İMAM-I BUHARÎ

Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin Mugire bin Berdizbeh el-Cu'fî el-Buharî Hadis âlimlerinin en büyüğü
A- A+

Hadis âlimlerinin en büyüğü. Kur'an-ı Kerim'den sonra, dünyanın en kıymetli kitabı olan "Buharî-yi Şerif"adı ile meşhur hadis kitabını yazan, büyük İslam âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin Mugire bin Berdizbeh el-Cu'fî el-Buharî'dir. Künyesi, Ebu Abdullah'tır. 13 Şevval 194 (m. 20 Temmuz 810) senesinin Şevval ayında, Cuma günü öğleden sonra, Buhara'da doğdu. 256 (m. 1 Eylül 870)'da Semerkant'ta Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefat etti. Kabri, Semerkant'ın Hertenk kasabasındadır. İmam-ı Buharî'nin dedesi Mugire, Buhara valisi Cu'feli Yeman vasıtasıyla Müslüman olmuştu. Bundan dolayı İmam-ı Buharî Cu'fî nisbesiyle de anılmıştır.

İmam-ı Buharî hazretlerinin rivayet ettiği, “Hepiniz çobansınız ve maiyetinizdekilerden mesulsünüz.”manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu levha.

Hadis ilminde yüksek derecede olup, üç yüz binden fazla hadis-i şerifi, senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmam”, Buharalı olduğu için de “Buharî” denilmiş ve “İmam-ı Buharî” ismiyle meşhur olmuştur. İmam-ı Buharî, Allahü Teâlâ'nın salih kullarından idi. Zamanında, hadis ilminde kitap ve sünnetin manalarını anlamada, zekada, fıkıh bilgisinin çokluğunda, züht ve verada, kuvvetli içtihatta ve istinbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktu.

İmam-ı Buharî'nin Tahsil Hayatı

İmam-ı Buharî, ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhara'da başladı. Babası da hadis ilminde âlim olup, dördüncü tabaka ravilerinden idi. O zaman Buhara önemli ilim merkezlerinden biri idi. İmam-ı Buharî'nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefat ettiğinden yetim kaldı. Salih bir zat olan babasından çok miras ve hadise dair kitaplar kalmıştır. Babasının ölümü üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, İmam-ı Buharî ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı, duası makbul saliha bir hanım idi. İmam-ı Buharî'nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedavi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman dua etti. Bir gece rüyasında İbrahim Aleyhisselam'ı görüp, dua istedi. İbrahim Aleyhisselam ona; “Üzülme, Allahü Teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek.” diye müjdeledi. Sabah olunca İmam-ı Buharî'nin gözleri tekrar görmeye başladı.

İmam-ı Buharî küçük yaşta iken, Buhara'daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekasının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadis ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı. Kendisine hadis ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye katipler arasında katiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devam ettim.” cevabını vermiştir.

On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz on beş yaşına girmeden, yetmiş bin hadis-i şerif ezberlemişti. Bu garip hadiseyi duyanlar, "Hakikaten bu kadar hadis-i şerifi ezberledin mi?" diye sorduklarında onlara; “Evet! Hatta yetmiş binden daha fazladır. Ayrıca bu hadislerin kim tarafından rivayet edildiğini, ravilerin doğum ve ölüm tarihlerini de biliyorum.” dedi.

Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmi münazaralarda bulunurdu. Nitekim hocası Dahilî, bazı hadis rivayetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. Zekasının keskinliği ve hafızasının kuvveti ile etrafındakilerin hayret ve takdirini kazandı. On altı yaşına gelince, Abdullah bin Mübarek ve Vekî bin Cerrah'ın yazdıkları hadis kitaplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.

O zaman bilhassa hadis ilmini öğrenmek için, meşhur hadis âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmam-ı Buharî de 16 yaşından itibaren, ilim öğrenmek için seyahatlere çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir. Kendisinden şöyle nakledilmiştir:

“On altı yaşında iken Abdullah bin Mübarek'in ve Vekî bin Cerrah'ın kitaplarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehitlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed'le birlikte hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhara'ya döndü. Ben Mekke'de kalıp, hadis-i şerif toplamaya başladım. 18 yaşına girdiğimde, Sahabe ve Tabiîn'in fetvalarını topladım. Bu arada Medine'ye gittim. Resulullah'ın kabr-i şerifi başında, geceleri ay ışığında "Tarihü'l-kebir" kitabımı yazdım. Bu kitapta yazdığım ve ismi geçen her zatın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.”

İmam-ı Buharî Mekke'de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Humeydî'den Şafiî fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca **"Tarihü'l-kebir"**ini yazarken istifade ettiği Sahabe ve Tabiîn'in rivayet ve fetvalarını da bu sırada öğrendi. İmam-ı Buharî'nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür. Gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medine, Bağdat, Basra, Kufe, Mısır, Nişabur, Belh, Merv, Askalan, Dımaşk, Hums, Rey, Kayseriyye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamanın meşhur hadis âlimleriyle görüşüp, onlardan hadis-i şerif dinliyordu. İşittiği hadis-i şerifleri yazıyor ve ekseriyetle ezberliyordu. O kadar kuvvetli zekası ve hafızası vardı ki, hadis-i şerifi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu.

Haşid bin İsmail şöyle anlatmıştır: “Buharî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra'da bizimle beraber hadis âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan on altı gün geçmişti ki bize; “Artık bana sataşmakta çok oldunuz, yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım.” dedi. Ona yazdıklarımızı getirdik. O da bize, on beş binden fazla hadis-i şerifin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman anladık ki, hadis ilminde hiç kimse onu geçemez.”

Süleyman bin Mücahid şöyle anlatmıştır: “Bir gün Süleyman bin Selam Bikendî'nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz; “Biraz önce gelseydin, yetmiş bin hadis-i şerif ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek; “Yetmiş bin hadis-i şerif ezberleyen sen misin?” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahabeden, Tabiîn'den olup da, rivayet ettiği hadis-i şerif ezberlediğim ravilerin, doğum ve vefat tarihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum...” dedi. Bu, İmam-ı Buharî idi.”

Kendisi şöyle anlatmıştır: “Hadis öğrenmek için iki defa Mısır'a ve Şam'a, dört defa Basra'ya gittim. Hicaz'da altı sene kaldım. Hadis âlimleri ile birlikte Bağdat ve Kufe şehirlerine kaç defa gittiğimi sayamam.”

İmam-ı Buharî, bu seyahatlerinde binden fazla âlimden hadis ve diğer ilimleri öğrenmiş ve nakletmiştir. Hocalarından bir kısmı şunlardır: Buhara'da; Muhammed bin Selam el-Bikendî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Muhammed bin Yusuf el-Bikendî, İbrahim bin el-Eş'as. Mekke'de; Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî el-Mekrî, Ebu Sabit Muhammed bin Abdullah, Ahmed bin Muhammed el-Ezrakî. Medine'de; Abdülaziz el-Üveysî, Mutarrif bin Abdullah. Vasıt'ta; Amr bin Muhammed bin Avn. Bağdat'ta; Süreyebin en-Nu'man, Muhammed bin İsa et-Tabbaî, Ali bin Mansur. Basra'da; Ebu Asım en-Nabil eş-Şeybanî, Bedel bin el-Minber, Muhammed bin Abdullah el-Ensarî, Ömer bin Asım el-Kilabî, Abdurrahman bin Muhammed bin Hammad, Kufe'de; Ebu Nuaym Fadl bin Dükeyn, Hasan bin Atiyye, Abdullah bin Musa, Halid bin Muhalled, Hallad bin Yahya, Ferve bin Ebü'l-Magraî. Mısır'da; Sa'id bin Ebu Meryem, Abdullah bin Salih el-katip, Sa'id bin Tüleyd. Şam'da; Ebu Müshir, Ebu Nasri'l-Feradisî. Rey'de; İbrahim bin Musa el-Hafız. Merv'de; Ali bin el-Hasan bin Şakik, Abdan bin Osman el-Mervezî, Muaz bin Esed, Sadaka bin el-Fazl. Nişabur'da; Yahya bin Yahya, Bişr bin el-Hakem, Muhammed bin Yahya. Kayseriyye'de; Muhammed bin Yusuf el-Feryabî. Hums'ta; Ebü'l-Mugire, Ahmed bin Halidî, Ebü'l-Yeman, Ali bin Ayyaş. Askalan'da; Âdem bin Ebu Ayyaş. Ayrıca Ali bin el-Medinî, Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İsmail bin İdris el-Medinî, İshak bin Raheveyh, Süleyman bin Harb, Ebu Gassan en-Nehbî, Ubeydullah bin Musa el-Absî, Abdullah bin Muhammed el-Müsnedî, Abdülkuddüs bin el-Haccac ve diğerleri.

İmam-ı Buharî hazretleri, hadis-i şeriflerin ravilerini çok inceler, dinin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olan kimselerin rivayet ettiği hadis-i şerifleri almazdı. Hadis-i şerifin metnini ezberlediği gibi, o hadis-i şerifi rivayet eden zatların künyesini, doğum ölüm tarihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivayette bulunduğunu, o raviden başka kimlerin hadis-i şerif aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadis rivayetinde ve ravilerin senedinde hataya düşse, hemen İmam-ı Buharî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirirdi.

İmam-ı Buharî'den hadis-i şerif işitip, rivayet edenlerin sayısı doksan binden fazladır. Gittiği her yerde, etrafı hadis-i şerif almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. Nişabur'a gittiğinde kendisini dört bin kişi karşılamıştır. İmam-ı Buharî'den hadis-i şerif rivayet eden hadis âlimlerinden bir kısmı şunlardır: Tirmizî, İbn-i Ebu Davud, Muhammed bin Nasru'l-Mervezî, Müslim bin Haccac, Salih bin Muhammed, İbrahim Harbî, Ebu Bekr bin Huzeyme, Ebu Zür'a, Ebu Kays Muhammed bin Cuma bin Sa'id, Nesaî, Muhammed bin Ahmed Devlabî, Ebu Hatim bin Ebüddünya, el-Fadl bin Abbas er-Razî, Ebu Kureyş Muhammed bin Cuma el-Kuhistanî, Muhammed Yusuf el-Firebrî ve diğerleri.

İmam-ı Buharî ömrünün son yıllarında, Nişabur'a döndüğünde, ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrafında toplanmıştı. İlim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, bazı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştu. Bundan dolayı Nişabur'dan ayrılıp, Buhara'ya gitti. Buhara'ya varınca vali Halid bin Ahmed ez-Zühlî, İmam-ı Buharî'ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için hususi hadis-i şerif dersi vermesini istedi.

İmam-ı Buharî, valiye şöyle cevap verdi: “Ben ilmi, emirin kapısına götürüp zelil etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescitte, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabul etmezsen, beni kürsüde ders vermekten menet ki, ben Allah katında ma'zur olayım. Halbuki ben, Peygamber Efendimizin; “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyamet günü ateşten bir gem vurulur.” hadis-i şerifi gereğince, ilmi gizleyemem.”

Çocukları için hususi ders vermesini istemesine karşı da şöyle cevap verdi: “Ben, bir kısım kimseleri hadis-i şerif dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem.”

Bunun üzerine vali, İmam'ın Buhara'dan çıkması emrini verdi. İmam-ı Buharî, valiyi Allahü Teâlâ'ya havale edip, Buhara'dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vali görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve; "Kötü işler yapanın sonu işte budur." diye bağırılması emri geldi. Valinin sözlerine uyarak, İmam-ı Buharî'ye çeşitli eza ve cefalarda bulunan kimselerin de her birine, insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belalar isabet etti.

İmam-ı Buharî hazretlerinin Buhara'dan çıkış haberi üzerine, Semerkantlılar kendisini davet ettiler. Giderken yolda Semerkantlılar'dan bir kısım insanların kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk'te akrabalarının yanında kaldı. İşin içyüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu halinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp; “Ya Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al.” diye dua etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan Bayramı gecesi Semerkant'tan 72 km. uzaklıkta olan Hartenk'te vefat etti. Kabri oradadır.

Sadece kubbesi örtülü olan türbede İmam-ı Buharî hazretlerinin mermer sandukası (solda). Hazreti İmam'ın bu sandukanın altında bulunan odadaki kabri (sağda).

İmam-ı Buharî hazretlerinin türbesinin üzerindeki kemer ve tavan süslemeleri.

Abdülvahid bin Âdem Tevavisî şöyle anlatmıştır: “Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm. Eshab-ı Kiram'dan bazıları ile beraber bir yerde durdular. Yanlarına gelip selam verdim. Selamımı aldılar. Daha sonra burada durmalarının hikmetini sordum. Buyurdular ki: “Muhammed bin İsmail Buharî'yi bekliyorum.” Birkaç gün sonra İmam-ı Buharî hazretlerinin vefat ettiğini öğrendim. Hesap ettim. Peygamber Efendimizi gördüğüm zaman vefat etmişti.”

İmam-ı Buharî vefat ettikten sonra, elbisesi soyuluncaya kadar garip bir şekilde terledi. Ölümünden önce; “Beni üç parça beyaz bez ile kefenleyiniz.” diye vasiyet etmişti. Cenazesi yıkanıp kefenlendi ve namazından sonra defnedildi. Vefat ettiğinde 62 yaşında idi. Ebced hesabıyla doğum tarihi Sıdk kelimesi: 194, ölüm tarihi ise nur kelimesi: 256'dır.

Vefatından birkaç gün sonra, mezarından güzel bir koku çıkmaya başladı ve günlerce devam etti. Mezarına doğru bilezik gibi bir ışık halesi indi. Görenler hayret ettiler. Hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki, kabir açılacak duruma geldi. Her ne kadar mezarı korumak için bekçi tutulmuşsa da, halkın hücumu önlenemedi. O zaman mezarın çevresine ağaçtan bir engel yaptılar. Böylece gelenler o engelden geçip kabre yanaşamadılar.

Reca bin Mürci; “O, Allahü Teâlâ'nın yeryüzünde yürüyen ayetlerinden (varlığının delillerinden) bir ayet idi.” demiştir.

Necm bin Fadl anlatır: “Rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm. İmam-ı Buharî hazretleri arkasında idi. Resulullah Efendimiz bir adım hareket etse o da bir adım atıyor. Ayağını Resulullah'ın kaldırdığı yere koyuyor, O'nun izi üzerinde gidiyordu.”

İmam-ı Buharî, gerek akranlarının ve gerekse hocalarının sonsuz iltifatlarına kavuşmuştur. Ahmed bin Hanbel, Horasan'ın, onun gibi birisini yetiştirmediğini söylemiş; Ali bin Medinî de; “İmam-ı Buharî, kendisi gibi birisini görmemiştir.” demiştir. Ahmed bin Hamdun ise, İmam-ı Müslim'in, İmam-ı Buharî'ye gelip, ilimdeki üstünlüğünü görerek alnından öptüğünü, sonra da ona şöyle dediğini nakletmiştir: “Müsaade et de, ayaklarını da öpeyim, ey üstatların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadis illetlerinin tabibi.” Bundan sonra İmam-ı Müslim, bir hadis hakkında sual sormuş, cevabını aldıktan sonra da ona şöyle demiştir: “Sana, yalnız haset edenler düşman olur; şehadet ederim ki, dünyada senin bir eşin daha yoktur.”

İmam-ı Buharî Bağdat'a geldiğinde, orada bulunan hadis âlimlerinden çoğu toplanıp, Hazreti İmam'ı imtihan etmek istediler. Yüz tane hadis-i şerifin metin ve senet kısımlarının yerlerini değiştirdiler. (Senet, bir hadis-i şerifi nakleden zatların isimlerini, metin ise Hazret-i Peygamber'in mübarek söz ve fiillerini bildirir.) Bu şekilde değiştirdikleri hadis-i şeriflerden, her bir kişiye on hadis-i şerif vererek, on kişiyi İmam-ı Buharî'ye gönderdiler. Bu kimseler, Hazreti İmam'ın bulunduğu meclise gelip, her biri yanlarında bulunan hadis-i şerifleri okuyup; “Bu hadis-i şerifi biliyor musunuz?” diye sordular. Hazreti İmam-ı Buharî; “Bu söylediğiniz şekilde bir hadis-i şerif bilmiyorum.” buyurdular.

On kişi, onar hadis-i şerifi okuyup bitirdikleri zaman, İmam-ı Buharî birinci kimseye dönüp; “Senin okuduğun birinci hadis-i şerifin metni böyle, isnadı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadis-i şerifleri, senet ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi, İmam-ı Buharî'nin hafızasının kuvvetliliğini, hadis ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabul ettiler.

İmam-ı Buharî orta boylu olup zayıf ve ince bir yapıya sahipti. Az konuşur, başkalarına özenmezdi. Cömertliğini ve yardımseverliğini gösteren davranışları pek çoktu. 25.000 dirhem alacaklı olduğu birine gösterdiği anlayış dikkat çekicidir. Uzun zaman borcunu ödemeyen bu şahıstan bazı idareciler vasıtası ile alacağını tahsil etmesini tavsiye edenlere; “Ben onlardan yardım istersem onlar da benden işlerine geldiği gibi fetva vermemi isterler. Dünya için dinimi satmam!” demiştir.

İmam-ı Buharî ok atmayı çok severdi. Katibi Muhammed bin Ebu Hatim; “İmam-ı Buharî'nin attığı oklardan sadece ikisi hedefe isabet etmemiştir, kalanların hepsi hedefe isabet etmiştir. Bu hususta onunla kimse boy ölçüşemezdi.” demiştir.

İmam-ı Buharî'nin ibadetteki huşuu ve ihlası, o kadar fazla idi ki, bir defa namaz kılarken bir arı, kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onun soktuğunu duymuyordu.

İmam-ı Buharî'ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömert idi. Mürüvvet, vera ve ihtiyat sahibi idi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç badem ile iktifa ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmek ile idare etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar; “Bu hastalık, sadece kuru ekmek yemekten meydana gelmiştir.” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idare etti. Babası; “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum.” dediği için, helal mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.

İmam-ı Buharî hazretleri, bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Şüphelilerden daima kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Buyurdu ki; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Üç günde bir hatim ederdi. Sonra duasını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan dua makbuldür.” buyururdu.

Ebu Bekr Medinî şöyle anlatmıştır: “Bir gün Nişabur'da İshak bin Raheveyh'in yanında idik. İmam-ı Buharî de vardı. İshak bin Raheveyh bir hadis-i şerif okudu. Bu hadis-i şerifi Ata Keyharanî yazıp, rivayet etmişti. İshak bin Raheveyh İmam-ı Buharî'ye dönüp; “Keyharan neresidir?” dedi. İmam-ı Buharî de; “Yemen'de bir köydür. Hazreti Muaviye bin Ebu Süfyan, Eshab-ı Kiram'dan birini oraya göndermişti. Ata Keyharan ondan iki hadis-i şerif işitmişti.” dedi. Bunun üzerine İshak bin Raheveyh; “Ey Ebu Abdullah (Buharî)! Sanki sen aralarında yaşamış gibi bildin.” dedi.

Hazreti İmam'ın türbesinin etrafını çevreleyen revaklardaki ince el işçiliği ve ahşap oyma sütunlar.

Yusuf bin Musa şöyle anlatmıştır: “Basra Camii'nde idim. Birisi; “Ey ilim ehli! Muhammed bin İsmail Buharî Basra'ya teşrif etmiştir. İlminden istifade etmek isteyenler gelsin.” diye bağırdı. Gidip baktık ki, genç bir zat direk arkasında namaz kılıyordu. Namazını bitirdikten sonra, büyük bir kalabalık etrafını sardı. Oturup, kendilerine hadis-i şerif yazdırmasını istediler. O da bu isteklerini kabul edip, onlara söyleyip, yazdırdı. Sonra, onun geldiğini bağırarak ilan eden kimse tekrar bağırıp, yarın da falan yerde hadis-i şerif imla ettirecek (yazdıracak) dedi.

Ertesi gün fıkıh âlimleri, hadis âlimleri ve diğer âlimler, İmam-ı Buharî'nin yanına geldiler. Etrafında toplananlar bin kişi kadardı. Ondan hadis-i şerif yazmak için bekliyorlardı. İmam-ı Buharî yazdırmaya başlamadan önce bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında; “Ey Basra ehli! Ben genç birisiyim. Benden hadis-i şerif işitmek istediniz. Size herkesin istifade etmesi için, Basra'da yetişen âlimlerden rivayet ettiğim hadis-i şerifleri yazdıracağım.” dedi. Oradakiler bu sözleri hayretle dinlediler.

İmam-ı Buharî bu sözlerinden sonra etrafını saran büyük kalabalığa hadis-i şerif yazdırmaya başladı. Sizin Basra şehrinden olan Abdullah bin Osman bin Hable bin Ebu Revad'dan naklediyorum. O da Şu'be'den, o da Mansur'dan ve diğer ravilerden, onlarda Salim bin Ebu Ca'd'dan, bu da Enes bin Malik'in şöyle dediğini nakletmiştir: Bir köylü Peygamber Efendimiz'e gelip; “Ya Resulallah, insan kavmini sever.” dedi. Bunun üzerine Resulullah; “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurdu.” Bundan sonra İmam-ı Buharî şöyle devam etti: “Bu hadis-i şerif, sizde bu rivayet yoluyla yok, siz bunu Mansur'un, Salim'den rivayeti ile biliyorsunuz.” dedi.” Sonra yazdırmaya devam ederek yazdırdığı her hadis-i şerif için; “Siz bunu şu ravilerin rivayetiyle biliyorsunuz.” diyerek hem kendi rivayet ettiği ravi zincirini saydı, hem de Basralıların, aynı hadis için bildikleri diğer rivayet zincirini söyledi...”

Özbekistan'ın Taşkent şehrinde bulunan İmam-ı Buharî Camii.

İmam-ı Buharî aynı zamanda kelam ilminde de Ehl-i Sünnet'e büyük hizmet etmiştir. Sahih-i Buharî, Halku Ef'ali'l-ibad, El-Akide gibi eserleri bunun en güzel örneklerini vermektedir. Eserlerinde meseleleri icmalî olarak anlatmakta, tafsilata girmemektedir. Kelam konusunda Abdullah bin Mübarek, Abdurrahman bin Mehdî, Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam, Süfyan bin Uyeyne ve Fudayl bin İyad'dan etkilenmiştir. Eserlerinde İmam-ı A'zam gibi Ehl-i Sünnet'in çerçevesini çizmiştir.

İmam-ı Buharî aynı zamanda fakihtir. Ancak hadis ilmindeki şöhreti onun fakihliğini gölgede bırakmıştır. Yoksa zamanının en büyük fakihlerinden olduğu söylenmiştir. Müçtehit olup kendi içtihadına göre hüküm vermmiştir. Dört mezhep de onu sahiplenmiştir. Ancak birçok meselede Şafiî mezhebine uygun fetva vermesi sebebiyle Şafiî mezhebinde ikinci dereceden müçtehit olarak şöhret bulmuştur.

İmam-ı Buharî hazretlerinin Ebu Hüreyre hazretlerinden naklen rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ buyurdu ki: Bir kimse benim velilerimden birine düşmanlık ederse, ona karşı harp ilan ederim.”

Eserleri:

1- Camiu's-Sahih: En büyük ve en meşhur eseridir. Sahih-i Buharî ismiyle tanınmıştır. Hadis-i şerifleri toplayan en kıymetli kitaptır. İslam âlimleri söz birliği ile; “Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitap Sahih-i Buharî'dir.” buyurmuşlardır. Sahih hadisleri toplayan ilk hadis kitabıdır.

İmam-ı Buharî, bu eserine Sahih denilmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübarek vücudunu serinletiyor, mübarek yüzüne yaklaşmak isteyen sinekleri uzaklaştırıyordum. Büyük zatlar bu rüyamı; “Sen, Peygamberimiz Aleyhisselam'ın hadis-i şeriflerini, Onun sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın”; şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahih hadisleri topladım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi Sahih oldu.”

Bu kitabı, Mescid-i Haram'da yazdı. Her hadis-i şerifi yazmadan önce istihare yapmıştır. Zemzem suyu ile gusledip, Kâbe'de, makamın gerisinde iki rekat namaz kılıp, koyduğu sağlam usullere göre, sahih olduğu kesin olarak belli olan hadis-i şerifleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin kabr-i şerifi ile minberi arasında Ravda-i Mutahhara'da yaptı.

Bu eserin nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: “Camiu's-Sahih kitabını, altı yüz bin hadis-i şerif arasından seçtim. Her hadis-i şerifi kitaba koymadan önce gusledip, iki rekat namaz kılıp, istihareye yattım. Ondan sonra hadis-i şerifi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadisi yazmadım. Bu kitabı 16 yılda tamamladım.” Bu kitapta 7.275 hadis-i şerif vardır. Hadis ilmindeki rumuzu “Hı” harfidir. İmam-ı Buharî; “Bu kitapta, sahih hadisleri bildirdim. Bununla beraber almadığım, yani bu kitapta olmayan hadisler, bunlardan çok fazladır.” buyurmuştur.

İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden naklen rivayet ettiği, “Münafığın alameti üçtür: Söylerse yalan söyler. Söz verirse sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilirse hıyanet eder.”manasındaki hadis-i şerif.

Kütüb-i sitte denilen, altı sahih hadis kitabının en başta geleni, Sahih-i Buharî'dir. Bu eserde sahih hadisler, sika (güvenilir, sağlam) ravilerin rivayetleri toplanmıştır. Bu hadis-i şerifler, rivayet hususunda raviler arasında ihtilaf bulunmayan hadis-i şeriflerdir. Böylece ravi zinciri birbirine bağlanarak, asıl kaynağına gidilmiştir. Güvenilir ravilerin birbiriyle görüşüp bu hadisi dinlediği sabit olmadıkça yazmamıştır.

Buharî-i şerif 97 kitaba ve 3.450 baba ayrılmıştır. Bu bölümler İbadat, muamelat, siyer, megazî, mu'cizat ve Kur'an-ı Kerim ayetlerinin tefsirine dairdir. Fıkhî meselelere önem verilmiş olup, metinler arasında fıkha dair izahlar yer almıştır.

Buharî-i şerifin, Ali el-Yünunî tarafından istinsah edilen metni muteber olmuştur. Dikkat ve titizlikle yazılan bu nüshanın aslı, Kahire'de Akboğa Medresesi kütüphanesindedir. Bundan başka birçok yazma nüshaları da vardır.

Ebu Muhammed Musenî, Kur'an-ı Kerim'i ve Sahih-i Buharî'yi tazim ve hürmet için, baştan sona kadar altın suyu ile yazdı. Allahü Teâlâ'nın kitabına ve Resulullah'ın sünnetine olan hürmet ve bağlılığının çokluğu sebebi ile, yapmağı göze aldığı bu çok zor ve ağır çalışma neticesinde, dokuz ciltlik bir eser meydana geldi.

Sahih-i Buharî'nin çeşitli baskıları yapılmış olup, ilk baskısını 1894 senesinde İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştır. Abdülhamid Han, İstanbul'daki yazma nüshalarını Mısır'a gönderdi. Mısır'da kurulan bir ilim heyeti tarafından, metinler incelendi. Nüsha farkları işaretlenmek suretiyle, Yünunî nüshası esas alınarak, Bulak'ta, Emiriyye Matbaası'nda basıldı.

Sahih-i Buharî'nin pek çok şerhi yapılmıştır. Bu şerhlerden en meşhurları şunlardır:

Ay nî Şerhi: Umdetü'l-karî, Hanefî ulemasından Ayntablı Bedreddin Aynî tarafından yapılmıştır. 25 cüz halinde basılmıştır. İrşadü's-sarî: İmam-ı Kastalanî tarafından yapılmıştır. Basılmıştır. Fethü'l-barî: İbn-i Hacer Askalanî tarafından yapılmıştır. 14 cilttir. Basılmıştır. Kirmanî Şerhi: Şemsüddin Muhammed bin Yusuf Kirmanî tarafından, El-Kevakibü'd-dürarî ismiyle yapılan şerhdir. Basılmıştır. Hattabî Şerhi: Ahmed bin Muhammed el-Hattabi, İ'lamü's-Sünen ismiyle şerhetmiştir.

Zeynüddin Ahmed Zebidi de mükerrer rivayetleri birleştirerek, Buharî-i şerif'i Tecrid-i Sarih ismiyle kısaltmıştır.

Bir kimse, Buharî-i şerif'i hangi niyetle baştan sona kadar okuyup hatmederse, maksadı, en güzel şekilde hasıl olur. Taun (veba) hastalığı zamanlarında bir evde okunsa, Allahü Teâlâ o evde bulunanları taundan muhafaza eder.

Sözleri dinde senet olan çok yüksek âlimlerden birçoğu, dert ve belalardan, hastalık ve sıkıntılardan kurtulmak ve birçok şeylere kavuşmak için, Buharî-i şerif'i okuyup vesile etmişlerdir. Böylece maksatlarını da elde etmiş ve onu kendileri için ilaç kabul etmişlerdir. Hadis âlimlerinden bir zat şöyle anlatıyor: “Karşılaştığımız müşkül hallerde, kendim ve başkalarının sıkıntıdan kurtulmamıza vesile olması için, yüz yirmi defa kadar Buharî-i şerif okudum. Her defasında hangi niyet ile okumuş isem, maksadım hasıl oldu. Bu kitap hangi evde bulunursa, evi yanmaktan, hangi gemide bulunursa, o gemiyi batmaktan Allahü Teâlâ korur.”

2. Târihu’l-kebir: Hadis ricaline ait olup, hadis-i şerif ravilerinin hayatlarını ve hadis ilmindeki durumlarını inceleyen bir eserdir. Sahasında ilk yazılan eserlerdendir. İmam-ı Buharî bu eserini, 18 yaşında iken, Peygamberimizin kabri başında geceleri ay ışığında yazmıştır. Kendisi bu eseri hakkında şöyle demiştir:

“Bu eserimi üç defa gözden geçirdim. Öyle inceledim ki, eğer ondaki isnatlardan (senet) biri çıkarılsa, ehli olanlar bile onu anlayamaz. Gayet dikkatli ve sağlam hazırladım.”

İshak bin Raheveyh bu kitabı alıp, Abdullah bin Tahir'e göstererek, böyle harika bir eser gördün mü? demiştir. O da inceleyip, kitabın üstünlüğü karşısında hayrete düştüğünü belirtmiştir. Bu eser Haydarabad'da 1941-1954 senelerinde dört cilt halinde, 1959-1963 senelerinde de üç cilt halinde basılmıştır.

3- Tarihü'l-evsat: Tarihü'l-kebir'in kısaltılmışıdır.

4- Tarihü's-sagir: Tarihü'l-kebir'in bir özetidir.

5- Kitabu Duafai's-sagir: Zayıf ravilerin hallerinden bahseder.

6- Et-Tarihu fî marifeti ruvâti'l-hadis ve Nekaleti'l-asarı ve temyizi sikatihim min düafaihim ve tarihi vefatihim.

7- Et-Tevarih ve'l-ensab: Bazı şahısların özel hallerinden bahseder.

8- Kitabü'l-künâ: Ravilerin künyelerinden bahseder.

9- Edebü'l-müfred: Ahlâk hadislerini toplayan bir eserdir.

10- Refu'l-yedeyn fi's-salati.

11- Kitabü'l-kıraati halfe'l-imam.

12- Halku ef'ali'l-ibadi ve reddü ale'l-Cehmiyye: Cehmiyye mezhebinin görüşlerini reddeden bir kitaptır.

13- El-Akide yahut et-Tevhid: Akait konusunda yazılmış bir eserdir.

14- Abarü's-sıfat: Hadisle ilgili bir eserdir.

15- Birrü'l-valideyn.

16- El-Camiü'l-kebir.

17- Et-Tefsirü'l-kebir.

18- Kitabü'l-hibe.

19- Kitabü'l-eşribe.

20- Kitabü'l-mebsut.

21- Kitabü'l-ilel.

22- Kitabü'l-fevaid.

23- Esmaü's-Sahabe.

İmam-ı Buharî hazretlerinin rical ve ahlâk eserlerinin görselleri.

İmam-ı Buharî hazretleri adına Medine-i Münevvere'de yaptırılan İmam-ı Buharî Mescidi.

İmam-ı Buharî hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bir kısmı şunlardır:

“Allahü Teâlâ, iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti. Sonra bunları açıkladı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allahü Teâlâ, kendi nezdinde o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Ve eğer fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse, Allahü Teâlâ onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir, hem de onu yaparsa, Allahü Teâlâ o kimse için bir günah yazar.”

“Sizden evvel yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: “İyi amellerimizle dua etmekten başka bizi buradan kimse kurtaramaz.”

İçlerinden birisi; “Allah'ım, benim çok ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma, ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Onlar uyuyuncaya kadar dönemedim. Akşam yemeklerini hazırladım, fakat onları uyumuş buldum. Onları uyandırmayı ve onlardan evvel ailece akşam sütü içmeyi hoş görmedim. Çanak elimde olduğu halde, onların uyanmalarını bekledim. Nihayet sabah ışıdı. Derken annem babam uyandılar ve sütlerini içtiler. Allah'ım! Eğer bu işi senin rızan için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belayı bizden uzaklaştır” dedi. Taş bir parça açıldı. Lakin çıkılacak gibi değildi.

İkincisi şöyle dedi: “İlahi! Amcamın bir kızı vardı ki, onu herkesten ziyade seviyordum. Bir erkek bir kadını ne kadar sevebilirse, ben de o kadar seviyordum. Onunla birleşmek istedim. Lakin teklifimi kabul etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüz yirmi altın verdim. Kabul etti. Bu suretle fırsat el verince; “Allah'tan kork da, haksız olarak bana yaklaşma.” dedi. Ben de Allah'tan korkarak, bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah'ım, eğer bu işi sırf senin rızanı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden gider.” diye yalvardı. Mağaranın kapısı biraz daha açıldı. Yine çıkabilecek derecede değildi.

Üçüncü şahıs da şöyle dedi: “Allah'ım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Lakin yalnız biri ücretini alamadan bıraktı, gitti. Ben de onun ücretini çalıştırıp ürettim. O işçinin nam ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek; “Ücretimiver.” dedi. Ben de; “Şu gördüğün deve, öküz, koyun, senin ücretinden üremiştir, al götür.” dedim. O da; “Ey Allah'ın kulu. Benimle alay etme.” dedi. “Seninle alay etmiyorum, doğruyu söylüyorum.” dedim. Bunun üzerine malları aldı ve hepsini sürüp götürdü. İlahi! Eğer bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden defet.” dedi. Taş mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp yürüdüler.”

“Kulunun tövbesinden dolayı Allahü Teâlâ'nın sevinci, sizden birinizin ıssız çölde devesini kaybedip de, tekrar bulduğundaki sevincinden daha fazladır.”

“Güçlü kimse insanları güreşte yenen değil, belki hiddet anında kendisini zapt eden, iradesine sahip olandır.”

“Benî İsrail'de ala tenli, kel ve kör üç kimse vardı. Allahü Teâlâ bunları sınamak (yani durumlarını kendilerine göstermek) istedi. Bunlara bir melek gönderdi. Melek, ala tenliye geldi. “En ziyade ne istiyorsunuz?” diye sordu. Ala tenli; “Güzel renk ve güzel deri, beni insanlara iğrenç gösteren şeyin, benden giderilmesini isterim.” dedi. Melek hemen onu sıvadı, iğrenç hal ondan gitti ve rengi güzelleşti. Melek ona; “Hangi malı en çok seviyorsun?” dedi. Ala tenli adam; “Deveyi yahut ineği.” dedi. (Bunun hangisini söylediği hakkında ravinin tereddüdü vardır.) Ona, on aylık gebe bir dişi deve verildi ve melek; “Allah bunu senin için bereketli kılsın.” dedi.

Sonra kelin yanına gitti ve; “En ziyade arzuladığın şey nedir?” diye sordu. O da; “Güzel saç ve insanları benden iğrendiren bu şeyin benden giderilmesi.” dedi. Melek hemen onu sıvadı, iğrenç hal ondan gitti ve güzel saç bitti. Sonra melek ona; “Hangi malı çok seviyorsun?” dedi. “İneği en çok seviyorum.” dedi. Ona, gebe bir inek verildi. Melek; “Allah, bunu senin için bereketli kılsın.” dedi.

Sonra körün yanına geldi ve; “En ziyade ne arzu ediyorsun?” diye sordu. Kör; “Cenab-ı Hak benim gözlerimi iade etsin de, insanları göreyim.” dedi. Bunun üzerine melek, bunun gözünü sıvadı. Allahü Teâlâ körün gözünü iade etti. Melek; “En ziyade hangi malı seviyorsun?” dedi. “En ziyade koyunu seviyorum.” dedi. Bunun üzerine kendisine üreyebilen koyun verildi. Bu hayvanlardan deve ve inek yavruladı. Koyun kuzuladı. Bu üç kimseden birinin bir vadiyi dolduran develeri, öbürünün bir vadiyi dolduran inekleri ve diğerinin bir vadiyi dolduran koyunları oldu.

Sonra melek, tekrar dönüp ala tenlinin eski kıyafetine bürünerek, onun yanına geldi ve; “Fakir adamım, yoluma devam etmek imkanlarım kalmadı. Bu sebeple bugün ulaşmak istediğim yere ancak Allah'ın, sonra senin yardımın sayesinde varabileceğim. Rengini ve cildini güzelleştiren zatın hakkı için, senden bir deve istiyorum ki, onunla seferimi sonuna erdireyim.” dedi. Ala tenli adam; “Verilmesi lazım gelen yer çok.” dedi. Bunun üzerine melek; “Ben seni tanır gibi oluyorum. Sen ala tenli idin, insanlar senden iğrenirlerdi. Fakirdin. Allah sana mal verdi, değil mi?” dedi. Ala tenli adam; “Mal bana dedemden, babamdan miras olarak intikal etti.” dedi. Melek; “Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni evvelki haline koysun.” dedi.

Kelin eski kıyafetine girerek, onun yanına geldi. Buna da ötekine söylediği gibi söyledi. Bu da öteki gibi cevap verdi. Melek buna da; “Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni evvelki haline iade etsin.” dedi.

Körün eski kılık kıyafetine girerek, onun yanına geldi ve; “Yolcu ve fakir bir adamım. Seferimi devam ettirmek çareleri kalmadı. Bugün ancak Allah'ın, sonra senin yardımın sayesinde maksada varabileceğim. Senin gözlerini iade eden zat hakkı için, senden bir koyun isterim ki, onunla seferimi devam ettireyim.” dedi. Bunun üzerine kör şöyle dedi: “Ben kördüm. Cenab-ı Allah gözlerimi iade etti. Bunun için istediğini al, istediğini bırak. Allah'a yemin ederim ki, Allah için aldığın hiçbir şeyde sana müşkülat (zorluk) çıkarmayacağım.” dedi. Melek; “Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu ve arkadaşlarına gazap etti.” dedi.”

Meşhur Mushaf-ı Şerif hattatlarından ve aynı zamanda hat hocası olan Seyyid Hasan Rıza Efendi'nin yazdığı Sahih-i Buharî'nin ilk ve son sayfaları.

“Allahü Teâlâ buyurdu ki: (Bir kimse benim velilerimden birine düşmanlık ederse, ona karşı harp ilan ederim).”

“Münafığın alameti üçtür: Söylerse yalan söyler. Söz verirse sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilirse hıyanet eder.”

“Bir kimse kardeşinin haysiyetine, yahut malına haksız olarak taarruz etmiş ise, altın, gümüş bulunmayan (paranın geçmediği) günden (kıyametten) evvel onunla helallaşsın. Aksi takdirde yaptığı zulüm nisbetinde, onun iyi amellerinden alınıp, hak sahibine verilir, iyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp, haksızlık eden adama yükletilir.”

“Müslüman, Müslümanın (din) kardeşidir. Müslüman, kardeşine zulmetmez ve onu düşman eline vermez, (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin yardımında bulunur ve onun ihtiyacını temin ederse, Allahü Teâlâ da ona yardım eder. Her kim, bir Müslümanın sıkıntılarından birini giderirse, Cenab-ı Hak buna mukabil, ondan kıyamet sıkıntılarından birini def eder. Her kim, bir Müslümanın ayıbını örterse, Allahü Teâlâ ahirette onun ayıbını örter.”

“Hepiniz çoban ve muhafızsınız, maiyetinizde bulunanların hukukundan mesulsünüz. İş başındakiler de muhafızdır, memurlarından mesuldür. Kadın da kocasının evinde bir muhafızdır. O da ondan mesuldür. Hülasa, hepiniz muhafızsınız ve maiyetinizdekilerden mesulsünüz.”

İbn-i Mes'ud Peygamber Efendimize; “Allah katında en sevgili amel hangisidir?” diye sordu. Peygamber Aleyhisselam; “Vaktinde eda olunan namazdır.” buyurdu. “Namazdan sonra hangi amel daha sevgilidir?” diye sordu. “Ana babaya iyilik etmektir.” buyurdu. “Bundan sonra hangisidir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz; “Allah yolunda cihattır.” buyurdular.

“Büyük günahlar; Allahü Teâlâya şerik koşmak, ana ve babaya asi olmak, haksız yere adam öldürmek veya yalan yere yemin etmektir.”

Bir kimse Peygamber Efendimize gelerek; “Ya Resulallah! Bir kavmi seven, fakat onlar gibi amel edemeyen kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu. Resulullah; “İnsan sevdiği ile beraberdir.” buyurdular.

“Yedi sınıf insan vardır ki, Allahü Teâlâ onları hiçbir gölge bulunmayan günde, Arş'ının gölgesinde gölgelendirir. 1- Adaletli devlet reisi, 2- Allahü Teâlâya ibadetle büyüyen genç, 3- Kalbi mescitlere bağlı kimse, 4- Birbirini Allah için seven, Allah için bir araya gelen, Allah için ayrılan iki kişi, 5- Mevki sahibi olan güzel bir kadın tarafından, arz-ı nefs için çağırıldığı halde (Ben Allah'tan korkarım) cevabı ile mukabele eden kimse, 6- Sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak şekilde gizli sadaka veren kimse, 7- Tenha yerde Allah'ı zikrederek, gözleri yaşla dolup taşan kimsedir.”

Resul-i Ekrem devesinin terkisine bindirdiği Muaz'a üç defa; “Ya Muaz!” diye hitap etti. O da her defasında; “Lebbeyk (buyur) ya Resulallah!” dedi. Bunun üzerine; “Bir kimse, Allah'tan başka hakikî mabut olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna samimi olarak şehadet ederse, Allah ona Cehennem'iharam eder.” buyurdu. Muaz; “Ya Resulallah! Bu müjdeyi halka haber vereyim de sevinsinler.” deyince, Peygamber Efendimiz; “Söylersen onlar buna güvenirler, (faydalı iş yapmaz olurlar).” buyurdu.

Muaz (mesuliyetinden korktuğu için) vefat ederken bunu söyledi.

Bir kimse, Peygamber Efendimize gelerek; “Açlıktan takatim kesildi.” dedi. Peygamber Efendimiz zevcelerinden birine haber gönderdi. O da; “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, yanımda, sudan başka bir şey yoktur.” dedi. Diğerine gönderildiğinde, o da evvelki gibi cevap verdi. Hatta hepsi aynı cevabı verdiler. Bunun üzerine Resulullah; “Bu gece bunu kim misafir edebilir?” buyurdu. Ensar'dan biri; “Ya Resulallah, ben misafir ederim.” dedi. O misafiri evine götürdü. Hanımına; “Peygamber Aleyhisselam'ın misafirine ikram edebilmemiz için bir şeyler hazırla.” dedi. Diğer bir rivayete göre; “Yanında yemekten ne var?” dedi. Hanımı; “Çocukların yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. “Öyle ise onları bir şeyle avut, sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz eve girince lambayı söndür.” dedi.

Misafir gelince, sofrayı getirdi ve karanlıkta yemek yediler. Yemek az idi. Misafir, karanlıkta yemeğin az olduğunu görmediği için karnını doyurdu. Ev sahibi ise, yemek yiyormuş gibi yaptı. Fakat aç olarak yattı. Ertesi sabah, Resulullah'ın huzuruna geldiklerinde, Peygamber Efendimiz; “Bu gece misafirinize yaptığınız muameleden, Allahü Teâlâ razı oldu.” buyurdular.

“Muhakkak Allahü Teâlâ aksıranı sever, esneyeni sevmez. Bu sebeple sizden biriniz aksırıp “Elhamdülillah.” derse bunu işiten her Müslümanın “Yerhamükellah.” diye karşılaması gerekir. Esnemeye gelince, bu hal şeytandandır. Sizden biriniz esnediği zaman, imkan nisbetinde onu önlemeye çalışsın, zira sizden biriniz esnediği zaman, şeytan ona güler.”

İmam-ı Buharî hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, İbn-i Mes'ud Peygamber Efendimize; “Allah katında en sevgili amel hangisidir?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam; “Vaktinde eda olunan namazdır.” buyurdu. “Namazdan sonra hangi amel daha sevgilidir?” diye sordu. “Ana babaya iyilik etmektir.” buyurdu. “Bundan sonra hangisidir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz; “Allah yolunda cihattır.” buyurdular.

İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden naklen rivayet ettiği, bir hadis-i şerifte Resulullah Eshab-ı Kiram'a; “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, ya Resulallah!” dediler. “İşte, beş vakit namazı kılanların da, böyle küçük günahları affolur.” buyurdu.

İmam-ı Buharî hazretlerinin Enes bin Malik hazretlerinden rivayet ettiği, “Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sıla-i rahm yapsın.” manasındaki hadis-i şerif.

“Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçla geçirmek gibidir.”

“Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün, çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Şayet biri kendisine söver veya çatarsa (Ben oruçluyum) desin.”

“Çok oruç tutan vardır ki, orucun kendisine faydası, yalnız açlık çekmesi, birçok namaz kılan vardır ki, namazın kendisine faydası, yalnız uykusuz kalmasıdır.”

“Sabahleyin evinden çıkıp, Müslüman kardeşine selam verene, Allahü Teâlâ bir köle azat etmek sevabı verir.”

“Allahü Teâlâ ilmi, âlimlerin sinelerinden çekip çıkarmakla almaz. Âlimlerin ölmesi ile alır. Âlimler kalmayınca, insanlar, cahilleri kendilerine rehber edinirler. O cahiller de ilimsiz, bilmeden fetva verirler. Kendileri doğru yoldan çıkarlar, başkalarını da çıkarırlar.”

İmam-ı Buharî hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; Resul-i Ekrem Efendimiz Ebu Hüreyre'yi fıtr sadakası olarak verilen şeyleri gözetmeğe me'mur etmişti. Bir adam gelerek oradaki hurmaları götürmek istemiş ve bu olay üç defa tekrar etmişti. Üçüncüsünde de yakalanınca kurtulmak için, “Yatağına girdiğinde Ayete'l-kürsî'yi oku. Çünkü Allah'ın emriyle senin yanında daima bir muhafız bulunur ve şeytan senden uzaklaşır. Bu hal sabaha kadar devam eder.” dedi. Ebu Hüreyre hazretleri diyor ki: Bu durumu Resulullah Efendimize haber verince, Peygamber Efendimiz: “Dikkat et, o yalancı olduğu halde bu sefer doğru söylemiştir. Ya Eba Hüreyre! Üç günden beri kimin ile konuştuğunu biliyor musun?” buyurdu. “Hayır.” dedim. “O şeytandır.” buyurdu.

“Yemeğe besmele ile başla. Sağ elinle, sana yakın olan taraftan ye.”

“Satışta, alışta ve borcunu istemekte müsamahakâr olan kimseye, Allahü Teâlâ rahmet etsin.”

“Bir kimse Cuma günü gusül eder, elinden geldiği kadar temizlenir, güzel koku sürünüp camiye çıkar da, iki kimsenin arasına sokulmaya uğraşmaz ve kılabildiği kadar nafile namaz kılar, sonra imam hutbeye başlayınca susup dinlerse, Allahü Teâlâ Cuma ile öbür Cuma arasındaki günahlarını afve mağfiret eder.”

“Kur'an'daki en büyük sure, yedi ayet olan, her namazda okunan (Elhamdülillahi Rabbilalemin)'dir.”

Ebu Hüreyre şöyle anlatıyor: “Resul-i Ekrem Efendimiz beni, fıtr sadakası olarak verilen şeyleri gözetmeğe me'mur etti. Derken birisi gelip hurmayı avuçla almaya başladı. Bunun üzerine adamı tuttum. “Seni Resul-i Ekrem'e götüreceğim.” dedim. Adam “Elim dardadır. Ehl-ü ıyal (çoluk, çocuk) sahibiyim. Müşkül durumdayım.” diye yalvardı. Ben de salıverdim. Sabah oldu. Resul-i Ekrem Efendimiz; “Ya Eba Hüreyre! Akşamki tuttuğun esir ne yaptı?” diye sordu. “Ya Resulallah! Fevkalade ihtiyaç ve aile sahibi olduğundan bahsetti. Ben de ona acıdim ve salıverdim.” Peygamber Aleyhisselam; “O sana yalan söyledi. Tekrar gelecektir.” buyurdu.

Resul-i Ekrem Efendimizin sözünden, onun tekrar geleceğini anladığımdan o adamı gözetledim. Geldi ve hemen hurmayı avuçlamaya başladı. Bunun üzerine; “Seni Hazreti Peygamber'e götüreceğim.” dedim. “Beni bırak. Çünkü ihtiyaçlıyım ve çoluk çocuk sahibiyim. Bir daha gelmem.” dedi. Ben de acıdığım için bırakıverdim.

Sabah olunca, yine Resul-i Ekrem Efendimiz; “Ey Ebu Hüreyre! Akşamki tuttuğun ne yaptı?” diye sordu. “Aile sahibi ve ihtiyacı olduğunu anlattı. Ben de merhamet edip yol verdim.” dedim. Resulullah; “Sana yalan söylemiştir. Yine gelecektir.” buyurdu. Üçüncü gelişini bekledim. Geldi ve hemen hurmayı avuçlamaya başladı. Onu yakaladım ve; “Seni Hazreti Peygamber'e götüreceğim. Bu üçüncü gelişindir. Gelmeyeceğini söylediğin halde tekrar geliyorsun.” dedim.

Bunun üzerine; “Beni bırak. Sana birtakım kelimeler öğreteyim. Allahü Teâlâ o kelimelerle seni faydalandırır.” dedi. “Kelimeler nedir?” diye sordum, şöyle dedi: “Yatağına girdiğinde Ayete'l-kürsî'yi oku. Çünkü Allah'ın emriyle senin yanında daima bir muhafız bulunur ve şeytan senden uzaklaşır. Bu hal sabaha kadar devam eder.” dedi. Ben de onu bıraktım.

Sabah olunca, Resulullah; “Akşamki tuttuğun ne yaptı?” diye sordu. “Ya Resulallah! Allah tarafından bana faydası dokunacak birkaç kelime öğreteceğini söyledi. Ben de bıraktım.” dedim. “O kelimeler nelerdir?” buyurması üzerine; “Yatağına girdiğinde, (Allahü la-İlahe illa Hüve'l-Hayyü'l-kayyum) ayetini sonuna kadaroku. Böyle yaparsan Allahü Teâlânın emri ile senin için bir muhafız bulunur ve şeytan senden uzaklaşır. Bu hal sabaha kadar devam eder dedi.” dedim. Peygamber Efendimiz; “Dikkat et, o yalancı olduğu halde bu sefer doğru söylemiştir. Ya Eba Hüreyre! Üç günden beri kimin ile konuştuğunu biliyor musun?” buyurdu. “Hayır.” dedim. “O şeytandır.” buyurdu.

“İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanıdır.”

“Haya imandandır, imanı olan Cennet'tedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler Cehennem'dedir.”

“Kızdığı zaman istediğini yapabilecek bir kimse, kızmazsa, Allahü Teâlâ kıyamet günü onu herkesin arasından çağırır. Cennet'te istediğin hurinin yanına git, der.”

“Benden sonra, müşrik olmanızdan korkmuyorum. Dünyaya düşkün olarak, birbirinizi öldürmenizden, böylece, geçmiş kavimler gibi helak olmanızdan korkuyorum.”

“Allahü Teâlâ birine iyilik vermek dilerse, onu fıkıh âlimi yapar.”

Allahü Teâlâ hadis-i kudside buyurdu ki: “Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi, başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca, onu çok severim, öyle olur ki, benimle işitir. Benimle görür. Benimle her şeyi tutar. Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca onu korurum.”

İmam-ı Buharî'nin rivayet ettiği, “Kabrimi ziyaret eden kimseye, şefaat etmem bana vacib oldu.” manasındaki hadis-i şerifin yazılı olduğu levha.

“Her meyyite, her sabah ve akşam kıyametteki yeri gösterilir. Cennetlik olana Cennet'teki yeri, Cehennemlik olana, Cehennem'deki yeri gösterilir.”

“Eğer gizli tutabilseydiniz, kabir azabını, benim işittiğim gibi, size de işittirmesi için dua ederdim.”

Eshab-ı Kiram'dan Ümmü Süleym şöyle bildiriyor. “Resulullah yanımda uyuyordu. Mübarek yüzü inci gibi terledi. Mübarek terlerini alıp bir yere koyarken, uyandı. “Ya Ümmü Süleym! Ne yapıyorsun?” buyurdu. “Ya Resulallah! Mübarek teriniz ile, çocuklarımın bereketlenmesini istiyorum.” dedim. “İyi yapıyorsun.” buyurdu.

Resulullah Eshab-ı Kiram'a; “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, ya Resulallah!” dediler. “İşte, beş vakit namazı kılanların da, böyle küçük günahları affolur.” buyurdu.

“Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.”

İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden naklen rivayet ettiği, “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin, yahut sussun.” manasındaki hadis-i şerif.

İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden naklen rivayet ettiği, “Benim adımı (kendinize, yahut birbirinize) takınız. Künyemi (yani Ebü'l-Kasım künyesini) takınmayınız. (Şu da malum olsun ki,) her kim beni rüyada görürse, hakikatte beni görmüş olur. Zira şeytan, benim suretime temessül edemez (giremez). Bir de, her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa, Cehennem'deki yerine hazırlansın.”manasındaki hadis-i şerif.

“Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevabını, Allahü Teâlâdan beklerse geçmiş günahları affolur.”

“Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim.”

“İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlardır (Yani Eshab-ı Kiram'dır). Onlardan sonra en iyileri onlardan sonra gelenlerdir (Yani Tabiîn'dir). Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde, yalan yayılır. Bunların sözlerine ve işlerine hemen inanmayınız.”

“Âlimler Peygamberlerin varisleridir.”

“Kabrimi ziyaret eden kimseye, şefaat etmem bana vacib oldu.”

“Söylemediğim bir şeyi, hadis diyerek yalan söyliyen, Cehennem'de ateşten oturak üzerine oturtulacaktır.”

İmam-ı Buharî hazretlerinin rivayet ettiği, “İki şeyden birine kavuşan insana gıpta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü Teâlâ bir kimseye İslam bilgilerini ihsan eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü Teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü Teâlânın razı olduğu, beğendiği yerlere harcar.”manasındaki hadis-i şerif.

“İnsanın yediklerinin en hayırlısı, iyisi, bileği ile kazanıp yediğidir. Allah'ın peygamberi Davud elinin emeği ile kazanıp yerdi.”

“Ekber-i kebair (Büyük günahlar), bir şeyi Allahü Teâlâya ortak etmek, adam öldürmek, ana babaya karşı gelmek, yalancı şahitlik yapmaktır.”

“Ana babayı ağlatmak, (onlara) isyan etmektir ve büyük günahlardandır.”

“Kul vefat edince, bütün amellerinin sevabı kesilir, üç ameli müstesna; sadaka-i cariye (cinsinden herkesin faydalandığı bir hayır eseri), kendisi ile faydalanılan şerefli bir ilim ve kendisine dua eden salih bir evlat.”

“Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sıla-i rahm yapsın.”

“İnsanlara merhamet etmeyene, Allahü Teâlâ merhamet etmez.”

“Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin, yahut sussun.”

“Her iyilik bir sadakadır.”

“Benim adımı (kendinize, yahut birbirinize) takınız. Künyemi (yani Ebü'l-Kasım künyesini) takınmayınız. (Şu da malum olsun ki,) Her kim beni rüyada görürse, hakikatte beni görmüş olur. Zira şeytan, benim suretime temessül edemez (giremez). Bir de, her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa, Cehennem'deki yerine hazırlansın.”

“(Mümin) kul, kabrine konulup onun arkadaş veya yaranı geri dönüp gittiklerinde, meyyit, bunlar yürürken ayakkabılarının sesini bile muhakkak işitir. Ona (Münker ve Nekir adlı) iki melek gelir. Bunlar meyyiti oturturlar. Ve ona; “Muhammed denilen kimse hakkında ne bilirsin?” diye sorarlar. O Mümin de; “Samimi bildiğim ve size bildirmek istediğim şudur ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Resulüdür.” diye cevap verir.

Bunun üzerine melekler tarafından; “Ey Mümin! Cehennem'deki yerine bak, Allahü Teâlâ bu azap yerini, senin için Cennet'ten (yüce) bir makama tebdil eyledi.” denilir. O Mümin, Cehennem ve Cennet'teki iki makamını birden görür. Fakat kafir veyahut münafık olan meyyit (meleklerin bu sualine karşı); “Muhammed hakkında bir şey bilmiyorum. Halktan O'na (peygamber) dedikleri bir sözü (işitir), ben de halka uyup söylerdim.” diye cevap verir. Bu iki melek tarafından bu kafir veya münafıka; “Sen anlamaz ve uymaz olaydın!” denilir, sonra bu kafir veya münafıkın iki kulağı arasına, demirden bir topuzla vurulur. O topuzu yiyince, kafir veya münafık şiddetli sayha ile bir bağırır ki, bu feryadı, insan ve cinden başka, bu ölüye yakın olan her şey işitir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları