da insanın bulunduğu fizîki çevre ile alakalıdır. Bedevîlikte insan çevresindeki imkanlar üzerinde bir muamelede bulunmaz. Onunla iktifa eder. Gıda ve elbisesini daha ziyade bitki ve hayvanlardan temin eder. Kendine yeteni kullanır, biriktirmeye ne gerek vardır, ne de imkan. Bulunduğu çevrenin imkanları kifayet etmeyince, başka yerler arayıp göçmeye mecburdur. Hele hayvancı ise, hayvanların ihtiyaçlarının karşılanması zımnında her zaman yer değiştirmek zorundadır. Göçebelik, insanların en eski yaşama tarzıdır. Hem ihtiyaçların karşılanması, hem de düşmanlardan korunma bakımından devamlı bir hayat mücadelesi mevzubahistir.
Bu da çok sıkı bir dayanışmayı gerektirir. Bu bakımdan göçebeler arasında dayanışma (asabiyet) çok güçlüdür. Bedevîler, zaruri olanı elde etmekle iktifa ederler. Hadarîler ise, bundan öte haci (ihtiyaç), hatta kemali (ziynet) olanı elde etmekle Bedevîlerden ayrılır. Bunları muhafaza edebilmek için toplu halde yaşamak zorundadırlar. Bedevîler, her işlerini kendileri gören cesur insanlardır. Hadarîler ise yalnızca bir işte ustalaşmıştır. Alışkanlıklar, yaratılıştan gelen hususiyetlerin yerini almıştır. Bedevîler zaruriyatı temin ettikçe, daha ötesini düşünür ve umumiyetle zamanla yerleşik hayata geçerler. Mülk hissinin teşekkülü ile Hadarîleşme arasında paralellik vardır. Hadarîlerden de zamanla bir takım zaruretler sebebiyle bedevîleşenler nadir de olsa vardır. Hadarîler, emniyetlerini üstün otoriteye devretmiştir. Bu üstün otorite bazen zâlim idareciler halinde kendisini gösterir. Hadarîler, bunun üzerine siner ve birkaç nesil sonra korkak ve muhtaç insanlar haline gelir.
İnsanlar mülke yönelince, şehirler kurmak isterler. Böylece devlet teessüs ettikten sonra şehirler kurulabilir. Yani şehirler kurulmadan önce de devlet var olabilir. İnsan tabiatinde kötülük vardır. İdarecilerin kötülüğü, insanların birbirine kötülüğü yanında daha istisnaîdir. Bedevîlerin birbirlerine kötülüğünü yaşça büyük ve tecrübeli bilge kişiler engeller. Bedevîler arasında mutlaka akrabalık ve asabiyet bağı mevcuttur. Böyle bir bağı olmayanlar bedevî hayatı yaşayamaz. Bu bağ sebebiyle birbirlerine kötülük etmez ve birbirlerini düşmandan korurlar. Akrabalar arasında birbirini kollama ve koruma hissi tabii olarak mevcuttur. Akrabaları çok ve güçlü olan, bedevîler arasında da güçlü mevkie gelir. İşte aynı nesep bağına sahip insanların birbirini kollama ve koruma hissine asabiyet denir.
Akraba olmasalar da, bir arada yaşayanların diğerine göre daha gevşek de olsa mevcut bulunan birbirini kollama ve koruma hissine ise üst asabiyet denir. Asabiyet sahipleri arasında bir hakimiyet mücadelesi doğar ve güçlü olan, diğerlerine hakim olur. Cemiyette böyle bir otorite yoksa, o cemiyetin ömrü uzun olmaz. Asabiyeti eline geçiren güç, diğer kabileleri de hakimiyeti altına almak ister. Böylece devlet ve mülk doğar. Devletin ortaya çıkışında ferdin bir dahli yoktur. Cemiyet kendiliğinden o safhaya gelir. Bir devlet ortadan kalkınca, yerine başka bir devlet veya devletler geçer. Cemiyet halinde yaşamak güce bağlıdır. Güç, hakimiyeti celbeder. Güç, kendisinden daha aşağı asabiyet gücü hakimiyeti altına almak ister. Zamanla güç, kemal seviyeye gelir ve inişe geçer. Her şey yok olmaya mahkumdur. Eğer asabiyet mülk seviyesine gelmezse, zamanla yok olur.
Mülk, asabiyetle elde edilir. Ancak mülkü muhafaza için asabiyet yetmez. Ahlakî faziletlerin varlığı gerekir. Demek ki iktidarda iki unsur, yani hem asabiyet, hem de ahlak bulunmalıdır. Ahlakî unsurdan mahrum asabiyet zamanla zorbalığa dönüşür ve uzun müddet yaşayamaz. İnsan, hayvandan farklı olarak akıllı ve natıktır. İnsanda hayra meyil vardır. Bu olmasa idi mülk ve devlet olmazdı. Bu bakımdan mülk ve siyaset şerre dayanarak ortaya çıkamaz. Şerre dönüşünce de varlığını sürdüremez. Siyaset, hayrın neticesidir ve Allah'ın halifesi olmak demektir. Devletin gücü, onu kuran asabiyetin gücü ile ölçülür. Bunun da tabii bir sınırı vardır. Artık o sınır aşılamaz. Nitekim İslamiyetin gelişi ile Araplar muazzam bir fütuhat başlatmıştır. Bu da o devir Müslümanlarının asabiyeti sayesinde olmuştur. Zamanla bu gücün sınırına gelinmiş ve fütuhat durmuştur. Merkezden uzaklaştıkça gücün müdafaa tesiri azalır ve uzak beldeleri elde tutmak zorlaşır. Artık daha ilerideki güçleri hakimiyeti altına alamaz hale gelir. İşte bu, devlet gücünün tabii sınırıdır. Devlet gücü arttıkça bu sınır genişler, azaldıkça daralır.
Yenenler ve yenilenler arasında düşmanlık devamlı değildir. Hatta ikisi arasında zamanla bir taklid münasebeti doğar ve gelişir. Mağluplar, umumiyetle üstün gördükleri için galipleri taklide başlar. Bu, oğlun babaya uyması gibidir. Halkın hükümdara uyması da bu kabildendir. Bunun için “İnsanların dini, onları idare edenlerin dini üzeredir.” sözü söylenmiştir. Nitekim Endülüs'teki Müslümanlar, Frank hakimiyetine girince, zamanla Franklara benzemeye başlamıştır. İktidar ortak kabul etmez. Devlet iktidarını eline geçiren kimse, zamanla iktidarını şahsileştirir. Kendisini iktidara getiren asabiyeti tasfiye ederek, yanına sadakat ölçüsüne göre adamlar getirir. Çünki insan nefsinde ilah olmak arzusu vardır. Ancak iktidarı böyle şahsileştirilmesi, devletin devamı için lüzumludur. Mülk teşekkül edince, refah doğar. Mülk sahipleri rafine bir zevke bürünür. Lüks yaşama arzusu artar. Bunun da sınırı mülkün imkanları, servet ve kültürdür.
Gayesi iktidarı ele geçirmek olan asabiyet, bu gayeye ulaşınca artık uğraşacağı başka hedef kalmadığı için mülkü koruma maksadına yönelir. Çünki mülk sükuneti ve rahatlığı intac eder. İktidar sahipleri rahatını, gününü gün etmeyi düşünür. Böylece mülk kemaline ulaşmıştır. Bu da ihtiyarladığını gösterir. Asabiyet devlete, devlet de istikrarı elde edince varlık sebeplerini kaybeder. Bu ise sonun başlangıcını ifade eder. Rahat hayat, masrafı arttırır. İhtiyacın ise sonu yoktur. İnsanlar rahat ve lüks için hiçbir şeyden feragat etmek istemez hâle gelir. Başta devletin güç kaynağı olan zenginlik, artık onu kemirmeye başlar. Zamanla yeni bir güç sahibi asabiyet, devletin yerini alır ve yeni bir devlet sahneye çıkar. Fasid daire, onun için de işlemeye başlar. Böylece devletin doğuşu gelişip kemale gelmesi ve yıkılması insan hayatının safhalarına benzer. “Her kemalin bir zevali vardır.” sözü bunu ifade eder. İnsanlar bunu önceden öngörüp planlayamazlar.
Nitekim asabiyetin müşterek gayesiyle güç ve ahlakın bir araya gelir ve devlet ortaya çıkar. Bu ise insanın halife olarak yaradılışıyla paraleldir. İkinci safhada güç şahsileşir. Bu da insanın güçlü, ihtirasları sınırsız gençlik devrine tekabül eder. Üçüncü safhada siyasî istikrara paralel refah görülür. Bu da insanın çalışmalarının semerelerini yediği olgunluk çağına denk gelir. Dördüncü safhada insanlar istikrara alışmıştır. Bunu doğuran şart ve sebepleri unutmuştur. Siyasî iktidarı elde tutmak için uğraşmaktadır. İçte ve dışta muhafazakar tavırlarıyla sulhü temini ön planda tutmaktadır. Son safhada iktidar sahipleri bunu keyfî kullanırlar. İdareciler kendilerini vazgeçilmez zanneder. Menfaatlerini ön planda tutar. Artık devlet ihtiyarlamıştır. İktidarın kaynağı olan asabiyet zayıftır. Halk ise gününü gün etmektedir. Herkes asgarî menfaatini gözetmektedir. Bu vaziyette daha güçlü bir asabiyet, iktidarı ele alıp hakimiyetini kurar. Bunu engellemek kimsenin elinde değildir. Böylece her devlet doğar, büyür, gelişir ve yıkılır. Ancak mutlak yaratıcı olan Allah baki kalır.
Asabiyet mülk ve devleti meydana getirdikten sonra, bir zulüm vasıtası olabilir. Muayyen kimselere imkan sağlayıp, diğerlerini ezebilir. Bunun için devletin bir takım kaidelere göre yönetilmesi icab eder. Buna siyaset denir. Âlimler ve devlet adamlarının akıllarıyla buldukları ve çoğunluğun menfaatinin gözetildiği kaidelere aklî siyaset denir. Allah'ın tayin ettiği, bir başka deyişle dinî prensiplerin getirdiği siyaset kaidelerine de şer'i siyaset denir. Bütün ilimler İslamiyetten, Kur'an-ı kerimden çıkarılmıştır. İnsan dünya hayatını ahirete faydalı olacak şekilde yaşaması için yaratılmıştır. Bunun yolu ise şer'i siyasete riayettir. Böylece insan, dini korumak ve buna göre yaşamak hususunda kendisini yaratan Allah'a vekil olmuş olur. Buna hilafet denir. İnsanın yaradılış gayesine en uygun idare tarzı budur.
Hilafet, yani insanın bir halifeye (idareciye) biat etmesi; onun da dinin emir ve yasaklarını gerektiğinde zorla yerine getirmesi aklen lazım, dinen vacibdir. Nitekim dini getiren Hazreti Peygamber bunu yapmıştır. Sonra gelen Müslümanlar da bunun üzerinde icma etmiştir. Çünki dinî hükümlerin yerine getirilmesi gücün varlığını gerektirir. Halifenin Kureyşî olması prensibini de, o zamanlar Kureyş kabilesinin asabiyeti ile izah eder. Bu bakımdan Kureyş asabiyetini kaybettiği zamanlarda Kureyşî olmayanların da halifeliği sahihtir. Halifelik, hem insanların dinin emir ve yasaklarına uymasını temin edecek şartları hazırlar; hem de bu insanların maslahatını gözetir. Mülk, dinî olmayıp dünyevî maksatlar taşırsa, zamanla zulüm vasıtasına dönüşür. Bu bakımdan din, devletin dayandığı en mühim unsurdur. İlim, ferdî değil; sosyolojik bir vakıadır. İlimlerin ananevî hususiyetleri vardır. İslamî ilimlerin en mühim ananevi hususiyeti, senedi; yani rivayet edenlerin silsilesidir. Bir ilmin senedi var ve kuvvetli ise makbuldür ve devamlıdır. Siyasetteki parlama ve çöküşler, ilim hayatına tesir eder. Eğer ilim adamlarına itibar edilirse, ilim kalıcı olur ve bu gibi haricî amillerden müteessir olmaz.
İlim sahibi olmak demek, o ilme dair meseleleri çözebilmek için meleke kesbetmiş olmak demektir. İslamiyetin ilk zamanlarında ilim, dini öğrenmek manasına geliyordu. Bu da Kur'an-ı Kerim ve sünnetten terekküp ediyordu. İlim, günlük hayatın ta kendisi idi. Bu sebeple sistematik bir hâlde değildi. Hazreti Peygamber, sahabileri yeni Müslüman olan kavimlere göndererek dini anlattırdı. O devirde siyasî iktidarın sahibi olan halife de, aynı zamanda dinin temsilcisi idi. Bu sebeple halifenin dine uyup uymadığının kontrolü diye bir şey olamazdı. Zamanla farklı coğrafyalarda, farklı kültür ve âdetlere sahip insanlar Müslüman olunca, bunların örf ve âdetlerinden dine uymayanların ayırt edilmesi gerekince, dinin sistematik bir şekilde öğrenilip öğretilmesi zarurî olmuştur. Böylece ilim, her devirde hususî bir zümre (ilim adamları) tarafından öğrenilip öğretilen bir meleke hâline gelmiştir. Bir ilme ait tabirlerin öğrenilmesi, o ilmin öğrenildiği manasına gelmez. O ilme ait meseleleri çözebilecek vaziyete gelmek demektir. Bu tabirler birer vasıtadır.
Filozoflar, dünyanın hakikatini akılları ile çözmeye çalışırlar. Halbuki bunu anlamak için akıl kafi değildir. Bu hususlar akılla ispatlanacak veya reddedilecek hususlar değildir. Felsefe lüzumlu ve faydalıdır ama dini anlamak ve varlığın sırlarını çözmek için değildir. Allahın varlığı, peygamberlik mahiyeti, ahiretin nasıl olduğu gibi hususlara felsefe ile yaklaşmak abes ile iştigaldir. Felsefe, ancak insanın akılla -tarih gibi- anlaşılacak hususlarda dengeli ve düzgün düşünebilmesi, muhakeme kurabilmesi için faydalıdır. İnsanda sağlam bir meleke oluşturur. Tedrisat, ilmin bir parçasıdır. Bundan maksat, istidatlı talebeye bu sahada bir meleke kazandırmaktır. Tedrisat, sadece hoca ile talebe arasındaki bilgi alışverişi demek değildir. Bir hayat görüşünün, düşünme tarzının kazanılması demektir. Her ilmin tedrisatında üç safha vardır. Tedrisatta önce istidadına göre talebe ilmin esasına yaklaştırılır. İkinci safhada çeşitli meseleler ile bunlar hakkındaki ihtilaflar ve bunların hâl tarzları öğretilir. Üçüncü safhada o ilmin halledilmiş meseleleri ve hâl tarzları gözden geçirilir. Talebe bu melekeyi kazanınca, o ilimde icazeti hak eder. Hoca, önce talebenin istidadını teşhis etmeye çalışmalıdır. İstidadı olmayan talebe ile uğraşmak boşa zaman kaybıdır. İlme baskı ise teşebbüs kabiliyetini yok eder.
İnsanı hayvandan ayıran, iktisadî faaliyette bulunabilmesidir. İktisadî faaliyet, “Rızkınızı arayın.” mealindeki ayet-i kerimenin gereğidir. Allah insana akıl ve kemalat bahşetmiş; ayrıca peygamberler vasıtasıyla çeşitli ilimleri ve rızık temini yollarını öğretmiştir. İnsanın değeri, elde ettiğini hüner ve ortaya koyduğu eserler iledir. İnsanlık tarihini anlayabilmek için önce iktisadî faaliyetleri (ümran) tanımak lazımdır. Çünki insanlar muhtaç oldukları mal ve hizmetleri yardımlaşarak elde ederler. Böyle iş bölümü yaptıkları zaman, tek başına olduğundan daha çok mal ve hizmet üretebilirler. Bu sebeple bir arada yaşamaya mecburdurlar. Hem böylece bir araya gelmek suretiyle, dışarıdaki düşmanlara ve birbirlerinin tecavüzlerine karşı korunmuş olurlar. Bunun ehemmiyeti daha önce ortaya konmuş değildir. Her cemiyetin dünyayı imar hususunda ayrı bir tarzı vardır. Bu iktisadî münasebetlerin, insan ve cemiyetlerin karakterine tesiri vardır. Ucuza alıp pahalıya satmak gibi kaba menfaat münasebetleri, insanların karakter ve ahlâkına menfi tesiri vardır. Şehirlerden uzakta, siyasilerin baskısı altında yaşayan çiftçiler de asabiyeti zayıf, miskin, zavallı bir karakter taşırlar.
İlim ve sanatla uğraşmak insanın aklî kabiliyetlerini inkişaf ettirir. İlim ve sanatla uğraşmakla kültürel ve teknik seviye yükselebilir. Bunun iklim ve coğrafya ile bir alâkası yoktur. Bilhassa yazı, matematik gibi hususlar, aklî melekeyi ve zekayı çok inkişafa yarar. İnsanın düşünce kabiliyetini arttırır. Böylece o cemiyet medeniyet bakımından ilerler.
Cemiyetlerin sosyal ve iktisadî yapısı, onların bedevî veya Hadarî olmalarına göre farklılık arzeder. İktisadî yapıdaki değişiklikler, sosyal ve kültürel yapıya da yakından tesir edip değişmelere sebep olabilmektedir. Nitekim nesep asabiyeti, başka kabilelere karışmadan yaşayan Arap bedevîleri arasında çok güçlüdür. Bunların şehirlere yerleşmeyip badiyede ömür geçirmeleri, iktisadî şartların elvermemesindendir. Din, ahlak ve mizaç, insanın Hadarî veya bedevî yaşamasıyla alâkalı olduğu gibi, iktisadi vaziyetle de doğrudan irtibatlıdır. İktisadi faaliyetler çeşitlenince, üretim, refah ve bolluk artınca, ahlakî hislerde zayıflama meydana gelir.
İktisadî yapı israfa kaçmadan tanzim olunmalıdır. İnsan ihtiyaçlarının bir kısmı tabii, bir kısmı sunidir. Bunların makul bir tahdide tabi tutulması gerekir. Eğer bu yapılmazsa, insanlar haksız ve gayrı meşru kazanç yollarına saparlar. Ahlak, iktisadın üzerindedir. Siyasî gücü ele geçirmekte servetten ziyade asabiyet rol oynar. Servet sahibi olmak siyasî gücü elde etmekten çok, siyasî güç kolay servet sahibi olmayı kolaylaştırır. Dolayısıyla sosyal hadiselerin arkasında iktisadî faktörlerden çok moral faktörler rol oynar. Nitekim mesela Araplar gibi, nesebi muhafazaya ehemmiyet veren cemiyetler bedevî yaşamayı tercih eder ve nesepleri karışmaması için şehirleşmekten kaçınır. Buna ehemmiyet vermeyenler ise şehirlerde oturur. Bu bakımdan Afrika ve Mağrib memleketlerinde şehirleşme nisbeti düşüktür. Bunun öncelikli sebebi de ekonomik değildir.
Ülkelerin zenginlikleri, medeniyet ve mamurluk, orada yaşan insanların emeklerinin mahsulüdür. Bu bakımdan kazanç ancak emek sarfedilerek elde edilir. Sermaye tek başına bir kıymet ifade etmez. İnsan, hayat mücadelesinde hayvandan farklı olarak hem aklını, hem de emeğini kullanır. Zengin hayat, insanları emeğini kullanmaktan alıkoymaya başlar. Bu ise bir dejenerasyon alâmetidir.
Üç Mühim Kazanç Yolu
Üç mühim kazanç yolu vardır: Ziraat, sanat ve ticaret. Şehirleşme öncesinin biricik kazanç kaynağı ziraattir. Şehir halkı ziraatla uğraşmaz. Bunu aklı az, kolu kuvvetli kırlık yerler halkına bırakır. Bunlar da siyasî gücn baskısı ve topladığı ağır vergiler sebebiyle zamanla miskinleşir. Asabiyet sahibi cemiyetler ziraatla uğraşmaya yanaşmaz; yanaşanlar asabiyetini kaybeder. Zirai faaliyetler, hiçbir zaman bolluk içinde yaşamaya yetmez; siyasî hakimiyeti ele geçirmeye de imkan vermez.
Sanat, bir cemiyetin medenî seviyesini gösteren kazanç yoludur. Sanat bir memlekette ne kadar inkişaf etmişse, medeniyet, bolluk, refah da o nisbette artar. Terzilik, kasaplık, dokumacılık, demircilik gibi bazı sanatlar insan hayatı için zarurîdir. Kağıtçılık, mücellidlik gibi sanatlar, insanların üst seviyedeki ihtiyaçlarına cevap veren ilim, sanat ve siyasetle alâkalı mesleklerdir. Bir de askerlik mesleği vardır. Sanatlar insanların ihtiyaçları nisbetinde doğar ve inkişaf eder. Mesela yapı sanatı insanların Hadarî hayata geçişiyle başlamış en eski sanattır.
Üçüncü kazanç yolu ise ticarettir. Ticaret, gayrı meşru ve haksız mal ve servet elde etmeye en müsait kazanç yoludur. İnsanları en çok ifsad eden kazanç yolu da budur. Çünki insan tabiatında kötülük galiptir. Kötü tüccar, iyi tüccarı piyasadan sürüp atar. Tüccar piyasada tutunmak ve zarar etmemek istiyorsa, hem ahlakî prensiplerden taviz vermemeli; hem de kalabalık olan orta sınıfın ihtiyacı olan harcıalem ve orta kalitede malları getirip ucuza satmalıdır. Kaliteli ve pahalı malı ancak muayyen bir zümre alabilir. Bunların da sayısı azdır. Böylece tüccarın malı elinde kalıp zarar etme tehlikesi vardır. Tacir husumete kadir, hesap ve kitapta ahir (ihtiyatlı) olmalıdır. Böyle değilse siyasî güce dayanması gerekir. Demek ki tüccar cesur ve atak, müteşebbis, riske atılabilen bir kimse olmalıdır. Gerekirse mal için başka şehirlere seyahat etmelidir.
Devlet adaleti temin ederek ekonominin inkişafına yardımcı olmalıdır. Ayrıca devlet harcamaları, iktisadî hayatta mühim bir kalem tuttuğu için, istihsal ve istihlaki teşvik etmektedir. Devletten maaş alanların vaziyeti de ekonominin canlılığı ile aynı meyandadır. Devlet hazinesinde darlık olursa, bu anında ekonomiye akseder. Paranın devlet hazinesinde birikip kalması da ekonomide durgunluk meydana getirir. Servet saklanarak değil, harcanarak artar. Devletin iktisadi hayattaki rolü bundan ibarettir. Bizzat ziraî, ticarî ve sınaî faaliyetle bulunması doğru değildir. Aksi takdirde bu kazanç erbabına karşı haksız rekabet hasıl olur. Halkın çalışma şevki kırılır. Memleketi ziraat, ticaret ve sanat yoluyla imar edenlere haksızlık yapılmış olur. Vergi kaybı doğar. Eşya fiyatları yükselir. Siyasî güce eklenen iktisadî güç, zorbalığa yol açar. Fiyatların serbestçe tesbiti önlenir, halk önceden devletin tayin ettiği fiyatlarla mal satmaya zorlanır. Böylece iktisadî hayat çıkmaza girer ve yıkılır.
Siyasî baskı ve zulüm, kazanç yollarını baltalar. İnsanlardaki kazanç arzusunu köreltir. İktisadî inkişafa mani olur. Nitekim devletun kuruluşunda idare edenlerle edilenler arasında güçlü ve samimi bağlar vardır. Devlet hürriyetlere hürmetkardır. Zulüm asgarîdir. Böylece halk şevkle çalışır. Teşebbüs ruhu, kalkınma heyecanı yayılır. Memleket el birliği ile inkişaf eder. Zamanla idareciler lüks yaşamaya başlar. Masrafları artar. Halka zulmetmeye başlar. Ağır vergiler koyarlar. İnsanların çalışma şevki kırılır. Halk miskinleşir. Bilhassa ziraat ehli zarar görür. Halk çalışmaz, tarlalar ekilmez olur. Benzer bir vaziyet memleketleri istila edilen insanlarda görülür. Psikolojik yıkıma uğrar. Çalışma ve kazanma azimleri ile yaşama sevinçleri yok olur. Araplar tarafından istila edilen İran halkında bu husus müşahede edilmiştir.
Üstün otoritenin koyduğu kaideler altında yaşamaya mecbur kalan insanların şahsiyeti zamanla zayıflar. Müstakil hareket edemez olur. Eğer idareciler zulüm ve baskı yapıyorsa, kendilerine itimadı kaybederler. Pasifleşirler. Ruh ve fizik sıhhatini kaybedebilirler. Kırgın ve küskün bir hayat sürerler. Bedevîlerde ise böyle zaaflara rastlanmaz. İşte insanlarda bu hâle sebebiyet vermemek için insanlar öyle idare edilmelidir ki, hürriyetini kaybettiğini hissetmemelidir. İşte bedevîlerin kabile örf ve kaidelerine uymaları böyle bir inançladır. Bu sebeple ruh ve fizik sağlıkları yerindedir.
Bir memleketteki servetin kaynağı emektir. Tabii zenginlikler bile emek olmadan işe yaramaz. Ancak şahsî servetlerin kaynağı her zaman emek ile aynı nisbette değildir. İnsan, emek harcayarak ihtiyaçlarını karşılar. Buna rızık denir. Bundan fazlasına ise kazanç denir. Kazanç hem memleketin inkişaf etmesinin, hem sermaye birikiminin, hem de istismarın kaynağını teşkil eder. Şehirler kurulup da insanlar arasında iş bölümü teşekkül ettikçe, ihtiyacın üzerinde bir emek harcanarak istihsalde bulunulur. Buna rağmen emek sahiplerinin çoğu asgarî geçim seviyesinde yaşar. Bunun sebebi, ihtiyaç fazlası mahsullerin, muayyen zümrelerin eline geçmesidir. Bunların başında idareciler gelir. Vergi yoluyla hazineye toplanan kazanç, buradan idarecilere aktarılır. Siyasî güç sahipleri, ayrıca bu güce istinaden iktisadî imkanlar elde ederler. İnsanlar bunlara yanaşıp hizmet ederek itibar kazanmak ister. İdareciler, alt sınıfları kendilerine hizmet ettirerek kazanç elde eder. Böylece en üstten en alt kademeye kadar herkes bir alttaki sınıftan menfaat elde eder. Bu menfaat yukarı çıkıldıkça artar. Bu istismar düzeninin istihsali arttırdığı için cemiyete faydası da vardır.
Emek sahiplerinin ihtiyaç fazlası kısmını elde ederek zenginleşenler sadece idareciler değildir. Halkın sevip saydığı kimseler, mesela din büyükleri, şeyhler buna bir misaldir. İnsanlar bunlara seve seve hizmet eder. Bunlar da iktisadî imkanlar elde eder. Hiç çalışmadığı, dünyaya değer vermediği halde servet sahibi olan çoktur. Bu bir kabiliyet ve karizma meselesidir. Nitekim hayatını zar zor idame ettiren din âlimi de çoktur. Çok kimse de iktisadî ve siyasî değişikliklerden istifade ederek kazanç elde eder. Mesela devletler yıkılmaya yüz tuttuğu zaman, iktisadî hayat sarsılır, mülk para etmez, çok kimse mülklerini ucuz fiyata elden çıkarır. Başkaları da bunları elde edip servet sahibi olur. Böylece bir iki nesil içinde çok servet sahibi olan aileler vardır. Büyük risklere atılarak da servet sahibi olunabilir. Nitekim ticarî veya askerî seferlere, muharebe ve fetihlere iştirak eden askerler ganimet yoluyla çok zengin olabilmektedir.
Saltanat Alâmetleri
İbn-i Haldun, meşhur eseri Mukaddime'sinde devlet ve cemiyetlerin kemal ve zevallerinin sebeplerini şöyle ifade etmektedir: “Güzel ahlâk ve güzel hasletler, devlet ve saltanat alâmetleridir. Kötü ahlâk ise, mülk ve devletin zevaline alâmettir. Bir cemiyette güzel ahlâka itibarın çokluğu, o kimselerin meydana getirdiği devletin güçlülüğü ile refah ve saadetin çokluğunu gösterir. Kötü ahlâka itibar ise, devlet ve idarenin ortadan kalkacağına, mülk ve saltanatın o cemiyetin elinden çıkarak, başkalarına geçeceğine alâmettir.
İnsanların bir hayrı elde etmek veya bir kötülüğü gidermek için birbirlerine muhtaç olduklarını herkes bilir, insanlar bir arada yaşamak için yaratılmışlardır. Akıl sahibi olan insan, ruh ve bedenden meydana gelen bir varlıktır. Bu hususiyetleri sebebiyle insanın hayır ve iyiliklere rağbet edip, kötülüklerden sakınacağı aşikardır. Lakin insanı, kötülüklere ve bozuk işlere meylettirip, onlara düşkün hâle getiren şehevî ve gadabî kuvvetler de vardır. Bunlar nefsin kuvvetleridir, insan aklını kullanıp, tedbir ile kendisini doğru yola sevketmezse, nefsine yenilerek, sonunda şehevî ve gadabî kuvvetlere esir olur.”