Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, kıraat, nahiv, edebiyat ve siyer âlimi. İsmi, Abdullah bin Müslim bin Kuteybe ed-Dineverî, künyesi Ebu Muhammed'dir. Kufe'de doğduğu için el-Kufî, babası Mervli olduğu için el-Mervezî, Bağdat'ta yaşadığı için el-Bağdadî ve dedesinin ismi sebebiyle el-Kutebî diye de tanınır.
Kuteybe, kıtbe kelimesinin tasgir edilmiş (küçültülmüş) şeklidir. Kıtbe, deve palanı demektir. Dinever'de kadılık yaptığı için Dineverî lakabıyla meşhur olmuştur. 213 (m. 824) yılının Receb ayı başlarında Kufe'de dünyaya geldi. 276 (m. 889) senesinde Bağdat'ta vefat etti.
20'den fazla üstattan ders aldı. İlk tahsilini babasından gördü. Bağdat'ta tefsir, hadis, fıkıh, nahiv, lügat, kelam, edebiyat ve tarih ilmi tahsil etti. Ahmed bin Sa'id el-Lihyanî'den fıkıh, İbn-i Rahaveyh'den nahiv, lügat, aruz gibi Arapça ilimlerini, Ebu Hatim es-Sicistanî'den de kıraat ve hadis ilimlerini okudu. Muhammed bin Selam el-Cümahî, Yahya bin Eksem, Harmele bin Yahya, Hüseyin bin Hüseyin bin Harb, İbn-i Bükeyr, İbrahim bin Süfyan ez-Ziyadî, Muhammed bin Ziyad, İshak bin İbrahim es-Sevvaf, Muhammed bin Yahya, Ziyad bin Yahya el-Hassan, Şubabe bin Sevvar, Amr bin Bahr el-Cahiz, İshak bin İbrahim eş-Şehid, Zeyd bin Ahzem, Ebu'l-Fadl er-Reyyaşî, Saffar, Abdurrahman bin Bişr, Muhammed bin Halid el-Muhalleb, Ahmed bin Halid e-Darir, Abdurrahman bin Abdullah bin Kureyb gibi âlimlerden ilim tahsil etti.
Horasan, Mekke, Medine ve Basra'ya ilim için seyahatlerde bulundu. Basra'da divan-ı mezalim (yüksek idare mahkemesi) reisliği yaptı. Devlet ricalinden hürmet ve alaka gördü. Halife Mütevekkil ve Mutemid'in veziri Ebu'l-Hasan Ubeydullah bin Yahya bin Hakan ile ilmi münasebetlerde bulundu; hatta "Edebü'l-Katib" adlı eserini kendisine ithaf etti. Kaza adabına olan vukufundan dolayı Hemedan yakınlarındaki Dinever'e kadı tayin edildi. Horasan'a giderken vali Abdullah bin Tahir'in oğlu Muhammed ile dostluk kurdu. Halife Mutemid'in kardeşi Muvaffak kendisini Horasan'dan Bağdat'a davet etti. Burada telif ettiği "El-Maarif" adlı eserini kendisine okudu ve iltifat gördü. Bilahare ders vermek üzere kadılıktan ayrılarak, Bağdat'ta müderrislik yapıp talebe yetiştirdi.
Başta oğlu Ahmed olmak üzere, Ahmed bin Mervan el-Mervezî, İbrahim bin Ahmed eş-Şeybanî, Muhammed bin Halef el-Merzübanî, İbrahim bin Muhammed es-Saig, Ubeydullah bin Abdurrahman es-Sükkerî, Ahmed bin Muhammed ed-Darab, Ubeydullah bin Bükeyr, Heysem Eş-Şaşî, İbn-i Dürüsteveyh, Kasım bin Esbağ el-Endelüsî, Muhammed bin Ebü'l-Esved, Muhammed bin Ali El-Kercî, Muhammed bin Hamide t-Temimî, Ubeydullah bin Muhammed, Ahmed bin Hüseyin, Ahmed bin Umeyra, Muhammed bin Fadl gibi âlimler kendisinden ilim aldılar. İbn-i Kuteybe'nin neslinden çok âlimler yetişmiştir.
Eserleri
Çok sayıda eser yazdı. Kaynaklar eserlerinin sayısını 65'e kadar çıkarırlar. En meşhur eserleri şunlardır:
1- "Garibü'l-Kur'an": Yazma nüshası Şam'da Zahiriyye kütüphanesindedir. Seyyid Ahmed Sakr'ın tahkikiyle 1378 senesinde Kahire'de basılmıştır. 2- "Müşkilü'l-Kur'an": Seyyid Ahmed Sakr'ın tahkikiyle 1373 senesinde Darü İhyai'l-Kütübi'l-Arabiyye tarafından Kahire'de tab olunmuştur. 3- "Meaniü'l-Kur'an": İki cilttir. 4- "El-Kıraat", 5- "İ'rabü'l-Kıraat", 6- "Er-Reddü ale'l-Kail bi-Halkı'l-Kur'an": Adından da anlaşılacağı gibi, Kuran-ı kerimin mahluk olduğuna inanlara karşı yazılmış bir reddiyedir. 7- "Adabü'l-Kıraat", 8- "Garibü'l-Hadis": 1397 senesinde Bağdat'ta Abdullah el-Cüburî tarafından tahkikli olarak neşredilmiştir. 9- "Islahü'l-Galati Ebi Ubeyd": Yazma nüshası İstanbul Süleymaniye kütüphanesindedir. 10- "Müşkilü'l-Hadis": Kahire'de 1326'da "Te'vilü Muhtelefi'l-Hadis" adıyla basılmıştır. Fransızcaya da tercüme olunmuştur. 11- "El-Mesailü ve'l-Ecvibe fi'l-Hadis ve'l-Lüga": Matbudur. 12- "Delailü'n-Nübüvve", yazma nüshası Kahire'de Tımariyye kütüphanesindedir. 13- "Camiü'l-Fıkh", 14- "Kitabü'l-Eşribe": Fıkha dair olup Dımeşkü'ş-Şam'da basılmıştır. 15- "Er-Reddü ale'l-Müşebbihe": Fırak-ı dalleden Müşebbihe fırkasını reddeden bir kitaptır. 1349 yılında Zahidü'l-Kevserî'nin tahkikiyle Saadet matbaasında basılmıştır. 16- "Edebü'l-Katib": Edebiyat dair olup matbudur. 17- "Uyunü'ş-Şi'r", 18- "Kitabü Meani'l-Kebir": Matbudur. 19- "Divanü'l-Katib", 20- "Takvimül-Lisan". 21- "Halkul İnsan", 22- "Kitabü'l-Hayl", 23- "Kitabü'l-Enva": Astronomi kitabıdır ve Haydarabad'da basılmıştır. 24- "Camiü'n-Nahvî'l-Kebir", 25- "Camiü'n-Nahvî's-Sagir", 26- "El-Meysir ve'l-Kıdah": Fıkha dairdir ve 1343 tarihinde Muhibbüddin el-Hatib'in tahkikiyle Selefiyye matbaasında basılmıştır. 27- "Fazlu'l-Arab ale'l-Acem": Mecelletü'l-Muktebes'te kısmen neşrolunmuştur. 28- "Uyunü'l-Ahbar": Tarihe dair olup 1343'de basılmıştır. 29- "Tabakatü'ş-Şuara": Matbudur. 30- "El-Hikayetü ve'l-Mehki". 31- "Feraidü'd-Dür", 32- "Hükmü'l-Emsal", 33- "Adabü'l-Işret", 34- "Kitabü'l-İlm", 35- "Ta'birü'r-Rüya", 36- "El-Cevabatü'l-Hazıra", 37- "El-Cerasim": Biyolojiye dairdir. 38- "El-İmame ve's-Siyase", tarihe dairdir ve matbudur. 39- "El-Mearif": Peygamberler, sahabiler, Tabiîn, ulema, hükümdarlar, şairler ve tarihi şahsiyetlerle alakalı meraklı ve nadir bulunan bilgiler vermektedir. İbn-i Kuteybe'nin en meşhur eserlerindendir. Defalarca basılmıştır.
İbn-i Kuteybe, zamanında Bağdat nahiv ekolünün mühim bir temsilcisi idi. Basra ve Kufe ekolü âlimlerinden de okuyup; bu iki ekolün kaidelerini birbiriyle uzlaştırmaya gayret etmiştir. "Garibü'l-Kur'an" ve garibü'l-hadis denilen ve ayetlerle hadislerde geçen alışılmadık kelimeleri mevzu edinen ilmin öncülerinden olmuştur. Ulemadan çok zat, kendisini methedip, sika, itimada şayan bir âlim olduğunu söylerler. Hatta “Mutezile mezhebinde Cahiz ne ise, Ehl-i sünnette de İbn-i Kuteybe odur.” denilmiştir. Hafız Silefî onun için, “Sikattan (güvenilirlerden) ve ehl-i sünnettendir.” der. Hatib el-Bağdadî de; “İbn-i Kuteybe, sika, dindar ve fazıl bir zat idi.” demektedir. Amelde İmam-ı Malik veya Ahmed bin Hanbel veya İshak bin Raheveyh'in mezhebinde olduğunu söyleyen kaynaklar vardır. Ömrü boyunca Mutezile ve Müşebbihe fırkalarıyla mücadele etmiştir. Ne gariptir ki, Ehl-i Beyt'e olan muhabbetinden dolayı Şiilikle itham edilmişse de, Ehl-i sünnetten olduğuna eserleri şahittir.
İbn-i Kuteybe, selef-i salihinin itikadında ehl-i sünnet âlimi idi. Bazı görüşleri âlimler tarafından haklı olarak tenkit edilmekle beraber, İbn-i Kuteybe'nin sonradan bunlardan rücu etmiş olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Mamafih zayıf ve mevzu rivayetler üzerinde hassasiyet göstermeden hadis rivayet ettikleri gerekçesiyle ehl-i hadis; hadislere çekingen davranıp kıyasa müracaat ettikleri gerekçesiyle ehl-i reye aşırı tenkitlerde bulunduğu da bir gerçektir. Nitekim son zamanlarda yetişmiş meşhur âlim Zahid el-Kevserî, müellifin "El-İhtilaf fi'l-Lafz" adlı eserinin neşrinin haşiyelerinde bunlara işaret etmektedir. Ne yazık ki, İbn-i Kuteybe'nin bu gibi sözleri, sonra gelen İbni Teymiyye, İbni Kayyım gibi müfrilere senet teşkil etmiştir.
276 (m. 889) senesinin Receb ayında bir gün hastalanarak bayılmış; sonra sakinleşmiş; ertesi seher vakti kelime-i şehadeti tekrar ede ede vefat etmiştir. Vefatında 63 yaşında idi. Vefatı Bağdat'ta olmuştur. 270 (m. 883) senesi Zilkade ayında vefat ettiği de rivayet olunur. Güzel giyinen, yakışıklı, uzun beyaz sakallı bir zat idi. Yumuşak huylu, nazik, mütevazı, züht ve takva sahibi olduğunda kaynaklar hemen hemen müttefiktir.
İbn-i Kuteybe'nin Ebu Cafer Ahmed adında fakih bir oğlu vardır. Dinever'de doğmuştur. Mısır'da Malikî kadısı idi. İbn-i Kuteybe'nin eserlerinin Mısır'da tanınmasını sağlamıştır. Tarihte İbn-i Kuteybe ismiyle meşhur iki âlim daha vardır. Birincisi Bekkar bin Kuteybe olup 270 (m. 884) senesinde Kahire'de vefat etmiş bir Hanefî fıkıh âlimidir. İkincisi Mutezili itikadında ve Şiî ulemasından İbrahim bin Kuteybe olup, Abdullah bin Müslim ile çoğu zaman karıştırılmaktadır. Nitekim her ikisinin de "El-Maarif" adında eseri vardır.
İbn-i Kuteybe, çeşitli eserlerinde İslam itikadını şöyle bildirmektedir: İslamiyet, his uzuvlarına değil, gayba imana; dolayısıyla Hazreti Peygamberin hadis-i şeriflerine inanmaya dayanır. Gayba imana dayanmayan bir din yoktur. Bu sebeple bazı hadis-i şerifleri, gramer kaideleri yoluyla inkar etmeye kalkışmak, Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten ayrılmaya sebep olur. Bir kişinin bildirdiği hadis-i şerifleri (haber-i vahitleri) kabul etmemek de, Müslümanların birliğini zedeler. Hadis-i şerifler toplanmadan evvel Müslümanlar muhtelif fırkalara ayrılmıştı.
Hadis-i şeriflerin toplanıp bir araya getirilmesiyle Müslümanların birliği temin edilmiştir. Resulullah ve Eshabının yolu tamamen aydınlanmış, ortaya çıkmıştır. Artık insanların kendi kafasına göre değil, hadis-i şeriflere göre hüküm vermesi gerekmektedir. Kur'an-ı Kerim'in manası açıkça anlaşılamayan ayetlerinin anlaşılmasında, hadis-i şeriflere müracaat etmek zarurîdir. Evet, hadis-i şeriflerin sahih olanları bulunduğu gibi, zayıf ve mevzu olanları da vardır. Hadis âlimleri bunları bulmuş, ayırmıştır. Bazı hadis-i şeriflerde de mana açık değildir. Müteşabih ve kinaye ifadeler vardır. Bunların manasını da müteşabih ayetlerde olduğu gibi ancak selef-i salihin âlimleri yapabilir.
Kur'an-ı Kerim ayetlerini anlamaya çalışırken, Mutezile âlimleri gibi akıl yürüterek, kıyasa başvurarak, felsefe yaparak hareket etmek caiz değildir. Bunlar akıl ve mantığa uymaz gördükleri ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri yersiz tevil ederek, bunlara hakikî manaları dışında manalar yüklemişlerdir. Halbuki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki ince hikmetlerin ve derin manaların bu yolla bilinmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple bazı kelamcılar, birbirini tekfir eden fırkalara ayrılmıştır. Dinin tali hükümleri, füruatı olan ibadetlerde farklı içtihatların ileri sürülmesi mümkündür ama, aslî hükümlerde, itikadî meselelerde akıl yürütmek caiz değildir.
Kelamla uğraşıp doğru yoldan ayrılan bazı fırkalar, ibadetler hususunda gevşek davranmış; hatta bazıları nassların açıkça yasakladığı içkinin haram olmadığını iddia etmeye kalkışmıştır. Yine bunlar, bir kişinin bildirdiği hadis-i şerifleri (haber-i vahidi) itikat hususunda ciddiye almamışlardır. Halbuki Allahü Teâlâ, insanlara peygamber göndererek, ona uymalarını emretmiştir. Nitekim peygamber de bir kişidir. O hâlde doğru söyleyen tek bir kişinin bile haberine itimat etmek lazım gelir.
Allahü Teâlâ dinde orta yolu emretmiştir. Kimse Allahü Teâlâ'nın sıfatlarının mahiyetini bilmek gibi takatleri üzerinde bir işle mükellef tutulmamıştır. Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde Allahü Teâlâ'ya atfedilen sıfatları fazla derine dalmadan ispat edip, Cenab-ı Hakk'ı mahluklara benzetmemek lazım gelir. Müşebbihe fırkası, Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını ispatta aşırıya giderek sapıtmışlardır. Bazı kelam fırkaları ise, Allahü Teâlâ'yı tenzihte aşırı giderek doğru yoldan ayrılmışlardır. Nitekim Allahü Teâlâ ilim ile âlim, kudret ile kadirdir. Her iki fırka da ifrattadır.
Allahü Teâlâ zatıyla değil, ilmiyle her yerdedir. Zatıyla arştadır. Allah'ın zatıyla her yerde olması, hululü (Cenab-ı Hakk'ın eşyada görünmesini) gerektirir. Bu ise caiz değildir. Nasslarda geçen yed (el), ısba (parmak), nüzul (inmek), nefs (kendi), nefh (üflemek) gibi sıfatları, fazla derine dalmadan Allahü Teâlâ'ya atfetmelidir. Bunlar hakkında ileri sürülen teviller isabetsizdir. Gramer kaidelerine de uymaz.
Allahü Teâlâ dünyada mahlukların hiçbirine görünmez. Ahirette müminlerce görülecektir. Bu, Cenab-ı Hakk'ın müminlere vereceği görme gücü ile mümkün olacaktır. Eğer rüyetullah (ahirette Allahü Teâlâ'yı görmek) konusundaki hadis-i şerifler kabul edilmezse, dinin namaz, hac, zekat ve talaka dair hükümlerini ispatlamak da imkansız olur.
Kur'an-ı Kerim Allah kelamıdır. Mahluk değildir. Kur'an-ı Kerim'in metnini okumak (tilavet ve kıraat) insana ait bir fiildir. Bu sebeple mahluktur. Tilavet veya kıraate mevzu olan lafızlar Allahü Teâlâ'nın kelamıdır. Bu bakımdan mahluk değildir.
Her şey Allah'ın kaderi ve kazasına göre vuku bulur. Buna inanmak farzdır. Bunu ispat eden çok sayıda ayet-i kerime ve hadis-i şerif bulunmaktadır. Mamafih kader bir sırr-ı ilahidir. Bu meselenin çözülmesi mümkün değildir. İnsanlar, bunu çözecek imkan ve kabiliyete sahip değildir. Nitekim güçlü bir kimse, bazen aciz kalabilir. Akıllı, fakir düşebilir. Aptallar, zengin olabilir. Kahraman, mağlup olabilir. Korkak galip gelebilir. Üstelik her insanın sahip olduğu üstünlük farklıdır. Herkes aynı ilahî lütfa mazhar değildir. Bazıları zengin yerde dünyaya gelir. Bolca nimetlere kavuşur. Bedenleri daha güzeldir. Beldelerinde leziz yiyecekler vardır. Cemiyetleri, ilim, fen ve sanatta ileridir. Buna mukabil bazı insanlar fakir beldelerde dünyaya gelir. Bedenleri çirkindir. Kavuştukları nimetler, evleri, yiyecekleri, elbiseleri güzel değildir. Kimi peygamber tebliğatını işitmiş; kimi işitmemişti r. Demek ki Allahü Teâlâ herkese farklı bir kader tayin etmiş, farklı yollar çizmiştir. Ancak bu, Allahü Teâlâ'nın kullarına zulmettiği manasına gelmemektedir. Zira o mülkünde dilediğini yapabilir. Kullarını çeşitli imtihanlara tabi tutabilir. İnsanlara bu imtihanları geçebilecek kudreti verir. Bu sebeple insanlar yaptıkları ile mükafata veya cezaya müstahak olurlar.
Allahü Teâlâ, kullarına gayptan haber getiren peygamberler gönderir. Bunlar mucizeler göstererek doğru olduklarını ispatlar. Nitekim Hazreti Muhammed'in de mucizeleri vardır. Bunları inkar etmek, peygamberliğin delillerinin eksik olduğunu söylemek demektir. Peygamberler, büyük günahlardan mahfuzdur. Yani büyük günah işlemez. Ayak sürçmesi kabilinden bazı küçük kusurlar işlemeleri caizdir.
Çürümüş cesetlerin diriltilmesi nasıl akla uygun ise, (dünya ile ahiret arasındaki) berzah âleminde ölülerin nimet veya azaba uğratılmasını da aklen uygundur. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebevî bunu bildirmektedir (Ali İmran suresi: 169; Mümin suresi: 46). Hazreti Peygamber, kabir azabından Allah'a sığınmıştır. Kur'an-ı Kerim'de berzah âlemine dair geçen ayet-i kerimeler muhtasardır. Hazreti Peygamber bunları hadis-i şeriflerle açıklamıştır. Bu hususta tereddüde mahal kalmamıştır. Ölenlerin ruhları iman ve taatlerine göre, ya illiyyine veya siccine gider. Hazreti İsa ruh ve beden ile beraber göğe yükseltilmiştir. Kıyamet kopmadan evvel yeryüzüne inecektir. Ehl-i kitap külliyen ona imanı reddedecektir. Bu da kıyametin kopmasının yakın olduğuna alamet teşkil edecektir. Kur'an-ı Kerim bunu bildirmektedir (Nisa suresi: 158-159; Zuhruf suresi: 61).
İman, tasdikten ibarettir. Tasdik ehli sayılan insanlar üç gruptur: 1- Sadece diliyle tasdik eden münafıklar, 2- Hem dili, hem de kalbiyle tasdik eden, fakat büyük günah işleyenler, 3- Büyük günahlardan sakınan gerçek müminler. Buna göre gerçek imanın üç unsuru vardır: Kalp ve dil ile tasdik edip, ilahi buyrukları yerine getirmek. Uluhiyyeti, nübüvveti ve ahiret hayatı gibi esas kaideleri inkar etmek küfürdür. Böyle yapan kafirdir. Ancak bir tevile dayanarak, mesela kaderi, mest üzerine meshi ve bir anda üç talakın vuku bulduğunu inkar etmek küfür değil, bid'attir. Böyle inanan bidat sahibi (sapık) olur.
İbn-i Kuteybe'nin Maarif adlı eserinden seçmeler:
Resulullah'ın kerimesi Hazreti Fatıma'nın Hazreti Ali'den Hasan, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adında beş çocuğu oldu. Muhsin küçükken vefat etti. Ümmü Gülsüm, Ömer bin Hattab; şehadetinden sonra da Abdullah bin Cafer ile evlendi. Zeyneb ise amcazadesi Abdullah bin Cafer ile evlendi. Cafer, Ali, Avn, Abbas ve Ümmü Gülsüm adında beş çocuğu oldu. Ümmü Gülsüm, önce Kasım bin Muhammed bin Cafer ile, sonra Haccac bin Yusuf ile, en sonda Eban bin Osman bin Affan ile evlendi.
Vehb bin Münebbih zikretti: Allahü Tebâreke ve Teâlâ, Âdem Aleyhisselamı yeryüzüne indirdiği vakit, Âdem hüzün ve keder içinde idi. Cennet'ten çıktığı için ağlardı. Allah da onu Cennet çadırlarından bir çadır vermek suretiyle teselli etti. Onu Mekke'de Kâbe'nin civarına koydu. Çadır, kırmızı Cennet yakutlarından idi. Onda Cennet külçelerinden altından kandiller vardı. Âdem Aleyhisselamın üzerine oturduğu kürsüsü de beyaz yakut idi. Âdem Aleyhisselamdan sonra Allahü Teâlâ beyti melekler vasıtasıyla korudu. Harem o zaman meleklerin makamıydı. Âdem Aleyhisselamın çadırı o vefat edinceye kadar kaldı. Sonra Allahü Teâlâ onu kendi katına refetti. Âdemoğulları onun yerine taş ve çamurdan bir beyt inşa ettiler. Sonra tufan onu yıktı. Yerini belirsiz hâle getirdi. Yeryüzü de bin sene harap bir vaziyette kaldı. Nihayet Allah Tebâreke ve Teâlâ İbrahim Aleyhisselama beytini inşa etmesi için emretti. Bunun üzerine bir sekinet, bir bulut gibi geldi. Sanki üzerinde insan gibi konuşan bir baş vardı. Dedi ki: “Ey İbrahim! Gölgemi al ve onun üzerine binayı inşa et.” O ve oğlu İsmail Aleyhisselam da temellerini kazıp beyti yaptılar. İşte bu, insanlar için konulan ilk beyt, yani Allahü Teâlâ'nın evidir. Kâbe aynı zamanda yeryüzündeki ilk mabettir.
Ebu Talib güzel koku ve bazen buğday ticareti yapardı. Hazreti Ebu Bekr, Osman, Talha ve Abdurrahman bin Avf bezzaz (manifaturacı) idi. Sa'd bin Ebu Vakkas, ok yontardı. Zübeyr ve Amr bin As kasap idi. Hazreti Peygamberin Kâbe anahtarlarını teslim ettiği Osman bin Talha terzi idi. Ebu Süfyan zeytinyağı satardı. Utbe bin Ebu Vakkas dülger idi.
Zübeyr bin Avvam ve Hasan el-Basrî mavi gözlü idi. Dört nesilde sahabilik şerefine kavuşan yalnız şu zatlardır: Ebu Kuhafe, oğlu Hazreti Ebu Bekr, oğlu Abdurrahman ve oğlu Muhammed (aleyhimürrıdvan). Amr bin As oğlundan 12 yaş büyük idi. O da oğlundan 12 yaş büyük idi.
Hazreti Ömer ve Hazreti Abbas o kadar uzun boylu idiki, yürürken sanki o binekte, diğerleri yaya gibiydi. Adî bin Hatim o kadar uzun boylu idiki, ata bindiği zaman, ayağı yere sürterdi.
Cahiliye devrinde Kureyş, hürmet icab eden şeylere karşı zulmediyordu. Bu sebeple Abdullah bin Cüd'an ve Zübeyr bin Abdülmuttalib harekete geçti. Kavimlerini yardımlaşma üzere anlaşmaya ve mazlumun hakkını zâlimden almaya çağırdı. Onlar da bu söze icabet etti. Böylece Abdullah bin Cüd'an'ın evinde anlaşma yapıldı. Resulullah da burada söz verenler arasında idi. Buna hılfü'l-fudul denir.
Hurafe, Cahiliye devrinde yaşamış Beni Uzre'den bir adam idi. Cin taifesi onu kaçırmış, esir etmişti. Böylece onlarla beraber uzun zaman kaldı. Onlar bir haber öğrendikleri zaman, ona anlatıyorlardı. Sonra kavmine döndüğü zaman bunları anlatmaya başladı. Bu sebeple akıl almayacak sözlere Hadis-i Hurafe (Hurafe'nin Sözü) dendi. Hazreti Peygamber; “Sözlerin en doğrusu, Hurafe'nin sözüdür.” buyurdu.