Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebu Nasr olup; ismi, Abdüsseyyid bin Muhammed bin Abdülvahid bin Ahmed bin Ca'fer el-Bağdadî'dir. İbnü's-Sabbag ismiyle meşhur oldu. 400 (m. 1009) senesinde Bağdat'ta doğdu. 477 (m. 1084) senesi Cemaziyelevvel ayında doğduğu şehirde vefat etti. Evinin bir odasına defnedildi. Daha sonra kabri Bab-ı Harb denilen yere nakledildi.
İbn-i Sabbag, fıkıh ilmini; Ebü't-Tayyib et-Taberî'den öğrendi. Ebu Ali bin Şazan ve Ebü'l-Hüseyin bin el-Fadl'dan hadis ilmini öğrendi, hadis-i şerif rivayet etti. Kendisinden ise Cüz' İbn-i Arefe hadis-i şerif rivayet etti.
İbnü's-Sabbag; zamanında Irak'ta yetişen Şafiî mezhebi fıkıh âlimleri arasında sayılan ve takdir edilen bir zattı. Takva sahibi, salih bir âlim olup, dinde hüccet (senet) idi. Nizamülmülk'ün yaptırdığı meşhur Nizamiye Medresesi'nde ilk ders verenlerden idi. Burada birçok talebe yetiştirdi. Âlimler onun engin bir deniz gibi ilme sahip olduğunu söylediler. İsfehan ve Bağdat'ta birçok âlime ilim ve hadis-i şerif öğretti.
İbnü's-Sabbag için, İbn-i Akil; “O zamanının müçtehitlerinden idi.” İbn-i Hallikan; “Ebu Nasr (İbnü's-Sabbag) salih bir zat olup, çok kıymetli Şamil kitabının sahibidir.” İbn-i Kesir ise; “O, meselede müçtehit idi.” demiştir.
İbnü's-Sabbag'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Zulümden sakının. Zira zulüm, ahiret gününde karanlıklardır. Fuhuş sözleri, yazıları ve resimleri söylemek ve yazmak ve yapmaktan sakının. Zira Allahü Teâlâ fuhşu sevmez. Cimrilikten de sakının. Muhakkak sizden öncekileri cimrilik helak etmiştir. Zira cimrilik onları yalancılığa sevk etti. Onlar da yalan söylediler. Cimrilik onları küs ve ayrı durmaya sevk etti. Onlar da birbirleriyle alakayı kesip küs durdular. Cimrilik onları zulme sevk etti. Onlar da zulmedip zalim oldular.” buyurdu.
Diğer bir rivayeti ise şöyledir: Birgün, Peygamberimizin çevresindeki Eshab-ı Kiram'dan bir zat ayağa kalktı ve Resulullah'ın yanına gelerek şöyle sordu: “Ya Resulallah, en güzel Müslüman nasıl olur?” Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müslümanların, elinden ve dilinden zarar görmeyip, ondan emin olduğu Müslümandır.” Daha sonra aynı zat; “Hicretin hangisi daha faziletlidir?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz; “Rabbinin yasak ettiği şeylerden uzak durmandır.” buyurdu.
Eserleri
İbn-i Sabbag birçok eser yazmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Eş-Şamil: Şafiî mezhebinin en güvenilir kitaplarındandır.
2- El-Kâmil-ü fi'l-hilaf beyne'ş-Şafiiyyeti ve'l-Hanefiyyeti,
3- Uddetü'l-âlim ve't-tarikü's-salim,
4- Keyfiyetü's-sail,
5- Et-Tarikü's-salim ilallah (Ayasofya Kütüphanesi, No: 2004),
6- Fetava.
Et-Tarikü's-salim ilallah kitabından alınan bazı bölümler:
İman ve İslam faslı
İbn-i Ömer'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müslümanlık beş şey üzerine kurulmuştur: Birincisi, Allahü Teâlâya ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna inanmak. İkincisi, her gün beş vakit namaz kılmak. Üçüncüsü, senede bir kere malının kırkta birini fakir Müslümanlara zekat olarak vermek. Dördüncüsü, Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak. Beşincisi, Mekke-i Mükerreme'ye giderek ömründe bir kere hac etmek.”
İbnü's-Sabbag hazretlerinin Et-Tarikü's-salim ilallah adlı eserinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı 2004 numarada kayıtlıdır.
İbnü's-Sabbag'ın Hazreti Ömer radıyallahü anh'dan rivayet ettiği, “Ameller (amellerin kıymeti) ancak niyetlere göredir…” manasındaki hadis-i şerif.
Hazreti Ömer şöyle rivayet etmiştir: Öyle birgün idi ki, Eshab-ı Kiram'dan birkaçımız Resulullah Efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resulullah'ın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemalini görmek nasip olmuştu. O vakit, ay doğar gibi, bir zat yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz, toprak, ter gibi yolculuk alametleri görünmüyordu. Resulullah'ın eshabı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resulullah'ın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı. Ellerini Resul-i Ekrem Efendimizin mübarek dizleri üzerine koydu. Resulullah'a sorarak; “Ya Resulallah! Bana İslamiyeti, Müslümanlığı anlat” dedi.
Resul-i Ekrem buyurdu ki: “İslam'ın şartlarından birincisi, Kelime-i şehadet getirmek (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh) demektir. (İslam'ın ikinci şartı) Vakit gelince namazı kılmaktır. (Üçüncüsü) Malın zekatını vermektir. (Dördüncüsü) Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmaktır. (Beşincisi) Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir.”
O zat Resulullah'tan bu cevapları işitince; “Doğru söyledin ya Resulallah.” dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaştık. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevabın doğru olduğunu tasdik ediyordu.
Bu zat yine sorarak; “Ya Resulallah! İmanın ne olduğunu da, hakikatini ve mahiyetini bana bildir.” dedi. Resulullah buyurdu ki: “İman, önce Allahü Teâlâya inanmaktır.” (İmanın altı temelinden ikincisi) “Allahü Teâlanın meleklerine inanmaktır. (Üçüncüsü) Allahü Teâlanın bildirdiği kitaplarına inanmaktır. (Dördüncüsü) Allahü Teâlanın peygamberlerine inanmaktır. (Beşincisi) Ahiret gününe inanmaktır. (Altıncısı) Kadere, hayır ve şerlerin Allahü Teâladan olduğuna inanmaktır...”
Sonra o zat gitti. Ben uzun bir müddet Resulullah'ın yanında kaldım. Bana buyurdu ki: “Ya Ömer! O soranın kim olduğunu biliyor musun?” Ben; “Allah ve Resulü bilir.” dedim. Resulullah; “O (Cibril) Cebrail idi. Sizlere dininizi öğretmek için geldi.” buyurdu.
Güzel ahlâk
Allahü Teâlâ, habibi Muhammed'e; “Şüphesiz ki sen, huluk-i azim üzere (güzel ahlâklı olarak) yaratıldın.” (Kalem suresi: 4) buyurdu. (Huluk-i azim demek, Allahü Teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir.)
Hazreti Aişe'den Peygamber Efendimizin ahlâkı sorulunca; “O'nun ahlâkı Kur'an'dır.” buyurdu. Bunun manası; Kur'an-ı Kerim'de bildirilen ahlâka sahip olmasıdır. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” buyurdu. (A'raf suresi: 199)
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz Efendimiz şöyle buyurdu: “Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkı en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olanınızdır.” Yine bir hadis-i şerifte; “Bana en yakın ve en sevimli olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”buyurdu. Bir hadis-i şerifte de; “Allahü Teâlâ, güzel ahlâk sahibine, Allah yolunda gaza eden mücahide verdiği sevap gibi sevap verir.” buyurdu.
Ebüdderda hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Kıyamet günü mizana güzel ahlâktan daha ağır bir şey konmaz. Şüphesiz ki güzel ahlâk, sahibini, gündüzleri oruç tutan ve geceleri namaz kılanlar derecesine yükseltir.” buyurdu. Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Müslüman kişiye verilen en faziletli şey nedir?” dediklerinde; “Güzel ahlâktır.” buyurdu.
Hişam bin Urve, babasından şöyle hikmetli bir söz nakleder: “Güler yüzlü ve tatlı sözlü ol. Kendisine iyilik verilmiş olan ve insanlar tarafından sevilen kimselerden olursun.” Hişam bin Urve, babasının yine şöyle dediğini nakleder: “Hazreti Aişe'ye; “Resulullah'tan ne gördün?” diye sordum. Buyurdu ki: “Resulullah ne bir hizmetçiyi, ne bir kadını asla dövmedi, eliyle hiç kimseye vurmadı. Ancak Allah yolunda cihat etti. Hiç kimseden intikam almadı. Ancak Allah için olursa intikam alırdı. Kendisine iki şey arz edilse, günah olmadığı müddetçe en kolay olanını seçerdi. Günah olan bir şey ise, ondan insanların en çok sakınanı olurdu.”
Ebu Hüreyre'den rivayet olunmuştur: Resulullah acıkmadıkça bir şey yemezdi. Muaz bin Cebel şöyle anlatmıştır: “Ya Resulallah, bana nasihat et.” dedim. Buyurdu ki: “İnsanlara karşı güzel ahlâklı ol.” Enes bin Malik şöyle nakletmiştir: “Resulullah bir kimse ile karşılaşınca onunla musafaha eder, o elini çekmedikçe elini çekmezdi. Karşılaştığı kimse yüzünü dönmedikçe yüzünü dönmezdi. Kimsenin yanında dizlerini dikip oturmazdı.”
Ömer bin Abdülaziz'e bir zat misafir olmuştu. Misafir, gece lambayı söndürmek için kalkınca, ona mâni oldu ve; “Misafirine hizmet ettiren kınanır.” buyurarak, kendisi söndürdü.
Hazreti Ömer buyurdu ki: “Bir kimse neyi çok yaparsa, onunla tanınır. Kim mizah yaparsa, hafife alınır. Kim çok gülerse, heybeti gider. Bir mâni bulunmadığı müddetçe, müslüman kardeşinin işini mümkün olan en güzel şekilde yap. Ondan hoş olmayan herhangi bir kötü hâl ortaya çıkarsa, eğer hayra yorulacak bir yönü varsa hayra yor.”
Tevazu
Ayet-i kerimede mealen; “Rahmanın o kulları ki, onlar yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine (hoşlanmadıkları) bir laf attıkları zaman; “Selam.” derler. (Sözün doğrusunu söylerler ve onlarla çatışmazlar.)” (Furkan suresi: 63) buyuruldu. İbn-i Mübarek hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bu ayet-i kerime Hasan-ı Basrî hazretlerinin yanında okununca buyurdu ki: “Müminler dinlenmesiyle, bakması ve hareketleriyle öyle mütevazi davranırlar ki, cahiller onları hasta zannederler. Böyle yapanlar hasta değil, kalb ehli kimselerdir. Başkalarının kalbine girmemiş olan Allah korkusu, onların kalblerine yerleşmiştir. Böylece bu korku, onları dünyaya düşkün olmaktan uzaklaştırıp, ahiret için hazırlanmalarına sebep olmuştur. Bu hâllerine hamd ederek, bizden hüznü gideren Allahü Teâlâya hamd olsun derler. Allahü Teâlanın izzet vermediği kimse dünyaya düşkün olur. Allahü Teâlanın nimetlerini, sadece yemek içmek için olan şeyler zanneder, ameli az olur, bu hâli ahirette azaba düşmesine sebep olur.”
İbnü's-Sabbag'ın bildirdiği, “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil. İhtiyarlık gelmeden gençliği, hastalık gelmeden sıhhati, fakirlik gelmeden zenginliği, meşguliyet gelmeden boş vakti, ölüm gelmeden hayatı ganimet bil.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu bir levha.
Hazreti Aişe; “En üstün taat tevazudur, bundan gafil oluyorsunuz.” buyurdu.
Ebu Hüreyre, bir adamı hayvanına binmiş, kölesinin de arkasından koşarak onu takip ettiğini görmüştü. Hayvana binmiş olan adama; “Ey Allah'ın kulu, köleni de bindir. O senin kardeşindir, o da senin gibi can taşıyor.” dedi. Bunun üzerine adam kölesini de hayvana bindirdi.
Peygamberimizin huzuruna bir adam gelmişti. Peygamberimiz, gelen kimsenin huzurunda titrediğini görerek; “Rahat ol, korkma! Ben, kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” buyurdu.
Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunur, davetleri kabul eder, merkebe binerdi. Hayber'in fethi günü, yuları ip olan bir merkebe bindiğini gördüm.”
Mansur bin Ammar buyurdu ki: “Kendi ayıplarını gören kimse, başkasının ayıbı ile uğraşmaz. Takva elbisesini soyan, takvadan mahrum olan kimseyi, artık dünyada hiçbir şey örtmez. Kim Allahü Teâlânın verdiği rızka, razı olursa, kaybettiği şeye üzülmez. Kendi kusurlarını unutan kimse, başkalarının kusurunu büyük görür. Kendi görüşünü beğenen sapıtır. Aklına güvenenin ayağı kayar. İnsanlara büyüklük taslayan zillete düşer. İnsanların malına göz diken fakir düşer. Afiyet isteyen sabreder. Hakk'a karşı savaşan yıkılır. Ecelini gören (ölümü düşünen) kimse uzun emel sahibi olmaz, bitmek bilmeyen arzu ve isteklerin peşinde koşmaz. Denildi ki, tevazu hakka uymak, sıkıntılara, acılara sabretmek, dinde bildirilen edeplerle edeplenmek ve başkalarının faziletini üstün tutup, kendi faziletini büyük görmemektir.”
İbnü's-Sabbag'ın bildirdiği, “Helal de belli, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheliler vardır…”manasındaki hadis-i şerif.
Abdullah ibni Abbas şöyle demiştir: “Gördüğüm hiçbir kimseden kendimi üstün tutmadım. O benden hayırlıdır dedim. Kendimden yaşlı birini görünce, bu benden çok yaşadı ve Allahü Teâlâyı tanıyıp, kulluk yapmıştır, diye düşündüm. Kendimden küçük birini görünce, bunun yaşı benden az, ben ondan çok yaşamış durumdayım. O hâlde ondan daha çok günah işlemiş olabilirim, diye düşündüm. Benimle aynı yaşta bir emsalimi görünce de, ben kendi hatalarımı biliyorum. Onda bu hataların bulunduğunu bilmiyorum derim. Zengin olan kimseye, zenginliğinden dolayı veya ondan istifade etmek için tevazu gösteren tevazu yapmış olmaz. Fakat ondan korunmak için veya nefsinin kibrini kırmak için yapılırsa caizdir. Dinine bağlı olan kimselere, dine bağlılığı sebebiyle ve âlim olan kimselere, ilminden istifade etmek için tevazu göstermek iyidir. Böyle yapan sevaba girer. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Güçlü kimse güreşte yenen değil, kızdığı zaman gazabını yenen kimsedir.” Başka bir hadis-i şerifte de; “Kızmak şeytandandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Sizden biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” buyuruldu.
Tevekkül
Bir iş yaparken sebeplere yapıştıktan sonra, gerisini Allahü Teâlâya bırakmaktır. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurdu: “Müşavereden sonra bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allahü Teâlâya güven ve dayan. Gerçekten Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmran suresi: 159) Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eğer siz Allahü Teâlâya tam tevekkül etseydiniz, sabahleyin aç olarak çıkıp, akşama tok olarak dönen kuşların rızıklandığı gibi rızıklanırdınız.”
Sa'id bin Cübeyr buyurdu ki: “Allahü Teâlâya tevekkül ile iman iç içedir, birbirinden ayrılmaz.” Ebu Aliyye de; “Allahü Teâlâya tevekkül eden kimseye, Allahü Teâlâ kefildir.” buyurdu. Mealen; “Kim Allah'tan korkarsa, ona (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder.” (Talâk suresi: 2) buyurulan ayet-i kerimeyi okudu. Mesruk hazretleri bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken; “Bir çıkış yolu ihsan eder'den maksat, kendisine rızık verenin Allahü Teâlâ olduğunu bilmesidir. Kim Allahü Teâlâya tevekkül ederse, Allahü Teâlâ ona kâfidir. Allahü Teâlâ, kendine tevekkül edenlerin günahlarını bağışlar, ona nimetlerinden ihsan eder. Allahü Teâlâ her şey için bir ölçü ve ecel takdir etmiştir. İbrahim Aleyhisselam ateşe atılırken; “Hasbinallahü ve ni'mel vekil.” Yani (Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir) dedi.” buyurdu.
Hazreti Ömer Yemen'den gelmiş olan bir grup insanla karşılaşmıştı. Onlara; “Siz ne ile geçiniyorsunuz?”deyince; “Biz, tevekkül edenleriz.” dediler. Hazreti Ömer; “Yalan söylüyorsunuz, siz tevekkül edenler değil, hazır yiyenlerdensiniz.” dedi. Tevekkül taneyi toprağa ekmek, sonra da gerisini Allahü Teâlâya bırakmaktır. Bir kimsenin çalışmayıp fakir düşmesi ve insanlardan yiyecek beklemesi tevekkül değil, hazır yiyiciliktir. Bir kimse çalışmayıp evine kapansa, aç kalsa, kimsenin haberi olmasa, o kimse ölse, günah işlemiş olur. Çünkü kendi nefsinin helakine sebep olmuştur.
İhlas
Hazreti Ömer şöyle rivayet etmiştir: Resulullah'tan işittim buyurdu ki: “Ameller (amellerin kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur. Her kimin hicreti Allah ve Resulüne ise, hicreti Allah ve Resulünedir. Her kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadından dolayı ise, hicreti ne için hicret etti ise onadır. (Allah ve Resulünün rızası için değildir).”
Hazreti Ömer oğlu Abdullah'a yazdığı bir mektupta şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Bil ki, niyeti doğru ve hâlis olmayanın, ameli heba olur. İyilik yapmayan, sevaptan mahrum olur. Yumuşak davranmayan, mal elde edemez. Güzel ahlâk sahibi olmayan, arkadaşsız kalır.”
Peygamberimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “İhlas sahibi olanlara ne mutlu! Onlar hidayet kandilleridir. Onlarla kapkaranlık olan her fitne aydınlanır.”
Resulullah Efendimiz, Muaz bin Cebel'i Yemen'e vazifeli olarak gönderirken, Muaz bin Cebel hazretleri; “Ya Resulallah! Bana tavsiyede, nasihatta bulun.” deyince; “Dininde İhlas üzere ol, amelin az da olsa bu sana yeter.” buyurdu.
Havarileri; “İhlas nedir?” diye sorduklarında, İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “İşleri ve amelleri yaparken, insanların beğenmesini düşünmemek, sadece Allahü Teâlanın rızası için yapmaktır.” “İhlaslı kimse nasıldır?” diye sorduklarında da; “Önce Allahü Teâlanın emirlerine uyan, hukukullaha riayet eden, sonra da insanların haklarını gözeten kimsedir. Mesela bir kimseye; biri dünyaya ait, biri de ahirete ait iki iş arz olununca, ahirete ait olanı (Allahü Teâlanın emrini) yapar.” buyurdu.
Ebu Hazim, bir nasihati sırasında şöyle demiştir: “Kul günahları terk etmeye azmedince, muvaffakiyete ulaşır.”
Fadale bin Abide şöyle buyurmuştur: “Allahü Teâlanın amelimden az bir şeyi kabul etmesi, bana dünyadan ve dünyada bulunan şeylerden çok sevimlidir. Çünkü Allahü Teâlâ, ancak müttekîlerin, takva sahiplerinin amellerini kabul edeceğini bildirdi. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, şöyle buyurdu. “Kulum bir iyiliği yapmaya yönelince, ona yapmadan bir sevap yazılır. Yaparsa on sevaptan yediyüz sevaba kadar sevap yazılır. Bir kötülüğü, günahı işlemeye niyet ederse, işlemedikçe günah yazılmaz. İşlerse, bir günah yazılır. Kalbe, dönek olduğu için kalb denilmiştir. Kalb, çöl ortasında rüzgârın sürüklediği bir çöp gibidir.”
Huzeyfe hazretleri; “Asıl ölü, ölenler değil, yaşayan ölülerdir.” dedi. “Yaşayan ölü nasıl olur?” diye sorulunca da; “Kalbiyle iyiliği bilmeyen ve kötülükten sakınmayandır.” buyurdu.
İbadet
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen buyurdu ki: “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”(Hicr suresi: 99) Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İki nimet vardır ki, insanlar ondan gafildir. Bunlar; boş vakit ve sıhhattir.”
Resulullah Efendimiz birine nasihat ederken şöyle buyurdu: “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil. İhtiyarlık gelmeden gençliği, hastalık gelmeden sıhhati, fakirlik gelmeden zenginliği, meşguliyet gelmeden boş vakti, ölüm gelmeden hayatı ganimet bil.”
İbn-i Ömer'in rivayet ettiği hadis-i şerifte; “Dünyada garip bir kimse veya bir yolcu gibi ol.” buyuruldu.
İbn-i Ömer hazretleri şöyle buyurdu: “Sabaha ulaştığın zaman akşamı bekleme. (Bu, son sabahım de.) Akşama ulaşırsan sabahı bekleme. (Bu, son akşamım de ona göre amel et.) Hastalık gelmeden sıhhatinin, ölüm gelmeden hayatının kıymetini bil. Çünkü sen, yarın ahirette Cennetlik mi, Cehennemlik mi olacaksın bilmiyorsun!”
Ebu Hüreyre şöyle anlatmıştır: “Resulullah Efendimiz, mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. “Ya Resulallah! Allahü Teâlâ seni mağfiret etmiştir.” denildikte; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu.”
İbn-i Mes'ud hazretleri; “Rabbinin rızasına kavuşmadıkça Mümine rahat yoktur.” buyurdu.
Hazreti Ömer Ka'b hazretlerine; “Bana nasihatta bulun.” deyince; “Yetmiş nebinin ameli gibi amel edip de, ahiret için amelini az gören kimse gibi ol.” buyurdu.
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Öldükten sonra pişman olmayan hiçbir kimse yoktur.” “Ya Resulallah, insanın pişmanlığı nedir?” denildiğinde buyurdu ki: “Eğer insan iyi amel işlemişse, neden daha çok yapmadım diye pişman olur. Eğer günahkâr ise, günahlardan sakınmadığı için pişman olur.”
Cömertlik
Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Cennet, cömertlik yeridir.” buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte de; “Cömertlik, Cennet'te bir ağaçtır. Dalları dünyaya uzanmıştır. Kim ondan bir dal tutarsa, o dal onu Cennet'e çeker. Cimrilik de Cehennem'de bir ağaçtır. Dalları dünyaya uzanmıştır.
Kim ondan bir dala tutunursa, o dal onu Cehennem'e çeker.” buyuruldu.
Tövbe
Günahlarından dolayı tövbe etmek, her Müslümana farzdır. Günah işleyip de tövbeyi geciktirmek caiz değildir. Müslüman günah olan işlerden uzak durmalı, günaha girerse pişman olup, Allahü Teâlâdan affını ve mağfiretini dilemelidir. Kulun mutlaka tövbeyi gerektirecek bir hâli bulunur. Hatta âlimler, Allahü Teâlanın kulları üzerinde sayısız hakları bulunduğunu ve bu hakların gözetilmesi gerektiğini, bu yüzden Allahü Teâlanın bu kadar haklarına karşılık, O'ndan gafil olunduğu zaman tövbe etmek lazım geldiğini söylemişlerdir. Şöyle ki: Allahü Teâlâya şükretmek, O'nu anmak ve hatırlamak, O'ndan korkmak her Müslümana lazımdır. Çünkü Allahü Teâlâ, her an nimetlerini ve ihsanını yenilemekte ve tazelemektedir. (Mesela; Allahü Teâlâ, kısa bir müddet için nefes alıp verme nimetini insanlardan almış olsaydı. Hepsi ölürdü.) Öyleyse, nimete kavuşan kimseye, o nimeti verenden gafil ve habersiz olması asla yakışmaz. Nimete kavuşan, o nimeti verenden başkası ile meşgul olursa, onun yapacağı şey, nimet sahibini unuttuğu için pişman olmak, nimet sahibinden özür dilemek, O'nun beğendiği işlere devam etmek ve tekrar O'nu anıp, hatırlamaktır.
Allahü Teâlâ, beş vakit namazı farz kıldı. Kullar, beş vakit namazla Allahü Teâlâyı andılar ve O'na kulluk vazifelerini yerine getirdiler. Allahü Teâlâ, kullarının namazlarda kendisini anmalarını, ibadet etmelerini, beş vakit namazın dışında kendisinden gaflette bulunup, unutmalarına kefaret yaptı. (Yani gaflet suçunu affetti.) Kullar namaz kılarken, kalblerini başka şeylerle meşgul ederlerse, bu gaflet hâllerinden dolayı özür dilemeleri ve Allahü Teâlâdan af olunmalarını dilemeleri icap eder. Çünkü onlar Allahü Teâlâyı anacakları vakit, kalbleri başka şeylerle meşgul olmuştur.
Abdurrahman bin Ebu Ömer buyurdu ki: “Her sabah, görevli iki melek; “Ey hayır isteyenler! Geliniz (hayırlı işler yapınız)! Ey kötülük yapanlar! Kötülüklerinizi azaltınız!” diye seslenirler.”
Salih zatlardan birisi şöyle dedi: “İnsanlar üzerine gelen her gece; “Ey Âdemoğlu! Bende şu anda hayır namına ne yapabilirsen yap. Bir daha ebediyyen geri dönmeyeceğim.” der.”
Hazreti Aişe buyurdu ki: “Amel defterinde çok istiğfar bulunan kimseye ne mutlu.”
Ebu Hüreyre şöyle buyurdu: “Kim üç defa; “Estağfirullah ellezi lâ ilâhe illa hüvel hayyelkayyume ve etubü ileyh.” derse, Allahü Teâlâ onun günahlarını affeder.”
Ebu Ümame'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Sağda bulunan melek, sol tarafta bulunan meleğin âmiridir. Kul bir iyilik yaptığı zaman, sağ taraftaki melek sol taraftakine; “O iyiliği bu kul için yaz.” diye emir verir. O kul kötülük yaptığı zaman, sağ taraftaki melek sol taraftakine; “O kötülüğü onun için hemen yazma, yedi saat bekle. Belki yaptığı kötülük için istiğfar eder (Allahü Teâlâdan affını ister).” der.”
Abdullah ibni Mes'ud hazretleri şöyle buyurdu: “Allahü Teâlanın katında en büyük günah; biri diğerine; “Allah'tan kork.” deyince, karşıdakinin; “Sen kendine bak.” demesidir.”
Akıllı kimseye yakışan, tövbeyi kendisine adet edinmesi, işlediği hata ve günahlardan sonra pişman olması ve istiğfar etmesidir. Umulur ki, böyle yapan kimse, nefsinin şerrinden ve amelinin kötülüğünden kurtulur. Çünkü tövbe ve istiğfar kalbi düzeltir. Allahü Teâlanın rızasını kazandırır.
Hazreti Ömer buyurdu ki: “Tövbe edenlerle beraber oturup kalkınız. Çünkü onlar, en ince kalbli kimselerdir.”
Mücahid; “(Hesap için) Rabbi huzurunda durmaktan korkan için iki Cennet var.” (Rahman suresi: 46) mealindeki ayet-i kerimenin tefsirinde; “Bu öyle bir kimsedir ki, günah işlerken Allahü Teâlâyı hatırlar ve o kötülükten, günahtan vazgeçer. Bu, tövbe edenin derecesinden daha üstündür. Çünkü, tövbe eden kimse, günahı işledikten sonra pişman olmaktadır. Bu ise, günah üzerinde iken, Allahü Teâlâyı hatırlayarak o günahtan vazgeçmektedir.”
Resulullah Efendimiz; “Ben, her gün yüz kere istiğfar ediyorum.” buyurmuşlardır.
İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular: “Kim istiğfarı çoğaltırsa, Allahü Teâlâ ona her keder ve gamdan bir rahatlık, her darlıktan bir çıkış yolu ve ummadığı yerden rızık nasip eder.”
Riyah el-Kaysî; “Benim kırk küsur günahım vardı. Her birisi için yüz kere istiğfar ettim.” buyurdu.
Avn bin Abdullah; “Tövbe edenlerle beraber olunuz. Çünkü Allahü Teâlanın rahmeti, günahından pişmanlık duyana daha yakındır.” buyurdu.
Anlatılır ki, Züheyr es-Selulî daima ağlarken görülürdü. Arkadaşlarından birisi onu azarladı. “Allahü Teâlâ sana merhamet etsin. Niçin böyle devamlı ağlıyorsun?” dedi. O da; “Günahlarıma ağlıyorum. Suçum çok. Rabbine asi olana elbette ağlamak yaraşır.” cevabını verdi.
Anlatılır ki: Hızır Aleyhisselam, Hazreti Musa'dan ayrılacağı vakit, Musa Aleyhisselam ona; “Bana, bazı tavsiyelerde bulun.” dedi. Hızır Aleyhisselam da şu tavsiyelerde bulundu. “Herkese faydalı ol, zarar verici olma. Güleryüzlü ol, kızgın olma. İhtiyacın olmadan yola çıkma. Başkasını kötülüğünden dolayı ayıplama. Sen kendi günahlarına ve hatalarına ağla.”
Fudayl bin İyad buyurdu ki: “Günahın senin yanında ne kadar küçülürse, Allahü Teâlanın yanında o derece büyür. Sen günahı ne kadar büyük görürsen, o günah Allahü Teâlanın yanında o derece küçülür.” (İnsan, günahını daima büyük görmelidir.)
Hasan-ı Basrî hazretleri; “Eğer insan günahını küçük görürse, ona ehemmiyet vermez. O zaman o günah, büyük günah hâlini alır. Eğer insan günahını büyük görür, onun için istiğfar yapar, onu gizler ve tövbe ederse, o günah küçücük kalır.” buyurdu.
Hazreti Ebu Bekr'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kimse günah işler, sonra bu günahını hatırladığı zaman, kalkar, abdest alıp, iki rekat namaz kılar, günahını Allahü Teâlâdan affetmesini dilerse, Allahü Teâlâ onun günahını affeder.”
İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Günahından tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir. Günahı terk etmediği hâlde, Allahü Teâlâdan kendisinin affedilmesini isteyen kimse, Rabbi ile alay eden kimse gibidir.” buyurdu.
Süfyan bin Uyeyne anlattı: “Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ediyordum. Yanımda da birisi vardı. O da tavaf ediyor, fakat suskun bir vaziyette idi. Tavafı tamamlayınca, Makam-ı İbrahim denen yere geldi, iki rekat namaz kıldı. Sonra Kâbe-i Muazzama'nın yanına geldi ve şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Zillete ve noksanlığa benden daha layık kim var? Çünkü sen, beni zayıf olarak yarattın. Senin affına benden daha layık kim var? Ya Rabbî! Ya Rabbî! Sana muhtacım.” Onun bu sözleri benim pek hoşuma gitti.”
Dua
Dua da ibadettir. Hatta en faziletli ibadetlerdendir. Çünkü dua, Allahü Teâlanın Rab oluşunu itiraf etmek, Allahü Teâlanın rızasını kazanmakta ve tevazuda ihlaslı ve samimi olmak, her şeyin sahibi ve maliki olan Allahü Teâlâya muhtaç olma manalarını ifade eder. İhlasla ve hudu' ile yapılan dua kabul olur. Kalb gaflette iken yapılan dua kabul olmaz.
Şöyle anlatılmıştır: Allahü Teâlâ Davud Aleyhisselam'a; “Bana gaflet hâlinde iken dua etme. Sana gazabımla karşılık veririm.” diye vahyetti.
İbnu's-Sabbag'ın Et-Tarikü's-salim ilallah isimli kitabında Ebüdderda hazretlerinden alarak bildirdiği, “İlim elde etmek için yola çıkan kimse, Cennet yollarından bir yola girmiş olur. Melekler, ilim elde etmek için yola çıkan kimseden hoşnut oldukları için kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, suyun içindeki balıklar, âlim için Allahü Teâlâdan mağfiret dilerler.” “Âlimin abide üstünlüğü, dolunay hâlinde bulunan ayın, diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.” “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.”“Peygamberler, hiçbir dinar ve dirhem miras bırakmadılar. Onlar sadece ilmi miras olarak bıraktılar. Kim onu alırsa, bol nasibe kavuşur.” manalarındaki hadis-i şeriflerin yazılı olduğu bir kıta.
Salihlerden birisi şöyle dedi: “Müminin duası, onun iyi amelleridir.” Bunun manası; salih kimselerin duası kabul olur demektir. Kabul olunan dua, Allahü Teâlâya tam bir dönüş, yalvarıp yakarma ve ihlas ile yapılan duadır. Böyle bir duayı da salih kimseler yapar. Günahlara dalmış, Allahü Teâlâdan ve O'nun ayetlerinden gafil ve habersiz olan kimse ise, duayı dili ile yapar. Çünkü onun kalbi, nefsinin arzu ve istekleri ile meşguldür. Böyle bir kimsenin kalbinde, samimî olarak Allahü Teâlâya dönüş ve günahlarına pişmanlık durumu olsaydı, üzerinde bulunduğu günahları terk eder, onlardan dolayı pişmanlık duyar ve yaptığı günahlar sebebiyle Allahü Teâlâdan hayâ ederdi.
Denilir ki; günah kalbde siyah bir nokta gibidir. Kul tövbe ettiği zaman, kalbinden bu siyahlık gider. Eğer günah işlemeye devam ederse, kalbi kararır ve kör olur.
Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i kutside Allahü Teâlâ, Âdemoğluna; “Seninle benim aramda olan şey; senden dua, benden kabul etmektir.” buyurmuştur. Dua Allahü Teâlâya ibadet, O'na boyun eğmek ve tazimdir. Duadan faydalanan, duayı yapan kimsedir. Kul dua etmekle ya bir dileğine kavuşur veya sevap kazanır. Resulullah Efendimiz; “Dua ibadettir”, “Dua; Müminin silâhı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur”, “Genişlik zamanında çok dua eden kimsenin, bela ve musibet zamanında yaptığı duaları kabul olur.” buyurdu.
İbnu's-Sabbag'ın Hazreti Muaviye radıyallahü anhtan alarak rivayet ettiği, “Allahü Teâlâ kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakih yapar.” manasındaki hadis-i şerif.
Allahü Teâlâya samimiyetle dönmüş, O'ndan korkan kimsenin duası geri çevrilmez. İnsan bazen kendisine faydası olmayan dünya işleri için dua eder. Bu duası kabul olunmaz. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de mealen; “İnsan, hayra dua eder gibi, (kızınca) fenalığa dua eder (zararına olarak bedduada bulunur). İnsan (akıbetini düşünmemekle) pek aceleci olmuştur.” (İsra suresi: 11) İnsan, dünya işlerinde kendisine hayırlı olan ile olmayanı birbirinden ayıramaz. Hayırlı olan için dua ettiği gibi, şer olan için de dua eder. İnsan, duasının hemen kabul olmasını ister. Halbuki bazen duanın kabulünün geciktirilmesi onun için daha hayırlı olur.
Resulullah Efendimizin mübarek zevcesi Hafsa validemiz buyurdu ki: Resulullah uyumak istedikleri zaman, sağ elini mübarek yanaklarının altına kor ve üç defa; “Allah'ım! Kullarını dirilttiğin gün beni azabından koru.” buyururlardı.
Aişe validemiz bildirdi: Resulullah geceleyin uyandıkları zaman; “Allah'ım! Senden başka ilah yoktur. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ya Rabbî! Hatalarım için senden af ve mağfiret dilerim. Senden rahmetini dilerim. Allah'ım! İlmimi arttır. Bana hidayetten sonra kalbimi saptırma. Bana yüce katından rahmetini, ihsan eyle. Muhakkak ki sen herkese istediğini vericisin.” duasını okurdu.
Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları
Hazreti Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müslümanın, Müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Birincisi, onunla karşılaştığı zaman selam verir. Davet ettiği zaman davetini kabul eder. Aksırdığı zaman, teşmit eder (Yerhamükellah der). Hasta olduğu zaman ziyaret eder. Vefat ettiği zaman cenazesinin peşinden gider. Kendisi için istediği bir şeyi, onun için de ister.”
Muaz buyurdu ki: “İki Müslüman karşılaşıp da, biri diğerinin elini tutup, güler yüz gösterip tebessüm ederse, ağaç yapraklarının döküldüğü gibi ikisinin de günahları dökülür.”
Vasıla bin Hattab Kureşî anlattı: “Mescid-i Nebi'ye (Resulullah'ın mescidine) biri geldi. Resulullah Efendimiz gelen şahsı görünce, onun için yer açtılar. Bunun üzerine o şahıs; “Ya Resulallah! Müsait ve oturulacak yer var.” deyince, Resulullah Efendimiz; “Müslümanın, Müslüman üzerinde hakkı vardır. Müslüman, Müslümanı görünce onun için yer açar.” buyurdu.
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ey Ebu Hüreyre! Vera sahibi olursan, insanların en abidi olursun. Kanaatkâr olursan, insanların en şükredicisi olursun. Kendin için istediğini insanlar için de iste. İmanı kâmil bir Mümin olursun. Yakın komşuna iyilikte bulun kâmil bir Müslüman olursun. Az gül, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.”
Ebu Hüreyre buyurdu ki: “Bir kimse, komşusu onun kötülüğünden emin olmadığı müddetçe, imanı kâmil bir Mümin olmaz.”
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Cebrail Aleyhisselam, bana komşuyu tavsiye ediyordu, öyle tavsiye etti ki, sanki onu benim mirasıma ortak yapacak zannettim.” buyurdu.
Aişe validemiz; “Ey Allah'ın Resulü, iki tane komşum var. Hangisine hediyede bulunayım?” diye sorunca, Resulullah; “Kapısı en yakın olana.” buyurdular.
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâya ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikram etsin. Allahü Teâlâya ve ahiret gününe iman eden hayır söylesin veya sussun.”
Hediye vermek
Bir kimseye başkası tarafından hediye verildiği zaman, imkanı nisbetinde, o da ona hediye vermelidir. Eğer, hediyeye karşı hediye verme imkanı olmazsa, kendisine verilen hediye için teşekkür eder ve onu hayırla anar, dua eder.
Sa'id bin Müseyyib'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kendisine iyilik yapılan kimse, aynıyla mukabele etsin. Eğer verecek bir şey bulamazsa, o kimseyi iyiliğinden dolayı methetsin. Kim iyi lik sahibini iyiliğinden dolayı överse, ona teşekkür etmiş olur. Bunu terk eden ise, ona nankörlük etmiş olur.”
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Birbirinizle hediyeleşirseniz, birbirinizi seversiniz.” Resulullah insanların aralarında muhabbetin meydana gelmesi için hediye vermeyi emrederlerdi. Kendisi de hediyeyi kabul eder, sadakayı ise reddederdi.
Kendisine hediye verilen kimse, maddî yönden hediye verenden daha yüksek ise, o hediyeyi kabul edip etmemekte serbesttir. İsterse o hediyeyi kabul eder, isterse reddeder. Eğer hediyeyi alan, veren ile eşit derecede veya onun altında ise, yine serbesttir. İster kabul eder, isterse reddeder. Fakat bu durumda en uygun olanı; hediyeyi alan kimsenin, hediyeyi veren kimsenin durumunu, hediyenin veriliş sebebini bilmesine göre değişir. Eğer hediyeyi verenin maksadı, aralarında sevgi ve dostluğun kurulması ise bu hediyeyi kabul etmek iyidir. Eğer bu hediyeden maksat, şöhret, hediyeyi alana karşı övünmek ve ona minnet edip, başa kakmak ise, en uygunu o hediyeyi reddetmektir. Fakat hediye kabul edilmediği zaman, hediyeyi verenin düşmanlığını kazanmak gibi bir durum ortaya çıkarsa, yine hediye kabul edilir. Çünkü minnete katlanmak, düşman kazanmaktan daha iyidir.
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kişi; “Allahü Teâlâ seni hayır ile mükâfatlandırsın.” derse, bu duayı yaptığı kişiyi en iyi şekilde övmüş olur.”
Ebu Sa'id'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü Teâlâya şükretmemiş olur.” Allahü Teâlâ insana, iyilik ve ihsan sahibine teşekkür etmeyi emretti ve mealen buyurdu ki: “Biz insana, ana babasını (onlara iyilik yapmasını) da emrettik.” (Lokman suresi: 14)
İnsan, iyilik sahibine teşekkür vazifesini yapmadığı zaman, Allahü Teâlanın emrini terk etmiş olur. Allahü Teâlanın emrini terk eden kimse ise, Allahü Teâlâya şükür vazifesini yapmamış olur.
Durumunun iyi olmasını isteyen kimse, kötü kimselerle, günahlara dalmış olanlarla oturup kalkmamalıdır. İbn-i Mübarek anlattı: “İsa Aleyhisselam; “Ey havariler! Kötü kimselere buğz etmek, onlardan uzaklaşmak suretiyle Allahü Teâlâya yaklaşınız. Allahü Teâlanın rızasını, onların kızmalarında arayınız.” dedi. Bunun üzerine onlar; “Ya İsa! Kimlerle oturup kalkalım, kimlerle beraber olalım?” dedikleri zaman Hazreti İsa; “Onlar görüldüğü zaman, size Allahü Teâlâyı hatırlatır. Konuşmaları, sizin ilminizi arttırır. Yaptıkları işler, sizi ahirete teşvik eder.” dedi.”
Hazreti Lokman'ın şöyle dua ettiği nakledilir: “Allah'ım! Benim arkadaşlarımı gafillerden, seni unutmuş kimselerden yapma! Çünkü onlar, ben seni andığım zaman, bana bu hususta yardımcı olmazlar. Gaflette olduğum zaman, bana seni hatırlatmazlar. Onlara senin emir ve yasaklarına uymayı, iyi şeyleri yapmalarını emrettiğim zaman, bana itaat etmezler. Sustuğum zaman beni üzerler.”
Ubeyd bin Umeyr anlatır: Davud Aleyhisselam şöyle derdi: “Allah'ım! Bana kötü kimseleri yakın eyleme. Yoksa, bana onların kötülükleri bulaşır.”
“Akıllı kimse, konuştuğu zaman, hayır konuşur.” Denilir ki, yeryüzünde, hapsedilmeye dilden daha layık bir şey yoktur.
Hazreti Ömer buyurdu ki: “Allahü Teâlanın zikrine, O'nu anmaya ve hatırlamaya çok gayret et. İnsanların hâlinden anlatmaktan ise uzak kal. Çünkü Allahü Teâladan bahsetmek şifa, insanlardan bahsetmek ise hastalıktır.”
Bayezid-i Bistamî hazretlerine; “Ey Bayezid! Sana ne oluyor ki, insanları hiç zemmetmiyor, onların kötülüklerinden bahsetmiyorsun?” diye sorulunca, cevabında şöyle dedi: “Ben bir kere kendi nefsimden razı değilim ki, kendi nefsimi zemmetmekten, kötülemekten fırsat bulup, insanların ayıplarıyla uğraşayım. İnsanlar, başkalarının günahları hakkında Allahü Teâladan korktular. Kendi günahları hakkında bir korkuları olmadı. Yani insanlar, başkalarının hata ve ayıplarını büyük gördüler. Bir benzerini kendileri yaptıkları zaman onu büyük görmediler.”
İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Allahü Teâlâyı, O'nun emir ve yasaklarını aranızda anlatın. Bunlardan başkasıyla fazla meşgul olmayınız. Çünkü, böyle şeylerle çok meşgul olursanız, kalbiniz katılaşır. Katı bir kalb, Allahü Teâladan uzaktır.”
Hazreti Hasan rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâya yemin ederim ki, bir kimsenin dili doğru olmadıkça, kendisi doğru olmaz. Kalbi doğru olmadıkça, dili doğru olmaz. Bir kimse, komşusu onun gailelerinden (kötülüklerinden) emin olmadığı müddetçe, imanı kâmil bir Mümin olmaz.”
Enes bin Malik rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kimin dünyada iki dili olursa, Allahü Teâlâ, kıyamet gününde onun için ateşten iki dil yapar.”
Ebu Hüreyre rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet gününde Allahü Teâlanın katında, insanların en kötüsü olarak ikiyüzlü kimseyi görürsün.”
Behz bin Hakim'in dedesi şöyle dedi: Resulullah Efendimizden duydum. Buyurdu ki: “Konuşurken, yanındakileri güldürmek için yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun, ona yazıklar olsun, ona yazıklar olsun.”
Resulullah buyurdu ki: “Allahü Teâlâ üç şeyi sizin için iyi görmedi. Birincisi dedikodu, ikincisi çok soru sormak, üçüncüsü malı zayi etmek.” (İnsanın, kendisine lazım olmayan şeyleri konuşması, lüzumsuz yerlerde malını harcaması, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan mevzularda soru sorması iyi görülmemiştir.)
Gıybet
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?”buyurdu. (Hucurat suresi: 12)
Evzaî anlattı: Resulullah Efendimizin huzurlarında gıybetten bahsedildi. Resulullah Efendimiz; “Gıybet, kişide bulunan bir yaratılışı (huyu) söylemektir.” buyurdu. Bunun üzerine Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Biz gıybeti, bir kimsede olmayan bir şeyi söylemek diye biliyorduk.” dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Sizin dediğiniz bühtandır.” buyurdu.
Aişe validemiz anlattı: “Ben Resulullah ile beraber otururken, kısa boylu bir kadın geldi. Ben Resulullah'a baş parmağımı göstererek, o benim baş parmağım kadar diye işaret ettim. Bunun üzerine Resulullah; “Sen onu gıybet ettin.” buyurdu.
İbn-i Şirin bir kişiden bahsederken, o siyahtır dedi. Sonra; “Estağfirullah, onu gıybet etmiş olmaktan korkarım.” dedi.
Mücahid buyurdu ki: “Orucunun sıhhatli olmasını ve kirlerden korunmasını isteyen, gıybetten ve yalandan sakınsın.”
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir.”buyuruyor. (Muhammed suresi: 36) Nasıl oyun ve eğlence kısa bir müddet sonra sona eriyorsa, dünya hayatı da aynı şekilde sona erer. Böyle geçici ve bitiveren şeyler, akıllı kimseyi, ebedî nimetlere, Cennet'e ve sonsuz rahata kavuşmasına vesile olan sahih amellerden (beş vakit namaz ve Allahü Teâlanın rızasına kavuşturan işlerden) alıkoymamalıdır.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Cennet'te kamçı miktarı az bir yer, bütün dünyadan daha iyidir.” buyuruyor. Az fakat geçici olmayan şeyin, çok fakat geçici olandan daha hayırlı olduğu malumdur.
GIYBET ZİNADAN ŞİDDETLİDİR
Cabir bin Abdullah rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Gıybetten sakınınız. Çünkü gıybet, zinadan daha şiddetlidir.” Eshab-ı Kiram; “Ey Allah'ın Resulü! Bu nasıl olur?” dediler. Resulullah Efendimiz; “Kişi zina eder, sonra korkar, Allahü Teâlâya tövbe eder. Halbuki Allahü Teâlâ gıybet eden kimseyi, gıybet edilen kimse affedinceye kadar affetmez.” Burada gıybetin, zinadan şiddetli olması, günah hususunda daha şiddetli olmasından değildir. Bu hadisi şerifi şerh edenlerden bazısı demiştir ki: “Gıybetin, zinadan şiddetli ve ağır olmasının sebebi, zinanın zina yapılanın rızasıyla olması, gıybetin ise, onun rızası ile olmamasıdır.” Bazısı da; “Zina için günlerce uğraşmak lazım. Bununla beraber herkes zina yapmaz, ama gıybet, her gün defalarca yapılan ve insanların çoğundan meydana gelen bir şey olduğundan, zinadan şiddetlidir. Gıybet edenin, gıybetini yaptığı kimseden helallik dilemesi lazımdır. Bu, eğer gıybet edilen, o kimsenin kendisini gıybet ettiğini biliyorsa lazım gelir. Çünkü gıybet ettiği kimseyi üzmüştür. Eğer gıybet edilen bunu bilmiyorsa, gıybetini yaptığını ona bildirmesinin faydası yoktur.”
tövbe ve istiğfar edilir ve gıybet edilen kimseye hayır dua edilir. Böylece affa kavuşulur.” demiştir.
Yine Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen;
“Her nefis ölümü tadacak ve ecirleriniz (mükâfatlarınız) ancak kıyamet günü tamamlanacak. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılır da Cennet'e konursa, muradına ermiştir. Yoksa dünya hayatı, aldatıcı menfaatten başka bir şey değil.” buyuruyor. (Âl-i İmran suresi: 185)
Akıbetini, sonunu, yok olacağını, dünyada iken niçin salih amel yapmadığından dolayı pişman olacağını düşünmeyen ve dünyanın sadece görünüşteki ziynet ve süsüne bakan kimse, bunlara aldanarak gaflete dalar. Allahü Teâlâ başka ayet-i kerimede mealen; “Dünya hayatı, elbette la'b (oyun), lehv (eğlence), ziynet (süslenmek), tefahur (övünmek) ve malı, evladı çoğaltma yarışından ibarettir.” buyuruyor. (Hadid suresi: 20)
Dünyanın oyununa, süsüne ve ondaki övünmeye dalmak, insanı salih amelleri ve Allahü Teâlânın beğendiği işleri yapmaktan alıkoyar. Allahü Teâlânın rızasına uygun işleri yapmayan kimse ise, Allahü Teâlânın gazabına ve azabına sebep olan işleri yapar. Dünyanın süsünü, oyun ve eğlencesini terk eden, kendisini bu işlerle meşgul etmeyen, dünyayı ve onun süsünü, Allahü Teâlânın beyan buyurduğu şekilde gören kimse, dünyaya karşı züht sahibi olur. (Dünyayı gaye edinmez, dünyada Allahü Teâlânın yasak ettiği şeylere rağbet etmez, onlardan çok sakınır. Dünyayı sadece ahireti kazanmak için bir vasıta görür.)
Eğer insan böyle yaparsa, onun için Allahü Teâlânın katında af ve O'nun rızası vardır. İslamiyette zemmedilen dünya, Allahü Teâlânın sevgisinden uzaklaştıran şeylerdir. Dünya sevgisi, insanın Allahü Teâlânın yasakladığı işleri yapmasına vesile olur. Dünya sevgisi, insanı dünyada kendisine yetecek miktardan daha fazlasını elde etmeye teşvik eder. Halbuki, dünyada kendisine yetecek miktar ile kanaat eden (Allahü Teâlâya kulluk vazifesiyle meşgul olan, dünyada yaptığı iyi ameller ile ahireti kazanacağına kâmil bir şekilde inanan) kimse, dünyanın fitnesinden ve aldatmasından emin olur.
Dünyada yetecek miktar ile doymayan, ona gönül bağlayan kimse, uzun emellere ve bitmeyen çalışmalara girer. Halbuki bunun sonu yoktur. Bu meşguliyetler içerisinde ömür tükenir ve insan bunun farkına bile varmaz. Allahü Teâlânın rızasına uygun işler yapmaya fırsat bile bulamaz. Neticede pişman olur ama, iş işten geçmiş olur. Fakat, insan kendisinin ve çoluk çocuğunun rızkını kazanmak için çalışırsa, onun çalışması, bu dünyayı sevmek ve dünyanın aldatması değildir. Zira onun çoluk çocuğunun rızkını helalden kazanması için çalışması farzdır.
İbnü's-Sabbag'ın bildirdiği bir hadis-i şerifte; Eshab-ı Kiram'dan bir zatın Resulullah'ın yanına gelerek, “Ya Resulallah, en üstün Müslüman kimdir?” diye sorduğu soruya Resulullah Efendimiz, “Müslümanların, elinden ve dilinden zarar görmeyip, ondan emin olduğu kimsedir.” buyurdular.
İbrahim bin Meysere şöyle rivayet etti: “Bir Arabî Resulullah'ın yanına gelmişti. Onun gençliği, kuvveti ve zindeliği Eshab-ı Kiram'ın pek hoşuna gitti. “Keşke bu gençliği, bu kuvveti ve zindeliği Allah yolunda harcasa idi.” dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Sadece düşmanla muharebe eden mi Allah yolundadır? Ana baba, çoluk ve çocuklarının ve kendisinin iffetini korumak için çalışan kimse de Allah yolundadır.” buyurdu.
İslam âlimlerinden bir zat vaaz ederken şöyle dedi: “Ey Müslümanlar! Eğer lüzumsuz olan şeyleri bırakırsanız, Allahü Teâlâya kavuşursunuz. Yani, kim dünyada ihtiyacı olmayan şeyler üzerinde durmaz, Allahü Teâlânın rızasını kazanmakla meşgul olursa, bu hâli onu Allahü Teâlânın rızasına kavuşturur. Eğer insan dünyada kendisine lazım olacak şeyleri kazanmak için ve muhtaçlara yardım için çalışır ise, bunun için yapacağı gayret ve çalışma kötülenmemiştir. Böyle çalışma makbuldür. Böyle bir faaliyet ve çalışma, Allahü Teâlânın, oyun, eğlence, süs ve mal çokluğu ile övünme buyurarak kötülediği dünyaya dahil değildir. Fakat esas olan, insanın kazancında haramlardan, Allahü Teâlânın yasak kıldığı hususlardan uzak kalması ve bunları helal yoldan elde etmesidir. Böyle yapmazsa yine kötülenen dünyaya dahil olur.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdular ki: “Helal de belli, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheliler vardır. Bunları çok kimse bilmez. Şüpheli şeylerden kim sakınırsa, ırzını (yani şerefini ve namusunu), dinini muhafaza etmiş olur. Her kim şüpheli şeylere düşerse, harama düştü demektir. Böyle bir kimse, yasaklanmış olan korunun etrafında sürüsünü otlatan bir çobana benzer ki, o çobanın o koruya girmesi pek yakındır. Dikkat ediniz! Her melikin böyle bir korusu vardır. Allahü Teâlânın yeryüzündeki koruları, haram kıldığı şeylerdir.”
Bir kimseye dünyada kendisine yetecek miktar kâfi gelmiyorsa, dünyada ona kâfi gelecek hiçbir şey yoktur. Dünya için gam ve keder sahibi olan kimsenin gamı uzun olur.
Âlimin fazileti
Âlimler bu ümmetin faziletlileridir. Çünkü onlar, Peygamberlerin vârisleridir. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Allahü Teâlâ; melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, O'ndan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir. O'ndan başka ilah yoktur. O, Azizdir, Hakimdir.” (Âl-i İmran suresi: 18) buyuruyor.
Allahü Teâlâ ayet-i kerimede âlimleri, kendi birliğine ve adaletine şahit kıldı. Kendisi kendisine şahit olduğu gibi, melekler de bu hususa şahit oldu. Allahü Teâlânın âlimleri şahit getirmesi pek yüksek bir makamdır. Yine Allahü Teâlâ, Resulullah Efendimize; “Ya Rabbî! İlmimi arttır de!” (Taha suresi: 114) buyurarak, bununla şerefinin ve derecesinin artması için, kendisinden ilmini arttırmasını, istemesini emretti. Peygamberlerin derecelerini bile arttıran ilim ile, Peygamberlerden başkalarının da şereflenmesi elbette layıktır. Allahü Teâlâ yine Kur'an-ı Kerim'de; “(Ey Resulüm onlara) de ki! Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri nasihat kabul eder, ibret alırlar.” (Zümer suresi: 9) buyuruyor.
Bir zat; “Ey Ebüdderda! Sana herhangi bir maddî ihtiyaç için gelmedim. Fakat Medine-i Münevvere'den buraya kadar senin Resulullah Efendimizden bildirdiğin bir hadis-i şerifi öğrenmek için geldim.” dedi. Bunun üzerine Ebüdderda şöyle dedi: “Resulullah'tan duydum. Muhtelif zamanlarda buyurdular ki: “İlim elde etmek için yola çıkan kimse, Cennet yollarından bir yola girmiş olur. Melekler, ilim elde etmek için yola çıkan kimseden hoşnut oldukları için kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, suyun içindeki balıklar, âlim için Allahü Teâlâdan mağfiret dilerler.” “Âlimin abide üstünlüğü, dolunay hâlinde bulunan ayın, diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.” “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.” “Peygamberler, hiçbir dinar ve dirhem miras bırakmadılar. Onlar sadece ilmi miras olarak bıraktılar. Kim onu alırsa, bol nasibe kavuşur.”
Hazreti Muaviye, Resulullah Efendimizden şöyle işittiğini bildirdi: “Allahü Teâlâ kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakih yapar.”
Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte ise, Peygamber Efendimiz; “İlmin kalkıp cehaletin yerleşmesi, içkinin içilip, zinanın ortaya çıkması, kıyamet alametlerindendir.” buyurdular. İlim, Allah rızası için öğrenilirse, Allahü Teâlâ indinde sevaba ve vaat olunan derecelere kavuşulur.
Süfyan-ı Sevrî hazretleri; “Biz ilmi, önce Allahü Teâlânın rızasını kastederek öğrenmedik. Fakat ilim, Allahü Teâlânın rızasından başkasını kabul etmedi.” buyurdu. Eshab-ı Kiram'dan birinin yanına bir başkası gelip; “Ben ilim öğrenmek istiyorum, fakat onunla amel edememekten de korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine o zat; “İlim öğrenmen, cehalete vasıta olmandan daha hayırlıdır.” dedi. Aynı kişi bir başkasına gidip aynı şekilde sorunca, o da; “Âlim, kıyamette âlim olarak, cahil de cahil olarak haşrolunur.” dedi.
Ebu Hüreyre'ye; “Sana yarın öleceğin söylense ne yapardın?” diye sorulunca; “İlim öğrenirdim.”cevabını verdi. Denilir ki: “İlmin evveli susmak, ikincisi dinlemek, üçüncüsü öğrendiğini ezberlemek, dördüncüsü amel etmek, beşincisi yaymaktır.”
Allahü Teâlâyı zikir (anmak), ile ilgili olarak; “O hâlde siz, beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara suresi: 152) mealindeki ayet-i kerimenin tefsiri hakkında Sa'id bin Cübeyr hazretleri şöyle buyurdu: “Beni, bana taatte bulunmak suretiyle anın, ben de sizi rahmetimle anayım.” Bir başka zat ise; “Beni, size verdiğim nimetlerle övün ki, ben de sizi bana olan taatinizle öveyim.” şeklinde açıkladı.
Bu hususta diğer bir tefsir şöyledir: “Siz beni, bana dua etmek suretiyle anın ki, ben de sizi, dualarınızı kabul etmek suretiyle anayım.” Bir diğeri de şöyledir: “Siz beni, verdiğim nimetlere şükretmek suretiyle anın, ben de sizi sevap vermek suretiyle anayım.”
Zikir, mananın gizlice kalbe gelmesi demektir. Zikir, kalb ile veya dil ile olur. Murakabe, havf (korkmak) ve hayânın başlangıcı zikirdir. Kul Allahü Teâlâyı hatırlayınca, O'nu tanır, tanıyınca O'ndan hayâ eder ve O'nu murakabe eder. Zikrin emredilmesi, marifetin başlangıcı olduğu içindir. Allahü Teâlâ, kendisinin hatırlanmasını, anılmasını teşvik buyurdu.
Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Şüphesiz ki, (Allahü Teâlânın hükmüne) boyun eğen erkeklerle kadınlar; (Allahü Teâlâ ve Resulüne ve tasdiki icab eden şeylere) iman eden erkeklerle kadınlar; taate devam eden erkeklerle kadınlar; (sözlerinde ve işlerinde) doğru olan erkeklerle kadınlar; sabreden erkeklerle kadınlar; (kalbleri ve azaları ile) mütevazi olan erkeklerle kadınlar; sadaka veren erkeklerle kadınlar; (farz olan) orucu eda eden erkeklerle kadınlar; utanacak yerlerini (haramdan) koruyan erkeklerle kadınlar; Allahü Teâlâyı çok zikreden erkeklerle kadınlar; işte bunlar için Allahü Teâlâ (küçük günahlarına) mağfiret ve pek büyük bir ecir hazırlamıştır.” (Ahzab suresi: 35) buyurdu.
Resulullah Efendimiz her zaman Allahü Teâlâyı zikrederdi. Buyurdu ki: “Gafiller arasında Allahü Teâlâyı ananlar, kuru ağaçlar arasındaki yeşil bir ağaç gibidir.” Namaz, Allahü Teâlâyı zikirdir (anmaktır).
Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Onlar ayakta iken, otururken, yatarken, hep Allahü Teâlâyı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve derler ki: “Ey Rabbimiz! Bunları, boş yere yaratmadın. Sen, eksikliklerden münezzehsin. Bizi Cehennem ateşinden koru!” (Âl-i İmran suresi: 191) buyuruldu. Ömer bin Hüseyin, bu ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak Resulullah Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Ayakta namaz kıl. Buna gücün yetmezse oturarak kıl. Buna da gücün yetmezse yatarak kıl.”
Yine Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Gerçekten ben, Allahü Teâlâyım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. Onun için bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha suresi: 14) buyurdu. Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında huşu üzeredirler.”(Müminun suresi: 1, 2) buyurdu ve Müminlerin namazlarını huşu ile vasıflandırdı.
Huşu, hudu' (boyun eğmek) tezellül ve havftır (korkudur). Hudu', tezellül, tevazu, boyun eğme, itaat etme ve havf, tezekkür (hatırlamak ve anmak) ile beraber bulunur. Hudu', gaflet ve dünya işleri ile birlikte bulunmaz. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ya Muhammed! Sabah akşam, içinden yalvararak ve azabından korkarak, gizli ile açık arası bir sesle Rabbini an (dua et ve zikret). Gafillerden olma.” (A'raf suresi: 205) buyuruyor.
Namaz, kalbin zikri ve huşuu ile kemal mertebesine erişir. Ancak bedenin hareketleri, dilin söylemesi, zikre ve kalbin hazır olmasına yardımcı olur. Zikirler, kalbin hazır olmasını zikredilenin düşünülmesini ve hatırlanmasını kolaylaştırır ve arttırır. Namaz kılan kimse, Allahü Teâlâya yönelmiş, O'nun huzurunda durmuştur. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Kul namaza yöneldiği zaman, Allahü Teâlâ da ona yönelir. Namazdan yüz çevirdiği vakit, Allahü Teâlâ da ondan yüz çevirir.” buyurdu. Yine Resulullah Efendimiz; “Namazı, sanki Allahü Teâlâyı görüyormuş gibi kıl. Sen O'nu görmüyorsan da, O, seni görmektedir.” buyurdu. Hazreti Aişe validemiz şöyle anlatır: Resulullah'a namazda bakınmayı sordum. “O bir kapmadır ki, şeytan onu kulun namazından kapar.” buyurdu.
Namazda kıbleye dönerek ayakta durmak, insanın Rabbine ibadete yöneldiğini bilmesi içindir. Namaz için tekbir alınır. Tekbir Allahü Teâlâyı tazim ve namaz kılanın, Allahü Teâlânın büyüklüğüne şehadetidir. Tekbirin manasını tasavvur, namaz kılanda heybet ve tazim meydana getirir. Sonra namaza başlar. İstiftah (Sübhaneke) duasını okur. Sonra Euzü çekerek, Allahü Teâlâya sığınır. Çünkü şeytan, hasedinden dolayı insanın Rabbine olan yakınlığını bozmak için, namazda ona musallat olur.
Herkes bilir ki; namazda insanın aklına, namaz haricinde gelmeyen dünya ile alakalı şeyler gelir. Bunlar, namazda şeytanın namaz kılanın karşısına çıkıp, ona vesvese vermesinden başka bir şey değildir. Böyle şeyler, insana her namazında ârız olur. Fakat, namazdan başka şeylerle meşgul olduğu zaman böyle şeylere pek rastlanmaz. İnsan daha sonra Fatiha suresini okur. Fatiha, Allahü Teâlâya hamd-ü senayı ve duayı ihtiva eder. Fatiha'yı, Allahü Teâlâya tam bir hudu' ile ve O'na yalvararak okumalıdır. Gafletle okumamalıdır.
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki Allahü Teâlâ, dua ve başka şeylerde haddi aşanları sevmez.” (A'raf suresi: 55) buyuruyor. Şöyle hikaye olunur: Allahü Teâlâ, Davud Aleyhisselam'a; “Bana gaflette iken dua etme, sana gazab ile icabet ederim.” diye vahyetti. Fatiha ve zammı sure okuduktan sonra rükuya gider. Rüku bilfiil hudu'dur (boyun eğmedir). Burada da kalb hazır ve huşu üzere olmalı, Allahü Teâlâyı tesbih etmelidir. Secdede de kalb hazır ve huşu üzere olmalıdır. Kısaca, bütün namazda kalb hazır olmalıdır.
Avn bin Abdullah; “Ayakta iken secde yerine, rükuda iken iki ayağı arasına, otururken kucağa bakılır.”buyurdu. Namaz kılan kimsenin iki omuzunu yumuşatması müstehaptır. Çünkü bu, huşudandır. Abdullah bin Mes'ud namaza kalktığı zaman, ellerini alçaltır, gözlerini indirir ve sesini düşürürdü. İbn-i Zübeyr namaza kalktığı zaman, tam bir tumaninet hâlinde, hareketsiz dururdu.
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Kur'an'dan sana vahyolunanı oku ve (beş vakit) namazı kıl! Zira namaz, insanı kötü ve uygunsuz işlerden alıkoyar. Muhakkak ki Allah'ı anmak (olan namaz), elbette en büyük ibadettir. Allah, her ne yaparsanız onu bilir.” (Ankebut suresi: 45) buyuruyor. Bu şöyle olur: Namaz kılan kimse, Rabbini zikreder, Allahü Teâlânın azameti onu kaplar. Bu, öyle bir hâldir ki, iyilik yapıp, kötülüklerden alıkoymayı gerektirir. Denilir ki; taati yapmak (Allahü Teâlânın beğendiği şeyleri yapmak), taatin benzeri olan işleri yapmayı ve taatin zıddı olan işlerden sakınmayı gerektirir.
İbn-i Mes'ud; “Namaz iyiliği emreder, kötülüklerden alıkoyar. Namaz ancak Allahü Teâlâya itaat edenlere fayda verir. Kul namazında, Allahü Teâlâyı hatırlar, onda huşu hasıl olursa, namazı bitirince onun huşuu gitmez, özellikle onun bu hatırlayışı ve huşuu, diğer namaz gelinceye kadar kalır. Bu, mealen; “Onların alametleri yüzlerindeki secde izleridir.” (Feth suresi: 29) ayet-i kerimesinin açıklamasıdır. Secdenin eseri, onların huşularıdır. Denilir ki; secdenin eseri, gece ibadetinden dolayı yüzlerindeki sarılıktır.
Yine Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz (yani beş vakit namazı) kıl. Muhakkak haseneler (beş vakit namazın sevabı, küçük) günahları yok eder. Bu ibretle düşünenlere bir nasihattır.” (Hud suresi: 114) buyuruldu.
Ankebut suresi 45. ayet-i kerimesinin devamı olan; “Muhakkak ki, Allahü Teâlâyı zikretmek, daha büyüktür.” ayet-i kerimesinin meal-i âlisine gelince, bunun iki açıklaması olduğu söylenmiştir: Birisi; Allahü Teâlânın kullarını, onlara nimet ve mükâfat vermek suretiyle anması, kulların Allahü Teâlâyı ibadet etmek suretiyle anmasından daha büyüktür. Diğeri; Allahü Teâlâyı anmak, diğer fiillerden daha büyüktür. Bir kimse, namazını, kalbi uyanık iken, huşu hâli üzere, kalb huzuru ile kıldığı zaman, namazın tesiri namazdan sonra da devam eder. Gafil olan kimseye gelince, onda namazın eseri kalmaz.
Rivayet edilir ki: Resulullah Efendimiz Eshab-ı Kiram'a namaz kıldırıp, kıraati de sesli olarak okumuşlardı. Namazı bitirdikten sonra birisine; “Ey falanca! Bu sureden bir şey geçtim mi?” diye sordular. O; “Bilmiyorum.” diye cevap verdi. Başkalarına da sorduklarında hepsinden; “Bilmiyorum.” cevabını aldılar. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Aranızda Übey var mı?” buyurunca; “Evet var, Ya Resulallah!”dediler. Resulullah Efendimiz; “Ey Übey! Bu sureden bir şey geçtim mi?” buyurunca; “Evet, ya Resulallah! Şu, şu ayet-i kerimeleri geçtiniz.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Kendilerine, Allahü Teâlânın kitabı okunup da, ne okunup okunmadığını bilmeyen kimselerin hâli nasıl olur? Yine böyle, İsrail oğullarının kalbinden Allahü Teâlânın azameti çıkmıştı da, bedenleri hazır olduğu hâlde, kalbleri gaip idi. Allahü Teâlâ, bedenleriyle beraber kalbini de şahit kılıncaya kadar bir kulun amelini kabul etmez.” buyurdu.
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Kim, dünya ile alakalı bir şeyi kalbinde hatırlamadan namaz kılar, o namazda Allahü Teâlâdan bir şey isterse, Allahü Teâlâ onu ona verir.” buyurdu. Hassan bin Atıyye şöyle buyurdu: “İki kişi aynı namazı kıldılar. Fakat aralarında, fazilet bakımından yerle gök arası kadar fark vardı. Çünkü birisi Allahü Teâlâya bütün kalbi ile yönelmiş, diğeri ise Rabbinden gafil idi.”
Ukbe bin Âmir'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kim güzelce, şartlarına uygun bir abdest alır, sonra gaflette olmaksızın ve şartlarına uyarak namaz kılarsa, bu abdest ve namaz, önceki günahlarına kefaret olur.” buyurdu. Ubade bin Samit'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kim beş vakit namazın abdestini güzelce alır, rükuIarını, secdelerini ve huşularını güzelce yaparsa, onun için Allahü Teâlânın katında, ona azap verilmeyeceğine dair bir ahit yazılır. Kim de böyle yapmazsa, Allahü Teâlâ dilerse ona azap eder, dilerse onu af ve mağfiret eder.” buyurdu.
Teheccüd namazı
Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “(Ey Resulüm!) Sana mahsus fazla bir namaz olarak gece uykudan kalk da teheccüd (gece namazı) kıl.” (İsra suresi: 79) buyurdu. Ebu Ümame Bahilî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Geceyi namaz kılarak geçiriniz. Çünkü bu, sizden önceki salihlerin âdeti, Rabbinize yakınlık, günahlara kefaret ve günahlardan uzaklaştırıcıdır.” buyurdu.
Muaz bin Cebel, Resulullah Efendimizin; “(Onlar) yataklarından kalkarlar.” (Secde suresi: 16) ayet-i kerimesi hakkında, bunun geceyi namaz ile geçirmek olduğunu, buyurduğunu bildirdi. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Kim hanımını geceleyin kaldırıp, beraberce iki rekat namaz kılarlarsa, zikredenler arasına yazılırlar.” buyurdu.
Salim'in babasından rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “İki kişiye gıpta edilir. Birisi; Allahü Teâlânın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'i gece gündüz okur ve O'nun emirlerine uyar. Diğeri; Allahü Teâlânın vermiş olduğu malı gece gündüz O'nun rızası için sarf eder.” buyurdu. İbn-i Mübarek'in rivayet ettiği hadis-i şerifte ise, Peygamber Efendimiz; “Gece namazının gündüz kılınan namaza üstünlüğü, gizli olarak verilen sadakanın, açıktan verilen sadakadan üstünlüğü gibidir.” buyurdu.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Namaz, benim için gözümün neşesi yapıldı.” buyurdu. Yani Resulullah Efendimiz, Allahü Teâlâya münacattan (O'na huşu ve huzurunda hudu'dan) lezzet alırdı. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Bir de, sabır ve namazla Allahü Teâlâdan yardım isteyin; gerçi bu (nefsinize) ağır gelir, fakat huşu sahibi kimselere değil.” (Bakara suresi: 45) buyurdu.
Evzaî; “Ali bin Abdullah bin Abbas her gün bin secde yapardı.” dedi. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem; “Kim Kadir gecesini, inanarak ve sevabını umarak ibadetle geçirirse, onun geçmiş günahları af ve mağfiret olur.” buyurdu.