Fıkıh ve hadis âlimi. İsmi Ali bin Muhammed bin Muhammed bin Abdülkerim el-Cezerî bin Abdülvahid eş-Şeybanî el-Musulî olup künyesi, Ebü'l-Hasan'dır. Lakabı ise İzzeddin'dir.
İbnü'l-Esir el-Cezerî diye meşhur oldu. 555 (m. 1160) senesi Cemaziyelevvel ayında Cezire-i İbn-i Ömer denilen yerde (Cizre) doğdu. 630 (m. 1233) senesi Şaban ayında Musul'da vefat etti. İbnü'l-Esir, ilk tahsilini doğduğu yer olan Cezire-i İbn-i Ömer'de yaptı. Gençliği de burada geçti. İlim öğrenmek için babası ve kardeşleri Mecdüddin Ebü's-Se'adet-i Mübarek, Ziyaeddin Ebü'l-Feth Nasrullah ile beraber Musul'a gelip, oraya yerleşti. Musul'dan sonra Şam'a, Bağdat'a ve Kudüs'e gitti. Birçok âlimden ilim ve ahlâk öğrendi.
Musul'da Hatib-i Ebü'l-Fadl Ebü'l-Ferec Yahya es-Sekafî ve Müslim bin Ali es-Sihî'den, Bağdat'ta; Abdülmün'im bin Küleyb, Fakih Yaiş bin Sadaka ve Abdülvehhab bin Sükeyne'den, Şam'da; Ebü'l-Kasım bin Sasra'dan ilim öğrenip hadis-i şerif dinledi. Devrin âlimlerinden hadis ilmi öğrenen İbnü'l-Esir, tekrar Musul'a döndü. Zamanını okumak, yazmak ve ziyarete gelenlere ilim öğretmekle geçirirdi. Evi, Musul'a başka yerlerden gelen ilim talebesi ile her zaman dolup taşardı. İbnü'd-Dübeysî, Eş-Şihab el-Kusî, El-Mucid ibni Ebu Cerade, Eş-Şeref ibni Asakir ve birçok âlim ondan ilim öğrenip, hadis-i şerif rivayet ettiler.
İbn-i Hallikan onun hakkında; “İbnü'l-Esir'in Musul'daki evi; âlim, kâmil, fazilet sahibi zatların toplandığı, ilmî müzakerelerin yapıldığı bir yerdi. Halep şehrinde İbn-i Esir'in meclisinde bulundum. Onu tevazu, fazilet ve güzel ahlâkta kâmil ve mükemmil olarak gördüm.” demektedir. El-Kamil fi't-tarih adlı eseriyle haklı bir şöhrete kavuşan İbnü'l-Esir aynı zamanda hadiste hafızlık derecesine ulaşmış, usûl-i hadis, siyer, edebiyat, tarihte üstat sayılmıştır. Evi her zaman âlim ve ediplerle dolup taşardı. Hafızası çok kuvvetli, zeki ve mütevazi bir insandı. Makam ve mevki sahibi olmayı istememiş, kendisine itibar gösteren Zengîlerin ve Eyyubîlerin yaptıkları bütün teklifleri geri çevirmiştir.
El-Kamil'de, önemli mevkilere çıkmış nice devlet adamının hiç beklemediği anda nasıl perişan bir hale düştüğünü anlattıktan sonra geçimini sağlayacak geliri olan bir insanın resmi vazife almamasını tavsiye eder. İbnü'l-Esir rivayetleri değerlendirirken ihtiyatlı davranmasıyla haberleri tahlil ve tenkit süzgecinden geçirdikten sonra kullanmasıyla ve yalnız güvenilir kaynaklara başvurmasıyla tanınmıştır. Bir tarihçi sıfatıyla geçmişe ait bilgilerden, örnek hadise ve tecrübelerden faydalanılması gerektiğini, tarihin iyi ve kötü yönleriyle tekerrürden ibaret olduğunu, dolayısıyla insanların ondan ibret alarak kendilerine yön vermelerini ve ahiret hayatı için de hazırlık yapmalarını tavsiye eder.
Eserleri
İbn-i Esir'in yazmış olduğu eserlerden bazıları şunlardır:
1- Et-Tarihu'l-bahir fi'd-devleti'l-Atabekiyye: İbnü'l-Esir bu eserini Zengîlerin İslam'a, Müslümanlara, ailesine ve şahsına yaptıkları iyilikleri vefa duygusuyla dile getirmek, isimlerini ebedîleştirmek ve onları dünyaya örnek bir hanedan olarak tanıtmak amacıyla yazmıştır. Telif sırasında daha çok babasının verdiği haberleri esas almış, ayrıca tarihi kaynaklardan, görgü şahitlerinden ve El-Kamil için kullandığı kaynak ve belgelerden faydalanmıştır.
Nureddin Arslanşah'ın maddî ve manevî desteğiyle yazımına başlanan, ancak oğlu El-Melikü'l-Kahir İzzeddin Mes'ud zamanında tamamlanıp ona sunulan kitap, hanedanın atası Kasimüddevle Aksungur'dan Nureddin Arslanşah'ın vefatına kadar gelen hadiseleri ihtiva eder. Eser genelde El-Kamil ile uyuşur; zaman zaman da ters düşer. Bu arada onda verilmeyen bazı bilgiler de içerir. Ayrıca Zengîler devrindeki ilmî ve idarî müesseseler, onların Musul'a yaptıkları hizmetler, İmadüddin Zengî ve Nureddin Mahmud Zengî'nin Haçlılar karşısında gösterdikleri kahramanlıklar dile getirilmiştir. Eserde Zengiler'le Eyyubîler arasındaki mücadeleye temas edilmeyip bu hususta El-Kamil'e atıfta bulunulur.
İbnü'l-Esir El-Kamil'de hadiseleri bir tarihçi sıfatıyla ve sade bir üslup içerisinde veciz bir ifadeyle anlatırken Et-Tarihu'l-bahir'de tarihçiliğinin yanı sıra ediplik vasfını da ortaya koyarcasına secîli ifadeler kullandığı görülür. Çağdaşı şairlerin şiirlerinden de örneklere ve darbımesellere yer vermmiştir. Müellif El-Kamil'de olduğu gibi bu eserinde de babasından ve ağabeyi Mecdüddin'den duyduklarına ve tarih kitaplarındaki bilgilere istinat ettiğini söylemekle yetinmiş, ayrıca kaynaklarının adlarını saymamıştır. Eser birkaç defa basılmıştır. Son baskısı ise 1963'te Kahire'de yapılmıştır.
2- El-Lübab fî tehzibi'l-ensab: Ebu Sa'd Abdülkerim Sem'anî'nin Ensab kitabının kısaltılmış ve düzeltilmiş şeklidir. Üç cilttir. 1971'de Kahire'de basılmıştır.
3- El-Camiu'l-kebir fî ilmi'l-beyan,
4- Adabü's-siyade,
5- Tuhfetü'l-acaib ve tarfetü'l-garaib,
6- Kitabü'l-cihat,
7- Tarihü'l-mevsil,
8- Üsüdü'l-gabe fî marifeti's-Sahabe: Bu eser beş cilt olup, yedibinbeşyüz Eshab-ı Kiram'ın hâl tercümesini bildirmektedir. Bu kitabını, hiçbir kitaba müracaat etmeden yazdığını bildirmektedir. 1280 (m. 1863) senesinde basılan bu eserin önsözünde, İbnü'l-Esir özetle şöyle demektedir:
“Dünya ve ahiret saadeti, din bilgilerini öğrenmekle ele geçer. Bu sebeple din bilgileri çok yüksek ve kıymetlidir. Dinî ilimlerin iki temel kaynağı, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Kur'an-ı Kerim'in nakli söz birliği ile olduğu için ravilerinin hâllerini söylemeye lüzum yoktur. Helal ve haramı bildiren ikinci kaynak hadis-i şerifler olduğu için, onların ravilerini bilmeye ihtiyaç vardır. Bunların hâllerini, işlerini, neseblerini, rivayet yollarını tanımak, dinimizin en önemli meselelerindendir. Bu ravi zincirinin ilk halkası Eshab-ı Kiram'dır. Allahü Teâlâ'nın Peygamberini görmek ve O'nun güzel ahlâkını, ahvalini müşahede etmek ve hikmet dolu mübarek sözlerini işitmek ve ezberlemek, kendilerinden sonrakilere Peygamberimizi ve getirdiği yolu öğretmek gibi, İslam dininin en mukaddes şereflerine nail oldular. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de meth ve sena edilen, Muhammed Aleyhisselam tarafından övülen Eshab-ı Kiram'ın kıymetleri çok ve yüksek olduğundan, her şeyden önce onların hâllerini, vasıflarını öğrenmek mukaddes bir vazifedir. Bu sebeple İslam âlimleri Eshab-ı Kiram hakkında pek çok eser meydana getirdiler. İbn-i Mende, Ebu Nuaym, el-İsfehanî, Hafız ibni Abdilberr, Hafız Ebu Musa bunlardandır. Allahü Teâlâ'dan doğruluk ve muvaffakiyet dileyerek, hafızamdaki bilgi ile eserimi yazmaya başladım.”
9- El-Kâmil fi't-tarih: Bu eser oniki cilt olup, büyük bir tarih kitabıdır. Eserinde, vakaları dünyanın başlangıcından itibaren alıp, 628 (m. 1230) senesine kadar getirir ve hadiseleri gayet akıcı ve güzel ifadelerle nakleder. Taberî'nin rivayetlerinin en sağlam senetlerini bildirir. Bu kitabın Leiden (1876) ve Beyrut'ta baskıları yapıldı. Bu eserden bazı bölümler:
İbrahim Aleyhisselam'ın oğlunu kurban etmesi kıssası:
Birgün İbrahim Aleyhisselam ibadet ettiği mihrapta uyudu. Rüyasında oğlu İsmail ile otururken bir melek gelip; “Ben, Allahü Teâlâ'nın elçisiyim. Allahü Teâlâ bu oğlunu kurban etmeni istiyor.” dedi. Hazreti İbrahim korku ile uyandı. Rüya Rahmanî midir, yoksa şeytanî midir? diye tereddüt etti. O gün hep bu rüyayı düşündü. İkinci gece aynı rüyayı gördü. Rahmanî olduğunu anladı. Bu güne Arefe denildi. Üçüncü gece yine aynı rüyayı gördü. Artık Hak Teâlâ'nın emri olduğuna şüphesi kalmadı. Hanımı Hacer'in yanına geldi ve ona; “İsmail'i yıka, temiz elbiseler giydir. Gözlerine sürme çek ve güzel koku sür. Çünkü bir dostumuzun yanına gideceğiz.” dedi. İsmail'e de; “Yanına bıçak ile ip al.” deyince, İsmail; “Bunları ne yapacağız?”diye sordu. Hazreti İbrahim; “Allah rızası için kurban keseriz.” buyurdu.
Yola koyulduklarında, İsmail babasına; “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. Babası; “Dostuma.” deyince, o; “Evi nerededir?” diye sordu. Hazreti İbrahim; “O, evden ve mekandan münezzehtir. Yer ve gök O'nun mülküdür.” dedi. İsmail; “Ey Babam! Bizimle oturup yemek yer mi?” diye sorunca, Hazreti İbrahim; “O, yemekten ve içmekten de münezzehtir.” buyurdu. O sırada şeytan, bir fırsatını bulup, yaşlı bir adam kıyafetinde Hazreti İbrahim'in hanımı Hacer'in yanına geldi ve; “İbrahim Aleyhisselam oğlunu nereye götürdü?” diye sordu. O da; “Bir dostunu ziyarete.” diye cevap verince, şeytan; “Hayır, onu kesmeye götürdü.” dedi. Hacer Hanım; “Baba oğlunu boğazlamaz. Şefkat buna mânidir.” dedi. Şeytan; “Öyle zannederim ki, Allah emretmiştir.” deyince, Hacer Hanım; “Allahü Teâlâ'nın emrine uymak elbette lazımdır. O'nun emri ise, can-ı gönülden kabul ederiz.” dedi.
Şeytan yüz bulamayınca, yine aynı kıyafette İsmail'in yanına geldi ve ona; “Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?” diye sordu. O da; “Dostunun ziyaretine.” deyince, şeytan; “Vallahi seni öldürmeye götürüyor.” dedi. İsmail; “Hiç babanın oğlunu öldürdüğünü gördün mü?” dedi. Şeytanın; “Öyle zannederim ki, Allah emretmiştir.” demesi üzerine, İsmail; “O emretti ise, can-ı gönülden razıyım.”dedi.
Şeytan ondan da yüz bulamayınca, Hazreti İbrahim'in yanına yaklaştı ve; “Ey İbrahim, sen yanlış hareket ediyorsun. Şeytan sana vesvese verdi. Sakın oğlunu boğazlama, sonra pişman olursun. Ama fayda etmez.” dedi. İbrahim Aleyhisselam onun şeytan olduğunu anladı ve; “Vallahi bu Hak Teâlâ'nın emridir ve sen şeytansın, İbrahim'e ve akrabasına zarar yapamazsın.” buyurdu. Bunun üzerine şeytan rezil olup döndü.
İbrahim Aleyhisselam ile oğlu, nihayet Busayr Dağı'na geldiler. Hazreti İbrahim oğluna dönüp; “Ey oğlum! Rüyamda seni kurban etmem emredildi. Buna ne dersin?” diye sordu. Oğlu İsmail; “Babacığım, ne türlü emir almış isen onu yap. Allahü Teâlâ'nın izni ile benim sabredenlerden olduğumu göreceksin. Ey babam! Senin rızandan başka muradım yoktur. Senin gibi babanın hakkını ödemek, saadetimin sermayesidir. Kaldı ki, bu işte Allahü Teâlâ'nın rızası ve emri vardır. Eğer izin verirsen, birkaç vasiyetim vardır. Onu size söyleyeyim.” dedi.
İbrahim Aleyhisselam; “Söyle, ey saadetli oğlum.” dedi. İsmail Aleyhisselam dedi ki: “Birincisi; bu ip ile elimi ve ayağımı kuvvetlice bağla ki, can acısı ile bir kusur işlemeyeyim. İkincisi; mübarek eteğini kaldır ki, kanımdan sıçramasın. Üçüncüsü; bıçağı iyi bile ki, can vermek kolay olsun ve senin işin iyi görülsün. Dördüncüsü; bıçağı vururken yüzüme bakma ki, babalık şefkatiyle emri geciktirmeyesin. Beşincisi; gömleğimi çıkarıp boğazla ki, kan bulaşmasın. Sonra o gömleği anneme götür. Benden selam söyle. Benim kokumu bu gömlekten alsın, ağlamasın, teselli olsun. Benim için çok elem çekmesin. Ona de ki, oğlun sana şefaatçi olarak Allahü Teâlâ'ya gitti. Kıyamet gününde Cenab-ı Hak'tan seni diler. Başka bir şey istemez. Ümit edilir ki, Hak Teâlâ reddeylemez. Altıncı vasiyetim; her nerede benim yaşımda bir çocuk görürsen beni hatırla.” Hazreti İbrahim, oğlunun yürek parçalayan bu sözlerini dinledi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Çok ağladı ve; “Ya Rabbî! Bana bu hâlimden dolayı rahmet et, acı. Eğer günahım sebebiyle bana acımıyorsan, bu temiz masuma acı.” dedi. Sonra İsmail Aleyhisselam günahsız ellerini kaldırıp; “Ya Rabbî! Bu bela için bana sabır ver.” diye niyazda bulunduktan sonra, babasına dönüp; “Ey babam! Görüyor musun? Gök kapıları açılmış, bazı melekler bize bakıp hayretlerinden Cenab-ı Hakk'a secde etmişler. Bazıları da Hak Teâlâ'ya münacat edip; “Ya Rabbî! Bir peygamber bir peygambere bıçak çekmiş, başı ucunda duruyor. Senin rızanı gözetmek için onu boğazlamak istiyor. Sen onlara merhamet eyle diyorlar.” dedi.
Daha sonra İbrahim Aleyhisselam oğlunu güzelce bağladı. Yüzükoyun yatırıp, boğazını tuttu ve; “Ya Rabbî! Bu benim oğlum, gözümün nuru, gönlümün sürurudur. Kurban etmemi emrettin. Şu anda emrini yapmak için hâlis niyetle geldim. Kurban etmeye hazırım. Sana hamd ve sena ederim. Ya Rabbî! Bu kıymetli yavrumu kurban etmekte bana sabır ver.” deyip, bıçağı oğlunun boynuna yaklaştırdı ve; “Eyyavrum! Kıyamete kadar sana veda olsun. Tekrar görüşmek kıyamet günü olur.” dedi.
Bu arada İsmail Aleyhisselam; “Ey babacığım! Acele et. Rabbimizin emrini çabuk yerine getir. Emir yapmakta geciktiğimiz için Rabbimizin bizi azarlamasından korkuyorum. Ey babam! Elimi ayağımı çöz, melekler, kendi isteğimle kurban olduğumu görsünler ve Halilinin oğlu, Allahü Teâlâ'nın işinden razıdır desinler.” dedi. İbrahim Aleyhisselam, oğlunun sevgisini kalbinden çıkardı. Hak Teâlâ'nın ismini zikrederek bütün gücüyle bıçağı oğlunun boynuna sürdü.
O anda Hak Teâlâ, Cebrail'e emrederek; “Yetiş bıçağı çevir.” buyurdu. O da Sidretü'l-münteha'dan bir anda gelip, bıçağı ters çevirdi. Bıçak kesmedi. Bir daha sürdü, yine kesmedi. Ne kadar uğraştı ise kâr etmedi. İsmail Aleyhisselam; “Ey babam! Ne kadar şefkatlisin ki, bıçağı kuvvetli vuramıyorsun. Yüzüme bakma ki, hizmette kusur etmeyesin.” dedi. Hazreti İbrahim bıçağı tekrar biledi ve oğlunun boğazına kuvvetlice sürdü. Yine kesmedi.
O anda Allahü Teâlâ'dan şu nida geldi: “Ya İbrahim! Elbette sen rüyanı tasdik ettin. Sana düşen vazifeyi tam olarak yaptın. Şimdi bana münasip olan lütuf ve keremimi gör. Başını kaldırıp dağa bak!” Hazreti İbrahim dağa baktı. Bir koç gördü. Kırk yıl Cennet'te otlamış idi. Cenab-ı Hak; “Bu, senin oğluna fedadır.”buyurdu. Hazreti İbrahim koçu yakalayıp kurban ederken; “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber.” dedi. İsmail Aleyhisselam gözlerini açıp! “Allahü ekber ve lillahil hamd.” dedi. İbrahim Aleyhisselam'ın koçu kurban ettiği yerin, Mina olduğu rivayet edilir.
Lut Aleyhisselam ve kavminin kıssası:
Lut Aleyhisselam Sedum'a yerleştikten sonra, Allahü Teâlâ onu kavmine peygamber olarak göndermişti. Lut kavmi ahlâken çok düşük, fuhuş ve her türlü kötülükte ileri gitmiş, küfür ehli ve Allahü Teâlâ'ya asi bir topluluk idi. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de bu kavmi kötülemiştir. Bu kavmin insanları arasında livata çok yaygınlaşmıştı. O mahâlden geçen yolcuların bile ırzlarına tecavüz ediyorlardı.
Lut Aleyhisselam, kavmini imana çağırdı ve yaptıkları bu hayâsızlıktan vazgeçmelerini bildirdi. Eğer tövbe etmezlerse, acı bir azaba düşeceklerini onlara söyledi. Kavmi, Lut Aleyhisselam'ı dinlemedi ve onu küçümseyerek; “Haydi! Şayet söylediklerin doğru ise, Allah'ın azabının nasıl olacağını bize göster.”diyerek onunla alay ettiler. Hazreti Lut çaresiz kalarak Allahü Teâlâ'ya bu kavme azap etmesi için niyazda bulundu.
Hak Teâlâ Peygamberinin duasını kabul ederek, Cebrail Aleyhisselam ile birlikte iki meleği Lut Aleyhisselam'a gönderdi. Bunlardan biri Mikail, diğeri İsrafil Aleyhisselam idi. Bu üç melek, erkek insan kılığında yaya olarak Lut Aleyhisselam'ın evine geldiler. Kapıda Hazreti Lut'un kızı ile karşılaştılar ve ona; “Ey komşu kızı! Size misafir olalım mı?” dediler. Kız; “Evet, fakat babamı içeriden getirene kadar olduğunuz yerde durunuz.” dedi. Zira kız, bu güzel yüzlü misafirlere kendi kavminin zarar vereceğinden korkmuştu. İçeri girip babasına haber vererek; “Ey babam! Bize güzel yüzlü gençler misafir olmak istiyor, sen onlara yetiş. Bu kavim onları yakalayıp zarar vermesinler.” dedi. Kavmi, Hazreti Lut'a evine erkek misafir almasını yasakladığı için, bu misafirleri gizlice evine aldı.
Bu misafirlerden sadece ev halkının haberi vardı. Fakat Hazreti Lut'un hanımı gizlice evden çıkıp, kavmine; “Evimize öyle güzel yüzlü ve güzel kokulu misafirler geldi ki, bunlar gibisini ömrümde hiç görmedim.” diyerek, evinde bulunan misafirleri haber verdi. Kavmi derhal Hazreti Lut'un evine geldiler. Hazreti Lut; “Ey kavmim! Allahü Teâlâ'dan korkun. Misafirlerimin önünde beni rezil rüsva etmeyin, içinizde aklı başında hiçbir kimse yok mu?” dedi. “Biz sana misafir kabul etmeyi yasaklamadık mı?”dediler. Bunun üzerine Hazreti Lut; “Keşke size karşı gücüm ve kuvvetim yeterli olsaydı, muhkem bir kaleye sığınabilseydim.” diyerek kapısını kapattı. Fakat dışarıdakiler kapıyı o kadar zorladılar ki, Hazreti Lut kapıyı Cebrail'in işaretiyle açtı.
Cebrail Aleyhisselam Cenab-ı Hak'tan izin alarak kanadını şiddetle açar açmaz, içeri girenlerin gözleri tamamen kör oldu. İçeri girenler birbirlerini çiğneyerek, feryat ettiler ve; “Lut'un evini dünyanın en güçlü sihirbazları istila etmiş.” diyerek bağırıştılar. (Hazreti Lut'un misafirleri) şöyle dediler: “Ey Lut! Gerçekten biz Rabbinin elçileriyiz, onlar asla sana dokunamazlar. Hemen gecenin bir vaktinde ev halkınla çık git ve içinizden hiçbiri geri kalmasın, ancak hanımın müstesna. Çünkü kavmine isabet edecek azap, ona da gelecektir. Onların helak zamanı sabah vaktidir. Sabah, yakın değil mi?” (Hud suresi: 81)
Hak Teâlâ, Hazreti Lut ile ev halkını Şam ülkesine doğru yola çıkardı. Anlatıldığına göre; sabah olunca, Cebrail Aleyhisselam kanadını açıp onların bulundukları beş köyün altına sokarak, köyde ne kadar canlı ve cansız varsa göklere doğru kaldırdı. Bu köyleri öyle yükseğe kaldırdı ki, gök ehli, köylerin horoz ve köpek seslerini işittiler. Sonra bunları ters çevirip, yere çarptı. Bu işten sonra sağ kalanların üstüne taş yağmuru gönderilerek, köylerde olmayanlar da yok edildi. Bu sırada gürültüyü işiten ve sarsıntıyı duyan Hazreti Lut'un karısı; “Eyvahlar olsun, kavmime yazık oldu.” diyerek kaçmaya başladı. Başına bir taş isabet ederek, o da helak olanlar arasına katıldı. Bir rivayete göre, bu köylerda yaklaşık dörtyüzbin kişi yaşamakta idi. Helak edilen bu beş köyün isimleri şunlardır: Sedum, Sab'a, Umra, Duma ve Sa'va. Bunların en büyüğü Sedum köyü idi.
Yusuf Aleyhisselam kıssası:
Hazreti Ya'kub'un, Yusuf isminde bir oğlu vardı. Bakılıp yetiştirilmesi için kız kardeşinin yanına vermişti. Bu hanım, Yusuf'u çok sevmişti. Onu gözü önünden ayırmaz olmuştu. Hazreti Ya'kub, kız kardeşine; “Ey kardeşim! Yusuf'u artık bana teslim et. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, onun benden biraz uzak kalmasına dayanamıyorum.” dedi. Kız kardeşi, ona; “Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, ben de ondan bir an uzak kalamıyorum.” dedi. Kız kardeşi, babasının Yusuf'u almaya niyetli olduğunu görünce, çocuğu vermemek için, babasının kuşağını alarak Yusuf'a sardı ve Yusuf'u evin bir köşesinde sakladı. Sonra ev halkına; “Babamın kuşağı kayboldu. Kimin aldığını araştıralım.” dedi.
Ev aranınca, kuşak Yusuf'un beline bağlı olarak bulundu. Âdetlerine göre, evinden bir şey çalınan kimse, hırsızı bulunca, hırsız üzerinde hak sahibi olup bulana müdahale edilemezdi. Bu âdete dayanarak, Hazreti Ya'kub'un kız kardeşi, Yusuf'u ölünceye kadar yanında tuttu. Kız kardeşi vefat edince, Hazreti Ya'kub oğlunu yanına aldı. Ya'kub Aleyhisselam, oğulları arasında en çok Yusuf'u severdi. Bu yüzden diğer kardeşleri onu çok kıskanırlardı.
Hazreti Yusuf oniki yaşında iken bir gece rüyasında, onbir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiğini gördü. Rüyasını babasına anlattı. Babası ona; “Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insana açık bir düşmandır.” (Yusuf suresi: 5) dedikten sonra, rüyasını yorumlayarak; “İşte bu rüyan delalet ettiği gibi, Rabbin seni seçecek ve sana rüya tabirini öğretecektir.” (Yusuf suresi: 6) dedi.
Bu sırada Hazreti Ya'kub'un diğer çocuklarının annesi olan hanımı, Yusuf'un babasına rüyasını anlattığını ve babasının da bu rüyayı ne türlü tabir ettiğini duydu. Hazreti Ya'kub hanımına; “Yusuf'un anlattıklarını gizli tut ve kardeşlerine anlatma.” diye ikazda bulundu. Hanımı ona karşı peki dedi, fakat çocukları hayvan otlatmaktan geri dönünce onlara anlattı. Yusuf'a karşı kin ve kıskançlıkları artan kardeşleri, annelerine rüyayı şöyle tabir ettiler: “Babamız güneş, ay ise sensin. Onbir yıldız ise bizleriz.” Kendi aralarında anlaşarak, Yusuf ile babasının arasını açmaya çalıştılar. “Kardeşleri aralarında şöyle demişlerdi: Yusuf ve kardeşi (Bünyamin), babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kuvvetli bir topluluğuz. Doğrusu babamız açıkça yanılmaktadır. (İçlerinden biri dedi ki) Yusuf'u öldürün! Yahut onu uzak bir yere atın ki, babanızın sevgisi, yalnız size kalsın ve ondan sonra tövbe edip salih bir kavim olasınız.” (Yusuf suresi: 8-9) Kardeşler arasında en akıllı ve faziletlisi olan Yahuda şöyle dedi: “Yusuf'u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın ki, bir yolcu kafilesi onu kayıp mal olarak alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın.”(Yusuf suresi: 10) Böylece Yusuf'u öldürmeyeceklerine dair kardeşlerinden söz aldı.
Sonra Yusuf'la oyun oynamak üzere hep birlikte kıra çıkmaya karar vererek babalarının yanına gittiler. Babaları çocuklarına; “Ne sebeple geldiniz? Bir ihtiyacınız mı var?” diye sordu. Çocuklar babalarına şöyle dediler; “Ey babamız, sen bize Yusuf'u neden emniyet etmiyorsun? Biz onun için hayır isteyicileriz. Yarın onu bizimle beraber (kırlara) gönder de gezsin oynasın, muhakkak biz onun koruyucularıyız. Babaları dedi ki: “Onu götürmeniz, cidden beni endişeye düşürür. Siz kendisinden habersiz iken (oyuna dalmışken) onu kurt yemesinden korkarım.” (Yusuf suresi: 11-13)
Ya'kub Aleyhisselam'ın şüphelenmesinin sebebi, bir gece gördüğü rüya idi. Rüyasında Yusuf'u, etrafında onu yemek için bekleyen on kurt ile dağ başında gördü. Bu kurtlardan birinin Yusuf'u korumaya çalıştığını, yer yarılarak Yusuf'un içine düştüğünü, ancak üç gün sonra çıktığını, içlerinden birinin de, Yusuf için korktuğunu görmüştü. Çocuklar babalarına; “Vallahi biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse, biz o hâlde çok ziyan ederiz, dediler.” (Yusuf suresi: 14) Ya'kub Aleyhisselam onların bu sözlerine güvenmiş, onlara inanmıştı.
Bu arada Yusuf da söze karışarak, babasına; “Babacığım, beni de onlarla gönder.” dedi. Babası Yusuf'a; “Gitmek istiyor musun?” diye sorunca, Yusuf; “Evet.” cevabını verdi. Bunun üzerine babası gitmesine izin verdi. Yusuf da onlarla birlikte yola çıktı. Çayıra vardıkları zaman, kardeşler aralarında kavga çıkararak, Yusuf'u ölesiye dövdüler. Büyük kardeşleri Yahuda onlara; “Hani bana öldürmeyeceğinize dair söz vermiştiniz.” diyerek, Yusuf'u öldürmelerine mâni oldu.
Daha sonra onlar Yusuf'un üzerindeki gömleği alıp, bağlayarak bir kuyuya attılar. Yusuf, kuyunun içinde bulunan bir kayanın üstüne çıkıp oturdu. Kardeşleri yukardan onun ölüp ölmediğini anlamak için aşağıya bağırdılar. Yusuf onlara cevap verince, yukardan ona, öldürmek için taş atmaya başladılar. Bu sırada yine Yahuda onlara mâni oldu. Sonra Allahü Teâlâ Yusuf'a mealen şöyle vahiy gönderdi: “Muhakkak sen onlara, hiç farkında değillerken bu işlerini haber vereceksin.” (Yusuf suresi: 15)
Kardeşleri Yusuf'u kuyuya attıktan sonra, yatsı vakti ağlayarak babalarının yanına geldiler ve; “Ey babamız, biz gittik koşu yapıyorduk. Yusuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Bir de gördük ki, onu kurt yemiş. Şimdi biz sana ne kadar doğru söylesek de, sen bize inanmazsın, dediler. Babaları onlara, hayır, nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş. Artık benim işim güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı da, yardımına sığınılacak ancak Allah'tır, dedi.” (Yusuf suresi: 17-18)
Daha sonra Ya'kub Aleyhisselam, çocuklarından Yusuf'un gömleğini göstermelerini istedi. Çocukları ona Yusuf'un gömleğini gösterdiler. Hazreti Ya'kub onlara; “Hayret, ben bunun gibi bir kurt görmedim. Oğlumu parçalayıp yesin de, gömleğine hiçbir şey olmasın.” diyerek düşüp bayıldı. Kendine gelince uzun süre ağladı. Yusuf üç gün kuyuda kaldı. İçlerinden biri Yusuf'a yemek götürdüğü gün, onun bir kervandakiler tarafından kurtarıldığını gördü. Kervandakilere; “Bu, bizim kölemiz idi, kaçtı.” dedi ve Yusuf'u onlara çok ucuz fiyata sattı. Yusuf o zaman onsekiz yaşındaydı.
Kervandakiler onu Mısır'a götürüp, sultanın maliye vekili Aziz'e sattılar. Aziz hanımına şöyle dedi: “Bunun yerini iyi yap, kendisine güzel bak, umulur ki bize bir faydası dokunur veya onu evlat ediniriz.” (Yusuf suresi: 21) Vekilin hanımı genç ve güzel olup ismi Zeliha idi. Bir zaman sonra Zeliha, Yusuf'a aşık oldu. Birgün Yusuf'u yanına davet etti. Bu esnada evin bütün kapılarını kilitledi. İkisi baş başa kalınca, Yusuf'u kendine çağırdı. Yusuf ona; “Allah'a sığınırım. Doğrusu o (kocan) efendimdir. Bana güzel bakmıştır. Gerçek budur ki, zalimler (zina yapanlar) kurtulamazlar.” (Yusuf suresi: 23) dedi.
Zeliha, Yusuf'u kendine çekmek isteyerek, onun güzelliğinden şöyle söz etti: “Ey Yusuf! Gözlerin ne güzeldir.” Yusuf ona; “Gözlerim, vücudumda ilk türeyen nesnedir.” deyince, Zeliha ona yine; “Ey Yusuf! Gözlerin ne güzeldir!” dedi. Yusuf ona; “Bedenimden ilk akıp gidecek olan nesnedir.” dedi. Zeliha; “Ey Yusuf! Yüzün ne güzeldir.” deyince, o; “O, benden çok toprağın malıdır.” cevabını verdi. Zeliha, Yusuf'a öyle dil döktü ki, Yusuf artık dayanamaz hale geldi. Tam Zeliha'ya yaklaşacağı sırada ilahî ihtarı gördü.
Bu durum, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf suresinin 24. ayet-i kerimesinde mealen; “Kadın, gerçekten ona niyetlenmiş ve o da kadına niyetlenmişti. Eğer Yusuf, Rabbinin burhanını (ilahî ihtarını) görmemiş olsaydı, olacak olan olurdu. İşte biz, ondan fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yaparız. Çünkü o, bizim ihlaslı kullarımızdandır.” buyuruluyor. Yusuf ilahî ihtarı görünce, kalkıp kaçmak istedi. Kadın ise onu kovaladı. Kapıdan çıkacağı sırada, Zeliha, Yusuf'a yetişerek gömleğini arkasından yakalayıp çekince, gömlek yırtıldı.
Yusuf suresinin 25. ayet-i kerimesinde buyurulduğu gibi; “Kapının yanında, hanımın efendisine rast geldiler. (Hanım efendisine) dedi ki: Senin hanımına fenalık yapmak isteyenin cezası, ancak zindana atılmak veya acıklı bir azaptır (onu dövmektir).” Yusuf bu iftirayı kabul etmemek için; “O, benim nefsime yaklaşmak istedi.” dedi. Yusuf efendisine, hanımının kötü maksadından kaçtığını, fakat onun kendisini yakalayıp gömleğini yırttığını anlattı.
O sırada vekilin yanında bulunan akrabası; “Durum ortada, Yusuf'u gömleği önden yırtılmış ise, hanımın gerçeği söylüyor. Yok gömlek arkadan yırtılmış ise, Yusuf gerçeği söylüyor.” dedi. Gömlek getirildiğinde, arkadan yırtılmış olduğunu gördüler. Bunun üzerine vekil Zeliha'ya; “Bu söylediğin sözler sizin hilenizdir. Gerçekten siz kadınların hilesi çok büyüktür.” (Yusuf suresi: 28) dedi. Vekil Yusuf'a; “Olanları unut ve bu hadise hakkında kimseye bir şey söyleme.” dedikten sonra, hanımına da; “Sen de günahına Allah'tan mağfiret dile, doğrusu sen büyük günahkâr oldun.” dedi. (Yusuf suresi: 29)
Fakat bu hadise çevrede hemen duyuldu. Saray kadınları vekilin hanımı ile Yusuf'u dillerine doladılar. Zeliha bu dedikoduyu duyunca, dayalı döşeli bir sofra hazırlayarak, saray kadınlarını evine davet etti. Kadınlar tam portakal soyacakları zaman, Zeliha Yusuf'un odaya girmesini emretti. Yusuf içeriye girince, kadınlar Yusuf'un güzelliğini seyretmeye daldılar ve portakal yerine ellerini kestiler; “Bu bir insan değildir. Bu, ancak kerim bir melektir.” dediler. (Yusuf suresi: 31) Zeliha misafirlerine; “Benim hakkımda dedikodu yaptınız.” dedi. Kadınlar Yusuf'u gördüklerinde akılları başlarından gittiği için, hatalarını anladılar ve Zeliha'ya hak verdiler. Bunun üzerine Zeliha; “İşte,” ### SABIR
İbnü'l-Esir hazretleri El-Kamil fi't-tarih adlı eserinde Eyyub Aleyhisselam'ın kıssasını şöyle anlatıyor: Bu Peygamber, Rum diyarına gönderilmişti. Hazreti Eyyub'un annesi Lut Aleyhisselam'ın, babası Ya'kub Aleyhisselam'ın soyundandır. Hazreti Eyyub, Müslümanların arasını bulmak, Allahü Teâlâ'nın bir olduğunu bildirmek ve herkese iyilik dilemekle vazifelendirilmişti. Kendisinin bir şeye ihtiyacı olunca, önce secdeye kapanır, sonra da Allahü Teâlâ'dan isteğini dilerdi.
Eyyub Aleyhisselam'ın başına gelen her türlü bela, melun İblis'in yüzünden olmuştur. Eyyub Aleyhisselam, Allahü Teâlâ'yı andığı zaman, göklerde bulunan meleklerin ona salat ve selamla cevap verdiğini duyan şeytan, onu kıskanıp imanını bozmak için Hak Teâlâ'ya yalvardı. Cenab-ı Hak, Hazreti Eyyub'u imtihan etmek için melun şeytana izin verdi. Şeytan bunun üzerine kendi toplumunun ileri gelenlerini toplayarak Hazreti Eyyub'e sataşmaya başladı.
Eyyub Aleyhisselam'ın Şam civarında Beseniyye denilen yerde verimli ve geniş bir tarlası vardı. Bu yerde bin koyun, çobanları başında olduğu hâlde otlardı. Ayrıca üçbin dönümlük verimli bir toprağında da beşyüz köle çalışırdı. Şeytan, Hazreti Eyyub'un malına musallat olup, malını ve mülkünün tamamını yok etti. Buna rağmen Hazreti Eyyub, bu afet karşısında hiçbir şikayette bulunmayarak, Allahü Teâlâ'ya hamd ve şükürde bulundu. Allahü Teâlâ'ya yaptığı ibadetlerde ve O'na bağlılığında bir adım dahi gerilemedi. Zira Cenab-ı Hak, Hazreti Eyyub'e verdiği belalarla birlikte, ona bu türlü belalara ve musibetlere katlanacak sabrı da vermişti. Şeytan onda bu sabrı görünce, Eyyub Aleyhisselam'ın çocuklarına sataşmak için Allahü Teâlâ'dan izin istedi. Allahü Teâlâ şeytana bu izni verince, o da Hazreti Eyyub'un çocuklarını helak etti. Fakat Hazreti Eyyub sabretti.
Şeytan, bir türlü Hazreti Eyyub'un bedenine, aklına ve kalbine girmek ve ona sataşmak imkanı bulamadı. Eyyub Aleyhisselam böylece cüzzam hastalığına düçar olup, vücudunda iri iri kabarcıklar çıkmaya başladı. Bu kabarcıklar patlayıp cerahatli akıntılar vücudunu sardı. Öyle oldu ki, bu cerahatlerin kokusundan kimse yanına yaklaşamazdı. Bu yüzden köy halkı onu, hanımı hariç yanına herhangi bir kimse yaklaşmamak üzere, köyün dışında bir yere çıkardılar.
Eyyub Aleyhisselam orada yedi sene yalnız başına kaldı. Allahü Teâlâ'dan başka ona yardımcı bir kimse bulunmazdı. Hazreti Eyyub'un üzerine çöken bu bela ve musibetler artınca, hanımı ona; “Sen, Allahü Teâlâ'dan sana şifa ihsan etmesini dile.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Eyyub hanımına; “Biz, yetmiş sene rahat ve nimetler içinde yaşadık. Şimdi de bir o kadar bela ve musibetlere katlanalım. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Allahü Teâlâ bana şifa verir de sıhhatime kavuşursam, sana yüz sopa vuracağım.”dedi.
Başka bir rivayete göre; İblis, Eyyub Aleyhisselam'ın hanımına görünerek; “Size ne kadar bela ve musibet düştü?” diye sorunca, Hazreti Eyyub'un hanımı; “Allahü Teâlâ'nın takdir ettiği kadar bela ve musibete düçar oluruz.” dedi. Şeytan ona; “Benimle gel. Bu da Allahü Teâlâ'nın takdiridir.” diyerek, onu, onların elinden çıkan malların bulunduğu vadiye götürdü. Onları göstererek; “Bana secde edersen, bunları size geri vereceğim.” dedi. Hazreti Eyyub'un hanımı şeytana; “Benim beyim var. Ancak ondan emir alırım.”dedi. Daha sonra Hazreti Eyyub'un yanına gelerek durumu ona anlattı.
Hazreti Eyyub hanımına; “Bu teklifi yapanın şeytan olduğunu anlamadın mı? Şayet ben şifaya kavuşursam, sana yüz sopa vuracağım.” diyerek hanımını yanından uzaklaştırdı ve ona şöyle dedi: “Senin getirdiğin yiyecek ve içecek bana haram olsun. Yiyecek olarak ne getirirsen getir, bir lokma almayacağım. Benden uzaklaş, seni görmek istemiyorum.” Bunun üzerine hanımı onu terk ederek, oradan uzaklaştı.
Hazreti Eyyub Aleyhisselam hanımını yanından uzaklaştırıp, kendisine yemek getirecek bir kimse bulamayınca secdeye kapanıp, Allahü Teâlâ'ya şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Bana gerçekten hastalık isabet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” (Enbiya suresi: 83) Bunun üzerine Allahü Teâlâ mealen; “Ayağınla yere vur. İşte hem yıkanacak, hem içecek serin bir su!.. (Yıkan ve iç, yorgunluğun ve hastalığın geçsin.)” (Sad suresi: 42) buyurdu.
Hanımı Hazreti Eyyub tarafından kovulduktan sonra, kendi kendine; “Ben onu neden yalnız bıraktım? Şimdi ona kim bakacak, açlıktan ölebilir. Onu canavarlar yerse ne yaparım?” diye düşünerek, kocasının yanına geri döndü. Oraya varınca, şifa bulmuş, afiyette bir kişi görünce, şaşkın şaşkın ona; “Ey Allah'ın kulu! Burada hastalıktan bitkin düşmüş bir kişi vardı. Onu gördün mü?” diye sordu. Hazreti Eyyub hanımına; “Onu görürsen tanıyabilir misin?” diye sorunca, hanımı; “Evet.” cevabını verdi. Hazreti Eyyub; “İşte o zat benim.” deyince, hanımı onu tanıdı. Derhal kocasının boynuna sarıldı. Bu kucaklaşma bir hayli uzun sürdü. Hazreti Eyyub'un mal ve çocukları eksiksiz olarak kendisine geri verilinceye kadar, hanımı Hazreti Eyyub'un boynundan ellerini çözmedi.
Eyyub Aleyhisselam, üzerinden dert ve belalar kaldırıldıktan sonra yetmiş sene daha yaşamıştır. Kendisine şifa verilince, Allahü Teâlâ, üzerinde yüz hurma tanesi olan bir dal ile hanımına vurarak yeminini yerine getirmesini emretti. O da söylenileni yaparak, Allahü Teâlâ'nın emrini ve yeminini yerine getirmiş oldu.
Yusuf Aleyhisselam Kıssası
Kendisi hakkında beni ayıplamış olduğunuz kişi budur. Yemin ederim ki, ben onun nefsine yaklaşmak istedim de, o, iffet göstererek sakındı. Yine yemin ederim ki, eğer emrimi yerine getirmezse, muhakkak zindana atılacak ve elbette zelillerden olacaktır.” dedi. (Yusuf suresi: 32) Yusuf, Allahü Teâlâ'ya karşı zelle işlemiş olduğundan, ceza olarak nefsine zindanı seçip şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Bunların beni yapmaya çağırdığı işi yapmaktan, zindan bana daha sevimlidir. Eğer bu kadınların hilesini benden gidermezsen, ben onlara meylederim ve cahillerden olurum.” Bunun üzerine Rabbi, duasını kabul etti de, kadınların tuzaklarını kendisinden savdı. Çünkü Allah, söylenenleri işitir, yapılanları tamamen bilir.” (Yusuf suresi: 33-34)
Vekil, Yusuf'un gömleğinin yırtıldığını, yüzünün tırmalandığını, Yusuf'un şehadetini görüp misafirlerin onu görünce ellerini kestiklerini duyunca onu serbest bırakmaya karar vermişti. Fakat Zeliha, Yusuf hakkında efendisine; “Bu köle, insanlar arasında haysiyet kırıcı bir hadiseye sebebiyet verdi. Namusumla oynadı, beni rezil ve rüsva etti. Sözde beni elde ettiğini yaydı.” iddiasında bulunarak, onun zindana atılmasına sebep oldu.
Yusuf'la birlikte zindana Firavun'un iki dostu da atılmıştı. Bu gençlerden biri Firavun'un yemeğini hazırlar, diğeri ise içeceklerini getirirdi. Bu iki genç, efendilerini zehirlemeye çalıştıkları iddiasıyla zindana atılmışlardı. Bunlar bir gece rüya gördüler. Rüyalarını Yusuf'a anlattılar. “Biri; “Ben rüyamda kendimi şarap olacak üzüm sıkıyor gördüm.” dedi. Öteki de; “Ben, rüyamda kendimi, başımın üstünde bir ekmek götürüyorum ve kuşlar ondan yiyor gördüm.” dedi.” (Yusuf suresi: 36)
Bunun üzerine Yusuf onlara, Yusuf suresi 37 ve 39. ayetlerinde bildirildiği gibi; “Size rızık olarak verilecek bir yemek daha size gelmeden önce, onun ne çeşit ve nasıl bir yemek olduğunu size haber verdim. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allah'a inanmayan ve topyekun ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok ilahlar mı hayırlıdır, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir Allah mı?” dedi.
Sonra Yusuf bu iki hizmetkârın rüyalarını şöyle tabir etti: “Biriniz efendisine (eskiden olduğu gibi) yine şarap içirecek. Diğeri ise asılacak, sonra kuşlar başından yiyecek.” (Yusuf suresi: 41) Sonra zindandan kurtulacak olana; “Beni efendinin yanında an. Benim hakkımda ona bilgi ver. Zira ben, haksız yere zindana atıldım.” dedi. Fakat o genç kurtulunca Yusuf'un söylediklerini unuttu.
Bu arada Allahü Teâlâ, Yusuf'a vahiy göndererek; “Ey Yusuf! Benden başkasını mı kendine vekil seçtin? Öyleyse zindanda kalma müddetini uzatacağım.” buyurdu. Böylece Yusuf, zindanda yedi sene kaldı.
Firavun bir gece korkunç bir rüya ile uyandı. Rüyasında yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yediğini ve yedi yeşil başağın da diğer yedi kuru başağı sarmalayıp galip geldiğini gördü. Ülkesindeki bütün kâhinler ve sihirbazlar bu rüyayı tabir edemediler ve Firavun'a; “Bu gördüklerin, karmakarışık rüyalardır. Biz böyle karışık rüyaların tabirini bilmeyiz, dediler.” (Yusuf suresi: 44) Bu sırada zindanda; “O iki delikanlıdan idamdan kurtulanı, nice zaman sonra (Yusuf'u ve kendisine söylediklerini) hatırladı ve; “Ben, size onun tabirini haber veririm, hemen beni (zindandaki Yusuf'a) gönderin.” dedi. (Yusuf suresi: 45)
Hizmetkâr, Firavun'un emri ile zindana gönderildi. Rüyayı Yusuf'a anlattı. Yusuf hizmetkârın anlattığı rüyayı açıklayarak şöyle dedi: “Yedi sene âdetiniz üzere ziraat yapın. Hasat ettiğiniz ekinleri (bozulmamaları için) başaklarında bırakın, ancak yiyeceğiniz az bir miktarı öğütün. Sonra bunun arkasından yedi kurak yıl gelecek. Tohumluk için saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden biriktirdiklerinizi yiyip götürecek. Sonra bunun arkasından da bir yıl gelecek ki, onda insanlar sıkıntıdan kurtarılıp bereketlendirilecekler ve o zaman (üzüm, zeytin gibi mahsullerini) sıkacak ve (süt hayvanlarını) sağacaklar.” (Yusuf suresi: 47-49)
Hizmetkâr Firavun'un yanına dönerek, rüyasının tabirini bildirdi. Firavun, Yusuf'un verdiği haberlerin doğru olduğunu anladı ve adamlarına; “Yusuf'u bana getirin.” dedi. Yusuf, kendisine gönderilen kişi ile zindandan çıkmadı ve ona; “Efendine dön de, o ellerini kesen kadınların hâli neydi, kendisinden sor. Muhakkak ki benim Rabbim, onların hilelerini bilendir.” dedi. (Yusuf suresi: 50) Elçi Firavun'un yanına döndü ve Yusuf'un söylediklerini ona bildirdi. Bunun üzerine Firavun, ellerini kesen bütün kadınları huzuruna çağırdı ve onlara, vaktiyle davet edildikleri yerde ellerinin kesilmesinin sebebini sordu.
Onlar Firavun'a; “Hâşâ, Allah için biz onun aleyhinde bir fenalık bilmiyoruz. (Fakat vekilin hanımı, kölesi Yusuf'tan muradına kavuşmak istediğini bize haber verdi.)” dediler. Firavun, vekilin hanımına gerçeği doğru olarak söylemesi için ısrar edince, Zeliha; “Şimdi hak, meydana çıktı. Onun nefsine yaklaşmak isteyen bendim. O ise, hakikaten sadıklardandır.” dedi. (Yusuf suresi: 51) Durum Yusuf'a bildirilince, o şöyle dedi: “Kadınlara gerçeği itiraf ettirişim şunun içindi; vekil bilsin ki, hakikaten ben ona gıyabında hainlik yapmadım ve muhakkak ki, Allah hainlerin hilesini muvaffakiyete ulaştırmaz.”(Yusuf suresi: 52)
Kitaba Uygunuz!..
İbnü'l-Esir hazretleri El-Kâmil fi't-tarih adlı eserinde bildiriyor ki: Hazreti Ali'nin halife olunca mescitte okuduğu hutbe şöyledir:
“Allahü Teâlâ, kullarına doğru yolu gösteren, her türlü hayrı ve şerri açıklayan bir kitap indirmiştir. Sizler bu kitapta yazılı olan hayırları alınız ve zikredilen kötülüklerden uzak durunuz. Allahü Teâlâ'nın size farz kılmış olduğu emirleri yerine getiriniz ki, onlar sizi Cennet'e götürsün. Hak Teâlâ sizlere bazı şeyleri haram kılmıştır. Müslümanın kanının akıtılmasını da, bütün haramların en üstünde tutmuştur. Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir. Bir Müslümanın kanı gerekli hâller dışında hiçbir şekilde dökülmez. İnsanların haklarına ve hukuklarına dikkat ediniz. Özellikle ölümü iyi hatırlayınız. İnsanlar sizin önünüzde duruyor. Fakat arkanızda sizi tehdit eden bir kıyamet saati vardır. Şu dünyada, Cenab-ı Hakk'ın kullarının hakları konusunda Cenab-ı Hak'tan korkunuz. Yarın kıyamet gününde, her türlü ufak şeylerden, hayvanlara karşı olan hareketlerinizden bile sorumlu olacaksınız. Ey insanlar! Her konuda Allahü Teâlâ'ya itaat ediniz. O'na isyan etmeyiniz. Bir yerde hayır gördüğünüz zaman onu mutlaka alınız, şer gördüğünüz zaman da ondan uzak olmaya çalışınız.” Bu sırada Cebrail Aleyhisselam gelerek, Yusuf'a; “O kadına karşı içinden bir istek duymadın mı?” diye sordu. Bunun üzerine Yusuf; “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder.” dedi. (Yusuf suresi: 53) Yusuf Aleyhisselam'ın suçsuz ve emniyetli bir kimse olduğunu anlayan Firavun adamlarına; “Onu bana getirin, kendime onu has (yardımcı) edineyim, dedi.”(Yusuf suresi: 54) Yusuf'u zindandan çıkarmak için bir hizmetçi gönderdi. Hizmetçi Yusuf'u hapisten çıkardı. Hazreti Yusuf, zindanda bulunanların kurtulmaları için dua etti ve zindanın kapısına; “Burası, canlıların mezarı, kederlilerin evi, dostlukların deneme yeri, düşmanları sevindiren bir yerdir.” diye bir yazı yazdı.
Sonra temizlenip giyindikten sonra, Firavun'un huzuruna çıktı. Firavun ona; “Sen bu gün yanımızda mühim bir mevki sahibisin, eminsin.” dedi. (Yusuf suresi: 54) Yusuf Aleyhisselam Firavun'a; “Beni Mısır'ın hazineleri üzerine memur et. Çünkü ben iyi korur ve iyi bilirim.” dedi. (Yusuf suresi: 55) Firavun onu maliye vekiline yardımcı tayin etti. Bir sene sonra maliye vekili ölünce, Yusuf bu vazifeye getirildi.
Ölen maliye vekilinin hanımı Zeliha, Yusuf ile Firavun tarafından evlendirildi. Yusuf, Zeliha'ya; “Bu türlü evliliğimiz, önce yaptığın teşebbüsten daha hayırlı değil mi?” diye sordu. Zeliha ona; “Ey dost! Beni kınama. Çünkü o vakitler genç ve güzel bir kadındım. Allah seni çok güzel yarattığından, o vakitler nefsime yenilmiştim.” dedi. Bu evlilikten iki oğlu ve Rahmet adında bir kızı oldu.
Bolluk yıllarında çok zahire toplandı. Kıtlık yıllarında her memleketten Mısır'a gelip, zahire satın aldılar. Yusuf Aleyhisselam'ın kardeşleri de, Kenan ilinden Mısır'a erzak almaya geldiler. En küçükleri olan Bünyamin, Yusuf'a çok benzerdi. Bu kardeşini babası göndermemişti. Yusuf onlara; “Siz kimsiniz, casus olmayasınız?” dedi. Onlar, “Biz on erkek kardeşiz. Bir de sözü doğru, yaşlı bir babamız var. Biz, vaktiyle oniki kişi idik. Birgün kıra çıktık, kardeşimiz Yusuf orada öldü. Bu kardeşimizi babamız çok severdi.” dediler.
Hazreti Yusuf onlara; “Babanız ölen kardeşinizden sonra kimi çok sevdi?” diye sorunca, onlar; “Aramızda, ondan daha küçük olanı sevdi.” dediler. Hazreti Yusuf kardeşlerine; “Eğer onu bana getirmezseniz, benim yanımda bir ölçek (zahire) yok ve bana yaklaşmayın.” dedi. Onlar; “Onu (Bünyamin'i) babasından istemeye çalışırız ve her hâlde başarırız.” dediler. (Yusuf suresi: 60-61)
Yusuf Aleyhisselam hizmetçisine, kardeşlerine verdiği zahire için onlardan alınan bedeli, zahirenin arasına koymasını söyledi. Kardeşleri memleketlerine varınca, durumu babalarına anlattılar ve Bünyamin'i de götüreceklerini söylediler. Babaları Ya'kub onlara; “Bundan önce, kardeşi Yusuf'u size emniyet ettiğim gibi, hiç onu size emniyet eder miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” dedi.
Nihayet zahire yüklerini açtıkları zaman, paralarını kendilerine iade edilmiş bulunca şöyle dediler: “Ey Babamız! Daha ne isteriz? İşte paramız da bize iade edilmiş. Yine ailemize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü fazla zahire alırız, şimdi bu aldığımız, pek az bir zahiredir. Babaları; “Siz ölümle kuşatılmadıkça, muhakkak surette onu (Bünyamin'i) bana getireceğinize dair Allah'tan sağlam bir yemini bana verişinize kadar, asla onu sizinle beraber göndermem.” dedi. Onlar, babalarına teminat verince, o şöyle dedi: “Allah söylediklerimiz üzerine vekildir. (Onları yerine getirir).” (Sonra Mısır'a hareket etmek üzere olan çocuklarına) dedi ki: “Ey yavrularım! Şehre bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin (size nazar değmesin). Böyle olmakla beraber, Allah'ın hükmünden hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm ancak Allah'ındır. Yalnız O'na tevekkül ettim ve tevekkül edenler de sadece O'na dayanıp güvenmelidirler.” (Yusuf suresi: 64-67) Çocuklar babalarının öğüdü üzerine Mısır'a değişik kapılardan girdiler. Yusuf Aleyhisselam onlara ziyafet verdi. Çok ikram eyledi.
Bünyamin'e gizlice kendini tanıttı. Ona; “Seni göndermeyeceğim, üzülme.” dedi. Bünyamin'in yüküne bir altın tas koydurdu. Kardeşler memleketlerine dönerlerken, arkalarından; “Hırsız var.” diye sesler geldi. Onlar; “Biz hırsız değiliz.” dediler. Bunun üzerine onlara; “Sözünüz yalan ise size ne yapalım?” diye sordular. Onlar da; “Çalınan mal hangimizde çıkarsa onu tutun. Biz böyle yaparız.” dediler.
Altın tas Bünyamin'in yükünde bulundu. Bunu yakalamak, Mısır kanunlarında yoktu. Fakat kardeşleri daha önce böyle birinin tutulacağını bildirmişlerdi. Böylece Bünyamin'i ellerinden aldı. Onlar Hazreti Yusuf'a; “Babamız ihtiyardır. Bunu çok sever. Bunun yerine bizim birimizi al.” dediler. Hazreti Yusuf onlara; “Biz, sizin sözünüzle bunu tutukluyoruz. Başkasını alırsak zalim oluruz.” dedi. Kardeşleri, utanarak ve sıkılarak babalarının yanlarına geldiler.
Ya'kub Aleyhisselam duruma çok üzüldü ve; “Bunda bir iş var! Mısır sultanı, bizim dinimizi ne bilir? Sabır güzel şeydir. Cenab-ı Hak, beni çocuklarıma kavuşturabilir.” buyurdu. Yusuf kuyuya atılalı yirmibir yıl olmuş, Yusuf, Yusuf diye ağlamaktan, Hazreti Ya'kub'un gözlerine perde inmişti. Kardeşleri ondan ümidi kesmişlerdi. Babası ise Allahü Teâlâ'dan ümit kesmiyor ve onun küçük iken gördüğü rüyadan, kardeşlerinin ona boyun eğeceğini biliyordu.
Hazreti Ya'kub onlara; “Gidiniz, kardeşlerinizi arayınız! Allah'tan ümit kesilmez.” dedi. Tekrar Mısır'a gittiler ve Hazreti Yusuf'a; “Ey aziz! Biz fakiriz. Babamız ihtiyardır. Bize lütuf ve ihsan et! Bize zahire ver. Kardeşimizi de bağışla.” deyip, yalvardılar. Hazreti Yusuf gülerek onlara; “Yusuf'a yaptığınızı unuttunuz mu?” diye sordu. Onlar; “Sen Yusuf musun?” diye sorduklarında, o da; “Evet, ben Yusuf'um. Bu da kardeşimdir. Cenabı Hak bize ihsan etti. O, sabır edenleri mahrum bırakmaz. Şu gömleğimi babamın gözlerine sürün ve hepsini buraya getirin.” dedi.
Onlar Mısır'dan gelirken, Ya'kub Aleyhisselam; “Yusuf'un kokusu geliyor.” diyordu. Yanında bulunanlar ona; “Sen hâlâ, eski şaşkınlık üzeresin.” dediler. Sonra, oğulları geldi. Hazreti Yusuf'un gömleğini yüzüne koyunca gözleri açıldı. Hepsi birlikte Mısır'a gittiler. Yusuf Aleyhisselam, Firavun ve ahali ile onları uzaktan karşıladı. Onları saraya götürdü. Layık oldukları yere oturttu. Onlar da oğullarına kavuştukları için, derhal Allahü Teâlâ'ya secde-i şükür yaptılar. Onyedi sene sonra Ya'kub Aleyhisselam vefat etti. Hazreti Yusuf, babası vefat ettiği zaman ellialtı yaşındaydı. Yüzon yaşında da Yusuf Aleyhisselam vefat etti. Baba ve dedelerinin yanına gömülmesini vasiyet ettiği için, Şam'a götürülüp babasının yanına defnedildi. Onu maliye vekili yapan Firavun daha önce vefat etti. Bundan sonra gelen firavunlar Benî İsrail'e kıymet vermediler.
Musa Aleyhisselam Kıssası
Musa Aleyhisselam, Ya'kub Aleyhisselam'ın soyundandır. Hazreti Yusuf'tan sonra, Mısır'da İsrailoğulları iyice çoğaldı. Bunlar, Hazreti Ya'kub ve Hazreti Yusuf'un bildirdikleri dine inanıyorlar ve emirlerini yerine getiriyorlardı. Mısır'ın eski yerlisi Kıbt kavmi ise, yıldızlara ve putlara taparlardı ve İsrailoğullarına hakaret gözüyle bakar, başlarında bulunan firavunlar onları esir gibi ağır işlerde kullanırdı. Onların çoğalmasından endişe ederlerdi.
Benî İsrail, Kıbt kavminin kötü muamelelerinden ve firavunların ağır işlerinden bezmiş, usanmışlardı. Bu bakımdan, dedelerinin eski yurtları olan Kenan diyarına gitmek isterlerdi. Fakat firavunlar onların Mısır'dan çıkmasına izin vermeyip, eziyetlerini arttırırlardı. Mısır'ın idaresini elinde bulunduran ve firavun denilen krallar, kendilerine mezar olarak, dağ gibi piramitler yaptırıyorlar ve bu piramitlerin yapımında binlerce insanı zorla çalıştırıyorlardı. Allahü Teâlâ'yı inkâr edip, ilahlık davasında bulunuyorlardı. Bu zamanda falcılık, sihirbazlık meslek hâline getirilmiş ve ülkenin her tarafında kâhinler, sihirbazlar türemişti.
Bu sırada Mısır halkının başında bulunan firavun, bir gece rüyasında Kudüs tarafından çıkan bir ateşin, Mısır'ın yerli halkı Kıbtîleri yaktığını, İsrailoğullarına ise hiç zarar vermediğini gördü. Bu rüyayı yorumlayan kâhinler, İsrailoğullarından bir erkek çocuk dünyaya gelecek, senin saltanatını yıkacak ve sen helak olacaksın, dediler. Bunun üzerine Firavun, oniki kabile hâlinde olan ve her bir kabilenin başında bir idarecisi bulunan İsrailoğullarının birleşmesinden de iyice endişelendi. İsrailoğullarından doğacak olan erkek çocuklarının öldürülmeleri için emir çıkardı. Hadise karşısında, İsrailoğulları zor günler yaşadı. Firavun'un emrine karşı gelenler topluca öldürülüyordu.
Bu sırada Musa Aleyhisselam doğmuştu. Annesi, onun da öldürülmesinden korkarak çok endişeleniyordu. Kur'an-ı Kerim'de onun kalbine şöyle ilham edildiği bildirilmektedir: “Musa'nın annesine şöyle ilham ettik: “Bu çocuğu (Musa'yı) emzir; sonra öldürülmesinden korktuğun zaman, onu suya (Nil Nehri'ne) bırakıver. Boğulmasından korkma, ayrılmasından kederlenme. Çünkü biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini Peygamberlerden yapacağız.” (Kasas suresi: 7)
Musa'nın annesi, onu bir sandığın içine koyup Nil Nehri'ne bıraktı. Nehir üzerindeki akıntı onu Firavun'un sarayına doğru sürükledi. Firavun'un hanımı Asiye, sandığı görerek, yakalayıp saraya götürdü. Sandığı açıp, içinde nur topu gibi bir çocuk görünce, ona can-ı gönülden muhabbet edip; “Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de işimize yarar yahut onu oğul ediniriz.” dedi. Onu emzirmek için pek çok süt anneler getirtti.
Musa hiçbirisinin memesini almadı. Annesi, çocuğunun Firavun'un sarayına alındığını ve süt annesi arandığını öğrendi. Hemen gidip süt annesi olabileceğini söyledi. Musa derhal onun memesini aldı ve bunun üzerine Firavun'un hanımı Asiye onu süt annesi olarak kabul etti. Böylece, kimsenin haberi olmaksızın, kendi oğlunu Firavun'un sarayında emzirip büyüttü.
Musa Aleyhisselam Firavun'un sarayında büyüdükten sonra, sarayı terk edip, akrabalarının ve büyük kardeşi Harun'un yanına gitti. Bir gün gördü ki; “İsrailoğullarından biriyle bir Kıbtî kavga ediyor." Hazreti Musa aralarına girip, ayırmak için Kıbtî'yi itip göğsüne vurdu. Kazara Kıbtî yere düşüp öldü. Hazreti Musa, elinden böyle bir kaza çıkmasına üzüldü. Firavun'un şerrinden çekinip, Mısır'dan ayrılarak Medyen'e gitti. Orada peygamber olan Şuayb Aleyhisselam ile buluşup, on sene Medyen'de kaldı ve Şuayb Aleyhisselam'ın kızı ile evlendi.
Daha sonra Mısır'a gitmek üzere Medyen'den ayrıldı. Tur Dağı'na geldiği sırada, bilinmeyen ve anlaşılmayan şekilde Allahü Teâlâ ile konuştu. Kendisine peygamberlik verildi. Elindeki asâsının yılan olması mucizesi ve elini koynuna sokup çıkarınca, bembeyaz olup ışık yayması mucizeleri verildi. Sonra da mealen şöyle vahyedildiği Kur'an-ı Kerim'de bildirilmektedir: “Bu iki mucize, Firavun ve adamlarına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış bir millettir. Firavun'a git, doğrusu o azmıştır.” (Kasas suresi: 32-33)
Hazreti Musa Mısır'a varıp, kardeşi Harun ile görüşüp, durumu anlattı. Hazreti Harun'a da peygamberlik verildi. Firavun'a gidip onu dine davet ettiler. İsrailoğullarını serbest bırakmasını istediler. Firavun ilahlık davasında bulunarak kabul etmedi. Bunun üzerine Musa elindeki asâsını yere bıraktı. Kocaman bir ejderha olup, hareket etmeye başladı. Elini koynuna sokup çıkardı, eli bembeyaz göründü. Bu mucize karşısında şaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca, o sihirbazdır dediler. Hazreti Musa; “Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz? Bu, sihir değildir. Bu, her şeyin yaratıcısı olan Allahü Teâlânın verdiği bir mucizedir.” diyerek onları imana çağırdı.
Firavun ve adamları, Hazreti Musa'nın bu sözlerini dinlemediler. Gösterdiği mucizelere inanmayıp sihirdir diye ısrar ettiler. Firavun; “Ey Musa, sihirbazlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceğiz. Bir vakit ve yer tayin et.” diyerek ülkesindeki bütün sihirbazları topladı. Musa Aleyhisselam Allahü Teâlâya dua ederek, sihirbazlarla karşılaşmayı kabul etti. Mısır halkı önünde, sihirbazlarla karşı karşıya geldiler. Sihirbazlar, ellerindeki ip ve sopaları yere attılar, göz bağcılık ile bir takım yılanlar geziyor gibi gösteridiler. Bu sırada Hazreti Musa elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mucize olarak, dehşetli ve çevik bir ejderha olup, o sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri şeyleri yuttu. Bunu gören sihirbazlar; “Bu, mutlaka insan gücünün dışında bir mucizedir.” dediler ve Hazreti Musa'ya iman ettiler. Bu hadise karşısında Firavun iyice azgınlaşıp baskı ve zulmünü arttırdı. Hazreti Musa'ya iman etmiş olan kendi hanımı Asiye'yi de şehit etti.
Firavun ve kavmi iman etmemekte ısrar edince, Allahü Teâlâ onlara çeşitli belalar verdi. Önce şiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haşerat ve kurbağa istilasına uğradılar. Başlarına bela geldikçe, Hazreti Musa'ya gidip belanın kaldırılması için dua etmesini ve iman edeceklerini söylediler ise de, bela kalkınca, azgınlıklarına devam ederek iman etmediler. Tekrar başlarına belalar geldi. Buna rağmen iman etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belalar, Kur'an-ı Kerim'de A'raf suresinde bildirilmektedir.
Firavun ve kavmi, Musa Aleyhisselam'ın gösterdiği mucizeler karşısında İsrailoğullarının Mısır'dan Kenan diyarına gitmelerine izin verdi. Hazreti Musa bir vakit tayin ederek, bir gece vakti bütün İsrailoğullarını toplayıp Mısır'dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişman oldu. Derhal askerini toplayıp, peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Önlerinde denizi, arkalarında düşmanı gören İsrailoğulları endişeye kapılmıştı. Bu sırada Allahü Teâlâ Musa Aleyhisselam'a; “Asân ile denize vur.” diye vahyetti. Hazreti Musa, bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı. Her bir tarafı yüksek bir dağ gibiydi. Önlerine, çok geniş ve kupkuru on iki tane yol açıldı. On iki sülale olan İsrailoğulları, bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp, denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuştu ve Firavun askerleriyle birlikte boğuldu. Firavun boğulmak üzere iken; “İman ettim.” demiş ise de, onun ye'se kapılarak söylediği bu sözü kabul olunmadı.
Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de, Yunus suresi 90, 91 ve 92. ayet-i kerimelerde mealen şöyle buyurulmaktadır: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri, haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda; “İsrailoğullarının iman ettiğinden (Allah'tan) başka bir ilah olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım dedi. Fakat Allahü Teâlâ Firavun'un imanını kabul etmedi ve ona Cebrail vasıtasıyla şöyle hitap buyurdu: “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin. Biz de, bu gün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkadan geleceklere bir ibret olasın. Bununla beraber, doğrusu insanlardan birçok kimseler, ayetlerimizden (ibret verici mucizelerimizden) gafildirler.”
Musa Aleyhisselam Kızıldeniz'i geçtikten sonra, İsrailoğullarını Kenan diyarına doğru götürdü. Yolda Amelika kabilelerinden bir kavmin yurduna uğradılar. Bu kavim, öküz suretinde yapılmış bir puta tapıyorlardı. Onların bu hâlini gören İsrailoğulları, onlara meylettiler. Hazreti Musa'ya; “Ya Musa, onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.” dediler. Hazreti Musa onlara; “Siz cahil bir kavimsiniz. Allahü Teâlâ size nimet ve kurtuluş verdi. Allahü Teâlâya iman ediniz, şirkten ve putlardan kaçınınız...” diye nasihat etti. Vardıkları Kenan diyarında en büyük şehirler; Eriha, Nablus ve Kudüs'tü. Önce Eriha beldesine doğru gittiler. Fakat buralar, o vakit Amelika kabilelerinden bir takım güçlü kimselerin elinde olup, onlarla savaş yapmak gerekti. İsrailoğulları, biz savaşmayız diyerek geri çekildiler. Tih Sahrası'na düştüler ve kırk sene orada dolaştılar. Bir tarafa çıkıp gidemediler. Mısır'da çektikleri eziyeti ve yaşadıkları zor günleri unutarak; “Keşke Mısır'dan çıkmasaydık.” demeye başladılar.
Aç ve susuz kaldılar. Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dua edip, Allahü Teâlâdan yardım diledi. Asâsını bir taşa vurduğunda, o taştan su fışkırıyor ve o suyu içiyorlardı. Musa Aleyhisselam'ın duaları neticesinde, gökten “Men” denilen kudret helvası ve selva (bıldırcın) denilen kuş eti indi. Bunları yiyerek günlerini geçiriyorlardı. Nihayet; “Biz bunları yemekten usandık; bakla, soğan gibi hububat ve sebze isteriz.”dediler. Hazreti Musa onlara bu azgınlıktan vazgeçmelerini söyledi. Ancak onlar bu hâllerinde ısrar ediyorlardı.
Allahü Teâlâ, Musa Aleyhisselam'a bir kitap indireceğini vaat etmişti. Tur Dağı'na çıkması bildirildi. Kardeşi Harun'u yerine vekil bırakıp, kendisi, Tur Dağı'na gitti. Kırk gün Tur Dağı'nda kalıp, ibadet etti. Vasıtasız olarak Allahü Teâlânın kelamını işitti. Bu sırada Tevrat kitabı nazil oldu.
Musa Aleyhisselam Tur Dağı'nda iken, İsrailoğullarının içinden Samirî adında bir münafık, İsrailoğullarının ellerindeki altınları topladı, eritip bir buzağı heykeli yaptı. İşte sizin ilahınız budur diyerek İsrailoğullarını aldattı ve onlar da buzağıya tapmaya başladılar. Harun Aleyhisselam her ne kadar nasihat etti ise de dinlemeyip ona karşı çıktılar. Musa Aleyhisselam Tur Dağı'ndan dönünce, onların bu hâline çok gazaplanıp Samirî'yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini denize attı. Hazreti Harun'a durumu sorunca; “Nasihat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.” dedi. Böylece Hazreti Musa'nın gazabı geçti. Onlara, kendisine Tevrat'ın indirildiğini bildirdi. Bundan sonra İsrailoğulları Tevrat'ta bildirilen şeylerle amel etmeye başladılar. Putlara tapmaktan ve şirkten kurtulup, Allahü Teâlâya iman ve ibadet ettiler. Nihayet aradan epey bir zaman geçip, İsrailoğullarının çocukları itaatkâr ve savaşacak bir tarzda yetiştiler.
Musa Aleyhisselam, İsrailoğullarını alıp Lut Gölü'nün güney tarafına getirdi. Buradan da hareket ederek, Uç bin Unk adında bir kralın ordusu ile savaş yapıp galip geldiler. Böylece Şeria Nehri'nin doğusuna sahip oldular. Eriha şehrinin karşısındaki dağa çıktılar. Buradan Kenan diyarı gözüküyordu. Bu sırada, Musa Aleyhisselam yüz yirmi yaşında iken vefat etti. Yerine Yuşa Aleyhisselam peygamber olarak gönderildi.
Eshab-ı Kehf kıssası:
Eshab-ı Kehf; Tarsus'taki mağarada bulunan yedi kişi ve bir de “Kıtmir” adındaki köpekleridir. Mağarada bulunan yedi kişinin isimleri şunlardır: 1- Yemliha, 2- Mekselina, 3- Mislina, 4- Mernuş, 5- Debernuş, 6- Sazenuş, 7- Kefeştatayyuş.
Efsus (yani Tarsus) şehri havalisindeki Rakim adlı vadide, Betahlus Dağı'nda, kehf, yani büyük bir mağara vardı. Efsus şehri, hükümdar Dakyanus'un mülkü olup, ahâlisini putperestliğe zorlardı. Hükümdarın emrine itaat eden kurtulur, etmeyen öldürülürdü. Allahü Teâlâya inananlardan altı genç, bir köşede, bu zalimlerin fitnesinden kurtulmak için dua ile meşguldüler. Onlar bu hâlde iken, Dakyanus'a haber verildi. Bunun üzerine sultan onları çağırıp tehdit etti. Onlar iman yolunda sebat gösterip, şirki, putperestliği kabul etmediler. Dakyanus onların bütün mallarını alıp; “Siz gençsiniz, size iki üç gün mühlet veriyorum. Kurtulmak mı, ölmek mi, hangisini tercih ediyorsunuz?” deyip, kendisi başka bir şehre gitti. O gençler fırsatı ganimet bilip, birbiriyle meşveretten sonra kaçmaya karar verdiler. Her biri, babasının evinden azık ve nafaka için bir miktar altın alıp, şehre yakın bir dağa doğru yola çıktılar.
Yolda giderken bir çobana rast geldiler. Çoban da imanından ötürü onlara katıldı. Çobanın köpeği de bunlara tâbi olup, arkalarından onları takip etti. Ne kadar mâni olmak istedilerse de mümkün olmayıp, nihayet Allahü Teâlâ, bu köpeği dile getirip köpek şöyle dedi: “Benden korkmayın! Ben Allahü Teâlânın ve sizin dostunuzum. Siz uykuda iken, ben size gözcülük ve bekçilik yaparım.” Dağa yaklaştıklarında, çoban bunlara dedi ki: “Ben bu dağda bir mağara biliyorum. Orada gizlenmek mümkündür.” Söz birliği edip o mağaraya geldiler ve şöyle dua ettiler: “Ya Rabbî! Bize senin katından rahmet, yani rızık, mağfiret, düşmandan emniyet ver!” Büyükleri olan Yemliha, mağaraya giderlerken, yolda arkadaşlarına dedi ki: “Kavmimiz Allah'a ibadet etmeyip ibadette putları O'na ortak ettiklerinden, onlardan ayrılmak istedik. O hâlde şimdi mağarayı mesken edinip, Allahü Teâlâya ibadet edelim. Rabbimiz iki cihanda rahmetini bize saçar, din ve dünya işlerimizi kolaylaştırır.”
Dakyanus Efsus'a gelip onları sordu. Kaçtıklarını haber verdiklerinde, onların getirilmesi için babalarını zorladı. Babaları; “Bizim malımızı alıp, dağa doğru gittiler.” dediler. Dakyanus adamları ile gidip o mağarayı bulunca, orada ölsünler diye, mağaranın ağzını kuvvetlice kapattırdı. Dakyanus'un yakınlarından iki Mümin, gençlerin isimlerini ve hâllerini bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına koydular. Bu mağara, Betahlus Dağı'nın güney tarafında idi. Güneş doğarken ve batarken oraya vurup, rutubet olmazdı. Eshab-ı Kehf'in uyurken gözleri açıktı. Allahü Teâlâ, meleklerle onları sağ ve sol taraflarına döndürürdü. Köpekleri, dirseklerini kapının eşiğine uzatmıştı. Ölü değillerdi. Nefes alırlar, saçları ve tırnakları uzardı. Allahü Teâlâ, kemal-i kudreti ile ceset ve elbiselerini değiştirmedi.
Eshab-ı Kehf uzun müddet uyuduktan sonra, Allahü Teâlâ onları uyandırdı. İçlerinden Mekselina arkadaşlarına; “Ne kadar zaman yatıp uyudunuz?” dedi. Onlar, güneş doğarken mağaraya girmişlerdi. Uyandıkları zaman güneş batmak üzere olduğundan cevap olarak; “Bir gün veya günün bir miktarını uyuduk.” dediler. Sonra saç, sakal ve tırnaklarına bakıp birbirlerine dediler ki: “Ne kadar uyuduğumuzu Rabbimiz bilir.” Sonra Mekselina dedi ki: “Biriniz şu parayı alıp, Tarsus'a gitsin. Baksın, hangi yiyecek helal ve temiz ise, ondan bize satın alsın, getirsin. Bizi şehirde bulunanlara haber vermesin. Eğer Dakyanus'a tâbi olan ahali bizi bulurlarsa, recm ederler, yani taşa tutup öldürürler veya zorla kendi bozuk dinlerine döndürürler. Onların dinine girersek, bizim için sonsuz olarak artık kurtuluş yoktur.”
Bunların en olgunu ve en akıllıları olan Yemliha, bu nasihatları kabul edip şehre geldiğinde, durumu çok değişmiş ve bir başka âlem buldu. Hayret etti. İçi burkuldu. Nihayet ekmekçi dükkânına girdi. O parayı, yani Dakyanus zamanında, onun adına olan sikkeyi ekmekçiye verince, ekmekçi, bu adamın hazine bulduğunu sandı ve hemen elden ele göstererek zabıtaya vardı. Yemliha'yı yakalayıp; “Bulduğun hazineyi ver.” diye tehdit ettiler. Yemliha onlara; “Ben hazine bulmadım. Dün bu altını evden aldım. Bu gün çarşıya getirdim.” dedi. Babasının ismini sordular. Söyledi. Onlar; “Burada o isimde kimse yoktur.” deyip, yalan söylediğini belirttiler. Yemliha'nın canı çok sıkıldı ve onlara; “Beni Dakyanus'a götürün, o benim işimi bilir.” dedi. Onlar, onun bu sözünü de alaya alıp; “Dakyanus öleli üç yüz seneye yakın oldu. Sen bize hikaye mi anlatıyorsun?” dediler. Sonunda Yemliha'yı, padişahları olan Salih Melik Tendrus'a götürdüler. Bu padişah Mümindi. Vaktindeki insanların çoğu, cesetlerin dirilmesini inkâr ederdi. Padişah onlara bu hususta ne kadar nasihat ettiyse de fayda vermemiştir.
Yemliha, başından geçenleri o padişaha anlatınca, padişah, oğlu, eşrafı ve yakın adamları ile birlikte, mağaraya geldiler. Yemliha varıp, arkadaşlarına haber verdi. Mağarada, önceki hâllerinin üzerinde yazılı olduğu taşı getirip okudular. İsimleri ve hâlleri anlaşıldı. Onlara selam verip cevap aldı. Hepsinin boynuna sarılıp veda ederken, tekrar eskisi gibi tekrar uykuya vardılar. İlk uykuları üç yüz sene sürmüştü.
Resulullah Efendimiz zamanında, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ali Eshab-ı Kehf'e gittiler. O zaman Eshab-ı Kehf uykudan uyanıp onları gördüler. Resulullah'a iman ettiklerini bildirdiler ve selam gönderip dua istediler.
İbnü'l-Esir hazretleri El-Kâmil fi't-tarih adlı eserinde buyuruyor ki:
Hazreti Ebu Bekr'in, Yezid bin Ebu Süfyan'a yaptığı tavsiyelerden bazıları şöyledir: “Ey Yezid, Allahü Teâlâdan kork. Muhakkak O, senin dışını gördüğü gibi, aynı şekilde içini de görür. Allahü Teâlâya en yakın olan kişi, insanlar arasında O'nu herkesten çok dost edinendir. Hak Teâlâya en yakın kişi, taatiyle O'na en çok yaklaşandır. Ben sana Halid'in vazifesini veriyorum. Cahiliyet devrinin taassubuna kapılmaktan çok sakın. Zira Allahü Teâlâ, cahiliyet devrine ve o devrin halkına buğz eder. Askerlerin yanına gittiğin zaman, onlarla sohbette bulun. Onlara hayır vaat et. Onlara nasihat ettiğin zaman, sözünü kısa kes. Zira fazla konuşmanın bir kısmı, diğerini unutturur. Önce kendini terbiye et ki, emrindekiler de terbiyeli olsun. Namazlarını tadil-i erkâna uygun olarak ve vaktinde kıl. Düşmanların gönderdikleri elçilere ikramda bulun, onların, ordugâhında kısa bir süre kalmalarını sağla. Onlar, senin yanından hiçbir şey bilmeden ayrılsınlar. Onlara hiçbir şey göstermemeye çalış. Aksi takdirde senin zayıf taraflarını görür ve senin bilmediklerini bilirler. Onları misafir ettiğin zaman, yanındakilerin onlarla konuşmalarına mâni ol. Gizli şeyler hakkında konuşma. Birisinden fikir sorduğun zaman sen doğru konuş ki, o sana samimî olarak fikrini söyleyebilsin. Hak eden kimseyi cezalandırmaktan çekinme ve tereddüt de etme. Ceza verirken aceleci olma, gevşek de davranma. İnsanların sırlarını açığa çıkarmaya çalışma. Bu işlerle uğraşanlarla beraber olma. Doğru ve fakir kimselerle beraber ol. Korkma! Zira sen korkarsan, maiyetindekiler de korkar. Ganimeti haksız dağıtmaktan uzak dur. Zira bu, insanı fakirliğe yaklaştırır, zaferi ise uzaklaştırır.”
Hazreti Ebu Bekr'in, Hazreti Ömer'e yaptığı tavsiyeler: “Ey Ömer! Allahü Teâlânın, gündüz yerine getirilmesi gereken bir takım hakları vardır. Onları gece kabul etmez. Geceleyin yerine getirilmesi gereken bir takım hakları vardır. Onları da gündüz kabul etmez. Allahü Teâlâ, farz yerine getirilmediği müddetçe, hiçbir nafileyi kabul etmez. Dikkatini çekmedi mi ya Ömer? Kıyamet gününde terazileri ağır gelenler, O'na tâbi olanlar ve O'nun kendilerine yüklediği mesuliyetleri taşıyanlardır. Yarın haktan başka hiçbir şeyin konulmadığı bir terazinin ağır gelmesi, elbette ki bir haktır. Ya Ömer! Kıyamet gününde batıl şeylerin konduğu bir terazinin hafif gelmesi de hakkın ta kendisidir. Ya Ömer, rahat ve huzur ayeti azap ayeti ile birlikte, azap ayeti de rahat ve huzur ayeti ile birlikte inmiştir. Böylece Müminin Allahü Teâlânın Cennet'inden ümitli olması, Cehennem'inden ise korkması sağlanmıştır. Ya Ömer! Benim tavsiyelerime iyice kulak vermişsen, gaip hiçbir şey, hazır olan ölümden senin için daha sevimli olmamalıdır. Zaten sen ona karşı hiçbir şey de yapamazsın.”
Tarık bin Ziyad'ın İspanya Seferi'nde gördüğü rüya ve bir kadına, Tarık bin Ziyad'ın adayı fethedeceğinin, kocası tarafından söylenmesi şöyle anlatılır: Tarık bin Ziyad, ordusu ile gemilere binip denize açılınca, kendisini uyku bastırdı. Rüyasında Peygamber Efendimizi ve Eshab-ı Kiram'ı, kılıç ve yaylarını kuşanmış olarak gördü. Peygamber Efendimiz ona; “Ey Tarık! Sen işine devam et.” diyerek Müslümanlara iyi davranmasını ve verdiği sözde durmasını tenbih etti. Daha sonra Tarık bin Ziyad, Resul-i Ekrem'in ve Sahabe-i Kiram'ın önden gidip Endülüs'e girdiklerini gördü. Uykusundan, büyük bir sevinçle uyandı. Arkadaşlarına bu müjdeyi verdi. Bütün ordusu Cebel'de toplanınca, düşmana saldırarak bütün yeşil adayı fethetti.
Esirler arasında yaşlı bir kadın bulunuyordu. Bu yaşlı kadın, Tarık bin Ziyad'a; “Benim bir kocam vardı. Bu hadiseleri çok iyi bilirdi. Buraları feth edecek bir emirden söz eder dururdu. Bu emirin özellikleri arasında, büyük başlı ve sol kolunda üzerinde kıl bulunan bir ben olduğunu söylemişti.” dedi. Tarık bin Ziyad elbisesinin kolunu açınca, kadının bahsettiği şekilde bir ben ile karşılaşıldı.
Keşfü'z-zünun; cilt-1, sh. 82, 179, 571, cilt-2, sh. 1380, 1410