Tabiîn'den olup, tefsir ve fıkıh âlimi ayrıca meşhur rüya tabircisi. Asıl adı Muhammed; künyesi Ebu Bekr'dir. Babasının adı Sirin olup, İran'ın Cercariya kasabasındandır. Resulullah'ın hizmetçisi ve Ensar-ı Kiram'ın büyüklerinden Enes bin Malik'in azatlık ölesidir.
Annesi Safiyye de Müslümanların gözbebeği Hazreti Ebu Bekr'in azatlısıdır. Basralı'dır. 34 (m. 654) senesinde Basra'da doğup, 110 (m. 729) senesinde orada vefat etmiştir. Güzel bir terbiye ile yetiştirilip, büyütüldü. Sahabe-i Kiram'dan otuz kişi ile görüştü, onların sohbetinde bulunarak hadis ilmini tahsil etti. Çok hadis öğrendi. Hadis ilminde imamlık (üç yüz binden fazla hadisi ezbere bilen) derecesine yükseldi.
O, Hazreti Aişe, Enes bin Malik, Zeyd bin Sabit, Hasan bin Ali, Ebu Hüreyre, Abdullah bin Abbas, Cündeb bin Abdullah, Semura bin Cündeb, İmran bin Husayn, Huzeyfe bin el-Yeman, Ebu Sa'id-i Hudrî ve Ebüdderda'dan hadis-i şerif rivayet etti. Tabiîn'den pek çok kimse ile görüşüp, sohbet etti. Onlardan da hadis-i şerif dinleyip, rivayette bulundu. Kendisinden de Kufe'nin en büyük âlimlerinden Şa'bî, meşhur hafız ve imamlardan Katade bin Diame, yine devrin meşhur âlim ve muhaddislerinden Davud bin Ebu Hind, Eyyub Sahtiyanî, Halid el-Hazza, Cerir bin Hazim, Eş'as bin Abdülmelik, Asım el-Ahvel, Malik bin Dinar, el-Evzaî, Umare bin Mihran, Ebu Hilal, İbni Avn, Süleyman et-Teymî ve Mukatil bin Süleyman hadis-i şerif rivayet etmişlerdir.
Hadis ilminde imam olup, sika yani sağlam ve güvenilir bir kimsedir. Rivayet esnasında harfler üzerinde dahi titizlik gösterirdi. Hadis ilminde isnada çok önem verirdi. Bu hususta; “İlk zamanlarda halk, isnad sormuyordu. Fakat, ne zamanki Müslümanlar arasında fitne vaki oldu; ozaman, sünnet ehlinden olanların hadislerini almaya, bidat ehlinden olanların hadislerini terk etmeye başladılar.” buyurdu. Rivayette son derece titiz davranırdı. “Bu ilim, yani hadis ilmi, dindir. Öyle ise dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz.” buyururdu.
Müfessirlerin ikinci tabakasına mensuptur. Tefsir ilminde de Abdullah bin Abbas'ın talebesiydi. Ayet-i kerimelerin iniş, tefsir ve izahına son derece dikkat ederdi. Bu hususta; “Kur'an-ı Kerim'den bir ayeti, Ubeyde bin es-Selmanî'den sordum. Bana; “Allahü Teâlâ'dan sakın, Kur'an-ı Kerim'in neşey için nazil (indiğini) olduğunu bilenler gitti (kayboldu).” dediğini rivayet eder. Tevbe suresi, on dokuzuncu; “Siz, (müşriklerin) hacılara su dağıtma işi ile Mescid-i Haram'ın imarını, Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihat eden kimsenin işi gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında bir olamazlar (müşriklerin batıl işleri ile müminlerin müspet amelleri eşit değildir). Al İMAM-I A'ZAM İlah, zalimler topluluğuna hidayet ihsan etmez.” mealindeki ayet-i kerimesinin nüzul sebebini şöyle rivayet etti:
“Hazreti Ali Mekke-i Mükerreme'ye gidip, Hazret-i Abbas'a hitaben; “Amca! Resulullah'a daha kavuşmayacak mısın?” deyince Hazreti Abbas da; “Ben Mescid-i Haram'ı imar ediyorum. Beytullah'ın örtüsünü giydiriyorum.” cevabını verince bu ayet-i kerime nazil oldu. Bu ayet-i kerime, imana yakın olmayan herhangi bir amelin, ind-i ilahide kıymetsiz olduğunu göstermektedir.
Nisa suresinin sekizinci ayeti olan mealen; “Miras taksim olunurken, (Mirasçı olmayan) akraba, yetimler, yoksullar da hazır bulunurlarsa, kendilerini (ondan bir şey vererek) rızıklandırın!” hükmü gereğince, Ubeydetü's-Selmanî yetimlere miras taksim etti. Sonra bir koyun kesmelerini emretti. Pişirilip, bu ayette bildirilenlere yedirildi ve; “Bu ayet olmasaydı koyunun parasını ben verirdim.” dediğini rivayet etti.
Fıkıh ilminde büyük kudret sahibiydi. Müçtehit olup, verdiği fetvalar çok beğenilirdi. Bazı kimseler, Eshab-ı Kiram'ın fetvası da ancak bu kadar yerindeydi diyerek, kendisini methettiklerinde; “Allah adına yemin ederim ki biz Sahabenin fıkıh bilgisini anlamayı arzu etsek dahi, aklî kavrayışımız yetersiz kalır.” buyurdu. Fıkıh ile ilgili rivayetleri Fıkhü'l-İmam Muhammed bin Sirin fi'l-Muamelat adıyla bir araya getirildi. El-İclî onun hakkında; “Ben, İbn-i Sirin kadar fıkıhta takvaya ve takvada fıkıha bağlı bir kimse görmedim.” dedi.
Meşhur rüya tabircisi ve rüya tabircilerinin piriydi. İbn-i Nedim; onun Ta'birü'-Rüya; Rudanî de, İbaretü'r-Rüya diye bir eseri olduğunu kaydeder. Rüyayı hadis-i nefs (nefsani söz), tahvif-i şeytan (şeytan korkutması), tebşir-i Rahman (Rahmandan müjde) olmak üzere üçe ayırırdı. Bir kimse rüyada gördüğü hoş olmayan bazı şeyleri ona anlatıp, tabirini sorup, kendisine zararı dokunup dokunmayacağını sorunca, ona şu cevabı verdi: “Uyanık iken Allahü Teâlâ'nın emirlerini yapmakta titiz ve takva sahibi ol. Böyle olursan uykuda gördüğün kötü rüyaların sana zararı dokunmaz.”
Basra'da Salihiyye Kabristanı ve Hasan-ı Basrî ile İbn-i Sirin hazretlerinin medfun oldukları türbenin bir görünüşü. İbn-i Sirin hazretlerinin türbesinin giriş kapısı üzerinde bulunan kitabe.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife bir gün rüyasında, güya Peygamber Efendimizin mübarek kabrini açıp, mübarek kemiklerini göğsünde toplar gördü. Bu rüyadan korkup İbn-i Sirin'e gitti. Kendisini tanıtmayıp rüyayı anlattı. İmam-ı A'zam'ın rüyayı anlatması bitince; İbn-i Sirin; “Bu rüya senin değil, Ebu Hanife'nindir. Böyle rüyayı ancak o görebilir.” buyurdu. Ebu Hanife kendini tanıtınca da; “Sırtınızı açın göreyim.” dedi. İmam-ı A'zam sırtını açıp iki omuz arasında bir ben olduğunu görünce şöyle buyurdu; “Sen o kimsesinki Resulullah senin hakkında; “Ümmetimden bir kimse gelir. İki omuz arasında bir ben bulunur. Allahü Teâlâ benim dinimi onun eli ile diriltir.” buyurmuştur.”. Sonra; “Bu rüyadan korkma! Muhakkak ki Resulullah ilmin şehridir. Sen de O'na kavuşursun.” buyurdu.
Gerçekten de öyle oldu. İmam-ı A'zam Ehl-i Sünnet'in amelde dört hak mezhebinin en büyüğünün kurucusuydu. Bugün dahi Müslümanların büyük çoğunluğu Hanefî mezhebindendir.
Biri; “Rüyamda elimdeki bir mühür ile erkeklerin ağızlarını ve kadınların da edep yerlerini mühürlediğimi gördüm, acaba bu nedir?” diye sorunca; “Sen Ramazan ayında müezzinlik yaptın ve imsak vakti sabah ezanı okudun mu?” deyince adam; “Evet, doğru söylüyorsun, öyledir.” dedi ve rüyasının tabirini yaptı.
Yine birisi; “Rüyamda zeytinyağını zeytinlerin üzerine döktüğümü gördüm. Acaba bu nedir?” diye sorunca; “Zeytinyağı zeytinden olmadır, aslına gidiyor. Sen cariyelerini araştır. Belki de bunlardan biri, genç yaşta esir edilen annen olabilir.” cevabını verdi. Adam araştırınca, hakikaten cariyesinin annesi olduğunu gördü.
Yine bir başkası; “Rüyamda incileri domuzların boynuna astığımı gördüm. Acaba bu nedir?” deyince; “Sen ehli olmayanlara hikmet öğretiyorsundur.” cevabını verdi. Adam talebelerini araştırınca, öyle olduklarını tespit etti.
Yine bir adam gelip; “Ben rüyada bir kuşun mescitten güzel bir taş alıp, gittiğini gördüm.” deyince; “O halde Hasan-ı Basrî vefat etti.” buyurdu. Hakikaten çok sevdiği Hasan-ı Basrî vefat etmişti. İbn-i Sirin'in pek çok meşhur rüya tabiri, hikaye ve menkıbeleri; siyer, tarih ve ahlâk kitaplarında yazılıdır. İbn-i Sirin kısa boylu, gür sakallı ve gür saçlı olup saçı da ayrık ve kınalı idi.
Şaka ve gülmesi çoktu. Bunun yanında çabuk sinirlenen bir zat idi. Uzun bir elbise giyerdi. Bezzazdı, yani manifaturacılık yapardı. Bey ve şirada (alışveriş) adaletle davranırdı. Malının gizli ve aşikâre bütün kusurlarını söyleyip, hiçbirini gizlemezdi. Müşteriye koyun satarken; “Bu koyunun bir kusuru var. Odunu ayağı ile ezer.” derdi.
Nafaka hususunda; “Her Cuma günü çocuklara palûze (bir çeşit tatlı) yedirmek uygundur. Tatlılar, her ne kadar zaruri ve mübrem ihtiyaç değillerse de, onları tamamen terk etmek cimrilik sayılır.” buyururdu.
Otuz erkek, on bir kız olmak üzere, kırk bir evladı vardı. Abdullah hariç hepsi kendinden önce vefat etti. Annesine çok hürmet gösterir, ona bir şey söylemesi gerektiği zaman, hürmetinden sesle konuşmaz, işaretle anlatırdı. Kardeşleri Yahya, Ma'bed, Enes ve Hafsa da âlim olup, Tabiîn'in kadın muhaddislerindendi.
Âlimler onu çok övüp, onun hakkında şöyle buyurmuşlardır: Hişam bin Hassan; “İbn-i Sirin, gördüğüm insanların en doğrusudur.”; Ebu Avane; “Ben İbn-i Sirin'i gördüm, onu gören mutlaka Allahü Teâlâ'yı hatırlar.”; İbn-i Sa'd; “Muhammed bin Sirin, sika (güvenilir), pek kıymetli bir imam ve çok âlim bir insandı.” ve Hatib-i Bağdadî; “İbn-i Sirin, kendi zamanında vera ve takva ile yad olunan fukahadan biridir.”
Biri gelip; “Bazı kimseler sima' yerlerine gidip, sima'nın tesiriyle düşüp bayılıyorlar. Sen buna ne dersin?” diye sorunca; “Aramızda bir gün tayin edelim. Onlar gelsinler, bir duvar üzerinde otursunlar. Kendilerine Kur'an-ı azim tamamıyla okunsun. Eğer Kur'an-ı Kerim'in tesiriyle yere düşerlerse, onlar dediğiniz gibidirler.” buyurarak hallerine hiç itibar etmemiştir.
İbn-i Sirin hazretlerinin Basra'da, Salihiyye Kabristanı'nda bulunan türbesi.
O hep; “Bid'at sahipleri ile birlikte bulunmayınız.” derdi. En tehlikeli hastalıklardan kanser gibi olan gıybetten çok sakınırdı. Ebu Avf anlatır: “İbn-i Sirin'in yanına gittim. Haccac'ın haysiyetine dokunacak laf etmek istedim; “Şüphe etme ki Allahü Teâlâ hükmünde âdildir. Başkasının hakkını Haccac'dan alacağı gibi, Haccac'ın hakkını da başkalarından alacaktır. Yarın izzet ve celal sahibi Allah'ın huzuruna çıktığın zaman işlediğin en küçük günah, Haccac'ın işlediği en büyük günahtan senin için daha çetin olacaktır.” buyurdu.”
Şeytan'a aldanmamak, hile ve tuzağına düşmemek hususunda şunu buyurdu: “Şeytan'ın en büyük vesvese ve hilesi, kula kendisini din kardeşlerinden üstün göstermesidir. Kul bu haldeyken vefat etse, Allahü Teâlâonu sevmez ve amellerinden hiçbir şey ona fayda vermez!”
Hiçbir Müslüman'a haset etmez, nasihat verirdi. Bu hususta; “Ben, ne dinde ne dünyada hususunda kimseye haset etmedim. Bu, Allahü Teâlâ'nın bana olan en büyük nimetlerinden biridir.” buyurdu. Kendisinden nasihat isteyenlere; “Sakın hiçbir kimseye haset etme. Zira o adam, Cehennemliklerden biri ise, sonu Cehennem'e varacak olan fani dünya nimetleri hakkında ona nasıl haset edeceksin? Eğer Cennetliklerden biri ise de bu takdirde ona uymalı ve imrenmelisin. Haset etmene yine mahal yoktur! Senin için hayırlı olan da budur!” buyurdu.
Cömertlik hususunda Eshab-ı Kiram ve Tabiîn'in halini anlatarak şunu buyurdu: “Biz öyle cömert kimselere yetiştik ki onlar tabaklar içinde meyve hediyeleşir gibi, gümüş para ile hediyeleşirlerdi.”
GIYBET
O kardeşlerine iyilik yapmayı, genişlik ve rahatlık vermeyi ve birilerini sevindirmeyi çok severdi. Kapısının önünde bağlı bir katırı vardı. Her kim ona binerek bir yere gitme ihtiyacı duyarsa, gelip katırı alır ve istediği yere gidip gelirdi. Kendisinin bunu severek kabul ettiğini bildikleri için, izin almaya ihtiyaç duymazlardı.
Misafire ikramı çok sevip, hizmeti de bizzat kendisi yapardı. Kendisine bir misafir geldiği zaman, misafirin yanında ve memleketinde bulunmayan bir şey ile ikramda bulunmaya çalışırdı. Sadaka-ı fıtr olarak vereceği yiyecek maddesini iyice temizletir ve kaba doldurarak verirdi.
Birine; “Ne haldesin?” diye sorduğunda o da; “Ailesi kalabalık olan, parası olmayan ve üstelik beş yüz dirhem borcu bulunan bir adamın hali nasıl olur?” diye cevap verince hemen kendi evine gitti. Bin dirhem alıp, adama götürerek; “Al, beş yüz dirhemi borcuna ve beş yüz dirhemi de çoluk çocuğuna harcarsın.” dedi. Başka parası olmadığından; “Vallahi artık kimsenin halini sormam.” diyerek, soracağı kimsenin derdi ile alakadar olamayacağım demek istedi. Vefatında otuz bin dirhem olan borcunu oğlu Abdullah ödedi.
Bir defasında, kefil olduğu kimse ve kendisi borcu ödeyemeyince hapsedildi. Akşam olunca zindancı (gardiyan) onu serbest bırakmak istedi ve; “Şimdi evine git! Sabah erkenden gelirsin.” dedi. Fakat o, bu teklifi beğenmedi ve onun vazifesini tam yapmasını isteyerek; “Sana verilen vazifeye hıyanet etmek suretiyle, bana iyilik etme!” buyurdu. Hapisteyken, Enes bin Malik vefat edince, vasiyet üzerine hapishaneden çıkarılıp, cenaze namazını kıldırdı.
Yanında ölümden bahsedildiği vakit kaskatı kesilir ve bütün âzâları hareketsizleşirdi. Hastalık halinde tamamen Allahü Teâlâ'ya müteveccih bulunurdu (yönelirdi). Vefatından önceki hastalığında, ziyaretçilerin; “Nasılsınız?” sualine karşılık; “Şiddetli bir bela içindeyim. Acıkıyorum, yiyemiyorum. Susuyorum, kana kana su içemiyorum. Uzun müddet uyuyorum, fakat biraz uyuklamadaki zevki dahi bulamıyorum.” cevabını vererek dua istedi.
Sıdk hakkında; “Kibar bir kimse için söz, yalana ihtiyaç göstermeyecek derecede geniştir.” buyurdu. “Edeplerden hangisi Allahü Teâlâ'ya daha yakındır?” sualine; “Allahü Teâlâ'yı Rab tanımak, O'na itaat ederek hareket etmek, neşe ve nimet zamanında Allahü Teâlâ'ya hamd etmek ve sıkıntıda sabretmek.” cevabını verdi. Gönülleri fetheden, insanlara doğru yolu gösteren çok kıymetli vecizeleri vardı.
“İnsanların, filan şahıs filandan daha âlimdir, demeleri de haram olan gıybettendir. Çünkü, ikincisi bunu işitince üzülür. Bilinen bir husustur ki gıybetin haddi, bir şahsın din kardeşini, hoşuna gitmeyecek şekilde anmasıdır.” buyurdu. Bir kişi ona gelip; “Gıybetini ettim, bu halimi hoş gör ve hakkını helal et!” deyince şu cevabı verdi: “Allahü Teâlâ Müslümanların şerefiyle oynamayı ve onların namusuna dil uzatmayı haram kılmış, gıybetlerini yapmayı yasak etmiştir. O'nun haram kılıp yasak ettiği bir şeyi ben nasıl hoş görüp helal ederim? Ancak seni bağışlamasını isterim.” buyurdu.
Salihiyye Kabristanı'ndaki türbenin içinde, öndeki kabir Hasan-ı Basrî hazretlerine, arkadaki kabir ise İbn-i Sirin hazretlerine aittir.
“Kişi hayırlı amel işledikten sonra, onu bırakmasın. Zira, tövbeden sonra, tekrar geri dönenin felah (kurtuluş) bulduğu yoktur.”
“Sevgide aşırı gitme, belki günün birinde sana düşman olur. Düşmanlıkta aşırı gitme, belki günün birinde senin dostun olur.” buyurmuştur.
Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Anasına babasına asi olduğu halde anne ve babası ölen kimse, onlar öldükten sonra onlar için hayır duada bulunursa, Allahü Teâlâ onu iyilerden, ana ve babasına itaat edenlerden yazar.”
“Kim oruçlu olduğu halde unutarak yiyip içerse orucuna devam etsin.”
Eserleri: İbn-i Sirin'in eser yazdığı kesin değildir. Kendisine nispet edilen eserler ise şunlardır:
1- Ta'birü'r-Rüya, 2- Tefsiru'l-Ahlami'l-kebir, 3- Müntehabu'l-Kelam fî Tefsiri'l-Ahlam, 4- Cevamiu't-Ta'bir fi'-Rüya, 5- İbaretü'r-Rüya.