İMAM-I EBU YUSUF

Ya'kub bin İbrahim İmam-ı A'zam'ın talebelerinin en başta gelenlerinden
A- A+

İmam-ı A'zam'ın talebelerinin en başta gelenlerinden. Hanefi mezhebinde yetişmiş müçtehitlerin en büyüğüdür. Asıl adı Ya'kub bin İbrahim, Ebu Yusuf ise künyesidir. 113 (m. 731) senesinde Kufe'de doğmuş, 182 (m. 798)'de Bağdat'ta vefat etmiştir. Kabri Bağdat'ın Kazımiye bölgesinde, Kazımeyn Türbesi'ne bitişik olan, kendi adıyla anılan caminin yanındadır.

İmam-ı Ebu Yusuf'un soyu Eshab-ı Kiram'dan Sa'd bin Büceyrel-Ensarî'ye dayanır. O, küçük yaşta iken Uhud Savaşı'na katılmak için Peygamber Efendimizden izin istemiş, Peygamber Efendimiz de başını okşayıp; “Küçüktür, gazaya gidemez.” buyurmuştur. Sa'd bin Büceyr daha sonra Hendek Savaşı'na katılmış ve bu gazvede büyük yararlar göstermiştir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz onu çağırtmış ve kendisi ve ailesi için hayır duada bulunmuştur. İmam-ı Ebu Yusuf bu hadiseyi iftiharla yad eder ve; “O anın bereketi şu an bile bizimle beraberdir.” demiştir. Hazreti Sa'd bin Büceyr, Kufe'ye yerleşip orada vefat etmiştir.

İmam-ı Ebu Yusuf önceleri bir müddet Ebu İshak Şeybanî, Süleyman Temimî, Yahya bin Sa'id el-Ensarî, Süleyman bin Mihran el-A'meş, Hişam bin Urve gibi büyük fakih ve muhaddislerin derslerine devam etti. İbn-i Ebu Leyla'nın derslerine de devam ettiği sırada, bu zatın bazı müşkil meselelerde İmam-ı A'zam'a müracaat ettiğini ve onun talebelerinin ilimde daha üstün yetişmekte olduğunu görünce İmam-ı A'zam'ın büyüklüğünü anlayıp, ona talebe oldu. Yetim olup fakir bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, İmam-ı A'zam'ın derslerine büyük bir gayretle devam etti. İmam-ı A'zam, onun keskin zekasını görüp derslere sürekli devam etmesi için fakir olan ailesinin geçimini de kendi üzerine aldı. Ailesini rahatlıkla geçindirip ilme yönelmesi için ona devamlı yardımda bulundu.

İmam-ı Ebu Yusuf şöyle anlatır: “Ben hadis-i şerif ve fıkıh ilmini öğrenmeyi çok isterdim. Çok fakir olup hiç param yoktu. Babam da vefat etmişti. Bir gün ben İmam-ı A'zam'ın yanında iken, annem çıktı geldi ve: “Ey oğlum, sen onunla bir değilsin, onun ekmeği pişmiş, yemeği hazırdır, ama sen yiyecek şeylere muhtaçsın.” dedi. Bende annem için çalışmayı, anneme hizmet etmeyi seçip ilim öğrenmekten vazgeçmeyi düşündüm ve buna karar verdim. Bir gün hocam İmam-ı A'zam talebesi arasında beni göremeyince çağırttı ve; “Seni bizden ayıran sebep nedir?” buyurdu. Bende; “Geçim sıkıntısı, efendim!” dedim. Meclis dağılıp yanındakiler gidince, bana ihtiyacım olan birçok şeyi ihsan etti. Verdiği şeyler arasında epey bir miktar gümüş para da vardı. Sonra bana; “Bunları harca, bitince bana bildir, fakat ders halkamızdan ayrılma.” buyurdu. Verdiği para bittiği gün, daha kendisine durumu arz etmeden tekrar verirdi. Her zaman devam eden bu halini görerek, benim paramın bittiğini ona Allahü Teâlâ bildiriyor, kerametiyle anlıyor diye düşündüm. Hocamın bu ihsan ve ikramına kavuşmak sebebiyle huzurunda ilimden de maksadıma kavuştum. Allahü Teâlâ ona en iyi mükafat, mağfiret ve karşılıklar versin.”

Şüca' Muhammed, İmam-ı Ebu Yusuf'un şöyle dediğini nakleder: “Babam öldüğü zaman cenazesinde bulunamadım. Akraba ve komşularımın cenaze ve defin işleriyle uğraşmalarını temin ettim. Zira İmam-ı A'zam'ın bir dersinde bulunamayacaktım. Eğer o dersi kaçırsaydım ondaki faydalı bilgilere kavuşamamamın hasreti ölünceye kadar devam ederdi.” demiş ve yine; “Feraiz (miras) ve hayza ait (kadınlara mahsus) bilgileri İmam-ı A'zam'ın bir meclisinde, nahiv ilmini de âlim bir kimsenin huzurunda bir defada öğrendim.” diye eklemiştir.

İmam-ı A'zam Ebu Hanife, İmam-ı Ebu Yusuf'un, diğer önde gelen talebesi İmam-ı Züfer'den daha zeki olmamakla beraber, gayret ve çalışkanlığı sebebiyle İmam-ı Züfer'i geçtiğini söylemiştir. İmam-ı Ebu Yusuf; İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den, İshak Şeybanî'den, Hişam bin Urve'den, Abdullah bin Amr-ı Ömerî'den, Hanzala bin Ebu Süfyan'dan, Ata bin Sa'îb'den, Muhammed bin İshak bin Beşar'den, Haccac bin Ertat'dan, Hasan bin Dinar'dan, Leys bin Sa'd'den, Ebu Eyyub bin Utbe'den ve daha birçok âlimden hadis-i şerif dinledi ve öğrendi. Bir hadis dersinde elli, altmış hadis ezberler, dersten çıkınca bunları yazdırırdı. Muhammed bin Hasen Şeybanî, Amr bin Muhammed-i Nakıd, Ahmed bin Menî, Ali bin Musa Tusî, Abdüs bin Bişr, Hasen bin Şebib ve daha birçok âlimlerde Ebu Yusuf'dan hadis-i şerif rivayet etmişlerdir.

İmam-ı Ebu Yusuf İmam-ı A'zam'ın derslerine on yedi yıl devam edip, ilimde yüksek dereceye ulaşıp müçtehit olmuştur. İmam-ı A'zam'ın fıkhını ve mezhebini yayan talebelerinin başında Ebu Yusuf gelir. Bu hususta ilk kitap yazan da odur. Hocası, kitaplarını kendisine imla ettirmiştir. Talebeleri arasında İmam-ı Muhammed Şeybanî, Ebu Süleyman Cürcanî, Ebu Ya'la bin Mansur, İbn-i Semaa, Bişr bin Velid ve Hilal bin Yahya da sayılabilir. Oğlu Yusuf da Bağdat kadılığı yapmıştır. Talha bin Muhammed bin Ca'fer derki: “Ebu Yusuf, İmam-ı A'zam hazretlerinin talebeleri arasında en yükseğidir. İmam-ı A'zam hazretlerinin ilmini bütün yeryüzüne yayan odur.”

Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. En yüksek derecesi mutlak müçtehit olanlarınkidir. Dört mezhep imamı da bunlardandır. İkinci tabakada olanlar ise, mezhepte müçtehit olanlardır. İmam-ı Ebu Yusuf bunlardandır. Bu tabakada olanlar bulundukları mezhebin usul ve kaidelerine uyarak, delillerden hüküm çıkarırlar. Çıkardıkları hükümler mezhep imamının hükmüne uymayabilir. Bunlar içtihat derecesine yükseldikleri için kendi çıkardıkları hükümlere uymaları şarttır. Sonra mezheplerinin kurucuları olan âlimlerin bildirmediği meseleler için, bu mezhebin usulüne göre hüküm çıkarabilen meselede müçtehitler; sonra bir öncekilerin çıkardığı hükümlerin kısa ve kapalı olanlarını açıklayan eshab-ı tahric; sonra önceki üç dereceden nakledilen birkaç rivayetten birisini delillerin kuvvetine göre tercih eden eshab-ı tercih; sonra bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri kuvvetlerine göre sıralayıp yazan eshab-ı temyiz; en sonda okuduklarını iyi anlayıp kitaplara yazarak başkalarına nakleden âlimler gelir.

İmam-ı Ebu Yusuf, hakkında nass bulunmayan bir meseleyi hükme bağlarken önce hocası İmam-ı A'zam'ın içtihadına bakar, bulursa ona göre hüküm verirdi. Bulamazsa kıyas ve kendi re'yi (kıyası) ile hareket ederdi. Bu hususta da hocasının koyduğu usul ve kaidelere bakarak meseleyi hükme bağlardı. Tefsir, fıkıh ilimlerinde yüksek dereceye sahip ve üç yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen İmam-ı Ebu Yusuf, hocası İmam-ı A'zam'ın vefatından sonra onun bazı talebelerine ders vererek onları ilimde yetiştirmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin eshabı arasında en çok hadis bilenlerin başında geliyordu. Ayrıca İmam-ı A'zam'ın fıkhını yani Hanefi mezhebini nakletmiş ve bu hususta kitaplar yazmıştır.

İmam-ı Ebu Yusuf'un muasırlarına göre üstünlüğünü gören Abbasî halifesi Mehdî onu 166 (m. 782) yılında kadılığa tayin etmiştir. Daha sonra veliaht Hadi, Cürcan'a vali tayin edilince o da onunla birlikte oraya gitmiş, yerine de oğlu Yusuf kadı tayin edilmiştir. Oğlu ile aralarında kazaî yazışmalar olmuştur. Mehdi'nin vefatından sonra Hadi ile birlikte Bağdat'a dönmüş ve kadılık vazifesine devam etmiştir. Hadî'den sonra Harun Reşid zamanında da kadılık yapmıştır. İlk defa “Kadiyülkudat” (kadılar kadısı) ünvanını alan İmam-ı Ebu Yusuf, Harun Reşid zamanında bütün kaza (hakimlik) işlerinde, hüküm verdiği için “el-Kadiyü'l-Kudati'd-Dünya” ünvanı ile anılmıştır.

On altı yıl kadılık yapmış ve bu vazifesi sırasında da halkın suallerine fetva verip müşküllerini halletmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf kadiyülkudat olunca, ülkedeki kadılıklara, ilmî vaziyetlerini yakından bildiği için hocasının ve kendisinin talebelerini tayin etmiştir. Bundan itibaren İslam devletlerinin hemen hepsinde Hanefilik resmî mezhep gibi olmuş, böylece bu mezhebin inkişafına (yayılmasına) ayrıca hizmet etmiştir. Kadılığı esnasında Abbasîlerin sembolü olan siyah renkte cübbe giyer ve beyaz sarık sarardı. Bütün kadılar da bu kisveyi giyerdi. Böylece bu kıyafet ilmiye sınıfının resmî kisvesi olarak günümüze kadar geldi. Kadılıkyapması sebebiyle, Hanefi fıkhı kendisinden çok fayda görmüştür. Çünkü kadılık yaptığı için, bu mezhebi amelî bir surette hazırlamıştır. Zira bu esnada halkın birçok müşkilatını halletmekle karşı karşıya gelmiştir. Onları halletmek yollarını araştırmak, halkın dertlerine derman olmak icabeder. Bu vasıta ile umumî olaylara muttali olur. Böylece onun istihsanları ve kıyasları amelî hayattan almıyor, gerçeklere uyuyordu. Mücerret (yalnız) nazarî (teorik) faraziyelerden (varsayımlardan) ibaret kalmıyordu.

Şu mevzularda, kadılık vazifesinden kazandığı tecrübe ile fetva vermiştir:

1- Hakim, davalı istemese bile davacıya yemin teklifi yapabilir.

2- Sefihin (malını boş yere harcayanın) ancak hakim kararıyla hacr (birinin malını kullanmaktan menetme) altına alınmasını caiz kabul eder. Bu görüşünü sözleşmeler ve diğer tasarrufları (kullanma haklarını) korumak için vermiştir.

3- Evin hanımının, seyahate çıkacak olan kocasından, alacağına fakaya karşılık kefil istemesine izin verir. Bu izni de kadının hakkını korumak için vermiştir.

Hanefi mezhebinde fetva verilirken İmam-ı A'zam'ın sözüne uygun olarak fetva verilir. Aranılan husus onun sözlerinde açıkça bulunmazsa İmam-ı Ebu Yusuf'un sözü alınır ve bu hususdaki usul takip edilerek fetva verilir. Ebu Yusuf'un yazdığı kitapları ve bunlardaki meseleleri, İmam-ı Muhammed Şeybanî, Ebu Ya'la, Mualla bin Mansur er-Razî ve kendi oğlu Yusuf ile diğer âlimler nakletmiştir.

Bir gün İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri çok hasta olmuştu. Birisi gelip İmam-ı A'zam'a Ebu Yusuf'un öldüğünü söyledi. İmam-ı A'zam; “O ölmedi.” buyurdu. “Ölmediğini nereden bildiniz?” dediklerinde; “İlme çok hizmet etti, meyvalarını toplamadan ölmez.” buyurdu. Hakîkaten ölüm haberinin doğru olmadığı anlaşıldı. İlmi, üstünlüğü ve talebeleri her tarafa yayılıp, meyvalarını aldıktan sonra vefat etti. İmam-ı A'zam hazretleri bir defasında; “Bu genç hayatta iken ona muhalefet eden bulunmaz.” buyurmuştu.

Adamın biri; “Eğer Allahü Teâlâ bana bir erkek evlat ihsan ederse, dört karış boynuzlu bir koç kurban edeceğim.” diye bir adakta bulunmuştu. Günün birinde bu adamın bir oğlu oldu. Adağını yerine getirmek için dört karış boynuzlu koç arattı, fakat bulamadı. Sağa sola, civar memleketlere adamlar gönderdiyse de istenen vasıfta koç bulmak mümkün değildi. Adam zamanın din âlimlerine müracaat etti. Durumu anlattı. Fakat çare bulamadılar. Bunun üzerine adamı bir telaş aldı. Dostlarından birisi ona, İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerine gidip derdini anlatırsa bir çare bulabileceğini söyledi. Adam da İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerine gidip durumu anlattı ve derdine çare bulmasını rica etti. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri talebelerinden birini gönderip; “Bana uzun boynuzlu bir koç bulup getir!” dedi. Talebe uzun boynuzlu bir koç bulup, getirdi. Ebu Yusuf beş yaşında bir çocuk çağırdı. Çocuğa koçun boynuzlarını karışlattırdı. Dört karış geldi. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri; “İşte senin adadığın koç bu, bunu kurban eder, adağını yerine getirirsin. Zira sen sadece dört karış boynuzlu koç adadın. Karışın büyük veya küçük olduğu hususunda bir şey belirtmedin. Bende bu hususa istinaden fetvayı verdim.” buyurmuş, herkes Hazreti İmam'ın üstün zekasına hayran kalmıştır.

İmam-ı Ebu Yusuf'un menkıbelerinden ba'zıları şunlardır: İmam-ı Ebu Yusuf, zayıf cüsseli olup görenleri hayrette bırakırdı. Üstün bir zekaya ve kuvvetli bir hafızaya sahipti. Elli altmış hadis-i şerifi bir defa dinlemekle ezberlediği rivayet edilirdi. Rivayete göre hac yolculuğu sırasında hastalanmış, kendisini ziyarete gelen Süfyan bin Uyeyne'den dinlediği kırk hadis-i şerifi, ilerlemiş yaşına, hasta ve yorgun olmasına rağmen ezberlemiş ve etrafındakilere de yazdırmıştı. A'meş'in öğrencisi olduğu yıllarda bir soruyu cevaplandırırken yaptığı izahları gören hocası, bunu nereden çıkardığını sormuş, Ebu Yusuf da; “Kendisinden dinlediği bir hadis-i şeriften.” diyerek hadis-i şerifi söylemiştir.

A'meş; “Ben bu hadis-i şerifi sen daha ana rahmine düşmeden biliyordum, fakat açıklamasını şimdi öğrendim.” demiştir.

Babası öldüğü zaman küçük idi. Annesi sanat öğrenmesi için onu bir terzinin yanına vermişti. O ise terziyi bırakıp İmam-ı A'zam'ın ilim meclisine devam ediyordu. Uzun bir zaman geçmişti. Annesi İmam-ı A'zam'a gelip; “Hoca efendi, sizin geçiminiz yerinde, fakat biz muhtacız, çocuğun geçimimizi temin etmesi için ücretle çalışması gerekiyor” dedi. İmam-ı A'zam da; “Sen onu kendi haline bırak! O, burada tereyağlı fıstık ve badem ezmesi yemesini öğreniyor.” buyurup, her gün kazanacağı parayı fazlasıyla ona vermeye başladı. Böylece daima hocasının yanında bulunup, hizmetinden ve meclisinden ayrılmadı. Yıllar sonra kadiyülkudatlık makamına getirildi. Bir gün Abbasî halifesi Harun Reşid ile sofrada yemek yerken; sofraya faluzeç (paluze, tereyağlı fıstık ezmesi) getirdiler. Harun Reşid kendisine, “Buyurun, her zaman bulunmaz.” dedi. Bunun üzerine İmam-ı Ebu Yusuf hocasının kerametini hatırlayıp tebessüm etti. Halife sebebini sordu. Hadiseyi anlattı. Her ikisi de İmam-ı A'zam'ı rahmet ile andılar.

Zamanın hükümdarı hanımına bir münakaşa sonucunda; “Bu geceyi benim hüküm sürdüğüm topraklarda geçirirsen seni boşayacağım.” dedi. Fakat sonradan sinirlilik hali geçince bundan vazgeçti. Çok sevdiği hanımından ayrılmak istemiyordu. Zamanın âlimlerine bunu sordu, bir çare bulunmasını istedi. Fakat işin içinden çıkamadılar. Bunun üzerine Hükümdar; İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerini davet etti. Hadiseyi ona anlattı. Hazreti İmam da; “Hanımınız bu geceyi mescitte geçirsin. Çünkü, mescitte kimsenin sahipliği ve malikliği yoktur. Nitekim Allahü Teâlâ; “Mescitler Allah içindir.” buyuruyor.” dedi. Bunun üzerine, hükümdar Hazreti İmam'ın zekasına ve ilmine hayran kaldı. Onu temyiz reisliğine tayin etti.

Bir gün adamın biri İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerine soru sordu. “Bilmiyorum” cevabını alınca sinirlendi. “Nasıl olur da bilmezsiniz. Hazineden şu kadar para alırsınız.” dedi. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri de sakince; “Kardeşim, bize bildiğimiz kadar para veriyorlar. Yok, eğer bilmediklerimize göre para alsaydık, hazine yetmezdi.” cevabını verdi.

İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı A'zam hazretlerine anne ve babasından önce; İmam-ı A'zam hazretleri de hocası Hammad'a anne ve babasından önce dua ederlerdi.

İmam-ı Ebu Yusuf bir defasında hacda hastalandı. Hastalığı ağırlaştı. Zayıf ve dermansız olduğu halde hiç durmadan sorulan suallere cevap veriyordu. “Hastasınız, yorulmayınız yoksa hastalığınız artar.” dendiğinde ise; “Faydalı ilim okutmak, hastalığın şiddetini hissettirmez.” buyurdu.

Eserleri:

Fıkıh ve usule dair Kitabü's-salat, Kitabu'z-Zekat, Kitabu's-Siyam, Kitabü'l-Feraiz, Kitabü'l-büyu', Kitabu'l-hudud, Kitabu'l-vekale, Kitabü'l-vesaya, Kitabü'l-sayd ve'z-zebayıh, Kitabu'l-gasb ve'l-İstibra, Kitabu İhtilafi'l-Emsar, Kitabü'l-Cevami, El Emalî, El-İmla, En-Nevadir adında eserleri vardır. Ayrıca şu kitapları çok meşhurdur:

1- "Kitabu'l-Harac": Halife Harun Reşid'in isteği üzerine yazdığı bu kitapta, devletin malî kaynaklarını, devletin gelir yollarını geniş bir şekilde anlatmaktadır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'e, Hazreti Peygamberin sünnetine ve Sahabe fetvalarına dayanmaktadır. Malî hukuk sahasında, dünyada yazılmış bilinen en eski eserdir. Bu eser Türkçe'ye, Fransızca'ya, İngilizce'ye ve başka lisanlara da tercüme edilmiştir. Er-Ritac adlı şerhi Bağdad'da 1980 yılında yayınlanmıştır.

2- "Kitabu'l-Asar": Oğlu Yusuf'un babası yoluyla Ebu Hanife'den rivayet ettiği bazı hadisleri ve Fıkhî görüşleri ihtiva etmekte olup İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin Müsned'i mahiyetindedir. Rivayet zinciri Ebu Hanife'den sonraya Hazreti Peygamber'e, ya bir Sahabeye ya da bir Tabiin'e ulaştığından İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin Müsned'i diyeceğimiz bu eserde Kufe fakihlerinden seçme fetvalar da vardır. Kitap; abdest, gusül, cünüplük, iddet, av ve alışveriş gibi fıkıh bablarına (bölümlerine) göre tertip olunmuştur. Bu kitap üç bakımdan ilmî kıymete haizdir. 1- İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin fıkhî hükümlerinde ve fetvalarında dayandığı hadislerin tedvin edildiği bir müsneddir. 2- İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin Sahabe fetvalarını nasıl aldığını ve hadisin merfu olmasını şart etmeyip mürsel hadisi nasıl kabul etmiş olduğunu da bize açıklar. 3- Kitapta Tabiîn'den olan Kufe ve umumiyetle Irak fukahasından seçilmiş bir kısım fetvalar vardır. Bu itibarla o devirde Irak fukahasında malum olup aralarında inceledikleri ve üzerine hüküm bina ettikleri ve ona göre karara bağladıkları bir fıkıh mecmuasını önümüze sermiş oluyor.

3- "İhtilafu Ebu Hanife ve İbn-i Ebu Leyla": Bu kitapta İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve Kufe kadısı İbn-i Ebu Leyla'nın ihtilaf ettikleri fıkhî meseleleri toplamıştır. Bu kitabı ondan İmam-ı Muhammed nakletmiştir. Bazı ilaveler yapmış ve bölümlere ayırıp bir tertibe tabi tutmuştur.

4- "Kitabu'r-Red ala Siyeri Evzaî": Bu kitabında İmam-ı Evzaî ile İmam-ı A'zam'ın ihtilaf ettikleri mevzuları anlatmıştır.

Buyurdu ki:

“Nimetlerin başı üç nimettir. Birincisi bütün iyilikleri içine alan İslam nimetidir. İkincisi, hayata tad veren sıhhat ve afiyet nimetidir. Üçüncüsü ise insana faydalı olan (azdırmayan) zenginliktir.”

“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, kıyamette insanı utandırır.”

“Sen her şeyini ilme vermedikçe ilim sana bir kısmını vermez.”

İmam-ı Ebu Yusuf'un, Abbasî halifesi Harun Reşid'e yazdığı tavsiye ve nasihatlarından bir bölümü de şöyledir:

Allahü Teâlâ Müminlerin emirine uzun ömür, nimet ve haysiyet ikram edip, şeref ve izzetini yükseltsin! Ona ihsan ettiği dünya nimetlerini bitmeyen, tükenmeyen ahiret saadetlerini ve Resulullah'a kavuşmaya vesile kılsın.

Ey Müminlerin emiri! Allahü Teâlâ sana öyle bir vazife verdi ki sevabı sevapların en büyüğü cezası da cezaların en büyüğüdür. Allahü Teâlâ seni bu ümmetin işlerine memur etti. Bu vazifenin başına geçtikten sonra artık sen, idarelerini emanet aldığın insanlar sebebiyle imtihana çekildin. Onların işlerini üzerine alarak ömrünü tüketmeye başladın. Bina; adalet ve doğruluk temelleri üzerine kurulmazsa, (işler adalet ve doğrulukla yürütülmezse) Allahü Teâlâ o binanın temellerini bozar, yapanların ve yardımcı olanların da üzerlerine yıkar. Bu bakımdan Allah'ın sana ihsan ettiği vazifelerini ihmal edip, hakların zayi olmasına sebep olma! Çünkü bir işi yapmaya güç kuvvet veren Allahü Teâlâ'dır.

Bugünün işini yarına bırakma, yoksa işleri ve hakları zayi edersin. İstekler bitmeden ecel gelir, çatar. Ecel gelip çatmadan salih amel işle. Çünkü ecel geldikten sonra (ölünce) amel yapılmaz. Çobanlar sahiplerine karşı sürülerinden sorumlu olduğu gibi, idareciler de, idare ettiklerinden Allahü Teâlâ'ya hesap vereceklerdir. Allahü Teâlâ'nın sana ihsan ettiği bu vazifede bir saat bile kalsan hakkı yerine getir. Çünkü ahiret gününde Allah indinde idarecilerin en mesudu, tebasını (yönetimi altındakileri) mesut eden idarecidir.

Doğruluktan ayrılma, yoksa idare ettiğin kimseler de doğruluktan ayrılır. Nefsin isteğine göre emir vermekten ve kızgınlıkla iş görmekten sakın. Biri ahiret ile diğeri dünya ile ilgili iki işle karşılaştığın zaman, ahiret işini tercih et. Çünkü dünya fanî, ahiret bakîdir. Allah korkusuyla titre! Allah'ın emirlerinde insanlara farklı muamele yapma. Allahü Teâlâ'nın emirlerini yapmakta hiçbir kınayıcının kötülemesinden korkma! Daima temkinli ol! Temkinli olmak dil ile değil kalbile dir. Azabından korkarak ve rahmetini umarak Allahü Teâlâ'ya sığın. Sığınmak ve korunmak korku ve ümit iledir. Kim Allah'a sığınırsa Allahü Teâlâ onu korur. Daima doğru yol iyi bir akıbet ve hakka ulaştıracak sağlam bir gidiş üzere ol. Zayi olmayacak bir iş ve herkesin gideceği ahiret için çalış. Çünkü varılacak bu yer; kalblerin hopladığı, bahanelerin son bulduğu yerdir. O gün bütün mahlukat Allah'ın huzurunda baş eğer ve zillet içinde dururlar. Onun hükmünü beklerler. Azabından korkarlar. Sanki her şey olmuş bitmiş gibidir.

Kıyamet gününü bilip de amel etmeyenin, o gün çekeceği hasret ve duyacağı pişmanlık bitmez. O öyle bir gündür ki o gün; ayaklar kayar, renkler değişir, duruş uzar, hesap çetin olur. O ne korkunç bir ayak kayması, o ne fayda vermez bir pişmanlıktır!

Bu hayat gece ve gündüzün yer değiştirmesinden ibarettir. Durmadan biri diğerinin peşini takip ediyor. Gece ve gündüz (zaman) her yeniyi eskitir, her uzağı yaklaştırır, vaat edilmiş olan her şeyi getirir. Allah herkesi ona göre cezalandırır. Allah'ın hesabı çabuktur. Öyleyse Allah'tan kork ve sakın! Çünkü ömür az, iş mühim, dünya ve dünyadakiler ise fanidir. Ahiret ise devamlı kalma yeridir. Mahşer günü, haddi aşanların yolunu tutmuş olarak Allah'ın huzuruna çıkma! Şunu iyi bil ki kıyamet gününün hakimi olan Allahü Teâlâ, kullarına mevkive makamlarına göre değil, amellerine göre hükmedecektir. O halde dikkatli ol. Çünkü sen boşuna yaratılmadın ve başıboş bırakılmayacaksın. Şüphesiz yaptıklarından hesaba çekileceksin. Onun için nasıl cevap vereceğini düşün. Bil ki kıyamet günü insanoğlunun ayakları, Allah huzurunda hesaba çekildikten sonra kayacaktır.

Resulullah Aleyhisselam bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır. Bunlar; ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.”

“Her kim bana bir defa salat-ü selam getirirse, Allah ona on salat-ü selam sevabı verir ve on tane günahını affeder.”

“Şüphesiz hayır, bütün kısımları ve taraflarıyla Cennet'tedir. Şüphesiz şer de bütün kısımları ve taraflarıyla Cehennem'dedir. Biliniz ki Cennet sevilmeyen şeylerle, Cehennem de şehvetlerle çevrelenmiştir. Bir kimseye nefisçe sevilen kötülük perdelerinden birisi açılır da ona sabrederse Cennet'e yaklaşır ve Cennet ehlinden olur. Yine bir adama şehvet ve heva perdelerinden biriaçılır da ona yaklaşırsa ateşe yaklaşır ve Cehennem ehlinden olur. Haydi, ancak hak ile hükmedilecek bir gün için hak ile amel ediniz. Böyle yaparsanız hak menzillerine koşmuş ve konmuş olursunuz.”

“Benim sözümü işitip de duyduğu gibi nakleden kimsenin Allahü Teâlâ yüzünü ak etsin. İlim yüklenip nakleden nice kimseler vardır ki âlim değildir. Nice âlim kimselerde vardır ki duyduklarını kendilerinden daha âlim olanlara naklederler. Üç haslet vardır ki Mümin kişinin kalbi onlarda aldanmaz, yani kötülüğe sapmaz. Yaptıklarını Allah için yapmak, Müslümanların amirlerine doğruca nasihat etmek, cemaate devam etmek. Zira cemaatin duası, ferdi kötülüklerden korur.”

Ey Müminlerin emiri bu suallerin cevabını hazırla! Çünkü bugün amel defterine yazılan ve dünyada işlediğin her şeyden yarın ahirette sana sorulacaktır. İşlediğin her şeyin şahitler huzurunda açığa çıkarılacağı günü hatırla! Ey Müminlerin emiri! Korunması emredilen şeyi kor, bakıp gözetilmesi emredileni de gözet. Bu vazifeleri Allah rızası için yapmanı tavsiye ederim. Eğer bunları yapmazsan yürünmesi kolay olan yol zorlaşır. Gözlerin etrafı görmez olur. Alametler, işaretler ortadan kalkar ve gerçekler kaybolur. O geniş yol sana daralır. Nefsine karşı koy! Emrinde olanların zarar ve telefine sebep olma. Yoksa Allah onların haklarını senden alır. Sen de kendi hak ve sevabını kaybedersin. Allahü Teâlâ'nın, idaresini sana emanet ettiğikimselerin (tebeanın) işlerini unutmazsan, sen de unutulmazsın. Onlardan ve haklarından gafil olmazsan, sen de aldatılmazsın. Şu fanî dünyada kalbin ve dilin Allah'ı zikretmekten, O'nun Resulüne salat ve selam getirmekten nasibini alsın.

Ey Müminlerin emiri! Sana verilen nimetleri iyi korve insanlara iyi muamele et. Nimetlerin şükrünü yap ve artmasını iste. Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Eğer şükrederseniz nimetlerimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim suresi: 7) buyurdu. Allahü Teâlâ indinde ıslahdan daha sevgili ve fesattan daha kötü ve sevimsiz bir şey yoktur. Günahları işlemek nimetlere karşı nankörlüktür. Nimete nankörlük edip de buna tövbe etmeyen milletler (kavimler) izzet ve şereflerinden mahrum olurlar ve Allah onlara düşmanlarını musallat kılar. Ey Müminlerin emiri! Allahü Teâlâ sana ihsan ettiği şeylerde, seni kendi nefsine uymaktan muhafaza etsin. Sevgili kullarına ihsan ettiği nimetleri sana da ihsan etmesini dilerim.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları