İMAM-I GAZALÎ

Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed Tusî, Gazalî İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
A- A+

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed Tusî, Gazalî'dir. Künyesi, Ebu Hamid, lakabı Hüccetü'l-İslam ve Zeyneddin Tusî'dir. 450 (m. 1058) senesinde Tus şehrinin Gazal kasabasında doğdu. 505 (m. 1111) de Tus'ta vefat etti. Taberan Kabristanı'na defnedildi. Tus şehrinin Gazale köyünde doğduğu için nisbetinin Gazalî olduğunu söyleyenler de vardır. Babası gazzâl (yün eğirici, iplikçi) olduğu için Gazzâlî diye tanındığı rivayeti yaygındır. Avrupalılar kendisini Abuhamet ve Algazel diye anarlar. Zamanının müceddidi kabul edilmiştir. Şâfiî mezhebinde müctehittir. Bazıları, mutlak müçtehit olup, içtihadı Şafiî mezhebine uyduğundan Şafiî zannedildiğini söyler. Ahmed isminde velayet sahibi âlim bir erkek ve birkaç tane de kız kardeşi vardı.

İmam-ı Gazalî hazretlerinin babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder, onların hizmetinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahü tealadan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkanda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazalî'yi ve diğer oğlu Ahmed Gazalî'yi hayır sahibi ve zamanın salihlerinden olan bir arkadaşına bıraktı. Bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: “Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardımcı olmanızdır. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babalarının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişmesi ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara dedi ki: “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim, param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum.” Bunun üzerine iki kardeş doğru söze uyup, medreseye gittiler. Sonra ikisi de yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

İmam-ı Gazalî, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Ahmed er-Razekanî'den ders aldı. Sonra Cürcan'a gidip, İmam Ebü'l-Kasım İsmailî'den bir müddet ders okudu. Üç sene sonra Tus'a döndü. Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsilini devam ettirmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur'a gitti. Nişabur Nizamiye Medresesi'ne girdi. Burada zamanın büyük âlimlerinden olan İmamü'l-Harameyn Ebü'l-Mealî el-Cüveynî'nin talebesi oldu. Üstün zekasını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın alaka gösterdi. Burada Usul-i hadis, Usul-i fıkh, kelam, mantık, İslam hukuku ve münazara ilimlerini öğrendi. Hocaları arasında Ebu Hamid er-Razekanî, Ebü'l-Hüseyin el-Mervezî, Ebü'l-Kasım el-İsmailî, Ebu Sehl el-Mervezî, Ebu Yusuf en-Nessac gibi devrin büyük âlimleri vardır. Bu arada evliyanın büyüklerinden Ebu Ali Farmedî'ye talebe olup, tasavvufta yetişti.

Nişabur'da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hamisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizamülmülk'ün daveti üzerine Bağdat'a gitti. Nizamülmülk'ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, İmam-ı Gazalî'nin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler. Üstün vasıflarından dolayı hem âlimler, hem de halk tarafından çok sevildi. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekasının parlaklığı karşısında perişan ve mağlup oldular.

Nizamülmülk'ün karargahında altı yıl kadar kalan ve bu sırada otuz dört yaşında bulunan İmam-ı Gazalî'nin İslamiyet'e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, onu 484 senesinde Nizamiye Medresesi'nin (Üniversite) başmüderrisliğine, şimdiki tabiriyle rektörlüğüne tayin etti. Bu medresenin başına geçen İmam-ı Gazalî, üç yüz seçkin talebeye, lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Bunlardan başka, pek çok talebe yetiştirdi. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Es'ad et-Tusî, Ebü'l-Hasan el-Belensî, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseynî talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan İmam-ı Gazalî, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Dört sene ders verdiği Bağdat Nizamiye Medresesi'nde bulunduğu yıllarda, Kitabü'l-basit fi'l-füru, Kitabü'l-vasit, El-Veciz, Meahizü'l-hılaf adlı kitaplarını yazdı.

Bağdat'ta Batıniyye veya İsmailiyye diye bilinen aşırı bidat fırkaları hakkında tetkikatta bulundu. Bunların sapık görüşlerini çürütmek için Kitabü fedaihi'l-Batıniyye ve Fedaili'l-Müstehzeriyye adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarının aslı üzerinde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde felsefecilerin maksatlarını açıklayan Makasıdü'l-felasife kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehafütü'l-felasife kitabını yazdı.

İmam-ı Gazalî Bağdat'ta iken aşırı çalışmanın getirdiği zihin ve beden yorgunluğu sebebiyle hastalandı. Tabipler ilaç vermekten aciz kaldılar. Bunun üzerine Bağdat'ı terketmeye karar verdi. Bazıları kendisinin yeni Selçuklu sultanı Berkyaruk ile anlaşamadığı için Bağdat'ı terkettiğini söylüyorlar, hatta Batıniye mensuplarının şerrinden kaçtığını ifade ediyorlarsa da, bu çok da akla yatkın değildir. Nitekim kendisi dönüş sebebini açıkça bildirmektedir.

İmam-ı Gazalî, 488 (m. 1095) senesinde Bağdat'tan Şam'a gitti. Kudüs'ü ziyaret etti. Ertesi sene hacca gitti. Bağdat'tan ayrıldıktan iki sene sonra Bağdat yoluyla Horasan'a döndü. Bir ara Mağrib sultanı Yusuf bin Tafşin'in daveti üzerine yolculuğa çıktı. Fakat İskenderiye'ye geldiğinde sultanın ölüm haberini alınca vazgeçti. Filistin'e müteveccih Haçlı istilâları sırasında Horasan şehirlerinde seyahatler yaptı. Daha sonra inzivaya çekildi. Bu devirde kendisini kitap telifine verdi. Emsalsiz şaheseri İhyâ'yı bu esnada yazdı. Ayrıca el-Maksadü'l-Esna, Bidayetü'l-Hidaye, el-Veciz, Cevahirü'l-Kur'an, Faysalü't-Tefrika, el-Erbein, el-Madnun, el-Kanun, Kimyay-ı Seadet, Eyyühe'l-Veled gibi eserlerinin yazılışı da bu devre aittir.

499 senesinde İmam-ı Gazalî Nişabur'a geçti. Selçuklu sultanı Sencer'in veziri Fahrülmülk'ün ısrarlı teklifleri üzerine Nişabur Nizamiye medresesinde müderrislik yaptı. Meşhur el-Munkiz kitabını bu devrede yazdı. Ancak sıhhati giderek bozulmaya yüz tuttu. Üç sene sonra memleketi Tus'a döndü. Burada sufiyye için bir hankah ve ilim talebeleri için bir medrese bina eyledi. Vakitlerini hayırlı vazifeleri yerine getirmek üzere tevzi etti. Şahsî ibadet ve sohbetler yanında, ilim tedrisi ve kitap telifine devam etti. Gâyetü'l-Gavr, el-Mustasfâ, el-İmlâ, ed-Dürretü'l-fahire, İlcamü'l-Avam, Minhac kitapları bu devrin mahsulüdür.

Ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan İmam-ı Gazalî, 505 senesi Cemâzilâhir ayının 14. pazartesi günü (m. 1111) Tus'ta 54 yaşında vefat etti. Vefat ettiği gün, büyük kısmını zikir, taat ve Kur'an-ı Kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu; “Ey benim Rabbim, malikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdi. İmam-ı Gazalî hazretlerini, kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim etmiş halde gördüler.

Meşhur şair Firdevsî'nin 500 metre yakınına defnedildi. Vasıyeti üzerine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc kendisini kabre koydu. Üzerine Merv'de Sultan Sencer'in türbesine benzeyen çini ve alçı tezyinatlı bir türbe yapıldı. Ancak İran'da Şia hâkimiyetinin kuvvetlenmesi üzerine halkın Haruniyye dediği mezarı harap oldu. Bugün Meşhed'e 15 km. mesafedeki Tus kasabasının batı tarafından şehrin sonunda yer almaktadır. Kabir belli belirsiz olup, üzerinde birkaç kerpiçle yapılmış bir tümsek vardır.

İmam-ı Gazalî'nin vefatı, Tus'ta ve duyulduğu İslam ülkelerinde büyük bir acı uyandırdı. İlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yandılar, ağladılar. Birçok edip, âlim ve arifler, ölümüne mersiyeler yazdı. Çünkü öyle bir kimse vefat etmişti ki, yerinin doldurulması çok güçtü.

İmam-ı Gazalî El-Münkızu mine'd-dalal kitabında şöyle anlatmaktadır: “İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhad damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tâbiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir ki, bunlar zındıktır. Tâbiiyyun; bunlar da ahirete inanmadılar. Cennet'i, Cehennem'i, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktırlar. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı reddetmişlerse de, kendileri de bidatten ve küfürden sıyrılamamışlardır.” (Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.)


DERS VEREN EŞKİYA

Cürcan'dan Tus'a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımızda olan her şeyimi alıp gittiler. Benim ders notlarımı da aldılar. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin.” dedim. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kâğıt.” dedim. Eşkıyaların reisi güldü: “Sen onları bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun.” dedi ve onları bana geri verdi.

Sonra düşündüm. “Allahü teala yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti.” dedim. Tus'a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan'da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hale gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

İmam-ı Gazalî'nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikatlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise, aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için iman da odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi, iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez.

İmam-ı Gazalî, filozof değil müçtehittir. Zaten İslamiyette felsefe ve filozof olamaz, İslam âlimi olur. İslam dininde, felsefenin üstünde İslam ilimleri, filozofun üstünde de İslam âlimleri vardır.

İmam-ı Gazalî, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazalî'yi vekil bırakarak Nizamiye Medresesi'ndeki vazifesine ara verdi ve Bağdat'tan ayrıldı. Çeşitli ilmî çalışmalar ve bu maksatla seyahatler yaptı. Bir müddet Şam'da kaldı bu sırada en kıymetli eseri "İhyau ulumiddin"i yazdı. Daha sonra Kudüs'e gitti. Bu sırada Batınî denilen sapık fırkaya karşı "Mufassılü'l-hılaf", "Cevabü'l-mesail" ve Allahü tealanın isimlerini ("Esma-i hüsnayı") anlatan "Maksadü'l-esma" adlı eserini yazdı.

Kudüs'te de bir müddet kaldıktan sonra, oradan hacca gitti. Haccı müteakiben Bağdat'a döndü. Nizamiye Medresesi'nde Şam'da yazdığı "İhya"sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus'a gitti. Burada yine Batınîlere karşı "Ed-Dürcü'l-merkum" kitabı ile "El-Kıstasü'l-müstakim", "Faysalü't-tefrika", "Kimya-i se'adet", "Nasihatü'l-mülk" ve "Et-Tibrü'l-mesbuk" adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra, Selçuklu veziri Fahrü'l-mülk'ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Medresesi'nde ders verdi. Tasavvufu anlatan "Mişkatü'l-envar" adlı eserini de bu sırada yazdı.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-Gazalî hazretlerinin kabri önceleri Tus'ta Haruniye'nin önünde kabul edilirdi. Haruniye'nin önden görünüşü.


İmam-ı Gazalî hazretlerine; “Bağdat'ta pek çok ilim talebesi varken, orada ilim neşretmekten, öğretmekten niçin vazgeçtiğinizi kimse bilemiyor ve bu kadar uzun zamandan sonra Nişabur'a dönmenizin sebebini kimse anlayamıyor.” dediklerinde cevap verip izahlar yaptıktan sonra Nizamiye Medresesi'ndeki derslerine ara verip, Bağdat'tan ayrılış sebebini şöyle anlatmıştır:

“Ben şer'î ve aklî ilimlere bu kadar alışkanlık peyda edip, her ikisinde de inceleme ve müdarese yaptım. O esnada bulunduğum yolda, bende; Allahü tealaya, nübüvvete ve ahiret gününe yakîni bir iman hasıl oldu. İmanın bu üç aslı ile kalbim çok kuvvetlendi. Ayrıca iyice anlamıştım ki, takva sahibi olmak nefsin isteklerini bırakmak ve bütün dünyevî arzuları terk etmeden ahiret saadetine kavuşmak imkansızdır. Hepsinin başı dünya alaka ve bağlarını kalbden tamamen kesmek ve bu dar-ı gururdan, aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşıp, ona muhabbet köklerini, gönül bahçesinden söküp atmak ve ahirete dönmek ve azimet etmek ve Cenab-ı Hakk'a tam gayret ile dönüp tövbe eylemektir. Bu ise, emelleri kısmak, makamı, malı ve parayı terk etmek, meşguliyeti, tutulma ve insanlarla beraber bulunmayı bırakmadan ve kalbin içinde sekine ve karar hasıl olmadan tamam olmaz.

Sonra ben hâllerimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli bağ ve tutulmalar içine batmışım. Her tarafımı kuşatmışlar. Amellerimi gözümün önüne getirdim. Gördüm ki, hepsinin üstünü ve güzeli ilim öğretmektir, öğretmek istediğim ilimlerin, bilgilerin çoğu, önemsiz olup, ahiret için faydasızdırlar. Sonra ilimdeki niyetimi düşündüm. Hâlis, Allahü tealanın rızası için olmayıp, belki makam sevdası ve şöhretle beraber karışık buldum. İşte yakînen anladım ki, helak sahilindeyim. Eğer hâllerimi düzeltmekle uğraşmazsam helak olur, kendime kötülük ve zarar etmiş olurum. Bir müddet böyle düşündüm durdum. Fakat henüz karar veremedim. Bazen Bağdat'tan ayrılmaya, içinde bulunduğum hâlleri bırakmaya karar verir, bir gün azimet yolunu seçer, ayağımı ileri atar, bazen biraz daha durayım deyip, adımımı geri alırdım. Bir sabah olmazdı ki, ahireti istemede sıdk ve rağbet üzere bulunayım da, ona nefsin istekleri ve dünya arzusu askerleri saldırıp, akşam olunca beni uzaklaştırmasınlar. Düşüncemi değiştirmesinler. Öyle bir hâle geldi ki, dünya arzuları beni, zincirden bağlar ile, kendilerine çeker ve bu mananın hasıl olması için zorlarlardı. İman sözcüsü de seslenip; “Hadi, çabuk ol! Ömründen çok az kaldı. Önünde ise, uzun bir yolculuk vardır. Kazandığın, elde ettiğin ilmin hepsi, riya ve aldatmadır. Eğer sen, şimdi ahiret için hazırlanmaz, o sonsuz âlem için azık bulundurmazsan, ne zaman yapacaksın? Şimdi alakaları kesmez, engelleri kaldırmazsan ne zaman keseceksin ve kaldıracaksın?” derdi. O zaman kalbimde bir rağbet peyda olup, dünya ve ehlinden kaçmak, onlardan uzaklaşmak için kesin karar verirdim. Sonra şeytan, aldatma ve hile yoluna başvurup: “Bu düşündüğün hâl, çabuk geçici bir şeydir. Sakın ona uymak yolunu seçme. Zira sen bu görüşü kabul ve karar verip, bu büyük makamı terk edersen ve eziyetli olmayan izzet ve şanı bırakıp gidersen, hasımlarla münazaradan hasıl olan zevk ve safadan geçersen, nefsin yine sana galip olur. Bu sefer ondan kurtulmaya uğraşırsın. Halbuki o zaman bir daha dönemezsin, bi çare ve dermansız kalırsın.” derdi.

İşte nefsin ve şeytanın batılı hak gösteren bu aldatma ve hileleri sebebi ile ben de dünya arzuları ve ahiret isteği arasında tereddüt ve hayret vadisinde altı ay kadar şaşkın inler ve ağlar hâlde kaldım. Bu zaman 486 (m. 1093) yılının Recep ayında son buldu. Nihayet aynı ayın sonunda işim ihtiyar ve iradeden geçip, aniden Allahü teala, dilime susmak kilidi vurup, mühürledi. Dilim söylemez, kalbim ise çok muzdarip oldu. Öyle oldu ki, kendimi zorladım, gayrete getirmeye çalıştım. Huzurumda bulunan üç yüz ilim talebesinin gönlünü almak, hatırlarını şen etmek, bu vesile ile bir gün ders vermek için kendimi zorladım. Dilimde söyleyecek kuvvet, bir kelime telaffuz edecek güç bulamadım. Bu dil tutulması, kalbime öyle bir üzüntü ve elem verdi ki, arzu ve isteğim kalmadı. Hazmım kesildi. Ne ağzıma bir lokma alsam, onu çiğneyebilirdim, ne bir damla su içsem, yutabilirdim. Böyle devam edip, kuvvetten düştüm. Zayıfladım. Hatta tabipler hayatımdan ümit kestiler. Bana ilaç vermekten imtina edip, bu böyle bir durumdur ki, kalbe indi. Ondan uzuvlara sirayet edip, mizacını bozdu. İlaç kabul etmez, iyileşmez. Ancak kalbini mühim işlerden rahata kavuşturur, her şeyden temizlerse, belki iyileşir dediler.

Bundan sonra, ben aczimi anladım ve gördüm. İhtiyarımın bütün sükutunu, düşüşünü seyrettim. Yalvararak ve sızlıyarak Allahü tealaya sığındım. Çaresi olmayan hasta gibi yanarak ve inleyerek dua ettim. Nihayet "Neml suresi 62. ayetinde" mealen; “Muzdar olan (sıkıntıya düşen) kimse dua ettiği zaman onun duasını kabul edip fenalığı kaldıran...” buyurulduğu gibi, Allahü teala duamı kabul edip, kalbimi uyandırdı. İçimdeki mal ve makam arzusunu kaldırdı. Hepsinden yüz çevirip, çocuklarımdan, dostlarımdan, vatanımdan ve eshabımdan ayrılmayı bana kolay eyledi. Derhal içimden Şam tarafına gitmek arzusu geldi. Ama görünüşte hacca gideceğim dedim. Halifenin ve eshabımın, maksadımın Şam'da kalmak ve bu sebeple onlardan ayrılmak isteğimi bilmelerini istemedim. Sonra bir daha dönmemek niyeti ile Bağdat'tan çıktım. Fakat düşüncemi gizliyor, aksini bildiriyordum. Bunun için çeşit çeşit ifade ve izah yollarına başvuruyordum. Onlar ise benimle alay ediyor, beni cevr-ü cefa oklarına hedef tutuyorlardı. Sanki içlerinde, benim o tür safa ve zevkten yüz çevirmem ve dünyalıklardan kesilmek istememin bir din işi ve yakîn sebebi olduğunu uygun görecek bir kimse yoktu. Onlara göre, benim bulunduğum müderrislik rütbesi, yüksek bir din mevkisi olup, ilimlerinin bütünü buraya kavuşabilmek içindi.

Sonra genel vaziyetten maksadın ne olduğunu tayin konusunda ihtilaf edip, Irak'tan uzak olanlar sandılar ki, vali ve hükümdarlardan bir şey oldu ki, utandı ve orada duramadı dediler. Ama Irak'a ve oradaki devlet adamlarına yakın olanlar, devlet adamlarının bu bağlılıklarını, gitmemem için bana yalvarmalarını, beni zorlamalarını, iltifat ve alçak gönüllülüklerini ve benim onlardan yüz çevirmemi, sözlerine iltifat etmeyip, söyledikleri sözleri, okşayıcı ifadeleri kabul etmediğimi bilirlerdi. Onlar, bu semavî bir iştir ki, âlimlere ve Müslümanlara bir nazar değmesi sonucudur derlerdi.

Nihayet Bağdat'tan ayrıldım. Yanımda olan malı dağıtmaya başladım. Kendime yetecek ve küçük çocuklarıma kâfi gelecek kadar yanımda bulundurdum. Onda da şöyle bir ruhsat yolu buldum ki, Irak malı, Müslümanların işlerini görmek için vakfolunmuştur. Bunun için dünyada aile nafakası için, bundan almaktan daha salih ve temiz bir mal bulamadım. Şam beldesine gidip, Şam şehrinde iki sene kadar kaldım. Orada bir meşgalem yoktu. Ancak uzlet, halvet, mücahede, riyazet, nefsin tezkiyesi, ahlâkın mükemmelleşmesi ile meşgul oldum. Bütün bunları tasavvuf ehlinin ilminden öğrendiğim şekilde yaptığım gibi, Allah kelime-i celalini zikir ile, kalbin tasfiyesi ve hâllere kavuşmakla uğraştım. Böylece yakînen bildim ki, o büyüklerin yolu, ilim ve amel olmadan tamam olmaz. Onların ilimlerinin hasılı, nefsin geçitlerini ve tehlikelerini aşmak ve kötü ahlâktan temizlenip, kötü sıfatlarının kökünü sökmek ve atmaktır. Bununla kalbi Allah'tan başkasına tutulmaktan korumak ve Allahü tealanın zikri ile süsleyip O'na kavuşmaktır. O zaman bana ilim, amelden kolay geldi. O büyüklerin ilimlerini kitaplarından tahsil ve onları mütalaa ile tamamlamaya koyuldum. Mesela Ebu Talib-i Mekkî'nin "Kutü'l-kulub" kitabını ve Haris-i Muhasibî'nin kitaplarını, Cüneyd-i Bağdadî'nin, Şiblî'nin, Bayezid-i Bistamî'nin ve başka meşayıhın (kuddise sirruhum) sözlerini ve onlardan rivayet edilen yazı ve haberleri mütalaa eyledim. Her birinin ilimlerinin maksatlarına muttali oldum. Onların yolundan öğrenerek ve dinleyerek, tahsili mümkün olanı tahsil ettim. Anladım ki, onların seçilmişlerinin seçilmişlerine mahsus olan ilimlere kavuşmak, öğrenmek ve okumakla mümkün değil. Ancak sıfatların değişmesi ve hâlde zevk ile mümkündür.

Bir müddet Şam mescidinde itikâf eyledim. Uzun günlerde minaresine çıkıp, kapısını üstüme kapadım. Orada durdum. Sonra hac farizasını eda için Beytü'l-harama gidip, Mekke ve Medine'nin bereketi ve Resulullah'ın ziyareti ile O'ndan imdat ve yardım istemek arzu ve şevkim harekete geldi. Gittikçe arttı. Hazreti Halilürrahman'ın (Aleyhisselam) ziyaretinden sonra, Hicaz'a doğru yola çıktım.

Sonra beni, bazı arzu ve insanlar ve çocukların ve ailemin istemesi vatanıma çekti. Ben de vatanıma döndüm. Tabiatım bu dönüşten son derece uzak ve benim itikadım üzere bu görüş gayet yanlış olduğu hâlde, vatanıma kavuştuktan sonra, orada da uzlete çekildim. Zikir ile kalbin tasfiyesine olan aşırı bağlılığımdan, hep uzlet istiyordum. Lakin günlük hadiseler ve çoluk çocuğun geçim durumu ve hâl darlığı kalbimin safasına mâni olup, maksudun yüzü bulutlandı ve halvetin safası bulandı ve safa hâli verecek neticeler ele geçmez oldu. Ancak arasıra bir miktar safa hasıl olup, yine örtülürdü. Lakin böyle iken yine uzleti kesmeye tamah etmeyip, bazen bir zuhurat engel, bazen o mertebelere dönmek vaki olurdu. O yıl bu hâlde geçti. O halvetler esnasında hasıl olan hâlleri saymak mümkün değildir. Faydası olur ümidi ile bir iki şey bildirelim:

Ben ilm-i yakîn ile bildim ki, Allahü tealaya kavuşanlar ve hidayet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel siret ve ahlâk, onların siret ve ahlâkları, en doğru yol, onların yolu, en güzel ve en olgun ahlâk, onların ahlâk ve adetleridir. Belki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hakimane buluşları ve İslamiyetin esrarını bilen fukâha ve ulemanın ilimleri toplanıp bir araya gelse, onların siret ve ahlâkından birini değiştiremez, ondan, hayırlı ve üstün olana çevirmeyi düşünseler, çare ve yol bulamazlar. Zira onların zahir ve batınında olan bütün hareket ve hareketsizlikler peygamberlik kandilinden alınmıştır. Yeryüzünde ise, peygamberlik nurunun ötesinde bir nur yoktur ki, âleme ışık saçsın ve daha çok parlasın. Velhasıl aklı olan kimse, tasavvuf hakkında ne söyleyebilir ki, tasavvuf ehlinin kalbi, Allah'tan başka her şeyden temizlenmez ve başlangıcı, her an Allahü tealanın zikrine dalmak, nihayeti ise, büsbütün fena fillah olmaktır. Bunun bile son olması, ihtiyarı altında bulunan mertebeye nisbetledir. Keşif mertebesi ve onun evveliyatındandır. Gerçekte ise bu fena makamı tasavvufun başlangıcıdır. (Nitekim İmam-ı Rabbanî de (kuddise sirruh): Fena fillah, bu yolda ilk adımdır buyuruyor.) Ondan önceki hâller, salik için süluk yolunda dehliz, aralık gibidir. Yani vasıtadırlar. Tasavvufun ilk hâlleri, keşif ve müşahedenin zuhura gelmesidir. Hatta bu keşif ve müşahede sahipleri, uyanık iken, melekleri ve Peygamberlerin ruhlarını müşahede ederler. Onların sesini duyarlar, fayda ve hakikat iktibas ederler.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-Gazalî hazretlerinin kabri önceleri Tus'ta Haruniye'nin önünde kabul edilirdi. Haruniye'nin arkadan görünüşü.

Sonra o hâl, suret ve misallerin müşahedesinden, başka derecelere yükselir ki, o makam kelimeler ile anlatılamaz. Bahsedilirse, sarih hata görünür ve ondan sakınmak mümkün olmaz. Kısaca şöyle diyelim ki, salikin hâli, öyle bir kurb ve yakın mertebesine ulaşır ki, bir grup kimseler o makama hulul, bir başka grup ise vusul (kavuşma) tabir ederler. Bütün bunlar hâşâ büyük hatadır. Bunun sebep ve izahını "Maksadü'l-aksa" kitabımızda, en ince ve güzel şekilde bildirmişiz. Belki bu hale kavuşan kimsenin, şu beytten fazla bir söz söylemesi uygun olmaz.

Beyt: “Olan oldu fakat ben anlatamam, Hüsn-i zan et ve haber sorma ondan.”

Bu bildirilen hâlleri zevk yolu ile tatmak saadetine kavuşamayıp, şevk sahibi olmayan, peygamberlik mertebesinin hakikatinin yalnız ismini anlar. Evliyanın kerameti, hakikatte enbiyanın başlangıcıdır (salavatullahi ve selamühü aleyhim)”.

İmam-ı Gazalî hazretleri, elde etmek için uğraştığı mertebelere kavuşunca ve süluk işini tamamlayınca Tasavvufta da yetişince, bazı gönül ve müşahede sahipleri, kendisine uzlet, halvet ve mücahedeleri terk etmesine işaret ve zaviyeden çıkmasını söylediler. Çünkü bu hâller yalnız kendisi için faydalıdır, ilmin neşrine dönmek ise, umuma faydadır ve daha lüzumludur demek istediler. Bu manaya uygun ve sözlerinin doğruluğuna mutabık olarak, çok salihlerden bazı vakalar zahir oldu. Bütün bunlar, bu hareket bir hayır ve rüşde başlangıçta diye şehadet ve delil idiler ki, Allahü teala onu, beşinci asrın müceddidi olarak seçmiştir. Bu da hadis-i şerifte vaki olmuştur ki: “Allahü teala her yüzyıl başında bir âlim gönderir ki, ümmetin dinini tecdid eder, yeniler ve kuvvetlendirir.” İşte bu şehadet sebebiyle, İmam'ın hüsn-i zannı galip olup, o büyük saadeti ister oldu.

İmam buyurdu ki: “O esnada bu mühim işi yerine getirmek için 499 (m. 1105) yılı Zilkade ayında Nişabur'a hareket müyesser oldu. Bağdat'tan çıkış ise 488 (m. 1095) yılında oldu. Uzlet müddeti ise on bir seneye ulaşmış idi. Bu bildirilen hareket, Allahü tealanın takdiriyledir. Uzlet müddetince, asla, o harekete kalbin meyil ve teveccühü yoktu. Nitekim Bağdat'tan çıkış ve o hâllerden ayrılık ve uzlet darlığına giriş, imkan mertebesinde olup, meydana geleceği hatıra bile gelmezdi. Kalbleri ve hâlleri değiştiren Allahü teala; “Müminin kalbi, Rahmanın parmaklarından iki parmak arasındadır (kudretindedir).” hadis-i şerifi gereğince, kulların kalbinden dilediği kadar değiştirmeye kâdir olduğuna yakîn ve itminan üzere olmak ile kazaya razı olup, bu kadar zahmet ve meşakkatleri ihtiyar ve irade vaki olmuştur.

Yine biliyorum ki, her ne kadar görünüşte ilim ve neşrine dönmüş isem de, yine hakikatte dönmüş değilim. Zira rücu' etmek, dönmek, ilk hâllere avdet etmektir. Halbuki ben o zaman bir ilim neşreder, yayardım ki, onunla makam ve devlet sahibi olmak, dünyalık ve başkanlık elde etmek isterdim. Ve bütün insanları söz ve hareketlerim ile ona çağırırdım. Ama şimdi, bir ilme davet ederim ki, onunla mevki, makam ve mal terk olunur. Sevap kazanılır. Haşmet ve makamın derecelerinin düşüklüğü bilinir. Hâlâ niyetim ve kastım budur. Allahü teala benim bu niyetimi bilicidir. Ve daima maksadım, nefsimi ve başkalarını ıslah eylemektir. Lakin o maksada kavuşacağımı bilemem. Hele yakînî iman ile inanmış ve kalbin müşahedesi ile iyice anlamışımdır ki, her fertte olan hareket ve kuvvet, Allahü tealanın ihsanı iledir. Benim her hareketim ve amelim O'ndandır. Allahü tealadan yalvararak isterim ki, önce beni ıslah eylesin, sonra da benimle başkalarını ıslah eylesin. Evvela bana hidayet verip, sonra benimle başkalarına hidayet versin. Bana hakkı, suret-i hakta gösterip, tâbi olmak, uymak nasip eylesin. Batılı, suret-i batılda gösterip sakınmak müyesser eylesin. Âmin!”.

İmam-ı Gazalî'nin tasavvufta hocası, silsile-i zeheb (altın silsile) denilen mürşid-i kâmillerden olan Ebu Ali Farmedî hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde de mürşit oldu. Her iki ilme sahip olup, Peygamberimizin vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Medresesi'nde ders verdikten sonra, doğduğu yer olan Tus'a döndü. Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren İmam-ı Gazalî, ömrünün son yıllarını Tus'ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri, insanları irşat etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda "El-Münkızu mine'd-dalal", fıkhın kaynaklarına Usul-i fıkha dair "El-Müstesfa" ve Selef-i salihîn'e (Ehl-i Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan "İlcamü'l-avam an ilmi'l-kelam" adlı eserini yazdı.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

Eskiden Haruniye'nin önünde İmam-i Gazalî'nin kabrini gösterdiği kabul edilen taş. (sağda) ve kabir üzerindeki şahide (üstte).

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî'nin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasî ve fikrî bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat'ta Abbasî halifelerinin hâkimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazalî bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Bey'in, Alparslan'ın ve Melikşah'ın devirlerini yaşadı. Melikşah'ın kıymetli veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın dünyada mevcut en parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazalî yirmi üç yaşında iken, doğuda Hasan Sabbah ve adamları, İsmailiyye sapık fırkasını yaymaya çalışıyorlardı. Mısır'da Eshab-ı Kiram düşmanı Fatımî hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa'da ise Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu.

Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için haçlı seferleri başlamış, bunlardan ilki İmam-ı Gazalî zamanında yapılmıştı. Bunlardan birinci haçlı Seferi'ne katılan haçlılar, Anadolu Selçuklu hükümdarı Birinci Kılıçarslan'ın üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu'yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya'yı ve bir yıl sonra da Kudüs'ü ele geçirmişlerdi.

İslam âlemindeki bu siyasî karışıklıkların yanında, bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bütün bunlar; Müslümanların birliğini doğrudan doğruya askerî kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil ediyordu. Müslümanlar arasında itikat birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan Eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak, yazılanları İslam inançlarına karıştıranlar, diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin manasını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Batınîler ve Mu'tezile ile diğer fırkalar İslam itikadını bozmaya çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i Sünnet'in müdafaasını üslenmiş olan İslam âlimlerinin başında aklî ve naklî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müçtehit ve asrın müceddidi olan İmam-ı Gazalî hazretleri geliyordu. O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve Müslümanların bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Ehl-i Sünnet itikadını her tarafa yaydı.

Tıp, astronomi, coğrafya, anatomi, fizik, kimya ilimlerinde de derin vukufu vardı. Dünyanın yuvarlak olduğunu, karaciğerde kanın temizlendiğini, safranın, lenfin ve zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını, bu faaliyette dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde miktarlarındaki nisbetin değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitaplarında olduğu gibi anlatmıştır.

"Eserleri:"

İmam-ı Gazalî, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslam âlimidir. Eserlerinin sayısının 1.000'e ulaştığı, "Mevduatü'l-ulum" kitabında bildirilmektedir. İmam-ı Gazalî o kadar çok kitap yazmıştır ki, ömrüne bölününce her gününe on sekiz sayfa düşmektedir. İlim için ayırdığı vakti kaybetmemek için yemeklerinde çiğneme gerektirmeyen çorba gibi şeylerle iktifa ettiği, yetindiği rivayet olunur. Eserlerinden 400'ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirazî'nin "Hazain" kitabında yazılıdır. Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik, "Essaie de chronologie des Ocuvres de al-Ghazali" kitabında, İmam-ı Gazalî'nin 404 kitabının ismini yazmıştır. Meşhur müsteşrik Brockelmann da "Geschichte Der Arabischen Literatur" adlı eserinde, İmam-ı Gazalî'nin eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959'da, dört Alman ordinaryüs profesörü, İmam-ı Gazalî'nin kitaplarını okuyarak, İslam dinine aşık olmuşlar ve İmam'ın kitaplarını Almancaya çevirmişler ve Müslüman olmuşlardır.

İmam-ı Gazalî'nin vefatından sonra, İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol istilası esnasında, yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde, İmam-ı Gazalî'nin birçok eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten, bu güne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası, bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bazıları ait oldukları ilim dallarına göre aşağıda bildirilmiştir:

"Fıkıh:" "El-Vasit", "El-Basit", "El-Veciz", Üçü de aynı sistematiğe sahiptir. İmam-ı Gazalî Şafiî fıkhına dair "El-Basit"'i yazmış; ama uzun olması sebebiyle sonradan "El-Vasit"'i kaleme almış; daha açık ve özlü ifadelerle "El-Veciz"'i yazmıştır. "El-Veciz" Şafiî mezhebinin muteber kitaplarından olarak çok tutulmuştur. Matbudur. Çeşitli şerhleri vardır. "Gayetü'l-Gavr", talak hakkındadır. "El-Fetava", matbudur. "Hülasatü'l-Muhtasar", İmam-ı Şafiî'nin "El-Ümm" adlı eserine talebesi İmam-ı Müzenî'nin yaptığı ihtisarın hülasasadır, özetidir.

"Usul-i fıkh:" "El-Mustesfa", İmam-ı Gazalî'nin en mühim eserlerindendir. Usul ilmiyle mantık ilmini ustaca mezcettiği bir eseridir. Matbudur. "El-Menhul fi'l-Usul", ilk eserlerindendir. Matbudur. "Meahizü'l-Hilaf", Hanefî ve Şafiî mezhepleri arasında mukayeseleri ihtiva eden eser, günümüze ulaşmamıştır. "Tehzibü'l-Usul", "El-Menhul"'ün muhtasarıdır. Günümüze ulaşmamıştır.

"Mantık:" "Mi'yar", matbudur. "Mihakku'n-Nazar", matbudur. "Şifâü'l-kalîl", matbudur. "El-Kıstasü'l-Müstekim", matbudur. Şerhleri, İbraniceye ve Fransızcaya tercümeleri vardır.

"Kelâm:" "Fedaihü'l-Batıniyye", Bâtınîlere reddiye olup matbudur. "El-İktisad fi'l-İ'tikad", matbudur. "El-Maksadü'l-Esnâ", Esma-i hüsna şerhidir. Matbudur. "Faysalü't-Tefrika", matbudur. "Kanunü't-te'vil", matbudur. "Er-Risâle ila Ebi'l-Feth", matbudur. "Ed-Dürretü'l-Fâhire", ölüm, kabir ve kıyamet hallerine dairdir. Matbudur. Türkçesi Hakikat Kitabevi tarafından "Kıyamet ve Ahiret" adıyla yayınlanmıştır. "İlcâmü'l-Avâm", müteşabih âyet-i kerimeler hakkındadır. Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. Türkçesi vardır. "El-Madnûnü bih", matbudur. "Mekâsidü'l-Felâsife", filozofların tutarsızlıklarını ortaya koyup bunları ilim dünyasına tanıtmak maksadıyla yazılmış dünya çapında meşhur eseridir. Çok defalar basılmış, pek çok lisana tercüme edilmiştir. "Tehâfütü'l-Felâsife", filozofların fikirlerini çürütmek maksadıyla yazılmış çok meşhur bir eserdir. Bir önceki gibi defalarca basılmış, çok lisana, bu arada Türkçeye tercüme olunmuştur. İbn-i Rüşd bu esere bir reddiye yazmış, Fatih devri âlimlerinden Hocazade de bu iki eseri karşılaştırarak İmam-ı Gazalî'nin haklı olduğunu göstermiştir. "Er-Risâletü'l-Ledünniyye", ledünnî ilmini anlatan tasavvufî bir eserdir. Matbudur. "Mişkâtü'l-Envâr", matbu olup, çeşitli lisanlarda tercümeleri vardır. "El-Munkizü mine'd-Dalâl", dinde aklın yerini çok güzel ortaya koyan bu meşhur eser, defalarca basılmış, çeşitli lisanlara, bu arada Türkçeye de tercüme olunmuştur. Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. "Er-Reddü'l-Cemil" Hırıstiyanlığa reddiye olan bu eser Fransızca tercümesi ile birlikte Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.

"Ahlâk:" "İhyau Ulumi'd-Din", İmam-ı Gazalî'nin en meşhur ve en kıymetli eserlerindendir. Arapçadır. Beş ciltlik olarak defalarca basılmıştır. Türkçeye tercüme olunmuştur. Dört kısma ayrılır: 1- "İbadat"; ibadetleri anlatır. 2- "Muamelat"; alış veriş, rehin, kira, havale, vekâlet gibi muameleleri anlatır. 3- "Mühlikât"; insanı helâke sürükleyen şeyler ve bunlardan nasıl sakınılacağını anlatır. 4- "Münciyyât": Kurtuluşa götüren şeyleri anlatır. Bu dört kısımdan her biri kendi arasında on bölüme ve bu bölümler de kısımlara ayrılmıştır. İhya'nın "Zübdetü'l-İhya" adıyla ve Ahmed Gazalî tarafından "Lübabü'l-İhya" adı altında muhtasarı (özeti) yazılmıştır. Büyük hadis âlimi Hafız Zeyneddin Ebü'l-Fadl Abdurrahman el-Irakî, 1353 yılında İhya'daki hadisleri birer birer ele almış, her birinin kaynak ve senetlerini araştırmış, bulmuş ve bu tahriçlerle basılan İhya kitabı beş cilde ulaşmıştır. Abdurrahman Irakî'nin bu gayretli çalışması, tam 40 yıl sürmüştür. Bu eserin ismi, "Tahricü Ehâdisi'l-İhya"'dır.

"Kimya-yı Se'adet", İhyâ'nın Farsça hülâsası gibidir. Bir cilt hâlinde defalarca basılmış; Türkçe'ye de tercüme olunmuştur. Farsçası Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. "Mizanü'l-Amel", ilim ve amelin ehemmiyetini anlatır. Matbudur. "El-Maarifü'l-Akliyye", İspanyolca tercümesiyle beraber basılmıştır. "Bidayetü'l-Hidaye", İslamiyette ilmin yerini ve ehemmiyetini anlatır. Matbudur. Çeşitli lisanlara tercümesi vardır. "Cevahirü'l-Kur'an", Kur'an-ı kerim üzerine yazılmış; sure-i celile ve ayet-i kerimelerin hususiyetlerini anlatılmıştır. İlim ve amelin kıymetinden de bahsedilir. Matbudur. "Erbein fî Usuli'd-Din", aslında "Cevahir" adlı eserin bölümüdür. Ama bizzat müellifi tarafından müstakil kitap hüviyetinde görülmüştür. "Eyyühe'l-veled", Arapçası ve çeşitli lisanlara tercümesi basılmıştır. Oğluna nasihat verir edasıyla yazılmış çok meşhur bir eserdir. Türkçesi Hakikat Kitabevi tarafından "Hak Sözün Vesikaları" kitabı içinde vardır. "Nasihatü'l-Müluk", Farsça olup, Sultan Mehmed Tapar'a takdim olunmuştur. Arapçaya ve Türkçeye tercümeleri vardır. Matbudur. "El-İmlâ", "İhyâ" adlı eserine karşı yapılan haksız hücumlara cevap vermektedir. Matbudur. "Minhacü'l-Abidin", müellifin bilinen son eseridir. Cennet'e giden yolun nasıl aşılacağını anlatmaktadır. Matbudur. Farsça ve Türkçeye tercümesi vardır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Tus'ta yeri tesbit edilen kabrinin bulunduğu arsa (sağda) ve kabrin tamir hali (ortada) ve tamirden sonra kabrinin son şekli (solda).


İmam-ı Gazalî'nin diğer eserlerinden bazıları şunlardır: Elfûsul fi'l-es'ileti ve ecvibetiha, Esasü'l-kıyas, Kitabü'z-Zehebi'l-ebrez fî esrari havasi kitabillahi'l-aziz, Kasidetü'l-münferice, Fatihatü'l-ulum, Mükaşefetü'l-kulub, Mektubat (fedailü'l-imam min resaili Huccet'lislam).

“Hüccetü'l-İslam” adıyla meşhur olan İmam-ı Gazalî, üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle birlikte ezbere biliyordu. İslam'ın yirmi temel ilmi ile, bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi. Hadis ve usul-i hadis ilimlerinde ilim deryası olan bu zatın kitaplarında mevdu hadis var diyerek, İmam-ı Gazalî'de eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslam âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler, onun kitaplarını senet kabul etmişler ve netice olarak İmam-ı Gazalî'nin kitaplarını ancak mezhepleri kabul etmeyenlerin dinde reform yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmam-ı Gazalî hazretleri asrının müceddididir. Vazifesi; din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese öğretmektir. Hocası İmamü'l-Harameyn el-Cüveynî, “Gazalî, ilimde büyük bir denizdir.” demiştir. Talebesi, Muhammed bin Yahya; “İmam-ı Gazalî, ikinci İmam-ı Şafiî'dir.” demiştir.

Es'ad Mihenî de; “Gazalî'nin ilmi ve üstünlüğü, kolay kolay anlaşılmaz. Bunu ancak, onun derecesinde olanlar veya onun aklının kemaline yaklaşabilenler anlar.” demiştir. İmam-ı Sübkî de şöyle der: “Bu söz gerçekten doğrudur. Çünkü, ilim bakımından kendisinden daha üstün olan kimsenin ilimdeki derecesini bilmek ve anlamak isteyen bir kimsenin salim bir akla ve iyi bir anlayışa sahip olması gerekir. Akıl, doğru ile yanlışı ayırır. Anlayış ile de, karar verir. İşte Gazalî'nin ilmi zirvede olduğu için, onun ilimdeki derecesini bilmek isteyen kimsenin, aklı tam bir kimse olması lazımdır. Ayrıca, aklı tam olmakla beraber, ilimde onun mertebesine ve seviyesine yakın olmak da gerekir. Bu bakımdan, İmam-ı Gazalî'den sonra gelen kimseler onu, ancak kendi bilgileri derecesinde anlayabilmişlerdir. Fakat, Gazalî'yi, Gazalî'nin kendisini bildiği gibi bilmek, bunun cevabı sadece “Hayır.” demektir. Çünkü Gazalî'den sonra, onun bir benzeri gelmemiştir. Yetişmemiştir. Sonra, bir kimse Gazalî'nin derecesine yakın bile olsa, yine Gazalî'yi Gazalî kadar bilmesi mümkün değildir. O da Gazalî'yi sadece kendi ilminin derecesi kadar anlayabilir.”

Yine İmam-ı Cüveynî şöyle demiştir: “Bir âlimin ilimdeki kadrini, derecesini ve üstünlüğünü, ancak onun seviyesinde olan anlayabilir.” Yine bir âlim şöyle demiştir: “Âlimi herkes ilimdeki derecesi kadar anlayabilir. İmam-ı Şafiî'yi talebeleri arasında en iyi anlayan el-Müzenî idi. O da, hocasını ancak kendi derecesi kadar anlayabildi. Daha fazlasını idrak edemedi. Resulullah'ın kadrini, herkes kendi derecesi kadar anlayabildi. Resulullah'ı en iyi anlayan Hazreti Ebu Bekr idi. Çünkü bu ümmetin en faziletlisi Hazreti Ebu Bekr'dir. O da, ancak kendi derecesinin yüksekliği kadar anlayabildi.”

İhya'da geçen hadis-i şeriflerin kaynaklarını tespit eden Zeyneddin Irakî şöyle demiştir: “İhya, helali ve haramı (dini) anlatan, bu hususta yazılmış kitapların en büyüklerindendir. İmam-ı Gazalî, bu eserde birçok ince meseleyi izah etmiş, zahir ve batın ilmini en uygun bir tarzda kaynaştırmıştır. Meseleleri, gayet açık, anlaşılır bir şekilde ve güzel bir üslupla yazmıştır...”

İhya'yı şerh eden Zebidî ise; naklediciliği, izahı ve kaynaklara bağlılığı ve diğer üstün vasıflarıyla İhya gibi bir kitap görmediğini söyleyerek methetmiştir. İhya'yı adeta ezberleyecek derecede okuyup, defalarca baştan sona bitiren Abdülkadir Ayderus, "Ta'rifü'l-İhya bi fedaili'l-İhya" adlı eserinde; “Biliniz ki, İhya, bütün üstünlükleri kendinde toplamış olan ve kıymeti anlatmakla bitmeyen bir eserdir. İhya'yı uzun uzun inceledim. Her bölümü, her kelimesi üzerinde tekrar tekrar durup, düşünerek anlamaya çalıştım. Her gün onda daha önce fark etmemiş olduğum yeni bilgiler, üstün sırlar ve tefekküre sevk eden izahlar buldum. Hiç kimse ondan daha güzel ve hatta ona yakın bir eser yazmamıştır.” diyerek, okunmasını tavsiye etmiştir.

İbn-i Sübkî, İhya için şöyle demiştir: “İhya, Müslümanların önem vermesi ve yayması gereken bir eserdir. Böylece birçok kimsenin doğru yolu bulması, hidayete kavuşması sağlanabilir. Çünkü bu eseri inceleyip, okuyup da tesir altında kalmayan kimse yok gibidir.” Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi, "Tasavvufun Zaferi" isimli eserinde, İmâm-ı Gazalî'nin bu kitabı hakkında şunları yazmaktadır: “Hüccetü'l-İslam ve'l-müslimîn İmam-ı Gazâlî'nin İhyau ulumiddin kitabı, öyle bir yüce kitap, öyle yüksek bir eserdir ki, Kur'an-ı Kerim'in ve Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve Allahü tealanın kullarını, doğru yola irşat etmek, İslâm ahlâkını huzur ve saadete kavuşturucu hükümlerini öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.”

Seyyid Abdülhakîm Arvasî de; “İmam-ı Gazalî'nin İhya adlı eseri, söz götürmez, ittifak-ı ulema ile sabittir. Bir gayrimüslim, muhabbet tarikiyle yapraklarını çevirip sayarsa, şeref-i hidâyetle (İslamiyet'le) müşerref olur.” demiştir. Büyük âlim İbnü'l-Hacer-i Mekkî hazretleri, "El-İ'lam bi kavatii'l-İslam" kitabında küfre sebep olan şeyleri anlatırken, İbni Sübkî ve başka âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki: “İmam-ı Gazalî'nin yazılarında kusur bulan kimse, ya haset edip onu çekemeyendir, yahut da zındıktır.”

Hanefî mezhebi âlimlerinden İbn-i Abidin, "El-Ukudü'd-düriyye" kitabının sonunda diyor ki: “İmam-ı Gazalî âlim değildi diyen kimse, cahillerin echeli ve fasıkların en kötüsüdür. O, zamanının Hüccetü'l-İslam ve âlimlerin en üstünü idi. Fıkıh ilminde çok kıymetli kitapları vardır. Şafiî mezhebinin bazı hükümleri, onun kitapları üzerine kurulmuştur.”

Batıda Ebü'l-Hasan ibni Harezhem adında bir imam vardı. İmam-ı Gazalî hazretlerinin İhya kitabını okuyunca beğenmeyip onu yakmayı emretti. Halkın elinde bulunanları da toplayıp bir Cuma günü yakılmasını kararlaştırdılar. O Cuma gecesinde Ebü'l-Hasan rüyasında gördü ki: Kendi ders okuttuğu caminin kapısından içeri girdi. Bir de ne görsün; caminin içinde Resulullah Efendimiz ve yanında Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer oturuyorlardı. İmam-ı Gazalî de orada ayakta duruyordu ve elinde İhya kitabını tutup; “Ey Allah'ın Resulü! Şu kimse benim hasmımdır.” deyip, sonra dizleri üzerine çöktü. İhya kitabını Resulullah Efendimize verip; “Ya Resulallah, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete uymayan, esasa muhalif olan bir yanlışlık var ise, ben Allahü tealaya tövbe ettim. Eğer sizin bildirdiğiniz dine uygun ise, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi.

Bunun üzerine Resulullah Efendimiz, İhya kitabını baştan sona kadar inceledi ve; “Vallahi bu elbette güzel bir kitaptır.” buyurdu, sonra onu Hazreti Ebu Bekr'e ve Hazreti Ömer'e verdiler. Onlar da inceleyerek bu kitap elbette güzeldir dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Adı geçen Ebü'l-Hasan'ın elbisesini soyun, iftira edenlere vurulduğu gibi had vurun!” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Böyle yapması yine senin sünnetini tazim içindi. Fakat yanıldı.” dedi. İmam-ı Gazalî de affetti. Ebü'l-Hasan uyanınca gördüklerini talebelerine anlattı. Tövbe etti. Bir ay, rüyasında yediği sopaların acısından rahatsız oldu, canı yandı. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopaların izi sırtında görüldü. Bu rüyasından sonra daima İhya kitabını okur, ona hürmet ederdi.
 

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin fıkıhla ilgili El-Veciz adlı eserinin kapak sayfası.

Şeyh Ebu Zeyd Endülüsî'nin naklettiği bu vakalar, İmam-ı Gazalî hazretlerinin manevi derecesini ve ona karşı gösterilecek edep ve hürmetin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. İslam âlimleri, "Hüccetü'l-İslam" ünvanına sahip olan bir zatın eserlerine ve şahsına dil uzatmanın, kişinin manevi hayatında karanlığa ve basiret kaybına yol açabileceğine dikkat çekmişlerdir.

Bu rivayetlerde öne çıkan hususlar şunlardır:

  • •
    Tövbe ve İstiğfarın Önemi: Ebu Zeyd hazretlerinin, hatasını anlar anlamaz tövbe etmesi üzerine gözlerinin tekrar görmeye başlaması, samimi bir pişmanlığın manevi engelleri kaldırdığına işaret eder.
  • •
    Manevi Ceza ve Suretler: Rüyada görülen hınzır (domuz) sureti, tasavvuf ilminde genellikle nefsin kötü sıfatlarını, dünya hırsını veya hakikati inkar eden bir karanlığı temsil eder. İmam-ı Gazalî'nin böyle bir kimseyi zincirle çekmesi, onun ilmi ve manevi otoritesiyle sapık fikirleri ve kötü ahlakı mağlup ettiğini simgeler.
  • •
    Âlimlere Hürmet: İslam geleneğinde "Âlimler peygamberlerin varisleridir" hadis-i şerifi uyarınca, büyük müctehidlere karşı takınılan tavır, kişinin kalbi selametini doğrudan etkileyen bir unsur olarak görülmüştür.

İmam-ı Gazalî hazretleri, hem aklî hem de naklî ilimlerde zirveye ulaşmış bir müceddid olarak, Ehl-i Sünnet itikadını bid'atçıların ve felsefecilerin saldırılarına karşı korumuş; yazdığı binden fazla eserle İslam dünyasının ilim ve ahlak temelini sağlamlaştırmıştır. Onun yolunu ve eserlerini rehber edinenlerin hidayete ereceği, ona düşmanlık besleyenlerin ise hüsrana uğrayacağı pek çok âlim tarafından dile getirilmiştir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin fıkıhla ilgili olarak yazdığı El-Vesit fi'l-mezheb adlı eserinin kapak sayfası (sağda). Darü'l-Kütübi'l-Mısriyye No: 312'de kayıtlı yazma nüshasının ünvan sayfası (ortada) ve yine Darü'l-kütübi'lMısriyye Mektebetü Talat Kısmı No: 206'da bulunan yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda).

İmam-ı Gazalî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Birgün bana bir taş lazım oldu. Dışarı çıkıp almak için hangi taşa elimi uzatsam, taş altın veya cevher oluyordu. Baktım, elimi uzattığım her taş cevher oldu. Nihayet bir taş bulamadan eve geri döndüm.”

İmam-ı Gazalî hazretleri, Selçuklu sultanı Sultan Sencer'in padişahlığı sırasında kendisi ile görüşmüş, ona mektup yazmış ve bizzat nasihatta bulunmuştur. Ayrıca, Sultan Sencer'e nasihat adlı bir risale yazmıştır. Sultan Sencer; Ehl-i Sünnet itikadında, dinine bağlı ve bidatleri reddeden bir padişah idi. 60 sene kadar tahtta kalmış olup, ilme ve ulemaya karşı çok hürmet eder, kendisi de ilimle meşgul olurdu. O zamanın en meşhur âlimi olan İmam-ı Gazalî hazretlerine haset edenler, İmam-ı A'zam'ın aleyhinde bulunuyor diye iftira ederek, Sultan Sencer'e şikayet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, İmam-ı Gazalî'yi yanına davet edip, görüşmek istediğini bildirdi. Durum İmam-ı Gazalî'ye iletilince bazı mazeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencer'e mazeretini bildirmek ve nasihat etmek üzere bir mektup gönderdi. Bu mektubun tercümesi şöyledir:

“Allahü teala padişah-ı İslam'ı, İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasiptar kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hâkim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır. Cenab-ı Hakk'ın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedî sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü tealanın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedî padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” Mademki Allahü teala sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir gün de kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hale gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedî olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen baki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz.

Tus ahâlisine merhamet et. Çok zulüm görmüşlerdir. Şimdi de sıkıntı içindedirler... Kadınlarıyla, çocuklarıyla, aç ve sefil olarak yaşıyorlar... Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim halim şudur: Elliüç senelik bir ömür yaşamış bulunuyorum. Bunun kırk senesi, ilim öğrenmek ve öğretmekle geçti. Yirmi senem, Sultan Şehit'in (Melikşah'ın) saltanatı zamanında geçti. Sultan Melikşah'tan İsfehan'da ve Bağdat'ta bulunduğum sıralarda pek çok iltifat ve ikram gördüm. Çok defa mühim işlerde, Emirü'l-Müminîn ile onun arasında elçilik vazifesi yaptım. Din ilimlerinde, yediyüz kitap yazmaya muvaffak oldum. Yani dünyanın her türlü saadetini gördüm. Fakat hepsini terk ettim. Bir müddet Beyt-i Mukaddes'te (Kudüs'te) kaldım. Halilullah İbrahim Aleyhisselam'ın mübarek türbesinde ahdettim, bundan sonra hiçbir sultanın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir sultandan en ufak bir şey kabul etmeyeceğim. Münazarayı terk edeceğim dedim. Oniki seneden beri bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu hususta mazur gördüler.

Şimdi beni huzurunuza çağırdığınıza dair bir haber almış bulunuyorum. Emre itaat olsun diyerek, Musa Rıza hazretlerinin mübarek türbesine kadar geldim. İbrahim Aleyhisselam'ın mübarek makamında yaptığım ahdi bozmamak için, ordugâha kadar da geldim. Bu türbede, kabrin baş ucunda diyorum ki: “Ey Resulullah'ın torunu, sen şefaatçi ol ki, Allahü teala padişah-ı İslam'ı (Sultan Sencer'i), dünya sultanlığında babalarından daha ileriye gitmeye muvaffak etsin. Ahiret sultanlığında, saadetinde ise, Süleyman Aleyhisselam'ın derecesine eriştirsin. Halilullah İbrahim Aleyhisselam'ın makamında yapılan ahde hürmet etmesi için muvaffakiyet versin. Gönlünü Hakk'a çevirip, halkı bırakan bir kimsenin (İmam-ı Gazalî'nin) kalbini perişan eylemesin.” İnanıyorum ki, hakkınızda böyle dua etmem, Hak tealanın dergâhına yüz tutmam, resmî olarak yanınıza gelmemden daha faydalıdır. Eğer bunu kabul etmeyip, gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lazım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermanınızı kabul etme yolunu seçerim.  Allahü teala, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın ahirette utanmaktan muhafaza etsin... Vesselam.”

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin El-Vesit adlı eserine, Hamza bin Yusuf Hamevî'nin yazdığı Şerhu Müşkilati'l-Vesit adlı eserin yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada). Eser Darü'l-kütübi'lMısriyye No: 282'de kayıtlıdır. İbnü's-Salah'ın yazdığı Şerhü Müşkilû'lVesit adlı eserin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Darü'l kütübi'lMısriyye no: 260'de kayıtlıdır (solda).

Bu mektup Sultan Sencer'e ulaşınca, mademki Meşhed'e gelmiş, ordugâhımıza az bir mesafe var, oradan gelmek güç bir iş değildir diyerek, gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine İmam-ı Gazalî, Sultan Sencer'in yanına geldi. Huzuruna girince ayağa kalkıp, İmam-ı Gazalî'yi karşılayıp kucakladı. Sonra da kendi tahtına onu oturttu. Çok hürmet gösterdi. İmam-ı Gazalî oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, Kur'an-ı Kerim'den bir miktar oku buyurdu. Talebesi de mealen; “Allah kuluna kâfi değil mi?” buyurulan, Zümer suresi 36. ayetini okuyunca, İmam-ı Gazalî “Evet.” dedi. Daha sonra söze başladı. Sultana karşı şöyle konuştu:

“Bismillahirrahmanirrahim. Allahü tealaya hamd olsun. Kurtuluş ancak müttekîler, takva sahibi olanlar içindir. Düşmanlık da ancak zalimleredir. Mülk-i İslam baki olsun, İslam âlimlerinin âdeti şöyledir: İslam meliklerinin huzuruna girdiklerinde; dua, sena, nasihat ve bir ihtiyacın giderilmesi hususunda konuşma yaparlar.

Dua hususunda evla olan, gece karanlıklarında Hak tealaya gizlice münacat etmek, yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan dualarda riya, gösteriş ihtimali var. Hâlis olmayan böyle dualar ise, Hak teala indinde müstecap değildir. Bu huzurda meth ve övgüde bulunmak da riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, güneşin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyacı yoktur. Güzellik kemale ulaşınca, övenlerin pazarını bozar, bunların eli boş kalır. Meth ve senadan maksat ise bir işi yükseltmektir...

Bu dört husustan en mühim olan, nasihat ve ihtiyacı gidermektir. Nasihat öyle bir mertebedir ki, onun beratı, izni, Risalet kaynağından alınır. Resulullah buyurdu ki: “Size iki vaiz (nasihatçı) bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasihatçı ölümdür. Konuşan ise Kur'an-ı Kerim'dir.” Dikkat et, susan nasihatçı ölüm, lisan-ı hâliyle ne söylüyor ve konuşan nasihatçı ne söylüyor? Susarak, hâliyle nasihat eden ölüm diyor ki: Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince aniden pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım muamelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; padişahlar, vefat etmiş olan padişahlara, emirler de, vefat etmiş geçip gitmiş olan emirlere baksınlar. Melikşah, Alparslan, Çağrı Bey toprak altından hâlleriyle şöyle nida ediyorlar: “Ey Padişah, ey gözümüzün nuru, sakın sakın unutma ki, biz nerelere sevk edildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme! Şöyle vasiyet ederler: Benden bir kelime kabul et ki, bu; “Lâ ilâhe illallah”dır. Bunu daima dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl iman, bunu söylemekle istikrara kavuşur. Buyuruldu ki: “İman, suyunu taatten alır. Kökü adalet ile, devamı Hakkı zikretmek ile kaimdir.” Bunların hepsini yapıp ahiret azabından kurtulursan da, kıyamette sualden kurtulamazsın. Hadis-i şerifte; “Her biriniz çobansınız ve herkes emri altında bulunanlardan mesuldür...” buyuruldu.

Ey Padişah! Hak tealanın hak nimetini eda eyle ki, nimet; doğru iman, doğru itikat, güleryüz ve güzel ahlâktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elinde, diğerleri Hediyye-i İlahî'dir. Mademki Allahü teala bu nimetleri sana ihsan etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrum etme ki, küfran-ı nimet etmiş olmayasın ve ey ayakta duran emirler! (vezirler, kumandanlar!) Eğer devletinizin mübarek ve daimî olmasını istiyorsanız, nimetin kadrini biliniz. Nimeti, felaket ve bedbahtlıktan ayırt ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin maliki olan başka bir padişahınız vardır. Yarın kıyamette, herkesi hesaba çekecek ve; “Benim nimetimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz?” buyuracak. Meliklerin kalbleri, Allahü tealanın hazineleridir. Rahmet, azap ve cezaya dair yeryüzünde her ne vuku bulsa, meliklerin gönülleri vasıtasıyla olur. Allahü teala; “Kendi hazinemi size emanet ettim. Sizin dilinizi o hazinenin kilidi yaptım, korudunuz mu yoksa emanete ihanet mi ettiniz?” diye soracak. Hazineine ihanette bulunan, bir mazlumun hâlini padişahtan gizleyendir.

Bir ihtiyacın arz edilmesine gelince, benim bir umumî, bir de hususi olmak üzere iki hacetim vardır. Umumî olan şudur: Tus ahâlisi zulümden yanmış helak olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsuller tamamıyla mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teala da sana acısın. Açlık dert ve belasıyla Müminlerin boynu ve belleri kırıldı...

Hususi hacetim ise şudur: Ben, on iki seneden beri halktan uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahrü'l-mülk, Nişabur Medresesi müderrisliğini kabul etmem için ısrar etti. Ben ona; “Bu zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer.” demiştim. Bu gün ise iş o raddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rüyada görseydim, karışık rüyadır derdim. Bunların aklî ilimler ile alakalı olanlarında eğer bir kimsenin itirazı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı gibi manalar çoktur. Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi bir sözümü açıklayıp isbat edebilirim. Böylece meseleyi açıklığa kavuştururum. Bu gayet kolaydır. Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin aleyhinde bulunmuşum diye söz söylüyorlarmış. İşte buna asla tahammül edemem. Allahü tealaya yemin ederim ki, ben, Ebu Hanife'nin ümmeti Muhammed arasında, fıkıh ilminin inceliklerinde ve manasında en büyük âlim olduğunu kesin olarak kabul etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm olduğunu veya bir şey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.

Sizden şunu isterim ki; beni, Nişabur'da, Tus'ta ve diğer bütün şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi hâlimde kalayım. Bu zaman, benim sözlerime tahammüllü değildir vesselam.”
 

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Batınî sapık fırkasını reddeden Fedaihû'l-Batıniyye adlı eserinin kapak sayfası.

Sultan Sencer, İmam-ı Gazalî hazretlerini dikkatle dinledikten sonra şu cevabı verdi: “Söylediğin bu sözleri duymak ve İmamı A'zam hakkındaki güzel kanaatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duyması için, onları burada toplamamız lazımdır. Büyük İslam âlimleri hakkındaki kanaatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifadeleri yazmanızı istiyorum. Tedristen, ders verme işinden muaf tutulma arzuna gelince, bu mümkün değil. Fahrü'l-mülk, seni Nişabur müderrisliğine celb edebilmiştir. Biz, senin namına medreseler yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan meseleleri öğrensinler, müşkül meselelerini hâlletsinler.”

Ancak İmam-ı Gazalî hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını, kendi memleketi Tus'ta kitap yazmak, insanları irşat etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında iken vefat etti.

Seyyid Mustafa Bekrî anlatır: “Ben, Medine-i Münevvere'de mescid-i Nebevî'nin hizmetkârı, temizleyicisi idim. Her akşam Resulullah Efendimizi rüyada görüyordum. Her gördüğümde de tebessüm buyururlardı. Ben de vazifemi iyi yapmışım diye sevinirdim. Bir akşam Resulullah Efendimizi ağlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resulullah Efendimiz bana dönerek buyurdu ki: “Ey Mustafa, sen üzülme! Hizmetinde bir kusur işlemedin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taşıyan birisi vefat etti.” Sonra öğrendik ki, o gün İmam-ı Gazalî hazretleri vefat etmiş.

Vefatı: İmam-ı Gazalî hazretleri, 505 (m. 1111) senesinde, Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, taat ve Kur'an-ı Kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, malikim! Emrin başım gözüm üzere olsun.” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdi. Gördüler ki, İmam-ı Gazalî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim etmişti. Başı ucunda şu beytler yazılıydı:

Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma, 

Şöyle söyle, üzülen o din kardaşlarıma: 

Sanmayınız ki, sakın, ben ölmüşüm gerçekten. 

Vallahi siz de kaçın, buna ölüm demekten. 

Ben sadrın içindeyim, bu ceset ise bana,

Ev gibi, gömlek gibi örtü olmuştu, cana! 

Ben bir inciyim, örtüm, hicabım bir sadeftir, 

Sübhan ile ülfetim, beni beri etmiştir.

Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim, 

Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim. 

Beni tahlis eyleyen Rabbime hamd ederim, 

Bana yüksekte makam verene hamd ederim. 

Bu sabah aranızda bir ölü gibiydim,

Ve bir müddet yaşadım ve sonra kefen giydim. 

Levh'te durup, okurum yazılı olanları,

Ve bütün nidaları; görüp yaklaşmaları.

 Anlayınız sırrımı onda bir haber vardır, 

Ve bilin ki sözümün altındaki manadır. 

İşte rihlet eyledim, arkada sizi bıraktım, 

Dünyadaki yurdumu, hayalimden çıkardım. 

Sakın sanmayınız ki, ölüm, daim ölmektir, 

Biliniz ki hayattır ve ne yüksek gayedir. 

Sanmayın ölüm, azap, şiddet, elem çekmektir,

O sadece bir evden, başka eve geçmektir. 

Azığınızı alın ve yola hazırlanın, 

Eğer aklınız varsa, başka şeye kanmayın! 

Ben kendim nasıl isem, sizi öyle bilirim

, İtikadımca size, hep kendim gibi derim. 

Aslında hepimizin unsuru birdir bizim, 

Böyle toplandığını görürüz cismimizin.

 Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız, 

Biz gittik, biliniz ki, sırada siz varsınız. 

Yalvarırım Allah'a, kendime rahmet için, 

Ve Rabbim dostlarıma çok merhamet eylesin. 

Son sözüm olsun size “aleyküm selam” dostlar! 

Allah selamet versin, diyecek başka ne var.

Vefatı, Tus'ta ve duyulduğu İslam ülkelerinde büyük bir acı uyandırdı. İlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yanılar, ağladılar. Birçok edip, âlim ve arifler, ölümüne mersiyeler yazdı. Çünkü öyle bir kimse vefat etmişti ki, yerinin doldurulması çok güçtü.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Tehafütü'l-felasife adlı eserin kapak sayfası. Eserde felsefecilerin küfre düştükleri veya sapıttıkları noktalar birer birer gösterilmiştir.

İmam-ı Gazalî hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessac'ın koymasını vasiyet etmişti. Şeyh, bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler; “Size ne oldu? Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim...” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, o da mecbur kalarak şunları anlattı: “Ne zaman ki, İmam-ı Gazalî hazretlerinin cenazesini (naaşını) mezarın içine koydum. Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi: Muhammed Gazalî'nin elini, Seyyidü'l-mürselîn Muhammed Mustafa'nın (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy. Ben denileni yaptım. İşte, mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmam-ı Gazalî'nin buyurduğu güzel sözlerden bazıları:

  • •
    “Allahü tealanın verdiği nimeti, O'nun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).” 
  • •
    “Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allahü teala, senin iyiliğini senden daha iyi bilir.” 
  • •
    “Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!”
  • •
    “Bil ki, kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de uygun değildir.”
  • •
    “Sabır, insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Çünkü çok noksandırlar. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur. Çünkü çok kâmildirler.”
  • •
    “Allahü tealanın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teala ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.” 
  • •
    Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde, bu günü elden kaçırmamak, bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, bütün azalarını haramdan koru.” 
  • •
    “Ey nefsim, sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeyi, bu gün tövbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.”
  • •
    “Astronomi ve anatomi bilmeyen, Allahü tealanın varlığını ve kudretini anlayamaz.”
  • •
    “Üç kimse, Kur'an-ı Kerim'in manasını anlayamaz: Birincisi, Arabîyi iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan cahil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fasık. Üçüncüsü itikat bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmeyen bidat sahibi de Kur'an-ı Kerim'i anlayamaz. (Ehl-i Sünnet itikadından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için, bidat sahibi olan Kur'an-ı Kerim'in manasını anlayamaz. Çünkü bidatin zulmeti kalbi karartır.)” 

Eserlerinden seçmeler:

İmam-ı Muhammed Gazalî, Kimya-i se'adet kitabında buyuruyor ki: Müslüman olan bir kimseye ilk önce; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah”ın manasını bilmek ve inanmak farzdır. Bu kelimeye (Kelime-i tevhit) denir. Her Müslümanın, Kelime-i tevhidin manasına hiç şüphe etmeden, yalnız inanması yetişir. Bunları, delil ile isbat etmesi ve akla uydurması farz değildir. Resulullah Efendimiz Araplara, delil ile bilmelerini ve bu delilleri de söylemelerini, şüphelerini araştırıp, bunların çözülmesini emir buyurmadı. Yalnız inanmalarını, şüphe etmemelerini emreyledi. Herkesin böyle kısaca iman etmesi yetişir. Fakat her şehirde birkaç din âliminin bulunması farz-ı kifayedir. Bunların, delilleri bilmesi, şüpheleri gidermesi, sualleri çözmeleri vaciptir. Bunlar, Müminlerin çobanı gibidir. Bir taraftan, onlara itikat, yani iman bilgisi öğretir. İtikatlarını korur. Bir taraftan da din düşmanlarının iftiralarına cevap verirler.

Kelime-i tevhidin manasını Kur'an-ı Kerim bildirmekte ve Resulullah Efendimiz de bu bildirilenleri açıklamaktadır. Eshabı Kiram'ın hepsi, bu açıklamaları öğrendi ve kendilerinden sonra gelenlere bildirdiler. Eshab-ı Kiram'ın bildirdiklerini hiç değiştirmeden, olduğu gibi kitaplara geçirerek bizlere ulaştıran yüksek din âlimlerine “Ehl-i Sünnet” denir. Herkesin, Ehl-i Sünnet itikadını öğrenmesi, bu inançta birleşmeleri, sevişmeleri lazımdır. Saadetin tohumu, bu itikattadır.


 

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı ve Allahü tealanın isimlerinin manalarını açıklayan El-Maksadü'l-esna fi şerhi esmaillahi'l-hüsna adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser köprülü Kütüphanesi No: 732'de kayıtlıdır.

Kelime-i tevhidin manasını, Ehl-i Sünnet âlimleri şöyle bildiriyor: İnsanlar yoktu. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, O yaratmıştır. Bu yaratan birdir. Ortağı benzeri yoktur. Bir ikincisi yoktur. O, hep vardı. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. O'nun hep var olması lazımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyacı yoktur. O'na muhtaç olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyi var eden, her varı her an varlıkta durduran O'dur. O, madde değildir, cisim değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yoktur, ölçülmez. Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayale gelen her şey, O değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar, hep O'nun mahluklarıdır. O, mahlukları gibi değildir. Akla, vehme, hayale gelen her şeyi, O yaratmaktadır. Yukarda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yoktur. Her varlık, Arş'ın altındadır. Arş ise, O'nun kudreti, kuvveti altındadır. O, Arş'ın üstündedir. Fakat bu, Arş O'nu taşıyor demek değildir. Arş, O'nun lütfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arş'ı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. O'nda değişiklik olamaz. O'nun sıfatları vardır. Sıfat-ı sübutiyye'si sekizdir: Hayat, İlm, Sem', Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvindir. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusurdur. O'nda kusur, noksanlık yoktur.

Allahü teala, kullarına, Peygamberler “aleyhimüsselam” gönderdi. Bu büyük insanlar vasıtası ile kullarına, saadete ve felakete sebep olan işleri bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, son peygamberi olan Muhammed Aleyhisselam'dır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her yere, her millete peygamber olarak gönderilmiştir. Bütün insanların, meleklerin ve cinlerin peygamberidir. Dünyanın her yerinde, herkesin, O yüce Peygamber'e tâbi olması, uyması lazımdır.

İmam-ı Gazalî hazretleri Kimya-i se'adet kitabında, beşinci babda buyuruyor ki: Bir kimsenin dünya ticareti, ahiret ticaretine mâni olursa, bu kimse bedbahttır, zavallıdır. Bir çömlek almak için, altın kupa verene ne denir? Dünya, saksı parçası gibidir. Hem kıymetsizdir, hem de çabuk kırılır. Ahiret ise, altından kupa gibidir ki, hem çok kıymetlidir, hem de dayanıklıdır, kırılmaz. Hatta hiç tükenmez. Dünya ticaretinin ahirete yaraması için ve Cehennem'e sürüklememesi için, çok uğraşmak lazımdır, insanın sermayesi, dini ve ahiretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için, çok uyanık olmak lazımdır. Dinini kayırmak isteyenler yedi şeye dikkat etmelidir:

1- Her sabah şöyle niyet etmelidir ki; kendisinin ve evlat ve ailesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü tealaya rahat ve temiz ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum demelidir. O gün Müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat, emr-i ma'rûf, nehy-i münker yapmayı, kalbinden geçirmelidir. Namazda kusur edenlere, günah işleyenlere, emr-i ma'rûf yapmalı, onlara göz yummamalıdır. Böyle niyet eden bir tüccar, bir memur, bir öğretmen, bir hâkim ve bir subay, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır. Onun her işi, ibadet olur. Dünyada kazandığı şeyler de, caba olur.

2- En az, binlerce insan çalışmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaşayamayacağını düşünmelidir. Mesela, çiftçi, fırıncı, dokumacı, demirci, iplikçi ve daha nice sanatkârlar, hep onun için çalışıyor. O hepsine muhtaçtır. Herkes onun için çalışıp, ona hazırlayıp da, onun boş oturması, kimseye faydalı olmaması doğru olur mu? Bu dünyada herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lazımdır. Her Müslüman böyle düşünmelidir. Vazifesine başlarken, Müslüman kardeşlerime yardım etmek, onları rahat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim işimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceğim demelidir. Her Müslüman iyi bilsin ki; bütün sanatlar, farzı kifayedir. Bunu düşünerek, bir sanata yapışmak, ibadet etmek olur. İster kitaplı kâfirler keşfetsin, ister kitapsız kâfirler bulsun, her sanatı öğrenmek ve hele, harp vasıtalarını en modern, en ileri şekilde yapmaya çalışmak farzdır. Bu vasıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, dersleri mekteplerde, bu niyetle okutmak ve okumak hep ibadet olur. Namaz kılan insanın bu niyetle, her işi ibadet olur. Namaz kılmayanların her hareketi de günah olur. O halde, her Müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalıdır. İş görürken niyetin doğru olmasına alamet, insanlara faydalı olan bir meslek, bir sanat seçmektir. Yani, öyle bir iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, Müslümanlar sıkıntı çekerdi. O hâlde, keyif, oyun ve benzerlerine, sanat dense de ve haram işleyenlere sanatkâr ismi verilse de, bunları yapmak ibadet olmaz. Hatta haram olmayan, mubah olan, fakat insanlara lüzumlu olmayan sanatları seçmemelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “En iyi ticaret, bezzazlıktır, kumaş satmaktır. En iyi sanat, terziliktir.”

3- Dünya işleri, ahiret için çalışmaya mâni olmamalıdır. Ahiret için ticaret yeri camilerdir. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de, Münafikun suresi, dokuzuncu ayetinde mealen buyuruyor ki: “Mallarınız ve çocuklarınız, Allahü tealayı hatırlamanıza mâni olmasın!” Halife Ömer buyurdu ki: “Ey tüccarlar! Önce ahiret rızkını kazanın! Sonra dünya rızkına çalışın!” Ticaretle meşgul olan büyüklerimiz, sabah ve akşamları ahiret için çalışır, Kur'an-ı Kerim okur, ders dinler, tövbe ve dua eder, ilim öğrenir ve gençlere öğretirlerdi. Kelle kebabı, sabah çorbası gibi şeyleri çocuklar ve zımmîler satardı. Çünkü Müslümanlar, sabah, akşam camilerde bulunurdu. İnsanların amellerini yazan ikişer melek, her sabah ve akşam değişmektedir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Melekler insanların amel defterlerini götürdükleri zaman, başında ve sonunda iyi iş yazılı ise, gün ortasında yapılanları ona bağışlarlar.” Yine buyurdu ki: “Gündüz ve gece melekleri, sabah ve akşam, gidip gelirken birbirleri ile karşılaşırlar. Hak teala, (giden meleklere), kullarımı nasıl bıraktınız? buyurur. Ya Rabbî! Namazda bulduk ve namaz kılarken bıraktık, derler. Allahü teala da, şahit olun, onları affettim buyurur.” Müslüman tüccarlar, sanat sahipleri, gündüzleri de, ezan sesini duyunca, işini hemen bırakıp, camiye koşmalıdır. Büyüklerimiz; “Ticaretleri, satışları, Allahü tealayı unutmalarına sebep olmaz.” (Nur suresi: 37) ayet-i kerimesine mana verirken diyor ki, demirciler vardı. Demir döverken, ezan okununca, çekici kaldırmış iken, demire vurmaz, bırakıp namaza koşarlardı. Ve terziler vardı. İğneyi sokunca, ezan okunsaydı, o hâlde bırakıp, cemaate koşarlardı.

4- Çarşıda, işte Allahü tealayı zikir, tesbih etmeli, her an O'nu hatırlamalıdır. Dili ve kalbi boş kalmamalıdır. İyi bilmelidir ki, o anda kaçırdığını, bütün dünyayı verse, bir daha eline geçiremez. Gafiller arasındaki zikrin sevabı çok olur. Resulullah buyurdu ki: “Gafiller arasında Allahü tealayı zikreden kimse, kurumuş ağaçlar arasında bulunan yeşil fidan gibidir ve ölüler arasındaki canlı gibidir ve harpte kaçanlar arasında, arslan gibi dövüşenler gibidir.” Bir kere de buyurdu ki: “Çarşıya girerken, lâ ilâhe illallah, vahdehu lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü, yuhyi ve yümit, ve hüve hayyün lâ yemut, biyedihi'l-hayr, ve hüve alâ külli şey'in kadir diyen kimseye, ikimilyon sevap yazılır.” Cüneyd-i Bağdadî “kuddise sirruh” buyurdu ki: “Pazarda çok kimse vardır ki, sofîler halkasında oturanlardan daha kıymetlidirler.” Bir kere de buyurdu ki: “Öyle kimse tanıyorum ki, pazarda her gün üçyüz rekat namaz kılmakta ve otuzbin tesbih okumaktadır.” Bazısı demiştir ki, bu kimse, kendisidir. Hulasa, dine, ibadetine yardım niyeti ile dünyaya çalışanlara, hep böyle sevap vardır. Yalnız para kazanıp, dünya malı toplamak için çalışanlar, sevaptan mahrum kalır. Hatta bunlar, camide, namazda iken de, kalbleri dükkanın hesabındadır. Fikirleri dağınıktır.

5- Dünya işlerine çok düşkün olmamalıdır. Sabah namazı kılmadan ve kitap okuyup birkaç şey öğrenmeden işe gitmemeyi adet edinmelidir. İhtiyacı kadar dünyalık kazanınca, ahireti kazanmakla meşgul olmalıdır. Çünkü ahiret hayatı sonsuzdur ve ona ihtiyaç daha çoktur ve ahiret ticaretinde iflas etmek üzeredir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-i Gazalî hazretlerinin Bidayetü'l-Hidaye kitabının kapak sayfası.

İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin hocası Hammad, ticaret yapardı. Başörtüsü satardı. Her gün, iki habbe kazanınca eşyayı toplar pazardan çıkardı. Büyüklerden bazıları dükkana, haftada iki gün giderdi. Bir kısmı da, Cuma'dan başka her gün gider, öğle namazında geri dönerdi. Bir kısmı nihayet ikindiye kadar alış veriş ederdi. Hepsi ihtiyacı kadar kazanınca camiye gider, ibadetle, ilim öğrenmekle akşamı yapardı.

6- Şüpheli şeylerden kaçınmalıdır. Harama yaklaşan zaten, asi, fasık olur. Kalbine sıkıntı getiren şüpheliyi almamalıdır. Zalimlerle, hile, hıyanet edenlerle, yemin ile satanlarla, dükkanında haram şey satanlarla alış veriş etmemelidir. Zalimlere, fasıklara veresiye satmamalıdır. Çünkü öldükleri zaman üzülür. Halbuki zalimler (yani Müslümanlara ve İslamiyete eli ile dili ile kalemi ile zarar yapanlar) ölünce üzülmek günahtır. Onlara yardım etmek caiz değildir. Velhasıl, herkesle muamele etmemelidir. Doğru insan aramalıdır. Bir zaman vardı ki, bir tacir, her istediği ile muamele edebilirdi. Çünkü herkes, alış veriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket ediyordu. Sonraları öyle zamanlar geldi ki, birkaç kişi ile muamele edilemezdi. Daha sonraları ise, ancak birkaç kimse ile muamele edilebilir oldu. Bir zaman gelmek korkusu vardır ki, alış veriş edecek kimse bulunamayacaktır. Bunu çok zaman önce, söylemişlerdir. Bizler, belki de, büyüklerimizin korktuğu o zamana kaldık. Kim ile olursa olsun, alış veriş edilmektedir...

7- Alış veriş yaptığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini iyi ve doğru hesap etmelidir. Kıyamette, bunların hepsinden hesap vereceğini bilmelidir. Büyüklerden biri, bir bakkalı rüyada görüp, Allahü teala sana ne yaptı dedi. Önüme ellibin sahife koydular. Ya Rabbî! Bu sahifeler kimlerindir dedim. Ellibin kişi ile alış veriş yapmışsın. Her sahife, bunların birisi ile olan muameleni göstermektedir dediler. Baktım, her sahifede bir kimse ile olan muamelemin inceden inceye yazılmış olduğunu gördüm, dedi. Bir kuruş hile yapan, bir kuruş hak yiyen, cezasını çekecektir ve hiçbir şeyin yardımı olmayacaktır.”

Ahiretin dünyadan daha iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insanı fakir yapar. Sonsuz saadete, ebedî rahatlığa sebep olacak, birkaç senelik fakirliğe elbette katlanılır. Nitekim birçok kimse, birkaç şey kazanmak için, fırtınalı, karlı havalarda, sıkıntılı yolculuklara, bir rütbeye, dereceye yükselmek için de nice mahrumiyetlere katlanıyor. Halbuki ölüm gelince, bütün kazançları elden çıkmakta, boşuna çalışıp didinmiş olmaktadırlar.

Helal kazanmak: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Helal kazanmak her Müslümana farzdır.” Helal kazanabilmek için, önce helali öğrenmek lazımdır. Helal ve haram meydandadır. İkisi arasında şüpheli olanları tanımak güçtür. Şüphelilerden sakınmayan, harama düşer. Burada da, herkese çok lazım olanları kısaca bildirelim. Hepsini dört bab içinde sıralıyalım:

1- Helal kazanmanın üstünlüğü ve sevabı: Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Müminun suresi, elliikinci ayetinde mealen buyuruyor ki: “Ey Peygamberlerim (salavatullahi aleyhim ecmain)! Helal ve temiz yiyiniz ve bana layık ibadetler yapınız!” İşte, Resulullah Efendimiz bunun için; “Helal kazanmak her Müslümana farzdır.” buyurdu. Ve buyurdu ki: “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan, kırk gün helal yerse, Allahü teala, onun kalbini nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya muhabbetini, kalbinden giderir.” (Dünyalık kazanmak için çalışmak günah değildir. Dünyalık sevgisi, dünyaya gönül bağlamak günahtır.) Sa'd bin Ebu Vakkas dedi ki: “Ya Resulallah! Dua buyur da, Allahü teala, benim her duamı kabul etsin!” Cevabında buyurdular ki: “Dua kabul olmak için, helal lokma yiyiniz!” Bir hadis-i şerifte; “Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua, nasıl kabul olunur?” Bir kere de buyurdu ki: “Haram yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabul olmaz (sevabına kavuşamazlar).” Yine buyurdu ki: “On liralık elbisenin, bir lirası haram olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabul olmaz.” Yine buyurdu ki: “Haram ile beslenen vücudun ateşte yanması daha iyidir.” Yine buyurdu ki: “Malın helalden mi, haramdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehennem'e, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teala, onlara acımayacaktır.” Yine buyurdu ki: “İbadet on kısımdır, dokuz kısmı, helal kazanmaktır.” Bir defa da buyurdu ki: “Helal kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günahsız olarak yatar. Allahü tealanın sevdiği kimse olarak kalkar.” Yine buyurdu ki: “Allahü teala buyuruyor ki; haramdan kaçınanlara hesap sormaya utanırım.” Ve buyurdu ki: “Bir dirhem faiz (almak ve vermek), otuz zinadan daha günahtır.” Ve buyurdu ki: “Haram maldan verilen sadaka kabul edilmez. Saklanırsa, Cehennem'e gidinceye kadar, ona yolluk olur.”

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Cevahirü'l-Kur'an adlı eserinin kapak sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Faysalü't-tefrika beyne'l-İslam ve'z-zandaka adlı eserinin kapak sayfası. Kitabın içinde yine müellife ait Risaletü'l-va'ziyye, Mişkatü'l-envar, Risaletü'l-akaid, Ve'l-va'zü ila Melikşah, Risaletü't-tevhid ve Kitabü't-tecrid fîkelimeti't-tevhid risaleleri vardır.


Hazreti Ebu Bekr, hizmetçisinin getirdiği sütü içti. Sonra helalden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti (kustu). O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra; “Ya Rabbî! Elimden geleni yaptım. Midemde ve damarlarımda kalan zerrelerden sana sığınırım.” diye yalvardı. Hazreti Ömer de, Beytülmala ait zekat develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içtiği zaman, böyle yapmıştı. Abdullah bin Ömer buyuruyor ki: “Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça, kabul edilmez, faydası olmaz.” Süfyan-ı Sevrî buyuruyor ki: “Haram para ile sadaka veren, cami yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan kimseye benzer ki, daha çok pislenir.” Yahya bin Muaz buyuruyor ki: “Allahü tealaya itaat etmek, bir hazineye benzer. Bu hazinenin anahtarı dua, anahtarın dişleri de helal lokmadır.” Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî buyuruyor ki: “Hakiki imana kavuşmak için, dört şey lazımdır: Bütün farzları edeple yapmak, helal yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeye sabretmek.”

Büyükler buyuruyor ki: “Kırk gün şüpheli lokma yiyenin kalbi kararır ve lekelenir.” Abdullah bin Mübarek buyuruyor ki: “Şüpheli olan bir kuruşu sahibine geri vermeyi, bin lira sadaka vermekten daha çok severim.” Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki: “Haram yiyenlerin yedi azası, istese de, istemese de günah işler. Helal yiyenlerin azası, ibadet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.” Helal kazanmanın ehemmiyetini gösteren daha nice hadis-i şerifler ve büyüklerin sözleri vardır. Bunun içindir ki, vera sahipleri haramdan çok sakınmışlardır. Bunlardan biri Vüheyb bin Verd idi ki, nereden geldiğini anlamadan bir şey yemezdi. Birgün annesi, buna bir bardak süt vermişti. Sütü nereden aldığını ve parasını nereden verdiğini ve kimden aldığını sordu. Hepsini anlayınca, bu koyun nerede otlamış dedi. Müslümanların hakkı bulunan bir yerde otlamıştı. Sütü içmedi. Annesi; “Oğlum! Allahü teala sana rahmet etsin, iç!” dedi. Ona; “Günah işlemekle rahmetine kavuşmak istemem.” dedi ve içmedi. Bişr-i Hafî'ye (kuddise sirruh); “Ne yiyip, nereden geçiniyorsun?” dediklerinde; “Herkesin yediği yerden. Amma, yiyip de gülen ile yiyip de ağlayan arasında çok fark vardır.” buyurdu.

2- Helal ve haramda veranın (Şüphelilerden sakınmanın) dereceleri: Helalin ve haramın dereceleri vardır. Bazı şey helaldir, bazısı helal ve güzeldir. Bazısı da daha güzeldir. Haramların da bazısı çok fena bir kısmı ise az fenadır. Nitekim hastalığın dereceleri de çeşitlidir. İnsanların haramdan ve şüphelilerden kaçınmaları, beş derecedir:

Birinci derece: Bütün Müslümanların verasıdır ki, İslamiyetin haram dediği şeylerden kaçınmaktır. Bu en aşağı derecedir. Bu derece veradan da nasibi olmayanların adaleti yoktur. Bunlara (Asi) ve (Fasık) denir. Bunların da dereceleri vardır.

İkinci derece: Salihlerin verasıdır ki, haramlarla beraber, şüphelilerden de kaçınmaktır. Şüpheliler de, üç kısımdır: Bazısından sakınmak vaciptir. Bazısından, müstehaptır. Bazısından sakınmak ise, vesvesedir, kuruntudur ve faydasızdır. Mesela, belki birinin mülküdür diye av eti yememek (ve belki Besmelesiz kesilmiştir veya kitapsız kâfir ve mürted tarafından kesilmiştir diyerek, kasaptan et almamak) ve belki sahibi ölüp vâris eline geçmiştir diye, ariyet yani ödünç aldığı evden çıkmak, hep kuruntudur. Bu şüpheleri gösterecek bir nişan, alamet olmadıkça, kuru düşünce, vesvese olup, hiç faydası yoktur.

Üçüncü derece: Müttekîlerin verasıdır ki, haram ve şüpheli olmayıp, helal olup, fakat şüpheli veya harama sebep olmak korkusu olan şeylerden sakınmaktır. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kimse, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, müttekî olamaz!” Hazreti Ömer buyurdu ki: “Bizler harama düşmek korkusu ile, helallerin onda dokuzundan kaçındık.” Bunun içindir ki, yüz dirhem gümüş alacağı olan bir kimse, doksandokuz dirhem alırdı. Ağır gelmek korkusundan, tamamını alamazdı. Ali bin Ma'bed diyor ki, bir evde kiracı idim. Birgün, birisine mektup yazmıştım. Mektubu duvarın tozu ile kurutmak hatırıma geldi. Sonra dedim ki, bu duvar, benim malım değildir, kurutmamalıyım. Fakat yine dedim ki, bu kadarcık şeyin zararı olmaz. Duvardan toprak alıp mürekkebi kuruttum. O gece rüyada, birisi dedi ki: “Duvar toprağının zararı olmaz diyenler, yarın kıyamet gününde anlarlar.” Bu derecede olanlar, en küçük şeyden sakınırlar. Belki, bu şey, büyük şeylere yol açar derler. Yahut ahirette müttekîlerin derecesinden düşmemek için sakınırlar. Bunun içindir ki, Hasan bin Ali çocuk iken zekat malından ağzına bir hurma koymuştu. Hazreti Resulullah; “Pis pis onu at!” buyurmuştu.

Halife Ömer bin Abdülaziz'in yanına ganimet eşyasından misk getirdiler. Burnunu tıkadı. Bunun faydası kokusudur. Bu ise, Müslümanların hakkıdır dedi. Büyüklerden biri, bir gece, bir hastanın başında bekliyordu. Hasta ölünce kandili söndürdü. Kandilin yağı, şimdi vârislerin hakkı oldu dedi. Halife Ömer ganimet malından bir parça miski evine bırakmıştı. Birgün eve gelince, ailesinin başörtüsünde misk kokusu duydu ve sordu. Miski yerine koyuyordum, elim koktu. Elimi başörtüme sürdüm deyince, Hazreti Ömer başörtüsünü alıp iyice yıkadı, kokusu kalmayınca geri verdi. Bunun zararı yoktu. Lakin Hazreti Ömer adet olmasını önlemek istedi. Haram korkusu ile helali terk ederek, müttekîler sevabına kavuşmak istedi. Ahmed bin Hanbel'den sordular ki, hadis-i şerif yazılı bir kâğıt bulan kimse, sahibine sormadan, bunun kopyasını alabilir mi? Hayır dedi.

İnsan, mubah olan dünya işlerine çok dalarsa, şüpheli olanları yapmaya başlar. Belki, helalden çok yiyen, müttekîlerin derecesine eremez. Çünkü mide helal ile dolunca, şehvet harekete gelir. Caiz olmayan şeyler yapılabilir. Kadınlara, kızlara bakmak tehlikesi baş gösterir. Zenginlere, mal, mülk, mevki sahiplerine imrenerek bakmak da, dünya hırsını arttırır. Onlar gibi olmak ister. Haram toplamaya başlar. Bunun içindir ki, Resulullah Efendimiz; “Dünyaya gönül bağlamak, günahların başıdır.” buyurdu. Yani mubah olan şeylere düşkün olmak, kalbi dünyaya çevirir. Çok mal toplamak ister. Bunu da, günah işlemeden yapamaz. Mal toplamayı düşündükçe, Allahü tealayı unutmaya başlar. Bütün kötülüklerin başı, kalbin Allahü tealadan gafil olmasıdır. Süfyan-ı Sevrî, birisi ile birlikte evin kapısında duruyordu, önlerinden, süslenmiş bir adam geçti. Arkadaşı, bu adama bakarken, Süfyan mâni olup, eğer sizler bakmamış olsanız, böyle israf yapmazdı. Bunun israf günahına, siz de ortak oluyorsunuz buyurdu.

Dördüncü derece: Sıddîkların verasıdır. Sıddîklar, harama sebep olmak korkusu bulunmayan helallerden de sakınır. Bunları meydana getiren sebeplerden birine haram karışmış olmasından çekinirler...

Beşinci derece: Mukarrebler ve muvahhitler verası olup, Allahü teala için olmayan her şeyden, yemekten, içmekten, yatmaktan, söylemekten, sakınırlar. Yahya bin Muaz ilaç içmişti. Zevcesi, odada biraz dolaş dedi. Gezmeye bir sebep göremiyorum. Otuz senedir hesap ediyorum. Allahü tealanın rızası için olmayan bir harekette bulunmadım dedi. Bunlar, din için niyet etmedikçe hareket etmezler. Yemeleri, ibadete lazım olan aklı ve kuvveti bulmaları niyeti iledir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin usul-i fıkha dair El-Menhul fi'l-Usul adlı eserinin kapak sayfası.

Her sözleri, Allahü tealanın rızası içindir. Başka niyetleri haram bilirler. Bu dereceleri bildirmekten maksadımız, bunları okuyarak, duyarak, kendimizi anlayalım. Birinci dereceden de ne kadar uzağız. Lafa gelince, durmadan söyleriz. Meleklerden, göklerden, kıyametin nasıl olacağından, Allahü tealanın sıfatlarından sorarız, konuşuruz. Helale, harama İslamiyetin emirlerine gelince, susarız. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İnsanların en kötüsü, köşkler, çeşitli yemekler, renkli elbiseler içinde, boş oturup, herkese hoş gelen, lüzumsuz sözlerle vakit geçirenlerdir.”

3- Helal ve haramlar: Çok kimseler, dünya malını, hep haram sanır. Bazısı da, dünyadaki şeylerden çoğu haramdır der. Burada, insanlar üç türlüdür: Bir kısmı verada ileri gidip, yalnız meyve, balık, av eti gibi şüpheli olmayan şeyleri yeriz der. Bir kısmı da, tembel, miskin oturup, her istediğimizi yeriz, hiçbir şey ayırt etmeyiz der. Üçüncü kısım, her şey yemeli amma, lüzumu kadar, der. Bunların üçü de yanılmaktadır. Doğrusu şöyledir ki: “Helal meydandadır. Haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır. Kıyamete kadar böyledir.” Nitekim Resulullah Efendimiz böyle buyurmuştur.

4- Nefis muhasebesi: Allahü teala buyurdu ki: “Kıyamet günü terazi kuracağım. O gün, kimseye zulmedilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, teraziye koyacağım. Herkesin hesabını yapmaya yetişirim.” (Enbiya suresi: 47) Bunu haber verdi ki; herkes dünyadan ayrılmadan, kendi hesabına baksın. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam buyurdu ki: “Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü tealaya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helal para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez.” İkinci halife, Ömerü'l-Faruk buyurdu ki: “Hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!” Allahü teala buyurdu ki: “Şehvetlerinizi (yani nefsin arzularını) haramlardan almamaya uğraşınız ve bu cihatta sebat ediniz, dayanınız.” (Âl-i İmran suresi: 200) Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefis ile alış verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancı Cennet'tir. Ziyanı da Cehennem'dir. Yani kârı, ebedî saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir. Bunlar nefislerini, ticaretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile önce şartname yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir. Nihayet hesaplaşılıp, hıyanet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefisleri ile bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar: Şirket kurmak, onu murakabe edip gözetmek, muhasebe (hesaplaşmak), mu'akabet (cezalandırmak), mücahede (onunla uğraşmak) ve muatebet (onu azarlamak)tir.

1- Birinci iş, şirket kurmaktır: Ticaret ortağı insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler, muvakkattir (geçicidir). Aklı olan, buna kıymet vermez. Hatta bazıları, "Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir" dedi. İnsanın her bir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir. Asıl bunu hesap etmek icab eder. Aklı olan kimse, her gün, sabah namazından sonra, hatırına hiçbir şey getirmeyip, ortağı olan nefsine demelidir ki: “Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki; her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır ve ahiret uzun ise de; orada ticaret ve kâr olmaz. Bu dünya günleri, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istenir, fakat ele geçemez. Bu gün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bu gün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsaade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, birgün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O hâlde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini gözlerini ve yedi azanı haramdan koru! Cehennem'in yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bu gün ibadet yapmaz isen, seni cezalandırırım!" Nefis asi, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefis muhasebesi böyle olur.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Kanunü't-te'vil adlı eserin kapak sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Hırıstiyanlığa reddiye olarak yazdığı Er-Reddü'l-cemil adlı eserin kapak sayfası. Eser Fransızca tercümesi ile birlikte Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.


Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Akıllı kimse, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarayacak şeyleri yapan kimsedir.” Bir kere de buyurdu ki: “Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü tealanın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten vazgeç!” İşte her gün, nefis ile böyle şartlaşmalıdır.

2- İkinci iş, murakabedir: Yani, nefsi kontrol etmek, ondan gafil olmamaktır. Ondan gafil olursan, kendi şehvetlerine ve tembelliğine döner. Allahü tealanın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar, birbirinin dışını görür. Allahü teala ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan imansızdır, inanıp da, muhalefet etmek ise, büyük cesarettir. Allahü teala buyuruyor ki: ”Ey insan! Seni her an gördüğümü bilmiyor musun?” (Alak suresi: 14) Bir Habeş, Resulullah Efendimizin huzuruna gelip; “Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?” dedikte; “Evet, olur.” buyurdu. “O günahları işlerken, O, görüyor mu idi?” dedi; “Evet.” buyurunca, Habeş, bir ah çekti ve yıkılıp can verdi. İman ve hayâ böyle olur. Peygamberimiz buyurdu ki: “Allahü tealayı görür gibi ibadet ediniz! Siz, O'nu görmüyorsanız da, O sizi görüyor.”

O'nun gördüğüne inanan, O'nun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Büyüklerden biri, bir talebesini, başkalarından daha çok severdi. Ötekiler, bu hale üzülürdü. Her birine bir kuş verip; “Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz.” dedi. Hepsi tenha bir yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. “Niçin sözümü dinlemedin, canlı getirdin?” buyurdukta; “Kimsenin görmediği bir yer bulamadım. O, her yeri görüyor.” dedi. Diğerleri, bunun müşahede makamında olduğunu anladılar. Mısır maliye nazırının zevcesi olan Zeliha, Yusuf Aleyhisselam'ı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örttü. “Bunu, niçin örttün?” buyurdukta, ondan utandığım için, dedi. “Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?” buyurdu. Biri, Cüneyd-i Bağdadî'den sorup; “Sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi men edemiyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapayım?” dedikte; “Allahü tealanın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!” buyurdu. Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Allahü teala, Adn ismindeki Cennet'i, şu kimseler için hazırladı ki, günah işleyecekleri zaman, O'nun büyüklüğünü düşünüp, O'ndan hayâ ederek, günahtan kaçınırlar.”

Abdullah bin Dinar diyor ki: “Hazreti Ömer ile Mekke-i Mükerreme'ye gidiyorduk. Bir çoban, sürüsünü dağdan indiriyordu. Halife buyurdu ki: “Bu koyunlardan birini bana sat!” Çoban; “Ben köleyim. Bunlar benim malım değil.” dedi. “Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin!” Çoban; “O bilmezse, Allahü teala biliyor ya.” deyince Hazreti Ömer ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı, azat etti ve; “Bu sözün, seni bu dünyada azat ettiği gibi, ahirette de azat eder.” buyurdu.”

3- Üçüncü iş, amellerden sonra yapılacak muhasebedir: Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kârdan ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlardır. Kâr da, sünnetler ve nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır. İnsan, ortağına aldanmamak için, onunla hesaplaştığı gibi, nefse karşı daha uyanık davranmak lazımdır. Çünkü nefis, çok hileci ve yalancıdır. Kendi arzularını, sana iyi, faydalı gösterir. Her mubahı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı bir şey yaptı ise, tazmin ettirmeli, ödetmelidir. İbn-i Samed, büyüklerden idi. Altmış hicrî senelik hayatının hesabını yaptı. Yirmibirbinbeşyüz gün idi. Ah! Her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmibirbinbeşyüz günahtan nasıl kurtulurum? Halbuki öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim, diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti. Fakat insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, birkaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki kâtip melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lazım gelirdi. Halbuki gaflet ile çeşitli düşünceler ile, birkaç sübhanallah desek, tesbihi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da terazide sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Hazreti Ömer bunun için buyurdu ki: “Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!” Hazreti Ömer her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup; “Bu gün niçin böyle yaptın?” derdi. İbn-i Selam, odun yüklenmiş, taşıyordu. “Sen hamal mısın?” dediklerinde; “Nefsimi tecrübe ediyorum, bakalım nasıl olacak.” dedi. Enes bin Malik diyor ki: “Ömer'i gördüm, kendi kendine diyordu ki: “Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, Emirü'l-Müminîn diyorlar. Ya Allahü tealadan kork veya O'nun azabına hazırlan!”

4- Dördüncü iş, nefse ceza vermektir: Nefis ile hesap yapıp, kusurlarını görüp, ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Her azaya böyle ceza vermelidir. Cüneyd-i Bağdadî diyor ki: “İbnü'l-Küreybî, bir gece cünüp oldu. Gusletmeye kalkarken, nefsi tembellik etti ve; “Hava soğuk, hasta olursun, sabret, yarın hamama git.” dedi. Entari ile gusletmeye yemin eyledi, öyle yaptı ve; “Allahü tealanın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezası budur.” dedi.”

Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup, ceza olarak serin su içmemeye yemin etti ve içmedi. Eshab-ı Kiram'dan olan Ebu Talha, bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rekat kıldığını şaşırdı. Nefsine ceza olarak, bağı fakirlere sadaka verdi. Malik bin Daygam diyor ki: “Rebahü'l-Kaysî gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine; “Ey boşboğaz! Senin nene lazım ki, başkasının yatmasına karışırsın. Ahdim olsun ki, bir sene başını yastığa koymayacaksın.” diyordu. Eshab-ı Kiram'dan Temim-i Darî, bir defa uykuya dalıp, akşam namazını kaçırmıştı. Nefsine ceza olarak, bir sene uyumamaya ahd etti. Mecma', büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir daha yukarı bakmamaya ahd etti.”

5- Beşinci iş, mücahededir: Bazı büyükler, nefisleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Abdullah bin Ömer bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. Ömer, bir cemaati kaçırdığı için, ikiyüzbin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka verdi. Abdullah ibni Ömer bir akşam namazını geciktirmişti. Hava kararıp iki yıldız görünmüştü. Bu kadar geciktirdiği için, iki köle azat eyledi. Böyle yapanlar çoktur. Nefsine ibadetleri seve seve yaptıramayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır. Onun, ibadetleri zevk ile yaptığını görerek, kendi de alışır. Birisi diyor ki, ibadet yapmak için, nefsimde tembellik gördüğüm zaman, Muhammed bin Vasi' ile sohbet ediyorum. Onunla birlikte bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibadetleri seve seve yaptığını görüyorum. Din bilgisi, aklı ve ihlası olan bir Allah adamını bulamayanlar, daha evvel yaşamış, salih insanların hayatını okumalıdır. Ahmed bin Zerin, sabahtan akşama kadar, bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular. Allahü teala, gözleri, dünyadaki intizama, zerreden, göklere kadar, her şeydeki inceliklere ve O'nun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı, ibret almadan, istifade etmeden bakmak hatadır dedi. Eshab-ı Kiram'dan olan Ebüdderda diyor ki; dünyada, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun günlerde oruç tutmak için ve sözleri kalblere deva olan salih kimselerin yanında oturmak için. Tabiînin büyüklerinden olan Alkame bin Kays, nefsi ile çok mücahede ederdi. Nefsine neden bu kadar azap ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdiğim için, onu Cehennem'den korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı emir olunmadı dediklerinde, yarın başımı dövüp, niçin yapmadım dememek için elimden geldiği kadar yapıyorum, cevabını verirdi.

6- Altıncı iş, nefsi tektir etmek, azarlamaktır: Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü teala, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazifemizi başarabilmek için, onu bazen okşamamız, bazen zorlamamız ve bazen söz ile bazen de iş ile, idare etmemiz lazımdır. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki; kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmasına mâni olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder.

Bunun içindir ki, Allahü teala; “Onlara nasihat et! Nasihat, Müminlere elbette fayda verir.” buyurdu. (Zariyat suresi: 55) Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasihat ve tembih, ona tesir eder. O hâlde, önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla! Hatta onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Halbuki senden daha ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, şu katile benzer ki; polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği hâlde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennem'den biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bu gün gelmeyeceği ne malum? Bu gün gelmezse, birgün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü ölüm kimseye vakit tayin etmemiş ve gece veya gündüz, er veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha çok ahmaklık olur mu? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahlara dalmışsın. Allahü teala, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, imansızsın! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve hayâsızsın ki, O'nun görmesine ehemmiyet vermiyorsun! O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü tealanın sana kızmayacağından nasıl emin oluyorsun! Eğer O'nun azabını hafif görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamayacağını anla! Eğer dünyada yaptıklarına ceza vermeyecek sanıyorsan, Kur'an-ı Kerim'e ve yüzyirmidörtbin peygambere “aleyhimüssalavatü vetteslimat” inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü Allahü teala, Nisa suresinin 123. ayetinde mealen; “Günah işleyen, cezasını çekecektir.” buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günah işleyince, O kerimdir, rahimdir, beni affeder diyorsan; dünyada, yüzbinlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmeyenlere mahsulünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hileye başvuruyorsun ve o vakit Allahü teala kerimdir, rahimdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile bu sıkıntıyı önlemeleri lazım olduğunu, Cehennem azabından kurtulmak için dünyada zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyanın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azabına ve ahiretteki zillet ve alçaklığa ve tard olmaya, kovulmaya nasıl dayanacaksın? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor ve hastalıktan kurtulmak için, bir Yahudi doktorun sözü ile bütün şehvetlerinden vazgeçiyorsun da, Cehennem azabının, hastalıktan ve fakirlikten daha acı olduğunu ve ahiretin dünyadan çok uzun olduğunu bilmiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan; ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeyi, bu gün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeye benzer ki, faydası olmaz. Senin bu hâlin, şu talebeye benzer ki; dersine çalışmayıp, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve ilim öğrenmek için, uzun zaman lazım olduğunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücahede etmek lazımdır. Ömür, boşuna geçince, bir anda, bunu nasıl yapabilirsin? İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce, sıhhatin ve sıkıntı çekmeden önce rahatlığın ve ölmeden önce hayatın kıymetini niçin bilmiyorsun? O hâlde yazıklar olsun sana ey nefsim!

Kışın muhtaç olacağın şeylerin hepsini, niçin yazdan hazırlayıp hiç geciktirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü tealanın merhametine, ihsanına güvenmiyorsun? Halbuki Cehennem'in zemheriri, kışın soğuğundan az değildir ve ateşinin sıcaklığı, Temmuz güneşinden aşağı değildir. Bunların hazırlığında, hiç kusur etmiyorsun da, ahiret işlerinde gevşek davranıyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa ahiret ve kıyamet gününe inanmıyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu ise, ebedî felaketine sebeptir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Marifet nurunun himayesine sığınmayıp da, öldükten sonra, şehvet ateşinin, canını yakmasından, Allahü tealanın lütfu ve merhameti ile kurtulacağını sanan bir kimse, kalın elbisesinin himayesine girmeden, kışın soğuğunun, Allahü tealanın lütfu ile kendisini üşütmeyeceğini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki, Allahü teala, birçok faydaları sağlamak için, kışı yaratmış ise de, lütuf ve merhamet ederek, elbise yapılacak şeyleri de yaratmış ve insanlara elbise yapmak için akıl ve düşünce vermiştir. Yani O'nun ihsanı, elbise teminini kolaylaştırmakta olup, elbisesiz üşümemek şeklinde değildir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahların Allahü tealayı kızdırdığı için azap çekeceğini zannetme ve günahlarımın O'na ne zararı var ki, bana kızıyor deme! Zannettiğin gibi değil. Seni yakacak olan Cehennem azabı, senin içinde ve şehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanın hastalığı, yediği zehirden ve içine giren zararlı şeylerden meydana gelmekte olup, tabibin sözlerini dinlemediği için, onun kızmasından hasıl olmuyor. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nimetlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennet'e ve Cehennem'e inanmıyorsan, bari ölümü inkâr etme! Bu nimet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız! İsimleriniz unutulacak, hatırlardan silinecek. Geçmiş padişahları hatırlayan var mı? Halbuki sana dünyadan az bir şey vermişler. O da bozulmakta, değişmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet nimetlerini feda ediyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip, bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? İşte dünya, alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedî cevheri, elinden çıktı bil ve sana pişmanlık ve azap kaldı bil!

Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlayarak, kendi hakkını ödemeli ve nasihate, önce kendinden başlamalıdır! Allahü teala, doğru yolda gidenlere selamet ihsan buyursun! Âmin.

Dünyayı tanımak: Biliniz ki dünya, din ve ahiret yolunun konaklarından bir menzil. Yolcuları Allahü tealaya götüren bir yol ve yolcuların azıklarını almaları için kurulmuş açık bir pazardır. Dünya ve ahiret iki hâlden ibarettir. Ölümden önce olup, ölüme çok yakın olana dünya, ölümden sonra olana ise ahiret denir. Dünyada bulunmaktan maksat ahirete hazırlanmak, azık toplamaktır. İnsana dünyada iki şey lazımdır: Biri; kalbi, öldüren şeylerden korumak ve kalbin gıdasını temin etmektir. İkincisi; bedeni, helak edici şeylerden korumak ve gıdasını temin etmektir. Kalbin gıdası marifet (Rabbini tanımak) ve muhabbettir (Rabbini sevmektir). Her şeyin gıdası kendine (tabiatına) uygun olur. Kalbin helak olmasına sebep; Allahü tealanın sevgisini bırakıp, başka şeylerin sevgisine dalmasıdır. Bedeni, kalb için korumak lazımdır. Beden fanidir, geçicidir. Kalb ise ölmez, kalıcıdır. Beden, kalb için hacıyı hacca götüren binek hayvanı, vasıtası gibidir. Hacca gitmek için hacıya binek vasıtası lazım olduğu ve bu vasıtaya ihtiyacı olduğu kadar bakması, ilgilenmesi gerektiği gibi kalbi taşıyan bedenle de gerektiği kadar ilgilenmek, ona bakmak lazımdır. Fakat insan bütün zamanı ona bakmaya ayırırsa, yolda binek hayvanının veya vasıtasının bakımıyla oyalanıp, kafileden geri kalır ve helak olur.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı ve İhyau Ulumiddin adlı eserinin Farisî bir özeti kabul edilen Kimyay-ı Se'adet kitabının Köprülü Kütüphanesi No: 769'da kayıtlı olan yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve Hakikat Kitabevi tarafından neşredilen nüshasının kapak sayfası (solda).

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin nasihat olarak yazdığı Eyyühe'l-veled kitabının kapak sayfası. Eser Hakikat Kitabevi tarafından yine müellifin Er-Reddü'l-cemil adlı eserinin arkasında basılmıştır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin ElMunkız mine'd-dalal adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı, selef-i salihinin yolunda olduğunu iddia eden Mücessime vb. bozuk fırkaları reddettiği ve selefin yolunda olmadıklarını anlattığı
İlcamü'l-Avâm kitabının kapak sayfası. Kitap yine İmam-ı Gazalî hazretlerinin Munkız kitabı ile birlikte Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.

Kalbi taşıyan bedenin, beslenmek için yemeye, içmeye, giyinmeye, soğuk ve sıcaktan korunmak için barınacak bir yere, eve ihtiyacı vardır. Böylece helak olmaktan kurtulur. İşte dünyada zarurî ihtiyaçları bunlardır. Hatta dünyanın esası bunlardır. Kalbin gıdası ise marifettir. Rabbini tanımasıdır.

Dünya üç şeyden ibarettir. Bunlar; bitki, maden ve hayvan gibi yeryüzünde görülen şeylerdir. Toprak, mesken kurmak ve ziraat yaparak ondan faydalanmak içindir. Madenler alet yapmak için, hayvanlar ise binmek ve yemek içindir. Diğer ikisi de insanın bunlar ile kalbini ve bedenini meşgul etmesidir. Ya kalbi dünyayı sevmek ve onu istemekle meşgul olur. Veya bedenini dünya işlerini yapmakla meşgul eder. Kalbin dünya işleriyle meşgul olması sebebiyle, kalbde helake sebep olan; hırs, bahillik, haset, adavet (düşmanlık) ve bunlar gibi kötü sıfatlar meydana gelir. Bedeni dünya ile meşgul eylemekten, kalbe de bir meşguliyet doğar, böylece aslını unutur ve tamamen dünyaya dalar.

Dünyanın aslı üç şeydir. Bunlar; yemek, giyinmek ve meskendir. İnsan için zarurî lazım olan sanatlar da üç çeşittir. Bunlar ziraat, dokumacılık, marangozluktur. Bunların da kolları vardır. Bazı sanatlar bunlara hazırlık içindir. Bazısı da bunları tamamlar. Bu sebeple başka sanatlar da meydana gelmiştir. Böylece terzi, dokumacının, demircinin işini, demirci de onların diğer sanatlarda birbirlerinin işini yapmak için bir araya geldiler. Aralarındaki bu muamelelerde her biri kendi hakkına razı olmadı. Diğerinin hakkına tecavüz etmek istedi. Bu sebeple aralarında düşmanlık ortaya çıktı. Birbirlerine düşman olmaya başladılar. Bu durumda ise, üç şeye daha ihtiyaç hasıl oldu. Bunlar da; saltanat, siyaset (idare) ve kadılık (hâkimlik) bir de fıkıh ilmidir.

İşte bu sebepler ile dünya meşgalesi çoğalıp, birbirine karıştı. İnsanlar bunlar arasında kendilerini kaybettiler. Bunların aslında yemek, giyinmek, mesken (barınmak) olmak üzere üç şeyden ibaret olduğunu anlayamadılar. Bu üç şey ise beden için lazımdır. Beden de kalb için lazımdır, kalbi taşımaktadır. Kalb, Allahü tealayı tanımak, bilmek için lazımdır. O hâlde kendini ve Rabbini unutanlar, yolda oyalanıp kalarak, gideceği yeri unutan kimseye benzer.

Dünya ve hakikati bunlardır. Her kim dünyada yolculuğa (ahirete) hazırlanmazsa, gözünü ahirete çevirmez ve dünya ile ihtiyacından fazla meşgul olursa, dünyayı tanımamış olur. Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Dünya, Harut ve Marut'tan daha büyük büyücüdür. Ondan sakınınız.” Dünya insanı çeşitli yönlerden aldatır. Bu hilelerinden bir kısmı şunlardır:

1- Dünya kendini sana devamlı kalacak gibi gösterir: Halbuki her gün yok olmaya yaklaşır. Fakat gayet yavaş ve derece derece hareket eder.

2- Dünyanın bir hilesi de, kendini sana veriyor göstermesi, seni kendine aşık etmesidir: Halbuki sonra sana aniden düşman kesilir.

3- Bir hilesi de, dışını süsleyip, bela ve mihnetleri örtmesidir: Dışına bakan cahilleri aldatmasıdır.

4- İnsan dünyanın geçip gidilen bir yol olduğunu görmelidir: Bir kimse, ezel ile ebet arasındaki birkaç günlük kısa ömrünü düşünürse bunu anlar. Birinci konak beşik, son konağın mezar ve birinci konak ile son konak arasında kaç konak bulunduğunu anlar. Her yıl bir konak, her ay kısa bir mesafe, her gün bundan daha kısa bir mesafe ve her nefes bir adım gibidir. İnsan ise durmadan yürüyor. Ölüme kiminin çok, kiminin az zamanı kalmıştır. İnsan ise, dünyada devamlı kalacakmış gibi gamsız ve düşüncesiz oturmaktadır.

5- Dünyaya lazım olduğundan fazla dalanlar, lezzetlere dalıp ahirette sıkıntı çekerler, rezalete düşerler: Dünyalığı çok olanlar ölürken, dünyalığı az olanlardan daha çok ayrılık elemi çekerler. Bu elem, ölmekle de sona ermez.

6- İnsanın dünya işlerinden karşılaştığı şeyler kendine az gözükür: Bunlarla meşguliyetin uzun sürmeyeceğini zanneder. Halbuki yüz tane meşgaleden biri ortaya çıkar ve ömrü o işte geçer. İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Dünyayı isteyen, deniz suyunu içene benzer, içtikçe hararet basar daha çok susar, içe içe nihayet ölür. Fakat susuzluğu harareti eksilmez.”

7- Dünya bir misafirhane gibidir: Orada kendilerine ikram edilenler, ikram edilen şeyleri yer, eşyalara göz dikmez, misafirliği bitince de ayrılıp gider. Eşyalara göz dikip onları alanlar ise, ayrılacakları sırada aldıkları eşyalar ellerinden geri alınınca üzülür, canı sıkılır ve feryat ederler. İşte dünya da, böyle yolcuların azıklarını bedava alacakları, fakat içeride olan eşyaları tamahkârlık ederek almayacakları bir misafirhanedir.

8- Dünyaya düşkün olanlar, dünya işleri ile lazım olduğundan fazla meşgul olup, ahireti unutanlar; bir gemide bulunup, gemi bir adaya yanaşınca ihtiyaçlarını gidermek için karaya çıkanlar gibidir: Kaptan, hiç kimse fazla kalmasın, hemen ihtiyacını giderip gemiye binsin der. Akıllı olanlar ihtiyacını giderip hemen gemiye biner. Gemide daha rahat yer tutarlar. Bir kısmı ise, adanın güzelliğine dalıp onu seyre dalarlar. Oradaki çiçeklere, tatlı tatlı öten kuşlara, bülbüllere, etrafın güzelliğine bakıp kalırlar. Geri dönünce gemide rahat bir yer bulamazlar, karanlık bir yerde otururlar. Orada sıkıntı çekerler. Başka bir grup ise, yalnız seyretmekle kalmayıp, çiçekleri, süslü ve güzel çakıl taşlarını toplarlar. Yanlarına alıp, gemiye götürürler, yer bulamayıp, dar bir yere sıkışırlar. Topladıklarını da omuzlarına alırlar Bir müddet sonra, topladıkları o güzel renkli çiçekler solar, kararıp, çürür. Onlardan kötü kokular yayılmaya başlar. Atacak yer bulamazlar. Topladıklarına pişman olurlar. Onların yükünü ve sıkıntısını çekerler.

Bir başka grup ise, indikleri adanın güzelliğine şaşar ve öyle dalarlar ki, gemiyi unuturlar. Kaptanın sesini duymazlar. Gemiyi kaçırıp, adada kalırlar. Nihayet bir kısmı açlıktan ölür. Bir kısmını da yırtıcı hayvanlar öldürür. Bunlardan birinci grup takva sahibi Müminlere benzer. İkinci ve üçüncü grup asiler, isyankârlar gibidir. İmanın aslını korudular, fakat dünyadan el çekmediler. Bir kısmı fakirlikten pay aldı. Bir kısmı çok şey toplayıp, yükü ağır oldu. Son grup ise kâfirlere benzer. Çünkü kendilerini, Allahü tealayı ve ahireti unuttular. Bütün varlıklarını dünyaya verdiler. Nahl suresi 107. ayet-i kerimede mealen; “Dünya hayatını ahiret üzerine tercih edip sevmişlerdir.” buyuruldu.

Ölümü hatırlamak: Bütün işlerin sonunun ölüm, duracağı yerin mezar, kendisine gelenlerin Münker ve Nekir, ebedî kalacağı yerin, Cennet veya Cehennem'den biri olduğunu bilen bir kimse için, ölümü düşünmekten daha mühim, ölüm için azık toplama çaresinden daha yüksek bir tedbir olamaz. Bunu yapanlar ancak akıllı olanlardır. Nitekim Resulullah Efendimiz; “Akıllı şu kimsedir ki; nefsini emre uydurur ve ölümden sonrası için amel işler, hazırlık yapar.” buyurdu. Ölümü hatırlayan bir kimse, bunun için azık toplamakla elbette meşgul olur. Kabrini Cennet bahçelerinden bir bahçe bulur. Ölümü unutup bütün maksadı dünya olan, ahiret azığını aklına bile getirmeyenin mezarı, Cehennem çukurlarından bir çukur olur. Bunun için ölümü hatırlamak büyük fazilettir. Peygamber Efendimiz; “Ey dünya lezzetlerine dalmış olanlar, bütün lezzetlerin yağma edildiği, yok edildiği zamanı düşünün.” buyurdu. Ve yine buyurdu: “Ölüm hakkında sizin bildiklerinizi koyun ve sığırlar bilse idi, hiçbir zaman yağlı et yiyemezdiniz.” Hazreti Aişe; “Ya Resulallah, bir kimse şehitler derecesinde olabilir mi?” diye sorunca; “Evet, günde yirmi defa ölümü hatırlayan kimse şehitler derecesinde olur.” buyurdu.

Peygamber Efendimiz yüksek sesle gülen insanlar gördü. Buyurdu ki: “Bu toplantınızı bütün lezzetleri bozan ile karıştırınız.” “O nedir?” dediklerinde: “Ölümdür.” buyurdu. Enes bin Malik anlattı: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ölümü çok hatırla, seni dünyada zahit yapar, günahlarına kefaret olur.” Ve yine buyurdu: “İnsanlara nasihat için ölüm kâfidir.”

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin usul-i fıkha dair yazdığı El-Müstesfa adlı eserinin kapak sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin ahlaka dair yazdığı Minhacü'l-Abidin kitabının kapak sayfası (sağda). Kitabın kenarında yine müellife ait Bidayetü'l-Hidaye kitabı vardır. Yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Eser, Riyad Üniversitesi 5561 numarada kayıtlıdır.

Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan) bir kimseyi çok övdüler. Resulullah Efendimiz; “Kalbinde ölüm için ne vardır?” buyurdu. Ölümden bahsettiğini duymadık dediler. “O hâlde sandığınız gibi değildir.” buyurdu. İbn-i Ömer anlattı: Resulullah'ın yanında idim. Huzurunda on kişi daha vardı. Ensar'dan biri; “İnsanların en akıllısı ve en kerimi kimdir?” diye sordu. “Ölümü çok hatırlayan ve ahiret için azık toplamakta çok acele edenlerdir. Dünyanın şerefini, ahiretin keremini götüren akıllılar onlardır.” buyurdu. İbrahim-i Teymî buyurdu ki: “Dünya rahatını kalbimden kaldıran iki şeydir: Ölümü hatırlamak ve Allahü tealanın huzurunda korkulu durmak.”

Ömer bin Abdülaziz her gece âlimleri etrafına toplar, ölümü ve kıyameti bildiren sözler konuşulurdu. O kadar ağlarlardı ki, sanki evlerinden cenaze çıkmış gibi olurlardı. Hasan-ı Basrî oturur oturmaz ölümden, ahiretten ve Cehennem'den konuşurdu. Bir kadın Hazreti Aişe'nin yanında kalbinin sertliğinden şikayet etti. “Ölümü çok hatırla, kalbin yumuşar.” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptı, kalbindeki kasvet ve sertlik gitti. Gelip teşekkür eyledi. Rebî bin Heysem evinde bir mezar kazmıştı. Kalbinde daima ölümü tutmak için günde birkaç defa orada uyurdu. “Bir saat ölümü unutsam kalbim kararıyor.” derdi. Ömer bin Abdülaziz bir kimseye; “Ölümü çok hatırla; sıkıntıda isen kalbin rahatlar, nimette isen ondan zevk almazsın.” buyurdu. Ebu Süleyman Daranî buyurdu ki: “Ümmü Harun'a; ‘Ölümü seviyor musun?’ dedim. ‘Hayır.’ dedi. ‘Niçin?’ diye sordum. ‘Eğer bir kimseye asi olsam onu görmek istemem. Ya, bu kadar isyanım ve günahım ile Allahü tealayı nasıl görmek isterim?’ dedi.”

Ölümü hatırlamak üç şekilde olur:

  • •
    Birincisi, dünya ile meşgul olan gafilin hatırlamasıdır: Ölümü hatırlar, fakat kendisini dünya arzularından alacak diye onu sevmez. Bunun için ölümü kötüler ve bu kötü iş başımıza gelecek. Yazık ki bu dünya ve bu güzelliği böyle kalacaktır, der. Ölümü bu şekilde hatırlaması kendisini Allahü tealadan uzaklaştırır; fakat dünya kendisine sıkıntılı gelir ve dünyadan nefret ederse faydasız değildir. 
  • •
    İkincisi, tövbe edenlerin ölümü hatırlamasıdır: Daha çok korkmak için ölümü hatırlar, tövbesini bozmaz ve geçmişte kaçırmış olduğu fırsatları telafi eder, çok şükretmeye gayret eder. Bunun sevabı büyüktür. Tövbe eden kimse, ölümü kötü görmez. Erken ölmeyi de sevmez. Çünkü ölüme hazırlık yapmadan gitmek istemez. Ölümü böyle istememek zararlı değildir.
  • •
    Üçüncüsü, ariflerin ölümü hatırlamasıdır: Onların hatırlaması, öldükten sonra Allahü tealaya kavuşmak içindir. Seven, sevdiğinin vaadini, sözünü unutmaz. Daima O'nu gözetir. Hatta seve seve ölmek ister. Nitekim Huzeyfe ölürken buyurdu ki: “Dost geldi ve tam zamanında geldi. Ya Rabbî, fakirliği zenginlikten, hastalığı sıhhatten, ölümü yaşamaktan çok sevdiğimi biliyorsun, ölümümü kolay eyle ki, seni görmekle rahat edeyim.” 

Bu derecelerin ötesinde, bundan daha büyük derece vardır. Ölümü istemez de, kötü görmez de, ne erken gelmesini, ne de geç gelmesini ister. O, Allahü tealanın hükmünü hepsinden çok sever. Kendi tasarruf ve arzularına kıymet vermez. Rıza ve teslim makamına ulaşmıştır. Bunun ele geçmesi, ölümü hatırlayıp çok zaman ölümü düşünmediği zamandır. Çünkü kendisi zaten bu dünyada O'nun müşahedesindedir. Kalbi her an O'nu zikretmektedir. Ölüm ve hayat onun için birdir. Çünkü her nerede olursa olsun, Allahü tealanın zikrine ve sevgisine dalmıştır.

Ölüm büyük bir iştir ve büyük bir tehlikedir. İnsanlar bunu bilmiyorlar. Hatırlasalar da kalblerine fazla tesir etmiyor. Çünkü kalbleri dünya meşgalesine öyle dalmıştır ki, kalblerinde başka bir şeye yer kalmamıştır. Bunun için zikir ve tesbihten de lezzet almazlar. Bundan kurtuluş çaresi, yalnız bir yere çekilmek ve bir saat kadar kalbini dünya meşgalelerinden uzak tutmaktır. Nitekim ıssız sahralarda dolaşan bir kimse, başkalarından kendisine bir yardım geleceğini düşünmez, başının çaresine bakar, önceden tedbir alır. İşte yalnız bir yerde oturup, kendi kendine demelidir ki; ölüm yaklaştı, belki bu gün gelir. Eğer sana bilmediğin karanlık bir dehlize gir deseler, içerisinde kuyu var mı? Yoksa köpeğe rastlar mıyım veya ne var ne yok bilmiyorum? deyip dizlerinin bağı çözülür. Ölümden sonraki işin, mezardaki korkulu hâlinin bundan aşağı olmadığı, gün gibi meydandadır. Bunu düşünmemek ne biçim bir cesarettir.

Bunun en güzel çaresi, ölen arkadaşlarına bakmak, onları düşünmektir. Onları hatırlayıp dünyada her birinin mevkisini, işlerini, sıkıntılarını, neşelerini dünyada neye kavuştuklarını, ölümü nasıl unuttuklarını ve beklemedikleri bir zamanda, ahiret için ellerinde azık yokken ölümün gelip onları götürdüğünü düşün! Şimdi mezardaki şekillerin nasıl olduğunu, azalarının birbirinden nasıl ayrıldığını, etlerini, derilerini, gözlerini ve dillerini böceklerin, kurtların nasıl yediğini, onlar bu hâlde iken, vârislerinin mallarını taksim edip rahat rahat nasıl yediğini, hanımının seni unutup başka koca aradığını, göz önüne getir! Sonra teker teker bütün arkadaşlarını düşün, seyretmekten, gülmekten, gafletten ve onların meşguliyetinden vazgeç! Onlar bu hâlde yirmi seneden fazla kalmadılar ve bunlar için çok sıkıntılar çektiler. Kefeni dokunurken, yıkanırken haberleri yoktu, düşünmelidir. Sonra yine kendi kendine demelidir ki, sen de onlar gibisin, gafletin, hırsın, ahmaklığın, onların gafleti, hırsı, ahmaklığı gibidir. Halbuki sana, onların senden önce gitmesiyle ibret alıp kurtulmak saadeti verildi. “Ne bahtiyardır o kimse ki, bir başkasını ona nasihata gönderirler.” buyuruldu.

Böylece elini, ayağını, parmaklarını, gözünü, dilini düşünmeli, birbirinden ayrılacaklarını, böceklere, kurtlara yem olacaklarını göz önüne getirmeli. Mezarda pis kokulu bir leş, çürümüş, birbirinden ayrılmış bir yığın olduğunu hatırlamalıdır. Bu ve bunun gibi sözleri her gün bir saat kendisine söylemelidir. Belki böylece kalbi ölüme karşı uyanık olur. Çünkü zahiren hatırlamak kalbe tesir etmez. Nitekim insanoğlu her zaman cenazelerin götürüldüğünü görüyor, ölümü uzaktan seyrediyor ve daima ölümü böyle seyredeceğini sanıyor. Bir defa kendini ölü görmedi ve görmüyor. Böyle görmek aklına bile gelmiyor. Bunun için Peygamber Efendimiz eshabına hitap edip; “Doğru söyleyin, bizim üzerimize bu ölümü yazmadılar mı? Doğru söyleyin, götürülen bu cenazeler çabuk dönen misafir midirler? Onları toprağa koyarız, miraslarını yeriz, kendimizin onlar gibi olacağımızı aklımıza getirmeyiz.” buyurdu. Ölümü hatırlamamanın en büyük sebebi tul-i emeldir (uzun emellere kapılmaktır). Bütün kötülüklerin başı budur.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin en meşhur eseri İhyau Ulumiddin adlı kitabının yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 697'de kayıtlıdır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin ElFüsul fi'l-esileti ve ecvibetiha adlı eserinin kapak sayfası.

Kalbinden çok yaşayacağını, hayatta çok kalacağını düşünen kimse öleceğini düşünmez, öbür dünya için bir iş yapmaz. O kendi kendine der ki: “Önümüzde daha çok zaman var, istediğin zaman yaparsın. Şimdi rahatına bak.” Ölümü yakın gören ise, her an onun hazırlığı ile meşgul olur. Bu, bütün saadetlerin başıdır.

Resulullah Efendimiz Abdullah bin Ömer'e buyurdu ki: “Sabahleyin kalkınca kendine akşama kadar yaşayacağım deme. Sağ iken ölüm için hazırlık yap. Sağlam iken hastalık için hazırlık yap, çünkü yarın Allahü tealanın katında isminin ne olacağını (Cennetlik mi, Cehennemlik mi olacağını) bilemezsin!” Yine buyurdu: “İki hasletten korktuğum kadar sizin için hiçbir şeyden korkmam: Arzularınıza uymanız ve uzun yaşamak ümidinde bulunmanız.”

Üsame bir ay sonra vermek üzere bir şey satın aldı. Resulullah Efendimiz; “Üsame'ye şaşılır ki, bir ay sonra vermek üzere bir şey satın aldı. Bu kadar uzun zaman yaşayacağı ümidindedir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, gözlerimi kapatacağım zaman, göz kapaklarımın birbirine gelmeden ve gözümü açacağım zaman, göz kapaklarımın birbirinden ayrılmadan öleceğimi sanıyorum. Ağzıma koyduğum bir lokmanın ölüm sebebiyle boğazımda kalmayacağını bir kere düşünmemiş değilim.” buyurdu. Sonra buyurdu: “Ey insanlar! Aklınız varsa kendinizi ölü kabul ediniz. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin için vaadolunan elbette gelecektir. Ondan kurtulamazsınız.”

Resulullah Efendimiz küçük abdest bozunca arkasından hemen teyemmüm ederdi. Su yakındır dediklerinde; “O zamana kadar yaşayacağımı bilmiyorum.” buyurdu. Abdullah bin Mes'ud diyor ki: Resulullah Efendimiz bir kare çizdi. İçerisinde doğru bir çizgi, her iki tarafında, balıksırtı gibi girintili çıkıntılı küçük çizgiler çizdi ve buyurdu ki: “Bu karenin içerisindeki bir insandır. Etrafında bulunan bu kare eceldir. Onu kuşatmıştır, ondan kurtulamaz. İki tarafındaki küçük çizgiler yolundaki afet ve belalardır. Birinden kurtulursa, diğerinden kurtulamaz. Sonra düşer, bu düşüş ölüm düşüşüdür. Karenin dış çizgisi onun emel ve ümitleridir. Daima Allahü tealanın ilminde, ölümünden sonra olacak işleri düşünür.” Yine buyurdu: “İnsan her gün biraz daha ihtiyarlıyor, fakat iki şeyi gençleşiyor: Mal hırsı ve yaşamak arzusu.”

Rivayet edildi ki: İsa Aleyhisselam bir ihtiyar gördü, elinde sabanı, tarlada çalışıyordu. “Ya Rabbî! Onun kalbinden emeli çıkar,” diye dua etti. Saban elinden düştü ve uyudu. Bir müddet geçince: “Ya Rabbî! Emelini ona ver,” dedi. İhtiyar, kalkıp işine devam etti. İsa Aleyhisselam, “Hayrola ne oldu?” buyurdu. İhtiyar, “Kalbime geldi ki, niçin böyle çalışırsın? İhtiyarladın, bu gün yarın öleceksin, sabanı bıraktım. Sonra yine kalbime geldi ki, ölünceye kadar yemek lazımdır. Tekrar kalktım,” dedi. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennet'e gitmek ister misiniz?” İsteriz dediler. “Kısa emelli olun, ölümü daima göz önüne getirin ve Allahü tealadan nasıl hayâ edilecek ise öyle hayâ ediniz.” Rey şehrinden bir ihtiyar, bir kimseye mektup yazdı ve dedi ki: “Dünya rüya, ahiret uyanıklıktır. Arada ölüm vardır. Bizim içinde bulunduğumuz hâl, dağınık boş rüyalardır vesselam.”

İnsanın kalbinden çok yaşamayı geçirmesi iki sebepledir:

  • •
    Dünya Sevgisi: Dünya sevgisi galip olunca, ölüm sevdiği şeyi ondan alır. Bunun için ölmeyi sevmez, kendine uygun bulmaz. Kendini yemeye, içmeye, eğlenmeye ve oyuna verir. Daima yaşamak, mal sahibi olmak, hanımını, çocuklarını ve dünyalık elde etme sebeplerini aklından geçirir. Arzularına aykırı olan ölümü unutur; hatırına gelse de “yarın yaparım” diyerek tehir eder. Her meşguliyetten on meşguliyet doğar. Nihayet ölüm gelir, hasret ve üzüntüyle gider. Bunun içindir ki, Cehennem'de bağıranların çoğu bu tehir edenlerdir.
  • •
    Cahillik: Gençliğine güvenir ve şunu bilmez ki; ihtiyarlayıp ölünceye kadar binlerce çocuk ve gençler ölüyor. Şehirde ihtiyarların sayısı pek azdır, çünkü çoğu ihtiyarlamadan ölüyor. Diğer bir sebebi de vücudu sağlam iken aniden gelen ölümü uzak görmesidir. Halbuki bütün hastalıklar aniden gelir ve hastalığa bağlı ölüm nadir sayılmaz. O hâlde daima ölümü güneş gibi göz önünde tutmak lazımdır.

Tul-i emelden (zevk ve sefa sürmek için çok yaşamayı istemekten) kurtulmanın çaresi, sebeplerini gidermektir. Dünyayı tanıyan onu sevmez; lezzetlerin birkaç günlük olduğunu, ölümle elden çıkacağını bilir. Ahiretin uzunluğunu, ömrünün kısalığını düşünen kimse, ahireti verip dünyayı satın almanın, rüyadaki bir gümüşü, uyanıklıktaki altından çok sevmek gibi bir ahmaklık olduğunu anlar. Hadis-i şerifte; “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar,” buyuruldu.

İnsanlar tul-i emelde farklıdırlar. Bazısı bin sene yaşamak ister. Bazısı bir seneden, bir günden hatta bir saatten fazlasını düşünmez. Kısa emelli olmanın alameti, amel etmeye başlamak, bunun için acele etmek ve verilen her nefesin kıymetini bilmektir. Resulullah Efendimiz; “Beş şeyden evvel, beş şeyin kıymetini biliniz: İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin, fakir olmadan önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş zamanın ve ölmeden önce hayatın kıymetini biliniz,” buyurdu. Yine buyurdu: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş zaman.”

Hazreti Huzeyfe diyor ki: “Hiçbir gün yoktu ki, sabahleyin bir kimse yüksek sesle bağırıp; ‘Ey insanlar, göç için hazırlanın,’ dememiş olsun.” Ebu Musa el-Eş'arî, ömrünün sonunda çok mücahede eyledi. “Biraz daha az yapsanız ne olur?” dediklerinde; “Yarış atları bütün gayretlerini sahanın sonunda gösterirler. Bu zaman, benim ömür meydanımın sonudur. Çünkü ölüm yaklaştı. Bu gayret ve çalışmamdan kat'iyyen dönmem,” buyurdu.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin ElKıstasü'l-müstekim adlı eserinin kapak sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Selçuklu sultanı Sencer için yazdığı Nasihatü'l-müluk adlı yazma eserinin unvan sayfası (sağda) ve yazma nüshasından bir sayfa (ortada). Eserin Et-Tıbru'l-mesbuk adıyla basılan matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüshası Beyrut Amerikan Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir.

Can çekişme hâli: Bir kimsenin önünde sekerat-ı mevtten ve can vermenin şiddetinden başka bir şey olmasa, aklı varsa, onun korkusundan dünyada hiçbir şeyden lezzet almaması gerekirdi. Zira bir haydudun kapısından içeri gireceğini ve kendisini bir topuz ile vurup öldüreceğini düşünse, bunun korkusundan yemek ve uyumaktan lezzet alamaz. Belki yemeye iştahı olmaz, uyumak istese uykusu gelmez. Melekü'l-mevtin (can alıcı meleğin) gelmesi ve canını alması yakındır. Bu ise haydutların topuzlarından daha korkunç ve müthiştir. Fakat gelmeyince bunu anlamaz.

Can verme acısı şöyledir ki, bütün büyükler söz birliğiyle buyuruyorlar: Bir kimseyi kılıçla parçalamaktan veya vücudunu ortadan ikiye bölmekten daha zor ve şiddetlidir. Yaranın acımasının sebebi, yara olan yerden ruhun haberi olmasıdır. Kılıç darbelerinin yara yanında ruha ne derece ızdırap vereceği açıkça anlaşılmaktadır. Ateşin acısının çok olması, bütün parçalara sirayet etmesindendir. Canın çıkması öyle bir acıdır ki, ruhun kendinde meydana geliyor ve bütün varlığına işliyor. Can verenin o anda susması, dayanamadığı, takati olmadığı içindir. Çünkü onun şiddetinden dil söylemez olur. Akıl kendini kaybeder, fakat bunu tadan bilir. Veyahut tatmadan önce peygamberlik nuru ile gören bilir.

Nitekim İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Ey Havariler, dua ediniz. Allahü teala can vermemi kolaylaştırsın. Ölümden o kadar korkuyorum ki, korkumdan öleceğim.” Peygamber Efendimiz mübarek ruhunu teslim ederken; “Ya Rabbî, can vermenin şiddetini Muhammed'e (Aleyhisselam) kolay eyle.” diye dua etti. Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Can çıkmanın kolay olacağına ümidim yoktur. Çünkü Resulullah'ın nasıl zor can verdiğini gördüm.” O zaman da buyurdu ki: “Bu can, kemikler ve sinirlerimin arasından çekilip çıkıyor. Ya Rabbî! Bu elemi bana kolay eyle.”

Resulullah ölüm acısını anlatırdı ve buyururdu ki: “Ölüm acısı, her biri insanı öldüren üçyüz kılıç darbesi gibidir.” Yine buyurdu: “Ölümlerin en kolayı, yünün içerisinden çekilen dikenler gibi olup, onun gibi kolaylıkla çıkmaz.” Peygamber Efendimiz bir hastanın yanına gitti. Hasta ölüm hâlindeydi: “Ne hâlde olduğunu ben bilirim. Bedeninde hiçbir damar yoktur ki, ayrı bir acı içerisinde olmasın.” buyurdu. Hazreti Ali; “Düşmanlarla ölünceye kadar harp ediniz. Bin kılıç darbesi, bana can çıkmaktan daha kolaydır.” buyurdu.

Benî İsrail Peygamberlerinden birkaçı bir kabristana gittiler, ölülerden birinin dirilmesi için Allahü tealaya dua eylediler. Birisi dirilip kalktı ve; “Ey insanlar, benden ne istiyorsunuz! Öleli elli sene oldu, hâlâ can verme acısını unutmadım!” dedi. Rivayet edildi ki, bir Müminin kendi ameli ile kavuştuğu derecelerin üstünde kavuşmadığı dereceler vardır. Canının zor çıkması, bu derecelere kavuşmasına sebep olur. İyilik yapmış olan bir kafirin, hiçbir alacağı kalmasın diye, canının alınması kolay olur. Haberde bildirildi ki: Musa Aleyhisselam vefat ederken; “Allahü teala, ölümü kendinde nasıl buluyorsun?” dedi. “Diri diri kebap edilen bir kuş gibi, ne uçabilir, ne de ölebilir. Çok dikenli bir dalı bir kimsenin elbisesinin içerisine soksalar ve her bir diken bir damara takılsa ve kuvvetli bir kimse o dikeni çekse, ölürken can vermek buna benzer.” dedi.

Can verme acısından önce üç korkunç musibet vardır:

1- Can alıcı meleği görmesidir: Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İbrahim Aleyhisselam can alıcı meleğe, günahkârların canını aldığın şekilde seni görmek isterim, deyince, melek: Dayanamazsın, dedi. Olsun istiyorum, dedi. Kendini o surette gösterdi. Siyah yüzlü, tüyleri diken diken, siyah elbiseler giymiş, burnundan ve ağzından ateşler çıkıyordu. İbrahim Aleyhisselam kendinden geçip, düştü. Kendine gelince meleği kendi şeklinde gördü ve ey can alıcı melek, bir günahkâr senin bu şeklini gördükten sonra bir şey görmese ona yeter! dedi.” İyi amel işleyen, Allahü tealaya itaat eden kullar için bu korku yoktur. O meleği, en güzel bir şekilde görürler. Onun güzel yüzüne bakmaktan başka rahatlık bilmezler.

Süleyman Aleyhisselam can alıcı meleğe; “İnsanlar arasında neden aynı davranmıyorsun? Birini çabuk götürüyor, diğerini bekletiyorsun.” deyince; “Bu benim elimde değildir. Hepsi için elime ayrı ayrı bir sahife veriliyor. Emrolunduğum gibi yapıyorum.” dedi. Vehb bin Münebbih diyor ki: “Padişahın biri bir gün ata binmek istedi, elbise giyecekti. Yüz çeşit elbise getirdiler, hiçbirini beğenmedi. İçlerinden en iyisini giydi. En güzeline bindi. Kibrinden, gururundan kimseye bakmıyordu. Can alıcı melek bir fakir şeklinde önüne çıktı. Padişahın dizginlerini tuttu ve ben can alıcı meleğim, şu anda canını almak için geldim, dedi. Padişahın rengi attı! Müsaade et eve gideyim dedi. Mühlet vermedi, hemen canını aldı. Melek oradan gitti bir Mümin gördü. Mümin; Hoş geldin, geç mi kaldın? Senin yolunu gözlüyordum, dedi. Amma bekle abdest alayım, namaza durayım, başım secdede iken canımı al, dedi. Melek de dediği gibi yaptı.”

Melekü'l-mevt canını alıp, göğe çıkınca melekler kendisine; “Can alırken kimseye acıdığın oldu mu?” dediler. Dedi ki, çölde bir kadın hamile idi. Çocuk doğurdu, bana annesinin canını almam emredildi. Annesinin canını aldım. Çocuğu öylece bıraktım. Annesinin garipliğine ve o çocuğun yalnız kalıp zayi olmasına acıdım. Bu padişahı gördün mü, yeryüzünde onun gibi kimse yoktu, dediler. Gördüm, dedi. İşte o, sahrada bıraktığın çocuk idi, dediler.

Hadis-i şerifte bildirildi ki: “Şaban ayının onbeşinci gecesi (Berat gecesi) Melekü'l-mevt'in eline bir defter verilir. O sene içerisinde öleceklerin isimleri orada yazılmıştır.” A'meş diyor ki: Melekü'l-mevt, Süleyman Aleyhisselam'ın yanına geldi. Acele ile hizmetçilerinden birine baktı. Hizmetçi; rüzgâra emret, beni Hindistan'a götürsün, dedi. Melek geri gelince, Süleyman Aleyhisselam dikkatli bakmanızın sebebi neydi? diye sordu. Melek; Bana şu anda onun canını Hindistan'da alacaksın dediler. O burada duruyordu, hayret ettim, dedi.

2- Herkese gösterilen iki meleği görmektir: Hadis-i şerifte bildirildi ki, ölümün sonunda iki melek de ona görünür. Eğer muti ise ona: “Allahü teala sana iyi karşılıklar versin, bizim yanımızda çok iyi ameller işledin, bizi rahata kavuşturdun,” derler. Eğer asi ise: “Allahü teala, sana iyilik vermesin, bizim yanımızda çok kötülük ve günah işledin,” derler.

3- Cennet'teki veya Cehennem'deki yerini görür: Çünkü, can alıcı melek kendisine, ey Allah'ın sevgili kulu, müjde sana, Cennetliksin, der. Asilere ise: Ey Allah'ın düşmanı, Cehennem sana müjde olsun, der. Bunun acısı can çıkma acısını bastırır. Bunlar dünyada gördüğü hâllerdir ve bunlar, mezarda ve ondan sonra göreceklerinin yanında çok az kalır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı ve Nur suresi 35. ayet-i kerimesinin tefsiri olan Mişkatü'l-envar adlı eserinin Süleymaniye Kütüphanesi Şehit Ali Kısmı 1712 numaradaki yazma nüshasından iki sayfa (solda) ve matbu nüshasının kapak sayfası (sağda).


 

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin itikatta orta yolu anlattığı Elİktisad fi'l-i'tikad adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi İsmail Saib Sencer Yazmaları Bölümü No: 4129/1'de kayıtlıdır.

Mezarda ölünün hâli: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Ölüyü mezara koyduklarında mezar der ki: Yazıklar olsun sana ey insanoğlu, ben var iken neye gururlandın? Benim sıkıntı ve karanlık ve yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimden geçerken bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman neye aldanmıştın?” Eğer o kimse salihlerden ise, bir ses der ki: “Ey mezar! Neler söylüyorsun, o doğruluk üzereydi, emr-i ma'rûf, nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım.” Sonra bedeni nura çevrilir, ruhu göğe çıkarılır.

Rivayet edildi ki, ölüyü mezara koyarlar ve azap ederler. Komşuları bağırıp: “Ey kötü kişi, sen bizden geç kaldın. Niçin bizden ibret almadın? Bizim gittiğimizi ve amellerimizin kesildiğini görmedin mi? Bizim kaçırdığımızı kendin için niye tedarik etmedin?” derler. Yeryüzünün her köşesi feryat edip der ki: “Ey dünyaya aldananlar, niçin bizden önce gidenlerden ibret almazsınız?”

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İyi bir kul mezara konunca, iyi amelleri etrafını sarar, onu muhafaza ederler. Azap melekleri ayak tarafından gelince, namaz karşılarına çıkar ve ‘Allah için çok kıyamda durmuştur’ derler. Başucundan gelince, oruç karşılarına çıkar; ‘Dünyada çok susuzluk çekti’ der. Bedeni tarafından gelince, hac ve cihat; eli tarafından gelince, verdiği sadakalar karşı çıkar. Melekler, ‘Çok güzel, mübarek olsun’ derler ve rahmet melekleri gelir. Mezar ona gözünün görebildiği kadar geniş ve ferah olur.”

Abdullah bin Ubeyd şöyle rivayet etmiştir: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ölüyü kabre koyarlar, cenazesinin ardından gelenlerin ayak seslerini duyar. Mezar der ki: ‘Benim nasıl olduğumdan sana söylenilenler azdır. Benim için ne hazırladın?’”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kul ölünce yanına iki siyah ve gökyüzlü melek gelir. Birine Münker, diğerine Nekir denir. Peygamber hakkında ne dersin, derler. Eğer Mümin ise ‘Allahü tealanın kulu ve Resulüdür’ der. Mezarını yetmiş arşın büyültürler ve nur ile doldururlar. Münafık ise ‘Bilmiyorum, insanlardan işittim, ben de söylerdim’ der. Bunun üzerine toprağa, onu sıkıştır denir. Kaburga kemikleri birbirine geçer.”

Resulullah Efendimiz Hazreti Ömer'e; “Ya Ömer, Münker ve Nekir geldiğinde kendini nasıl görüyorsun?” diye sordu. Hazreti Ömer; “Ya Resulallah! O zaman aklım başımda mı olur?” diye sordu. “Evet” buyurunca; “Öyleyse korkmam, onlara yeterim,” dedi.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kafire mezarda iki azap meleği musallat ederler. İkisi de kör ve sağır olup, ellerinde demirden topuzlar bulunur. Kıyamete kadar onu döverler. Gözleri yoktur ki görüp acısınlar, kulakları duymaz ki feryatlarını işitsinler.” Hazreti Aişe diyor ki: Resulullah buyurdu ki: “Kabir sıkması vardır. Ondan bir kişi kurtulsa idi Sa'id bin Muaz kurtulurdu.” Resulullah'ın kızı Zeyneb vefat ettiğinde Efendimiz; “Kabir sıkmasını ve kabir azabını hatırladım. Bu az kabir sıkması ile beraber, onun feryadını bütün âlem duydu,” buyurdu. Yine buyurdu: “Kâfirin mezardaki azabı, doksandokuz ejderha iledir. Mezar, ahiret yolculuğunun ilk konağıdır. Bu kolay olursa sonrakiler daha kolay olur.”

Bundan sonraki korkular şunlardır:

  • •
    Sur'a üflendiği zamanki korku.
  • •
    Kıyamet gününün uzunluğu ve sıcaklığı.
  • •
    Hesap ve günahlardan sorulma.
  • •
    Amel defterlerinin verilmesi.
  • •
    Mizan (terazi) ve mazlumların hakları.
  • •
    Sırat köprüsü ve Cehennem azabı.

Kötü akıbet (Su-i hatime): Korkanların çoğu akıbetinin kötü olmasından korkmuşlardır. İnsanın kalbi her an değişebilir. Ariflerden biri der ki: “Bir kimsenin elli sene iman üzere olduğunu bilsem, yanımdan bir duvarın arkasına gitse, iman üzere öleceğine şahitlik edemem; çünkü kalp hali değişebilir.” Süfyan-ı Sevrî ölüm zamanında; “Tevhit üzere (imanla) gideceğimi bilsem, dağlar kadar günahım olsa yine korkmam,” buyurdu.

Sehl-i Tüsterî; “Mürit günaha düşmekten, arif ise küfre düşmekten korkar,” demiştir. İsa Aleyhisselam; “Siz günahtan korkarsınız; biz Peygamberler küfürden korkarız,” buyurdu. Su-i hatimenin (kötü sonun) işaretlerinden biri nifaktır. Hasan-ı Basrî buyurur: “Bende nifak olmadığını bilseydim, bunu her şeyden çok severdim. İçin dışa, kalbin dile uymaması nifaktandır.”

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Esasü'lkıyas adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve bu eserin Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa Kısmı No: 650 numara'da bulunan yazmasının ilk sayfası (solda).


Kötü akıbet (Su-i hatime): Herkesin korktuğu su-i hatime, ölüm zamanında imanın elden gitmesi, yani dünyaya imansız veda etmektir. Bunun pek çok sebebi bulunmakla birlikte, bu ilmin hakikati örtülüdür. Ancak bu kitapta açıklanabilecek kadarıyla temel olarak iki sebepten kaynaklanır.

Birincisi: Bir kimsenin bozuk bir itikada sahip olması, yanlış inanması ve bütün ömrünü bu yanlış inanç üzerine bina etmesidir. Kişi, inandığı şeyin hatalı olabileceğini hiç düşünmez ve ona sıkı sıkıya bağlı kalır. Ancak ölüm vakti yaklaşıp hakikat perdesi aralanınca, işin aslı açığa çıkar. Hatta hayatı boyunca doğru sandığı hatası kendisine açıkça gösterilir. Bu dehşetli anda, hakikati gördüğünde kalbinde bir şüphe veya inkar uyanması, imansız gitmesine sebep olabilir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî Hazretlerinin Esrarü'ttevhid nukılet min usuliddîn adlı eserin 1b ve 2a sayfaları. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Şehit Ali Paşa Kısmı, 2835/1 numarada kayıtlıdır.

Bu sebeple, sahip olduğu diğer itikatlarda da şüpheye düşmüş olur. Çünkü itikadına itimadı kalmaz ve şüphe üzere gider. Bu tehlike bidat sahibi içindir. Vera ve züht sahibi olsa da, kelam ve delil yolunu tutan da böyledir. Derin düşünmeyenler ve doğru yolda olup, Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere zahirde Müslüman olanlar, bundan (son nefeste imansız gitmekten) emindirler. Bunun için Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İhtiyar kadınların dini gibi, dininiz olsun.” Ve; “Cennet'tekilerin çoğu derin düşünmeyenlerdir.” buyurdu. Din büyükleri bunun için, kelamdan, bahis tutmadan ve işlerin hakikatini incelemekten men etmişlerdir. Çünkü herkesin buna gücü yetemeyeceğini ve bidate düşeceklerini bilmişlerdi.

İkinci sebep: Aslında imanın zayıf olması, dünya sevgisinin çok ve Allah sevgisinin az olmasıdır. Ölüm zamanında bütün arzu ve şehvetlerinin kendisinden alındığını, dünyadan kahır ile çıkarıldığını ve istemediği yere götürüleceğini görür ve kendisine böyle yapıldığını görünce, kötü düşüncesi artar, o az sevgi de kalmaz. Tıpkı çocuğunu az seven bir babanın, çocuğundan çok sevdiği bir şeyi bu çocuğu alırsa, çocuğuna düşman olması gibi olup, eskiden olan o az sevgisi de kalmaz. Bunun için şehitlik mertebesi büyüktür. Çünkü o anda dünya gözünden kalkmış, Allah sevgisi kalbini kaplamış, gönlü ölmeye hazırlanmıştır. Böyle bir zamanda gelen ölüm büyük bir kazançtır. Zira böyle bir hâl çabuk değişir, kalb her zaman o güzel hâlde kalmaz. O hâlde kalbinde Allahü tealanın sevgisi her şeyden kuvvetli olan kimseyi, bu sevgi, kendini bütün varlığı ile dünyaya vermekten men eder. O bu tehlikeden daha emin olur. Ölüm zamanı gelince, sevgiliyi görmek zamanının geldiğini bilir, ölümü hakir görmez. Allahü tealanın sevgisi daha da artar, dünya sevgisi büsbütün yok olur. Bu hüsn-i hatimenin, imanla gitmenin alametidir.

Bu tehlikeden uzak olmak isteyen, bidatten uzak olmalıdır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde olanlara inanır, anladığını kabul eder, anlamadığı için doğrudur der ve hepsine inanır. Allahü tealanın sevgisinin kendini kaplamasına, dünya sevgisinin azalmasına uğraşır. Bu da ancak, dinin hududunu gözetmekle olur. Böylece dünya kendisine aşağı gelir ve ondan kaçar. Buna mukabil, Allahü tealanın sevgisi kalbinde kuvvetlenir. Daima O'nu zikreder, O'ndan konuşur. Dünyayı sevenlerle değil, O'nu sevenlerle sohbet ve arkadaşlık eder. Demek ki, dünya sevgisi galip olunca tehlike başlamış demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey Muhammed, Hicreti terk edenlere de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesaddan korka geldiğiniz bir ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah'tan, O'nun Peygamberinden ve O'nun yolundaki bir cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.” buyuruldu. (Tevbe suresi: 24)

Bil ki, din makamlarının birincisi yakîn ve marifettir. Marifetten korku; korkudan züht, sabır, tövbe, sıdk, ihlas, zikre ve fikre devam doğar. Bundan da üns ve muhabbet hasıl olur. Muhabbet makamı, makamların sonudur. Rıza, tefviz (her işi Allahü tealaya bırakma) ve şevk zaten muhabbete bağlıdırlar. Demek ki, kendini ve Rabbini bilmek demek olan marifet ve yakînden sonraki saadetin sermayesi, aslı havftır (korkudur). Ondan sonra olanlar, onsuz olmazlar. Bu havf (Allah korkusu) üç yolla elde edilir: 1- Kendini ve Rabbini bilen havf (korku) üzere olur. 2- Havf (korku) sahibi olan kimseler ile sohbet etmek. Gafil olanlardan uzak durmak. 3- Havf sahibi olanların hâllerini (menkıbelerini) dinlemek veya böyle olan zatların yazdığı kitapları okumak.

Tövbe etmek: Tövbe; Allahü tealaya sığınmak, Allahü tealaya dönmektir. Hiçbir insan tövbenin dışında kalamaz. Çünkü yaratılmasından yok olmasına kadar günah işlememek meleklere mahsustur. Yani melekler hiç günah işlemezler. Hep günah ve isyan içinde olmak, Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymamak şeytana mahsustur, onun hâlidir. Günah işlemekten tövbe etmek ise insanlara mahsustur. Allahü teala bütün insanlara tövbeyi emrediyor ve mealen; “Ey Müminler sizden meydana gelen kusurlardan Allah'a tövbe ve rücu ediniz ki, felah bulup dünya ve ahiret saadetine kavuşasınız.” buyurdu (Nur suresi: 31). Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Güneş batıdan doğmadan önce tövbe edenin tövbesi kabul olur.”

Yine hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü teala, can boğaza gelinceye kadar tövbeyi kabul eder.”

“Allahü teala, gündüz günah işleyip, geceleyin tövbe edenin tövbesini kabul etmekte ve gece günah işleyip, gündüz tövbe edenin tövbesini kabul etmekte kerem sahibidir. Güneş batıdan doğuncaya kadar böyledir.”

“Günahı olmayan hiçbir insan yoktur. Fakat günahkârların en iyisi tövbe edenlerdir.”

“Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

Tövbenin başı marifet ve iman nurudur. Günahların öldürücü zehir olduğu bu nur ile görülür. Kendi hâline bakıp bu öldürücü zehirden çok yuttuğunu ve ölmeye yaklaştığını gören kimse, muhakkak pişman olur ve içine bir korku düşer. Aynen zehir içip de, ister istemez pişman olan, üzülen ve korkan kimsenin hâli gibi olur. Bunun için içtiği zehiri kusmaya midesinden çıkarmaya çalışır. Bu korku sebebiyle ilaç ve tedavi ister. İşte, şehvetle (nefsin kötü isteklerine uyarak) yapılan işler, içinde zehir olan bal gibi görünür. Çünkü o anda tatlıdır. Ne olduğu sonunda anlaşılır. Böyle olunca içine bir korku düşer, yaptığına pişman olur. Kendini ölüm tehlikesinde görür; bu korku ve pişmanlık ateşiyle şehvetlerine karşı meylinden ve günahlarından dolayı yanıp üzülür. Şehvet, hasret hâline döner. Hâlini düzeltmeye ve gelecekte bir daha yapmamaya azmeder. Cefakârlığı bırakıp, vefakâr olur. Bu hareket ve duruşlarını kontrol eder. Önceden oyun ve neşe ile gaflet içindeydi. Şimdi gözü yaşlı, üzüntülü ve korkuludur. Önceden gafil kimseleri severken, şimdi marifet sahibi olan kimseleri sever. O hâlde tövbe, pişmanlıktır ve aslı (başı) marifet ve iman nurudur. Neticesi, hâllerini kontrol etmek ve düzeltmek, günahlardan, dine uymayan şeyleri yapmaktan sakınmak, iyi işler ve itaat yapmaktır.

Her zaman tövbeye ihtiyaç vardır. Bunun için Ebu Süleyman-ı Daranî hazretleri buyurdu ki: “Kul, hiçbir şeye ağlamayıp, sadece bu güne kadar ömrünün boşa geçen zamanları için ağlasa, ölünceye kadar bu üzüntü ona yetişir.” O hâlde, geleceğini de boş şeylerle harcayacak olan kimseye ne denilebilir? Evet, çok kıymetli bir mücevheri olan bunu kaybedince üzülür, ağlar. Bir de kaybettiği için eziyet veya ceza görecekse, daha çok ağlar, ömürden her bir nefes, ebedî saadeti ele geçirten bir cevherdir. Bir kimse kendini helak eden bir günah ve hata işleyip, bunu anlayınca ne hale düşer! Bu öyle bir musibettir ki, üzülmenin fayda vermediği zaman anlaşılır. Mealen; “Sizden birinize ölüm gelip de; “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka versem ve salihlerden olsam.” demezden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın.” (Münafikun suresi: 10) buyurulan ayet-i kerimeyi âlimler şöyle tefsir etmişlerdir: Kul ölürken can alıcı meleği görür ve ölümün geldiğini anlar. Kalbine derin ve bitmeyen bir üzüntü çöker ve der ki: “Ey Melekü'l-mevt, bana bir gün müddet ver tövbe edeyim, af dileyeyim.” Ölüm meleği der ki: “Önünde nice günler vardı. Bu gün ömrün bitti. Hiç kalmadı.” Tövbe etmeden ümitsizlik şerbetini içerse, imanının aslı sarsılmaya başlar. Eğer, Allah korusun ezelde şakiliğine hükmedilmişse, şüphesiz imanı tehlikededir ve bedbaht olmuştur. Ezelde de saadetine hükmedildiyse, imanının aslı selamette kalır. Allahü teala mealen buyurdu ki: “O kimseler ki, kötü işlerde ısrar ederken onlardan birine ölüm gelip hayattan ümidini kesince; “Ben şimdi tövbe ettim.” der.” (Nisa suresi: 18) Denilmiştir ki, Allahü tealanın her kul ile iki sırrı vardır. Biri doğduğu zamandır ki, Allahü teala kuluna; “Seni temiz ve düzgün yarattım, emanet olarak sana bir ömür verdim, ölüm zamanına kadar çok dikkat et. Emaneti geri vereceksin.” buyurdu. İkincisi ölüm zamanındadır ki, Allahü teala buyurur ki: “Kulum, o emanetle neler yaptın. Koruduysan karşılığını bulursun. Zayi ettiysen, hazır ol ki, Cehennem seni bekliyor!”

Tövbe, şartlarına uygun yapılırsa kabul edilir. Tövbe ettiğin zaman, kabul edilip edilmeyeceğinden şüphe etme. Tövbenin, şartlarına uygun olup olmadığından şüphe et. İnsanın kalbinin hakikatini, beden ile olan bağlılığını ve alakasının ne olduğunu Allahü teala ile ilgisinin ne yolda olduğunu bilen ve kendisini bundan alıkoyan sebeplerin neler olduğunu bilen, bu sebebin günah olduğunu ve Allahü teala ile arasındaki perdeyi kaldırma yolunun makbul tövbe olduğunda şüphesi olmaz. Çünkü insanın kalbi, aslında melekler cevheri cinsinden bir cevherdir. Bir ayna gibidir. Bu alemin dışına çıkınca ve bu dünyadan kurtulunca pas tutmaz. İşlenen her bir günah ise, bu aynaya bir leke ve bir kararma yapar. Her iyi amel de, kalb aynasına bir nur, bir parlaklık verir. Günah ve zulmet lekelerini siler, iyi amellerden hasıl olan nurlar ve günahlardan hasıl olan karartılar, kalb aynası üzerine birbiri arkasından gelir. Karartı çok olur ve tövbe ederse, iyi amellerin nurları o karanlığı bastırır, kalb kendi temizliği ve saflığında kalır. Fakat günahlara iyice dalıp, kalb cevheri pas tutar ve bu kir, içine işleyip kalbi temiz kalmazsa, kalb, temizliğine saflığına dönemez. Paslar, aynanın derinliğine işlemiş, ayna gibi olmuştur. Böyle bir kalbden, dil ile tövbe ettim deyip, kalbin bundan habersiz kalmasından başka bir tövbe hasıl olmaz. Böyle tövbe de kalbe tesir etmez.

Kirli elbise sabunla yıkanıp temizlendiği gibi, kalb de iyi amellerin nurlarıyla günah karanlığından temizlenir. Bu sebeple Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her kötülükten sonra, bir iyilik yap. Onu mahveder.” ve; “Göğe ulaşacak kadar çok günah işleyen de tövbe ile affolunur.” Yine buyurdu ki: “Kul vardır ki, günahı sebebiyle, Cennet'e girer.” “Nasıl olur?” denildikte; “Bir günah işler ve tövbe eder ve Cennet'e girinceye kadar o günahı işlediğini unutmaz (pişman olur).” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Şeytan, keşke onu günaha sokmasaydım, der.” Bir hadis-i şerifte de; “Su, elbisenin kirini temizlediği gibi, sevaplar da günahları siler, süpürür.” Yine buyurdu: “Şeytan melun olduğu zaman, Allahü tealaya; “İzzetine yemin ederim ki, canı bedeninde olduğu müddetçe insanın kalbinden dışarı çıkmam.” dedi. Allahü teala; “Canı bedeninde olduğu müddetçe tövbesini bağlamam.” buyurdu. Hazreti Resulullah'ın huzuruna bir Habeşli geldi ve: “Çok günahlar işledim, tövbem kabul olur mu?” dedi. “Kabul edilir.” buyurdu. Giderken geri dönüp: “O günahları işlerken Allahü teala beni görüyor muydu?” dedi. “Görüyordu.” buyurdu. Habeşli, feryat etti, düştü ve can verdi.

Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Allahü teala Peygamberlerden (aleyhimüsselam) birine buyurdu ki: Günahkârlara müjde ver, tövbe ederlerse tövbelerini kabul ederim. Sıddîkları korkut, eğer onlara adaletle iş yaparsam hepsine ceza veririm.” Talk bin Habib buyurur: “Allahü tealanın hakkı, yapılabilenden üstündür (daha çoktur). Her sabah tövbe ile kalkınız ve gecede tövbe ile yatınız.” Habib bin Sabit buyurur: “Günahları kula gösterilir. Bir günaha gelir ki: “Ah, daima senden korkardım.” der. Ondan korktuğu ve pişman olduğu için o günahı affedilir.” Benî İsrail'de birinin çok günahı vardı. Tövbe etmek istedi. Kabul edilip edilmeyeceğini bilemedi. Zamanın en çok ibadet edenini ona anlattılar ve yanına gitmesini söylediler. Ona gidip; “Günahım çoktur. Doksandokuz kişi öldürdüm. Tövbem kabul olur mu!” diye sordu. “Hayır, olmaz.” dedi. Onu da öldürüp yüze tamamladı. Sonra ona zamanın en âlimini haber verdiler. Gitti ondan sordu ve; “Yüz adam öldürdüm, tövbem kabul olur mu?” dedi. “Olur, fakat bulunduğun yer fesat yeridir. Başka tarafa gitmelisin. Filan memlekete git, orası iyidir.” dedi. Oraya giderken, yolda öldü. Azap ve rahmet melekleri anlaşamayıp; “Her biri bize aittir.” dediler. Allahü teala, öldüğü yerin ölçülmesini buyurdu. İyi tarafa bir karış daha yakın bulundu. Rahmet melekleri ruhunu götürdüler. Bundan anlaşılıyor ki, günah kefesinde hiç günah bulunmamak şart değildir. Fakat az da olsa, iyilik ve sevap kefesinin ağır olması lazımdır ve bununla kurtulabilir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Esraru's-salat adlı eserinin kapak sayfası (sağda), Esraru'z-zekat adlı eserinin kapak sayfası (ortada) ve Esraru'lhac adlı eserinin kapak sayfası (solda). Kitaplar, İhyau ulumiddin'den ayrı basım halinde meydana getirilmiştir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Kitabü'z-zehebi'l-ebrez fî esrari havasi Kitabillahi'l-aziz adlı eserinin matbu nüshasının kapak sayfası (sağda). Şam Zahiriye Kütüphanesi No: 8063'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda).

Tövbenin esası, pişmanlık neticesi meydana gelen bir iradedir. Pişmanlığın alameti daima üzülmek, hasret çekmek, keşke yapmasaydım demek, işi; ağlamak ve yalvarmak üzere olmaktır. Çünkü kendisini helak oluyor gören nasıl üzülmez, nasıl yanmaz? Eğer çocuğu hasta olsa, bir Hıristiyan doktorunun, bu hastalık tehlikelidir ve öldürebilir dediği zaman, babanın kalbine bir ateş ve üzüntü düşeceği bilinmektedir. Halbuki kendini çocuğundan çok sevdiğini de bilir. Allahü tealanın ve Resulullah'ın, Hıristiyan doktorundan daha doğru sözlü olduğunu da bilir. Ahirette helak olmak, Cehennem'e gitmek korkusu, ölüm hastalığından daha büyüktür.

Günah işletmeye sebep olmak, hastayı öldürmeye sebep olmaktan daha çok Allahü tealanın gazabına sebep olur. Eğer bundan bir korku ve üzüntü doğmuyorsa, iman, henüz günah afetlerinden kurtulamamıştır. Bu korku ve üzüntü ateşi ne kadar kuvvetli olursa, günahların kefaretine tesiri de o kadar büyük olur. Çünkü günah sebebiyle kalbe yerleşen karartı ve paslar, üzüntü ve pişmanlık ateşinden başkasıyla temizlenmez. Bu yanma esnasında kalb, saflaşmaya ve incelmeye başlar. Hadis-i şerifte; “Tövbe edenlerle oturunuz, onların kalbleri daha ince olur.” buyuruldu. Kalb, ne kadar temiz ve saf olursa, günahtan o derece nefret eder ve günahların tatlılığı kalbe acı gelir. Benî İsrail'den birisinin tövbesinin kabulü ve affedilmesi için o zamanın peygamberi dua etti. Vahiy geldi ki: “İzzetime yemin ederim ki, bütün göklerde olanlar ona şefaat etseler, o günah onun kalbine tatlı geldiği müddetçe kabul etmem.”

Günah, her ne kadar yaratılış icabı isteniyorsa da, tövbe eden için zehir katılmış bal gibidir. Bir defa ondan ağzına koyup, büyük sıkıntılar çeken, ikinci defa onu düşününce, ondan nefret etmesinden dolayı tüyleri diken diken olur. O tatlılığını istemek zararı, korkusuyla kalkar. İşte bu acılığı bütün günahlarda bulmak lazımdır. Çünkü işlediği günahın zehir olması, Allahü tealanın o günahtan gazaplanmasıdır. Bütün günahlar da böyledir.

Ne için günaha devam ettiğini ve tövbe etmediğini bilmelidir. Bunun beş sebebi vardır ve her birinin ayrı ayrı ilacı vardır:

1- Ahirete inanmıyor veya şüphe ediyor.

2- Şehveti o kadar kuvvetlendirmiştir ki, arzularının terkini ona söylemeye dayanamaz. Lezzet ve zevki, kendini o kadar kaplamıştır ki, ahiret işinin tehlikesinden onu gafil tutuyor. İnsanların çoğunun perdesi şehvetleridir. Bunun için Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala Cehennem'i yarattığı vakit, Cebrail Aleyhisselam'a; “Bak!” buyurdu. Bakınca; “Ya Rabbî! İzzetine yemin ederim ki bunun nasıl olduğunu duyan buna girmez.” dedi. Sonra Allahü teala şehvetleri, arzuları Cehennem'in etrafında yarattı ve; “Bak!” buyurdu. “Bakınca korktu ve Cehennem'e girmeyen bir kişi kalmaz.” dedi. Allahü teala Cennet'i yarattı ve; “Bak!” buyurdu. “Bunu duyup da bir an evvel buna kavuşmak istemeyen bir kişi olmaz.” dedi. Sonra, Cennet yolunda olan mekkareleri (aldatıcıları) ve acı işleri, Cennet'in etrafında yarattı ve; “Bak!” buyurdu. Bakınca; “İzzetine yemin ederim ki, yolundaki sıkıntıların çokluğundan kimse Cennet'e giremez.” dedi.”

3- Ahiret borç senedi gibidir. Dünya ise eldeki nakit para gibidir. İnsanın yaratılışı ise peşin paraya yakın olup, senet ve gözünden uzak olan, kalbinden de uzaktır.

4- Mümin olan, her gün tövbe etmek azmindedir, fakat yarına kadar tehir eder. Önüne çıkan her arzusu için, bunu yapayım, bir daha yapmam der.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Kasidetü'l-münferice'nin Tokyo Üniversitesi Şark Kültür ve Araştırmaları Enstitüsü Kütüphanesi No: 2199'da bulunan yazma nüshasının başlangıç sayfası.

5- Günahın Cehennem'e götüreceği muhakkak değildir. Belki af olunabilir. İnsan ise kendisi için hüsn-i zan sahibidir. Şehvet kendisini kaplayınca; Allahü teala affeder deyip, rahmet ümit eder. Bu dünyaya sarılıp, gözden uzak olan ahireti gönülden de uzak tutanın ilacı, geleceği muhakkak olan şeyi gelmiş bilmektir. Şöyle ki, öleceğini gözünün önüne getirmelidir. Bu ise bu gün belki şu anda da olabilir. Eğer bütün lezzetlerini terk edemiyorsa, bir saat şehvet ve arzularına sabredemediği hâlde Cehennem ateşine nasıl dayanabileceğini, Cennet lezzetlerinden ayrılığa nasıl tahammül edebileceğini düşünmelidir.

Hasta olursa ve soğuk sudan daha çok sevdiği şey olmasa, bir Yahudi doktor kendisine bu su sana zarar verir dese, iyi olmak arzusuyla, o kadar istediği hâlde, suyu içmez. O hâlde, Allahü tealanın ve Resulünün buyurması ile ebedî padişahlık ümidi için şehvetleri terk etmek daha iyidir. Tövbeyi yarına bırakana: Tövbeyi yarına bırakıyorsun, amma yarının gelmesi senin elinde değildir. Belki gelmez ve helak olursun! demelidir. Bunun için Hadis-i şerifte; “Cehennem'dekilerin çoğunun feryadı tehir etmek (sonra yaparım demek) sebebiyledir.” buyuruldu.

Yarın yaparım diyene: “Bu günkü tövbeyi, niçin yarına bırakıyorsun? Eğer bu gün şehvetini terk etmen sebebi ile sana zor geliyorsa, yarın da böyle olacaktır. Çünkü Allahü teala, şehvetleri terk etmek daha kolay olan bir gün yaratmadı. Sen, şu ağacı kökünden sök dedikleri kimsenin: “Bu ağaç kuvvetlidir, ben zayıfım durayım, seneye sökerim.” diyen kimse gibisin. Ey ahmak, bir dahaki sene ağaç daha kuvvetli olur, sen ise daha çok kuvvetten düşersin, derler. Şehvet ve arzu ağacı her gün daha çok kuvvetlenmekte, kök salmaktadır. Onu nasıl sökersin? Sen ise yapmamak sebebiyle her gün daha çok kuvvetten düşersin. Ne kadar acele edersen o kadar kolay olur.” demelidir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Kasidetü'l-münferice'sine İbn-i Yasin tarafından yazılan şerhin unvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Tokyo Üniversitesi Şark Kültür ve Araştırmaları Enstitüsü Kütüphanesi No: 2205'te kayıtlıdır.

“Ben Müminim, Allahü teala Müminleri affeder.” sözüne güvenene: Affetmeyebilir de, deriz. İyi ameller yapmayınca iman da zayıflar ve ölüm zamanında, sekerat-ı mevtin fırtınasında temelinden yıkılır, gider. Çünkü iman, suyunu iyi amellerden alan bir ağaç gibidir. Suyu kesilince, kurumak tehlikesiyle baş başa kalır. İyi amelsiz ve birçok günahlar içerisindeki iman, birçok hastalıkları olan hastaya benzer. Her an helak olma korkusu vardır. Eğer iman selameti ile ölürse, affedilmesi de, azap olunması da mümkündür. O hâlde bu ümitle oturmak ahmaklık olur. Böyle olan kimse, her şeyini kaybetmiş, çoluk çocuğunu aç bırakmış ve: “Belki bir harabeye giderler, bir hazine bulurlar.” diyen kimseye benzer. Yahut da, şehirde olan bir kimsenin, o şehri yağmaladıkları zaman kıymetli şeylerini gizlemeyip, evi öylece terk edip ve o zalim benim evime geldiği zaman belki ölür yahut eve girmez, yahut kör olur demesine benzer. Bunların hepsi olabilir. Affolunabilme de bunun gibidir. Fakat buna güvenmek ve tedbir almamak, tövbe etmemek ahmaklık olur.

İhlas: Allahü teala: “İnsanlar, Allah'a ihlasla ibadetten başkasıyla emir olunmadı.” (Beyyine suresi: 5), “Hâlis din, Allah için olandır.” (Zümer suresi: 3) buyuruyor. Resulullah Efendimiz; “Allahü teala buyuruyor ki: ihlas benim sırlarımdan bir sırdır. Onu, sevdiğim kulun kalbine yerleştiririm.” buyurdu. Muaz bin Cebel buyurdu ki: “İhlas ile amel et, az da olsa yetişir.” Riyayı (gösterişi) kötülemek hakkında söylediklerimizin hepsi ihlasla ilgilidir. Çünkü insanların görmesi, ihlası götüren sebeplerden biridir. Daha başka sebepler de vardır. Ma'rûf-i Kerhî kendini kamçı ile döver ve: “Ey nefsim! İhlas üzere ol, kurtulursun.” derdi. Ebu Süleyman diyor ki: “Ömründe bir adım ihlasla atmış olana müjdeler olsun. Çünkü onunla Allahü tealadan başkasını istememiştir.” Ebu Eyyubi Sicistanî diyor ki: “Niyette ihlas, niyetin aslından zordur.” Büyüklerden birini rüyada gördüler. Allahü teala sana ne yaptı? diye sordular. Buyurdu ki: “O'nun için yaptığım her şeyi sevap kefesinde gördüm, hatta yoldan kaldırdığım bir nar tanesini bile. Yüz altın kıymetinde merkebim ölmüştü, onu sevap kefesinde görmedim. Halbuki evimde ölen kediyi sevap kefesinde görmüştüm. Allahü tealaya: “Ya Rabbî, kediyi sevap kefesinde görüyorum da merkebi görmüyorum.” dedim. O, gönderdiğin yerdedir diye bir ses geldi. Ölünce, Allah'ın lanetine git, dedin. Allah yolunda, deseydin onu da bulurdun. Allahü teala için bir sadaka vermiştim. Fakat insanlar görmüşlerdi. İnsanların görmesine sevinmiştim. Onu, ne lehimde, ne de aleyhimde gördüm.”

Süfyan-ı Sevrî diyor ki: Yaptığı bir işin, aleyhine olmaması kendisi için büyük saadettir. Birisi anlatır: Allah yolunda denizde harbe gitmiştim. Bir arkadaşım bir heybe satıyordu, alayım işime yarar, filan şehirde satıp biraz para kazanırım, dedim. O gece rüyamda gördüm ki: Gökten iki kişi indi. Biri diğerine, gazilerin isimlerini yaz ve yine yaz ki, filan kimse görmek için, filan kimse ticaret için, filan kimse de gösteriş için, desinler diye harbe gelmiştir. Sonra bana baktı ve filan kimse ticaret için gelmiştir yaz, dedi. Dedim ki, Allah Allah... Benim hâlime bir bakın; ticaret yapacak hiçbir şeyim yoktur. Ben Allah rızası için gelmişim. Ey şeyh! O heybeyi kâr için satın almadın mı? dedi. Bunu duyunca ağladım ve ben kat'iyyen tüccar değilim, dedim. Diğer meleğe: “Allah yolunda harbe gelmiştir. Yolda kâr etmek için bir heybe satın almıştır yaz! Allahü teala onun hakkında nasıl dilerse öyle hükmetsin.” dedi. Bunun için demişlerdir ki, ihlasla geçen bir saat, ebedî kurtuluştur. İhlas çok azizdir. Demişlerdir ki; ilim tohumdur, amel bitkidir, ihlas ise onun suyudur.

Benî İsrail'de bir abid vardı, ona filan yerde ağaçtan yapılmış bir put vardır. Bir kısım insanlar ona Allah diye taparlar, dediler. Kızdı ve kalktı. Baltayı omuzuna alıp o putu kırmaya gitti. Şeytan bir ihtiyar şekline girip, onun karşısına çıktı ve; “Nereye gidiyorsun?” dedi. “O putu kırıp insanları Allahü tealaya taptırmaya gidiyorum.” dedi. Şeytan; “Git ibadetle meşgul ol, bu senin için daha iyidir.” dedi. “Hayır, bu putu kırmak daha mühimdir.” diye cevap verdi. Şeytan; “Seni bırakmam.” deyip kavgaya tutuştular. O abid, şeytanı yere vurdu ve göğsünün üzerine oturdu. Şeytan; “Müsaade et bir söz söyleyeyim.” dedi. Müsaade etti. Dedi ki: “Ey abid, Allah'ın Peygamberleri vardır. O putu kırmayı dilese onlara emir verirdi. Sen bununla emrolunmadın, bunu yapma. Hayır, muhakkak yapacağım, dedi. Bırakmam dedi. Yine kavgaya başladılar. Abid yine şeytanı yere vurdu. Müsaade et bir söz daha söyleyeyim dedi, beğenmezsen istediğini yap dedi. Peki söyle dedi. “Sen, fakir ve abid (çok ibadet eden) bir kimsesin. Senin yükünü insanlar çekiyorlar, senin iş yapabilecek ve diğer abidlere yiyecek ve giyecek verebilecek bir şeyin olsa, o putu kırmaktan daha iyidir. Çünkü onu kırarsan insanlar bir başkasını yontup yine yaparlar, onlara zarar vermiş olmazsın. Bundan vazgeç, her gün yastığının altına iki altın koyayım.” Abid; “Doğru söylüyor, biri ile sadaka verip, diğeri ile işlerimi görmem bu putu kırmaktan daha iyidir. Ben bununla emrolunmadım, ben ne peygamberim, ne de bunu kırmakla vazifeliyim.” dedi. Böylece geri döndü, ertesi gün yastığının altında iki altın gördü, altınları aldı. Ertesi gün yine gördü ve aldı. Kendi kendine, iyi ki o putu kırmadım, dedi. Üçüncü gün yastığının altında hiçbir şey görmedi, kızdı ve baltayı aldı. Şeytan karşısına çıktı ve; “Nereye gidiyorsun.” dedi. “O putu kırmaya gidiyorum.” dedi. “Yalan söylüyorsun, yemin ederim ki, onu kıramazsın.” deyip kavgaya tutuştular. Abidi yere vurdu. Şeytanın elinde, serçe gibi titriyordu. “Geri dön, yoksa başını koyun gibi keserim.” dedi. “Peki döneyim; fakat o zaman iki defa ben seni yendim ve şimdi sen beni yendin, sebebi nedir?” dedi. Şeytan; “O zaman Allah için kızmıştın. Allah için iş yapana bizim gücümüz yetmez. Şimdi ise kendin için ve dünya menfaati için kızdın. Kendi arzularına uyan bizi yenemez.” dedi.

Güzel ahlâk: Allahü teala Muhammed Aleyhisselam'a mealen buyurdu ki: “Sen güzel huylu olarak (huluk-ı azim üzere) yaratıldın.” (Kalem suresi: 4) Huluk-ı azim, yani güzel huylar, Kur'an-ı Kerim'de bildirilen ahlâktır. Huluk-ı azim demek, Allahü teala ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslam dinine girmesine, Resulullah Efendimizin güzel ahlâkı sebep oldu. Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde buyurdu ki: “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Bir hadis-i şerifte de; “Kıyamet günü mizana konan şeylerin en ağırı güzel ahlâktır.” buyurdu. Biri Resulullah'ın huzuruna gelip; “Din nedir?” diye sordu. “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Soran kişi Resulullah'ın sağından gelip, aynı şekilde sordu aynı cevabı aldı. Solundan gelip sordu aynı cevabı aldı. Resulullah'ın arkasından gelip, aynı şeyi sorunca “Anlamıyor musun? Kızmamaktır.” buyurdu. “Amellerin en üstünü nedir?” diye sorulunca da; “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Bir kişi Resulullah'a gelip; “Bana nasihat et.” deyince; “Nerede olursan ol, Allahü tealadan kork.” buyurdu. “Biraz daha nasihat et.” dedi. “Her kötülükten sonra bir iyilik yap ki, o kötülüğü silsin.” buyurdu. “Biraz daha nasihat et.” deyince; “İnsanlarla güzel geçin, onlara karşı güzel huylu ol.” buyurdu. Bir başka hadis-i şerifte; “Allahü teala kime güzel ahlâk ve güzel yüz nasip ederse, Cehennem ateşi onu yakmaz.” buyurdu. Resulullah Efendimize filan kadın gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılar, fakat huyu (ahlâkı) kötüdür. Dili ile komşularını incitir dediklerinde; “Onun yeri Cehennem'dir.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.” Resulullah güzellik ve ahlâk bakımından ve her bakımdan insanların en üstünü idi. Dua ederken; “Allah'ım, senden sıhhat, afiyet ve güzel ahlâk isterim.” ve “Allah'ım, yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlâkımı da güzel eyle.” diye dua etmiştir. Resulullah'a, Allahü tealanın kuluna verdiği en iyi şey nedir diye soruldukta; “Güzel ahlâktır.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Güneşin buzu erittiği gibi, güzel ahlâk günahları yok eder.” Abdurrahman bin Semüre şöyle rivayet eder: Resulullah Efendimiz, yanında bulunduğum bir sırada buyurdu ki: “Dün gece garip bir şey gördüm. Ümmetimden bir erkek diz üstü düşmüştü. Kendisi ile Allahü teala arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkını getirdiler, aradaki perde kalktı ve Allahü tealaya kavuştu.” Yine buyurdu ki: “Kul, güzel ahlâkı sebebiyle, gündüz oruç tutmuş, geceleri namaz kılarak geçirmiş gibi derece kazanır. İbadeti az da olsa yüksek derecelere kavuşur.”

Fudayl bin Iyad hazretleri buyurdu ki: “Güzel huylu bir fasıkla arkadaşlık etmeyi, kötü huylu hafızla arkadaşlık etmekten daha çok severim.” Abdullah bin Mübarek, kötü huylu bir kimse ile yolculuk yapmıştı. Onun her dediğini yapmaya çalışıp, eziyetlerine katlanmıştı. Ondan ayrılınca ağladı. “Niçin ağlıyorsun?” dediklerinde; “O zavallı kimse yanımdan ayrıldı. Kötü huyu da onunla birlikte gitti. Ondan ayrılmadı.” dedi. Kettanî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf ehli iyi huyludur. Kimin ahlâkı senin ahlâkından güzel ise, o senden daha çok tasavvuf ehlidir.” Hasan-ı Basrî hazretleri; “Kötü huylu olan, kendine eziyet eder.” buyurdu. Enes bin Malik buyurdu ki: “İnsan, güzel ahlâkı sebebiyle Cennet'in yüksek derecelerine kavuşur. Çok ibadet de etse, kötü ahlâklı ise, Cehennem'in derinliklerine yuvarlanabilir.” Hazreti Ömer; “Güzel ahlâk ile insanların arasına karışınız. Fakat amelleriniz ile ayrılınız.” buyurmuştur. Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Kötü huy öyle bir günahtır ki, o kötü huyla işlenen çok iyilikler boşa gider, fayda vermez. İbn-i Abbas; “Her binanın bir temeli vardır. İslam binasının temeli de güzel ahlâktır.” buyurdu. Ata bin Yesar: “Yükselenler hep, güzel ahlâkları sayesinde yükselmişlerdir. Ahlâkın kemal mertebesine, ancak Muhammed Aleyhisselam yükselmiştir.” buyurdu. Allahü tealaya en çok yaklaşanlar, güzel ahlâkta Resulullah'a en çok tâbi olanlardır.


 

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Yusuf Suresinin tefsirini anlatan risalesinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Fatihatü'l-ulum adlı eserinin yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 754'te kayıtlıdır.

Güzel ahlâkın çeşitli tarifleri ve izahları yapılmıştır: Hasan-ı Basrî'ye; “Güzel ahlâk nedir?” diye sorulunca; “Güzel ahlâk; güler yüz gösterip, tatlı söz söylemek, iyilik yapıp, kötülük etmemektir.” buyurmuştur. Vasıtî; “Kimseye düşmanlık etmemek ve kimsenin de düşmanlığına sebep olmamaktır. Bunu Allahü tealanın rızası için yapmaktır.” diye tarif etmiştir. Şah Kirmanî şöyle demiştir: “Eziyet etmemek ve zorlukları kaldırmaktır.” Vasıtî'nin diğer bir tarifi de şöyledir: “Darlıkta ve genişlikte insanları memnun etmektir.”

Sehl bin Abdullah Tüsterî'ye; “Güzel ahlâk nedir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “En aşağı derecesi eziyete, sıkıntılara katlanmak, kötülüğe karşılık vermemek, zalime merhamet edip, kurtulmasına çalışmak, ona şefkatle muamele etmektir.” Bir defa da şöyle buyurdu: “Rızık hususunda endişeye düşmemek. Rızkına Allahü tealanın kefil olduğuna emin olmak, O'na güvenip, sükun ve huzur bulmaktır. Her hususta O'na itaat edip, isyandan sakınmaktır.” Hazreti Ali buyurdu ki: “Güzel ahlâk üç haslettedir: Haramdan sakınmak, helali aramak ve aile efradına mümkün olduğu kadar genişlik göstermektir.” Hallac-ı Mansur hazretleri de güzel ahlâkı şöyle tarif etmiştir: “Allahü tealayı tanıyıp, halkın eziyetine aldırış etmemektir.”

Ahlâk, nefiste yerleşmiş bir şekil ve hâlden ibarettir. Düşünüp taşınmaya lüzum olmadan, bütün işler kolaylıkla bundan çıkar. Dinen ve aklen övülen ve beğenilen işler bu hâlden meydana gelirse, buna güzel ahlâk denir. Kötü işler meydana gelirse, buna da kötü ahlâk denir. Nefiste yerleşmiş bir keyfiyet, hâl dememizin sebebi şöyle izah edilebilir. Herhangi bir sebeple bazen malını ihtiyaç için sarf eden kimseye cömerttir denemez. Cömert olması için; malını infak etmek, Allahü tealanın rızası için vermek düşüncesi ve hâli kendinde yerleşmiş, bir tabiat ve huy hâline gelmiş olması lazımdır. Düşünmeden ve zorluk çekmeden, iyi işlerin kolaylıkla kendinden meydana gelmesini şart dememizin sebebi bundan dolayıdır. Çünkü zorlanarak mal veren kimseye cömert denmez veya kızdığı zaman kendini zor zapt eden kimseye halim (yumuşak) bir insandır denemez.

Bu hususta dört mesele vardır. Biri; iyi ve kötü işler, ikincisi; iyi işleri yapmaya, kötü işlerden sakınmaya güç yetirmek. Üçüncüsü; iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, bilmek. Dördüncüsü; nefiste yerleşen bir hâl (heyet) ile güzele veya çirkine meyledip, bunlardan birini yapmayı kolaylaştırmaktır. Ahlâk, sadece işten ibaret değildir. Nice kimseler vardır ki, cömert oldukları hâlde fakirlik sebebiyle veya başka bir sebeple infak edemezler. Nice cimriler de vardır ki, gösteriş için veya başka bir sebeple mal verirler. Ahlâk, iş yapacak kuvvetten de ibaret değildir. Çünkü kuvvetle, cimrilik de, cömertlik de yapılabilir. Yaratılışta her insan vermeye ve vermemeye istidatlıdır. Bunun her ikisini de yapmaya kuvveti vardır. Bu kuvvet, cimrilik veya cömertlik ahlâkını gerektirmez. Ahlâk, bilmekten de ibaret değildir. Çünkü hem güzel, hem de çirkin bilinebilir. Bilmek her ikisi ile de alakalıdır.

O hâlde ahlâk, dördüncü bir manadan ibarettir. Bu da bir hâl ve bir durumdur ki, nefis bununla cimrilik veya cömertlik gibi işlerin meydana çıkmasına hazırlanır. Öyleyse ahlâk, nefsin hâlinden ve batınî suretinden ibarettir. Dış görünüşün güzel olması için, sadece bir azanın güzel olmasının yetmeyip, bütün azaların güzel ve uygun olması gerekir. Bunun gibi yukarıda sayılan dört hususun hepsi birbirine uygun ve ölçülü olur ve hepsi güzel olursa o zaman güzel ahlâk meydana gelir.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin yazdığı Mükaşefetü'l-kulub adlı eserin ilk sayfası.

İyi huyların esası; hikmet, şecaat, iffet ve adalet olmak üzere dört tanedir. Diğerleri bunların teferruatıdır. Bu dört hususta tam manasıyla kemale ulaşan sadece Resul-i Ekrem Efendimizdir. Bu dört hususta insanlar Resulullah'a ne kadar yaklaşırsa, Allahü tealaya da o derece yaklaşmış olur. Bu dört vasfı kendinde toplayan her insan, insanlar arasında itaat edilen bir hükümdar olmaya layıktır. Etrafında toplanıp, iş ve hareketleri örnek alınmaya layık bir kimsedir. Bu dört vasıftan uzak olan kimseler ise, insanlar arasından çıkarılmaya layık kimselerdir. Çünkü böyle kimseler, Allahü tealanın rahmetinden kovulup, uzaklaştırılan şeytana yaklaşmıştır.

Bu dört vasfı taşıyan insanlar mukarreb meleklere yaklaştığı için, böylelerini arayıp örnek almak lazım olduğu gibi, diğerini, şeytana uyup ona yaklaştığı için halktan uzaklaştırmak gerekir. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimizin buyurduğu gibi, Resul-i Ekrem güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Müminlerin vasıflarını sayarken, bu ahlâka işaret ederek mealen şöyle buyurdu: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye düşmeyip, Allah yolunda malları ile canları ile mücahede etmektedirler.” (Hucurat suresi: 15) Kuşkusuz, şek ve şüphesiz olarak Allahü tealaya iman etmek yakîn kuvvetidir. Aklın meyvesi ve hikmetin son noktası da budur. Mal ile cihat, şehvet kuvvetini zapt eden cömertliktir. Nefis ile mücahede, gazab kuvvetini akla uygun kullandıran, şecaattir.

İtidalin derecesini Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle bildirmiştir: “Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olurlar.” (Fetih suresi: 29) Burada, yerine göre şiddet, yerine göre de merhamet gösterilebileceği işaret buyurulmuştur. Daima şiddetli veya daima merhametli olmak olgunluk değildir. Asıl olgunluk, merhameti de şiddeti de yerinde kullanmaktır. İşte ahlâkın manası, güzelliği, çirkinliği, kısımları, meyveleri ve kolları bunlardır. Bu izahlardan anlaşıldı ki, güzel ahlâk; akıl kuvvetinin, gazap ve şehvet kuvvetlerinin mutedil olup, dine ve akla uygun olmalarına bağlıdır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin mektuplarını toplayan Fedailü'l-imam min resaili Hucceti'l-İslam adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda).

Güzel ahlâk, bazen fıtrat ve tabiat ile, bazen iyi işleri yapmayı adet hâline getirmekle, bazen de salih kimselerle, iyi insanlarla beraber olmakla elde edilir. İnsan tabiatı, arkadaşının hem iyiliğini hem de kötülüğünü alır. Bu bakımdan, salih kimseler ile sohbet ahlâkın düzelmesine vesiledir. Kötü kimselerle beraber bulunan ve kötülüğü adet hâline getiren kimse ise Allahü tealadan uzaktır. Bu ikisinin arasında çeşitli dereceler vardır. Sıfat ve hâller neyi gerektiriyorsa, dereceleri de odur. Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Zerre kadar iyilik eden mükâfatını, zerre kadar kötülük eden de cezasını görür.” (Zilzal suresi: 7-8) ve; “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmeder oldular.” buyuruldu. (Nahl suresi: 33)

Bedenin her uzvu, kendine mahsus belli bir iş için yaratılmıştır. Hastalığı ise, hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamamasıdır. Mesela, elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek gibi şeylerdir. Bunun gibi kalbin hastalığı da, hangi iş için yaratılmışsa onu yapamamasıdır. Kalbin yaratılma sebebi; ilim, hikmet, marifet, Allah sevgisi, ibadet, Allahü tealayı zikirden lezzet duymak, Allahü tealanın sevgisini bütün sevgilerden üstün tutmak, bütün nefsanî isteklerine, şehevî arzularına karşı Allahü tealadan yardım dilemektir. Hakk'a kavuşamayan, Hak yolunda gitmediği için kavuşamaz. Hak yolda gitmeyen, istemediği için gitmez, istemeyen de, bilmediği için istemez. Böyle kimsenin imanı da tam değildir. Dünyanın zulmet, birkaç günlük ve fani olduğunu, ahiretin ise saadet ve ebedî olduğunu bilince, ahiret için hazırlanmak, azık toplama arzusu kendiliğinden doğar. Bu arzuya kavuşan kimseye, kıymetli bir şey için ehemmiyetsiz bir şeyi vermek zor gelmez. Çünkü bu gün topraktan bir saksıyı verip, yarın karşılığında altın bir kupa almak herkese kolay gelir. O hâlde insanların bütün kusurlarının sebebi, iman zayıflığıdır...

Hak yolda (din yolunda) ilerleyene en önce lazım olan şey, şartları yerine getirmek, sonra bunlara sıkı sarılmak ve sonra da etrafını surlarla çevirip kale gibi olmak lazımdır. Bunun şartları şunlardır:

1- Kendisi ile Allahü teala arasındaki perdeyi kaldırması lazımdır. Böylece ayet-i kerimede mealen; “Önlerine ve arkalarına perde koyduk.” (Yasin suresi: 9) buyurulanlardan olmaz. Perde dört çeşittir. Bunlar; mal, mevki, mücadele ve münakaşa, mâsiyettir. Malın perde olması; kalbi meşgul etmesidir. Halbuki kalb, Allahü tealadan başka her şeyi terk etmedikçe ilerleme olmaz. O hâlde malı aradan kaldırmak lazımdır. Ancak kalbi meşgul etmeyecek kadar, ihtiyaç miktarı almak perde olmaz. Mevki ve makamın perde olmasından kurtulmak, bunları istememekle olur. İnsan meşhur olunca, insanlarla olmaktan, kabul görmekten lezzet alır. Mücadele ve münakaşanın perde olması: Bu, kalbde başka bir şeye yer bırakmaz. Bunların hepsini unutmak lazımdır. “Lâ ilâhe illallah” kelimesinin manasına iman etmelidir. Bunun manası, Allah'tan başka ibadet edecek hiçbir mâbut yok demektir. Arzu ve istekleri ağır basan kimsenin mâbudu, arzu ve istekleri olur. O hâlde işlerin keşfini münakaşa ve mücadelede değil, mücahedede aramak gerekir. Mâsiyetin, günahların perde olması: Günah işleyenin kalbi kararmış olur. Hakkı nasıl görebilir? Bilhassa haram yemek kalbi tam karartır. Helal yemek kadar kalbi nurlandıran bir şey yoktur. İşin esası haram yemekten sakınmaktır. Helalden başka şey yememelidir. Bu perdeleri aradan kaldıran kimse, namaz kılmak için abdest alan kimseye benzer. Onun namaz kılmak için uyacağı bir imama ihtiyacı vardır. Perdeleri kaldıran kimsenin de bir rehbere ihtiyacı vardır. (Bu rehber, İslam âlimleridir.)

Çocuk terbiyesi: Bil ki çocuk, ana-baba elinde bir emanettir. Kalbi kıymetli bir cevher gibi temizdir. Mum gibi her şekli alabilir. Bütün yazı ve şekillerden uzaktır. Temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılırsa, yetişir. İyilik tohumu ekilirse, din ve dünya saadetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevabında ortak olur. Şayet fesat tohumu atılırsa, helak olur, annesi, babası ve hocası da günahına ortak olur. Nitekim Allahü teala mealen; “Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz.” buyuruyor. (Tahrim suresi: 6) Çocuğu Cehennem ateşinden kurtarmak dünya ateşinden korumaktan mühimdir. Çocuğu korumak demek, onu terbiye etmek ve ona iyi ahlâkı öğretmekle ve kötü arkadaştan korumakla olur. Çünkü bütün kötülüklerin başı fena arkadaştır. Çocuğu süslü elbiselere ve tatlı yemeklere alıştırmamalıdır. Sonra bunlardan ayrılamaz. Bütün ömrünü bunlara kavuşmaya sarf eder.

Daha başlangıçta temiz olmasına dikkat etmelidir. Ona helal süt vermeli, süt veren iyi huylu ve helal lokma yiyici olmalıdır. Zira kötü huylar sütle anadan geçer. Haramdan meydana gelen süt ise temiz olmaz. Çocuğun eti ve derisi o haramdan olursa, tabiatı buna yakın olur ve büluğa erdikten sonra, meydana çıkar. Dili açılmaya başlayınca ilk sözü Allah olmalıdır. Bunu sık sık çocuğa söylemeli, söyletmelidir. Bazı şeylerden utanmaya, hayâ etmeye başlarsa, bu iyi bir müjdedir ve akıl nurunun kendisine geldiği kimsenin, utanmayı kendine muhafız yapmasına işarettir. Çünkü, kendisine çirkin gelen her şeyden hayâ eder. İlk meydana gelen şey yeme arzusudur. O hâlde yemek yemenin edeplerini öğretmek lazımdır. Mesela sağ el ile yemeye alıştırmak. Bismillah demek, acele yememek, çok yememek, iyice çiğnemek, başkasının lokmasına bakmamak, bir lokmayı yutmadan diğerini eline almamak, arasıra yalnız ekmek verip hep iyi yemeğe alıştırmamak, çok yemeyi gözünde ayıp göstermek, bunu hayvanlar ve akılsızlar yapar diye söylemek, çok yiyen çocukları kendi çocuğuna ayıplamak, lazımdır. Çocuk hamd etmeyi edeple söylerse, övünmemeye alışır ve öyle olur.

Kötü arkadaştan çocuğu korumalıdır. Korunmayan çocuklar, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olurlar. Uzun yıllar bu sıfatlardan ayrılamazlar. Mektebe verince, Kur'an-ı Kerim öğretmeli, sonra zahitlerin, evliyanın hikaye ve hâllerini, Sahabe-i kiramın ve geçmiş büyüklerin güzel ahlâkını anlatmalıdır. Çocuk iyi iş yapınca ve çocukta iyi huy görünce, o işinden ve ahlâkından dolayı onu övmeli, aferin demeli, sevindirecek bir şey vermeli, insanların yanında onu övmelidir. Bir kusur işlerse veya kötü söz söylerse, bir iki defa görmemezlikten gelmeli, sık sık azarlamamalıdır. Sık sık azarlanırsa, cesaretlenir, gizli yaptığını açıkça yapmaya başlar. Kızacaksa, bir defa ona kızmalı, korkutmalıdır ve: “Sakın bu hareketini kimse görmesin ve bilmesin, insanlar arasında rezil, rüsva olursun. Sana kimse arka çıkmaz!” demelidir. Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir. Anne, çocuğu baba ile korkutmalıdır.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin Risaletü'ş-Şeyh Hamid el-Gazalî fî gururi'n-nas adlı eserinin kapak sayfası.

Gündüz uyutmamalıdır. Zira gevşek olur. Yumuşak yatakta yatırmamalıdır. Böylece bedeni kuvvetli olur. Her gün bir saat oynamasına müsaade etmelidir. Terbiyeli olur ve sıkılmaz. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy peyda eder ve kalbi kör olur. Herkese karşı alçak gönüllü olmasını öğretmelidir. Çocuklar arasında övünmemeli, kendini methetmemelidir. Çocuklardan bir şey aldırmamalıdır. Bilakis onlara vermelidir. Çocuğa, başkalarından bir şey almak, dilencilerin ve sokak çocuklarının işidir, demelidir. Bir kimseden para almasına müsaade etmemelidir. Bu, helakine sebep olur ve onu kötü işlere düşürür.

Çocuğa tükürüğünü ve sümüğünü yere atmamasını, arkasını insanlara dönmemesini, edeple oturmasını, elini çenesine dayamamasını öğretmelidir. Zira bu, tembellik ve gevşeklik alametidir. Fazla konuşmamasını, kat'iyyen yemin etmemesini, sorulmadan konuşmamasını, kendinden büyüğüne saygı göstermesini ve onun önünden yürümemesini, dilini kötü söz, sövme ve lanetten korumasını öğretmelidir. Hoca kendisini cezalandırınca feryat etmemesini, bağırmamasını söylemelidir. İltimas ettirmemeli, sabretmeyi öğretmelidir.

Yedi yaşında olunca, tatlı ve kolay bir ifade ile namaz ve abdesti ona öğretmelidir. On yaşına gelince, namaz kılmazsa zorla kıldırmalıdır. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır. Daima böyle kötülükler yapmış olanlardan bahsetmelidir. Böyle yetiştirip sonra büluğa erince, bu edeplerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Mesela yemekten maksat, kulun Allahü tealaya ibadet etmesi için lazım olan kuvvet ve gıdayı almaktır. Dünyadan maksat, ahiret için azık toplamaktır. Zira dünya kimseye kalmaz, ölüm çabuk ve ansızın gelir. Ne bahtiyardır o kimse ki, dünyada iken ahiret azığını elde eder. Cennet'e ve Allahü tealanın rızasına kavuşur demelidir. Cennet ve Cehennem hâllerini ve sıfatlarını çocuğa anlatmalı, işlerdeki sevap ve ikabı bildirmelidir. Küçük yaşında böyle terbiye ederse, taş üzerindeki yazı gibi olur. Sonra yapılırsa duvardaki toprak ve sıva gibi dökülür.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

Zeyneddin Irakî'nin İmam-ı Gazalî'den tahric ettiği El-Helal ve'l-Haram risalesi.

Sehl-i Tüsterî şöyle anlatmıştır: “Üç yaşındaydım. Dayım Muhammed bin Süvar gece namazı kılarken ona bakardım. “Ey oğul, seni yaratan Rabbini anmaz mısın?” dedi. Nasıl anayım? dedim. Gece yatağa girince, dil ile değil, kalb ile üç defa de ki; Allahü teala benimledir. Allahü teala daima beni işitiyor. Allahü teala beni görüyor. Birkaç gece dediği şekilde yaptım. Sonra her gece yedi kere söyle dedi. Öyle yaptım. Bir müddet sonra, bunun tatlılığını kalbimde buldum. Bir sene geçince: “Sana söylediklerimi ömrün boyunca unutma. Seni kabre koyuncaya kadar devam eyle. Çünkü bunlar bu dünyada da, ahirette de senin dayanağın ve elinden tutucu olurlar.” dedi. Birkaç sene devam eyledim. Kalbimdeki tatlılık arttı. Bir gün dayım bana: “Allahü teala kiminle olursa, kimi işitir ve kimi görürse, o kimse günah işlemez. Sakın günah işleme. Allahü teala seni görüyor.” dedi.

Sonra beni hocaya gönderdi. Kalbim dağınık oldu. Her gün bir saatten fazla göndermeyin dedim. Kur'an-ı Kerim'i öğrendim. O zaman yedi yaşındaydım. On yaşıma gelince daima oruç tutar, arpa ekmeği yerdim. On iki yaşıma kadar böyle devam ettim. On üç yaşında iken kalbime bir mesele geldi. Sormak için beni Basra'ya gönderin, dedim. Gittim ve bütün âlimlere sordum, çözemediler. Huzistan'da bir kimseye gitmemi söylediler. Oraya gittim. O çözdü. Bir müddet onun yanında kaldım. Sonra Tüster'e geldim. Arpa ekmeği aldım, oruç tuttum ve orucumu onunla açtım. Daha fazla yemedim. Bir sene, her gün bir arpa ekmeği ile geçindim. Sonra üç gün üç gece hiçbir şey yemeyeyim dedim. Bunu yapınca, beş gün beş geceye çıkardım. Sonra yediye çıkardım. Böylece tedricen, arttıra arttıra yirmi beş gün ve geceye çıkardım ve hiçbir şey yemedim. Yirmi beş sene böyle devam ettim. Her gece de sabahlara kadar namaz kılardım.” Bu hikayeyi anlatmamızın sebebi, büyük işlerin tohumunun küçüklükte ekildiğini göstermektir.

İmam-ı Gazalî hazretlerine senelerce hizmet edip, tam ve geniş ilim öğrenen talebelerinden biri, bir gün kendi kendine düşünüp: "Senelerce zahmet çekip çok şey öğrendim. Bu kadar çok ilimden bana en lüzumlu ve faydalısı acaba hangisidir? Ahirette imdadıma yetişecek, mezarda dünyadaki dostlarım beni yalnız bırakıp gittikleri zaman, bana arkadaş olacak, mezardan kalkınca, ananın evladından, kardeşin kardeşinden, dünyadaki dostların birbirlerinden kaçıp, herkes başının çaresini aradığı vakit beni kurtaracak olan acaba hangisidir? Dünyada, ahirette faydası olmayan acaba hangileridir? Bilsem de bunlardan uzaklaşsam. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Faydasız ilmi öğrenmekten ve Allahü tealadan korkmayan kalbden ve dünyaya doymayan nefisten ve Allah için ağlamayan gözden ve kabule layık olmayan duadan Allahü teala bizi korusun.” buyurmuştur," diye uzun zaman düşündükten sonra, anlamak için hocası olan Hüccetü'l-İslam İmam-ı Gazalî'ye mektup yazdı. Bununla beraber birkaç zaman hayırlı dua etmesini yalvardı ve "Bana kısa, açık ve faydalı cevap veriniz de, her sabah okuyup, ona göre hareket edeyim," dedi.

Hüccetü'l-İslam İmam-ı Gazalî, şu cevabı yazıp gönderdi:

“Ey sevgili oğlum ve sadık dostum! Allahü teala, sana uzun uzun ömürler verip, ömrünü ibadet ile ve O'nun gösterdiği yolda gitmek ile geçirmek nasip eylesin! Bütün nasihatlar Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'dan alınmıştır. O'ndan gelmeyen nasihatlar fayda vermez. Dünyaya yayılmış olan bu nasihatlardan, birisini bile almadın ise, senelerce yanımda niçin kaldın ve niçin okudun?

Peygamberimizin dünyaya yayılan nasihatlarından biri şudur: “Allahü tealanın, bir kuluna rahmet etmeyeceğine, ona gazab ve azap edeceğine alamet, dünyaya ve ahirete faydası olmayan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü tealanın beğenmediği bir şeyde geçerse, ne kadar çok pişman olsa, üzülse yeridir. Bir kimse kırk yaşını geçtiği hâlde onun hayırlı işleri, yani sevapları, kötü işlerinden, yani günahlarından ziyade olmadı ise, Cehennem'e hazırlansın.”

Bu hadis-i şerifin manasını iyi anlayanlara, bu nasihat yetişir. Nasihat vermek kolaydır. Nasihat kabul etmek güçtür. Çünkü nefislerine uyanlara, dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir. Bunun için, Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Kâfirlerle harp ediniz! Harp, size, acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, yani Allahü tealanın emirleri, sizin için hayırlıdır, iyidir. Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, yani haramlar, size zararlıdır, fenadır. Hayırlı olanları Allahü teala biliyor, siz bilmiyorsunuz.” buyurdu. (Bakara suresi: 216) Hele senin gibi, ilim ismi verilen ve ilim şekline sokulan, lüzumsuz şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyada ve ahirette kendine ve insanlara faydalı olmak için değil, herkese büyüklük satmak için ve yalnız dünyalık kazanmak için okuyup, ahiretlerini düşünmeyenlere nasihat tesir etmez. Amelsiz ilim, insanı kurtarır zannediyorsun ve ilim sahibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun. Bu hâlinize çok şaşılır. Çünkü ilmi olan kimsenin, amelsiz kuru ilmin kıyamette kendine zarar vereceğini, bilmiyordum, diye özür ve bahane yapamayacağını bilmesi lazımdır.

Peygamberimizin şu hadis-i şerifini de işitmediniz mi: Buyuruyor ki: “Kıyamet günü azapların en şiddetlisi, elbette, ilminin faydasını görmeyen âlime olacaktır.” Büyüklerden biri, Cüneyd-i Bağdadî'yi rüyada görüp ne hâlde olduğunu sorunca, Cüneyd buyurdu ki: "O kadar sözlerim, keşif ve işaretlerim, yani zahirî ve batınî bilgilerim hep harap oldu, tükendi. Yalnız bir gece kıldığım iki rekat namaz imdadıma yetişti."

Ameli, ibadeti elden bırakma! Kalbe ait hâlleri ve bilgileri unutma! Yani hareketlerin ilme, hâllerin de, tasavvufa uygun olsun! İyi bil ki; amelsiz ilim, insanı kurtaramaz. Bunu sana bir misal ile anlatayım: Bir kimse, dağda bir arslana rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesur olursa olsun, bu aletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki, kurtulamaz. İşte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sahibi olursa olsun, bildiğine göre hareket etmezse, ilminin faydası olmaz. Diğer bir misal; bir tabip hastalansa, hastalığını teşhis edip ilacını da bilse ve bu ilaç hakikaten o hastalığa çok iyi gelse, ilacı kullanmadıkça, yalnız bilgisinin onu iyi edemeyeceğini pek âlâ bilirsin. Şairin dediği gibi:

Binlerce litre ilaç yapsan, Faydası olmaz içmedikçe.

Bir insan ne kadar ilim edinse, ne kadar kitap okusa, bildiklerini yapmadıkça faydası olmaz.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin bazı risalelerini toplayan El-Kusuru'lavali min resaili İmam el-Gazalî adlı eserin kapak sayfası.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin kitabında bildirdiği “Helal kazanmak her Müslümana farzdır.” ve “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan, kırk gün helal yerse, Allahü teala, onun kalbini nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya muhabbetini, kalbinden giderir.” hadis-i şeriflerinin yazılı olduğu levha...

Allahü tealanın emrettiği, beğendiği iyi şeyleri yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine kavuşamazsın. Bak! Allahü teala bir ayet-i kerimede mealen; Allah'ın rahmetine kavuşmak isteyenler, emirlerini yapsınlar.” buyuruyor. Başka ayette; “Dünyada yapılanların karşılıklarını göreceklerdir.” ve diğer bir ayette; “İman edip, ibadet yapanlar ve haramlardan kaçanlar, elbette Cennetlere girecek, nimetlere kavuşacaklardır.” ve bir yerde; “Cennet yalnız iman edip, ibadet edenler içindir.” ve “Allahü tealaya ve O'nun Peygamberlerine itaat edenler, ahirette Peygamberlere ve sıddîklara ve şehitlere ve salihlere verilen nimetlere ortak olacaklardır.” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz hadisi şerifte; “Müslümanlık beş şey üzerine kurulmuştur: Birincisi, Allahü tealaya ve Muhammed Aleyhisselam'ın Onun peygamberi olduğuna inanmak, ikincisi her gün beş vakit namaz kılmak, üçüncüsü, senede bir kere malının kırkta birini Müslüman olan fakirlere zekat vermek, dördüncüsü, Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak, beşincisi, Mekke-i Mükerreme'ye giderek, ömründe bir kere hac etmek.” ve bir hadis-i şerifte; “İman, altı şeye kalb ile inanmak ve inandığını dili ile söylemek ve Allahü tealanın emirlerini beğenmektir.” buyurdu. İnanmakla ve söylemekle iman hasıl oluyor, ibadet etmekle kemale gelip, cilalanıyor. [Ehl-i Sünnet'in reisi, din-i İslam'ın en büyük âlimi İmam-ı A'zam Ebu Hanife “rahmetullahi aleyh” vasiyetnamesinde buyuruyor ki: “İman, dil ile söylemek ve kalb ile inanmaktır.”]

Amelin lazım olduğunu gösteren daha sayabildiğin kadar vesikalar vardır. Fakat ne yapayım ki sen uykudasın! Eğer bu sözümden “Şu hâlde insanlar amelleri için Cennet'e girecek, Allahü tealanın rahmetiyle, ihsanıyla girmeyecekmiş.” dersen, sözlerimi anlamamış olursun. Demek istiyorum ki; insan, Allah'ın lütfu, ihsanı ile Cennet'e girecektir. Fakat itaat ve ibadet yaparak rahmete kavuşmaya hazırlanmaz ve layık olmazsa Allah'ın lütfu ve rahmeti ona gelmez. Nitekim Allahü teala; “Rahmetim, muhsinler için, yani emirlerimi kabul edip yapanlar içindir.” buyuruyor. Allah'ın rahmeti yetişmezse, kimse Cennet'e giremez. Cennet'e yalnız iman ile girilecektir denilirse, evet öyledir, lakin birçok tehlikeleri atlattıktan sonra girilebilecektir. İman ile gitmeyen, Cennet'e girmeyecektir. Cennet'e girmek için ahirete iman ile gitmek ve diğer tehlikeleri de atlatmak lazımdır. Fakat bu zamanda Cennet'in en aşağı derecesine kavuşabilir.

İyi bil ki; çalışmayınca, din yolunda yürümedikçe sevap kazanamazsın! Benî İsrail'den birisi çok seneler ibadet etmişti. Allahü teala, bunun ibadetlerini meleklere göstermek istedi. Yanına bir melek gönderip şöyle sordurdu: "Daha ne kadar ibadet edeceksin? Cennetlik olmadın mı?" Cevabında dedi ki: "Benim vazifem kulluk yapmaktır. Emir sahibi O'dur." Melek bu cevabı işitince; “Ya Rabbî, sen her şeyi bilirsin. O kulunun cevabını da duydun.” dedi. Cenab-ı Hak “O kulum, alçaklığı ile aşağılığı ile beraber bizden yüzünü çevirmiyor, biz de ihsan ve merhamet sahibi olduğumuzdan, elbette onu bırakmayız. Ey meleklerim! Şahit olunuz, onu affettim.” buyurdu.

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bak ne buyuruyor: “Ahirette hesaba çekilmeden önce, dünyada iken hesabınızı görünüz ve (amelleriniz) tartılmadan önce, kendinizi tartınız!” Ali Murtaza buyurdu ki: "Uğraşmadan, çalışmadan Cennet'e kavuşacağını zanneden kimse, hayale kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin de kendini yorması, ibadet meşakkatlerini yüklenmesi lazımdır." Hazreti Ali'nin talebesinden Hasan-ı Basrî diyor ki: “İbadet etmeden Allahü tealadan Cennet istemek, büyük günahtır.” Büyüklerden biri buyuruyor ki: “İlmi faydalı olan kimse, ibadeti bırakmaz, ibadetin sevabını düşünmeyi bırakır.” Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Akıl sahibi, nefsini ezip, ahirette lazım olan şeyler için çalışır. Ahmak, aptal olan da nefsinin arzuları peşinde koşup, Cennet'e götürmesi için de, Allahü tealaya dua eder.”

İlim öğrenmek ve kitap okumak için çok gecelerini feda ettin ve çok tatlı uykularını kendine haram eyledin. Bilmem ki, niçin kendini bu kadar harap ettin? İlim öğrenmekten maksadın eğer dünya menfaatlerini toplamak, şöhret, mevki sahibi olmak ve Müslümanlara büyüklük göstermek idi ise, sana yazıklar olsun! Çok aldanmışsın, kendini azaba sürüklemişsin! Yok eğer maksadın İslamiyete ve Muhammed Aleyhisselam'ın dinine yardım etmek ve ahlâkını temizlemek ve nefsini kırmak idi ise, sana müjdeler olsun! Kendine ne güzel ve ebedî istikbal hazırlamışsın. İstikbal, saadet-i ebediyyeye kavuşmaktır.

Senin için olmayan uykusuzluklar boşunadır. Başkalarının firakına ağlamak boşunadır.

Keyfine göre yaşa! Fakat bu yaşaman uzun sürmeyecek, bir gün elbette öleceksin. Gece gündüz düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette ayrılacaksın. Dünyanın nesini seversen sev, hepsine veda edeceksin! Elinden geleni yap! Fakat unutma ki, her yaptığının hesabını vereceksin!

İman edilecek şeyleri akla uydurmaya, beğendirmeye uğraşma; dinsizlerle, cahillerle münakaşa edip onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak ve Kur'an-ı Kerim'i öğrenmeden ve namazı, abdesti, orucu, farzları, haramları okumadan, bilmeden para kazanmaya kalkışmak, herkesten fazla zengin olmak için doktorluk, mühendislik, edebiyat, hukuk ilimleriyle uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur.

Allahü tealaya yemin ederim ki; İsa Aleyhisselam'ın İncil'inde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teala ona kırk sual soracaktır. Birincisi; “Ey kulum! Yaşadığın kadar hep dünya için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, haram ettiklerimden kaçındın mı?”

Allahü teala sana her gün soruyor: “Başkaları için neye bu kadar uğraşıyorsun? Görmüyor musun ki, tepeden tırnağa kadar benim iyiliklerim ile ihsanlarım ile örtülüsün?” Fakat sen bunu duymuyorsun. Çocuğun oyuna dalıp etrafını görmediği gibi, dünya zevkleri, nefsin arzuları seni sağır ve kör eylemiş! İlim öğrenip de, bunu kullanmamak deliliktir. İlimsiz amel de yanlış olur, kabul edilmez.

İlim edin ve ibadette kusur etme! Ateşte sonsuz yanmaktan bu ikisi kurtarır.

Bugün seni günahtan korumayan ve ibadete sevk etmeyen ilim, yarın Cehennem ateşinden de korumaz.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

İmam-ı Gazalî hazretlerinin kelam ilmindeki yerini anlatan Araü'l-Gazalî fi'l-ilahiyyat adlı tezin kapak sayfası (sağda). İmam'ın tecdid yönünü anlatan El-İmam El-Gazalî Huccetü'l-İslam ve Müceddidü'l-mieti'lhamise adlı eserin kapak sayfası (ortada) ve Eş-Şeyh Muhammed elGazalî adlı eserin kapak sayfası (solda).

İbadet ederek geçmiş günahlarını affettiremezsen, kıyamette elin ve dilin âciz kaldığı zaman; “Ya Rabbî, bizi geri dünyaya gönder, bütün ömrümüzü ibadetle geçireceğiz.” diyenlerden olursun. Fakat; “Ey ahmak! Oradan geldin ya!” cevabını alıp kalırsın.

Can-ü gönülden çalışmak, Allahü tealanın düşmanı olan nefse şiddetle karşı koyup, onu ezmek lazımdır ve her an kendini mezarda bilip, ona göre hazırlanmalıdır. Senden evvel gidenler, hep sana, onlara ne zaman ve ne hâlde kavuşacağına bakıyorlar. Aklını başına topla da, oraya sermayesiz gitme! Ebu Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: “İnsanın vücudu, ya kuş kafesine benzer ki, açılınca kuş uçup kurtulur veya hayvanın ahırına benzer ki, açılınca hayvan yük çekmeye, zahmete sokulur.” Düşün! Bakalım sen bunlardan hangisisin?

Kuş kafesi isen; “Rabbine kavuş.” sesini işitince uçup yükselirsin. Nitekim hadis-i şerifte; “Sa'd bin Muaz'ın ölümü sebebiyle Arş titredi.” buyuruldu. Eğer Allah korusun, ahıra benziyorsan, yani Allahü tealanın mealen; “Başlarına gelecekleri düşünmediklerinden, hayvanlara benzerler, hatta daha aşağıdırlar.” (A'raf suresi: 179) buyurduğu kimselerden isen, hiç şüphe etme ki, haneden haviyeye, yani doğru Cehennem'e gidersin. Hasan-ı Basrî hazretleri, bir gün eline bir bardak soğuk şerbet almıştı. Birdenbire bayılarak bardak elinden düştü. Kendisine gelince, sebebini sordular. “Cehennem'de yananların Cennet'teki arkadaşlarına seslenerek; ‘İçtiğiniz Cennet sularından bize biraz veriniz.’ dedikleri hatırıma geldi, korkudan aklım kaçtı,” dedi.

“Allah'ım! Günahlarımı bağışla. Ahlâkımı güzelleştir. Kazancımı helâlinden ve hayırlısından ver. Verdiğin rızklara karşı beni kanâatkâr kıl ve beni dalâlete düşürme.” (Hadis-i Şerif)

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

Yalnız ilim kâfi olup; ibadete lüzum olmasaydı, her gece sabaha karşı; “Dua eden, isteyen yok mu? Vereyim. Tövbe eden yok mu? Affedeyim.” buyurulmazdı. Bir gün Peygamberimizin huzurunda Eshab-ı Kiram'dan Abdullah bin Ömer'i methettiler. “İyi insandır, teheccüd namazı (yani gece namazı) kılsaydı, daha iyi olurdu.” buyurdu. Yine bir gün Eshabdan birine; “Ey filan! Çok uyuma!.. Geceleri çok uyumak, insanı kıyamette muhtaç eder.” buyurdu.

Lokman Hakim, oğluna şöyle nasihat ederdi: “Oğlum, horoz senden daha akıllı olmasın! Halbuki o, her sabah zikir ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun.” Şu iki beyti burada söylemek çok güzel olur:

Gece karanlığında güvercin, dallar üzerinde, Feryat ile zikrediyor, ben ise uykudayım. Bu hâl, beni utandırsın! Eğer aşık olsaydım, Güvercinden evvel, gece ben ağlardım.

Nasihatların hulasası, özü, Allahü tealaya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Taat demek ve ibadet demek, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'a tâbi olmak demektir. Yani, bütün sözlerini ve hareketlerini O'nun emirlerine ve nehylerine uydurmak demektir. Yani her söylediğin ve her yaptığın, söylememen ve yapmaman, hep, O'nun emri ile olmaktır. Şunu iyi bil ki, ibadet şeklinde yaptığın işler, eğer O'nun emri ile olmadı ise, ibadet olmaz, belki günah olur. Eğer namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyan etmektir. Halbuki oruç bir ibadettir. Fakat emir ile olmadığından günah oldu. Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Halbuki namaz bir ibadettir. Fakat emir ile olmayınca isyan oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı hanımı ile her türlü oyun ve latifeler yapması ibadettir, yani sevaptır. Bunun sevabı hadis-i şerif ile bildirilmektedir. Halbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevaptır.

Görülüyor ki, ibadet demek, yalnız namaz kılmak oruç tutmak değildir. İbadet demek, İslamiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü namaz ve oruç, İslamiyete uygun olunca, ibadet olurlar. O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini İslamiyete uydur! Çünkü, kim olursa olsun, İslamiyete uymayan ilimler ve çalışmalar, doğru yoldan sapmaktır ve Allahü tealadan uzaklaşmaya sebep olurlar. Peygamberimiz işte bunun için, eskiden kalma ilimleri ve adetleri neshetti, değiştirdi. O hâlde, İslamiyetin müsaadesi olmadan ağzını açmamak lazımdır ve iyi bil ki, senin öğrendiğin ilimlerle Allahü tealanın yolunda gidilemez. Şunu da bil ki, bu yol, kendilerine sofî, yani tarikatçı ismini vererek, tarikat büyüklerinin yolunda olduklarını iddia eden cahillerin, manalarını anlamadıkları, İslamiyete uymayan sözleri ile de gidilemez. Bu yolda ancak, nefis ile mücadele edenler gidebilir. Nefsin arzularını, şehvetlerini İslamiyetin dışına taşırmamak lazımdır. Laf ile gidilmez, İslamiyette yeri olmayan sözler ve ilimler ve şehvet ile karışmış gafil kalb, şekavet ve felaket alametleridir.

Öyle şeyler soruyorsun ki, bunlardan bazıları, ne söylemekle, ne de yazmakla anlatılamaz. Ancak oralara yetişenler, ele geçirenler bilirler. Ele geçiremeyenlerin anlamasına imkan yoktur. Çünkü bunlar, tadını alınca anlaşılacak şeylerdir. Tadarak anlaşılabilecek şeyler, söylemekle ve yazmakla anlatılamaz. Tatlılık, ekşilik, acılık ve tuzluluk söz ve yazı ile anlatılmaz.

Allahü tealanın yolunda yürümek isteyen bir kimseye evvela ne yapmak lazımdır? diyorsun. Evvela Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdıklarına, bildirdiklerine uygun, temiz bir itikat ve iman lazımdır. Bundan sonra tövbe-i nasûh, yani daha işlememek üzere, günahlara tövbe etmek, üçüncüsü, herkes ile helalleşmek, üzerinde hiçbir mahlukun hakkı kalmamak, dördüncüsü, Allahü tealanın emirlerini yapacak kadar, İslamiyeti öğrenmektir. İslamiyeti bundan fazla öğrenmek, herkese vacip değildir. Diğer ilimleri lüzumu kadar okumalıdır. Bu lüzum, herkesin sanatına, mesleğine, ihtisasına göre değişir. Bunu, bir hikaye ile daha iyi anlayabilirsin.

Şiblî hazretleri diyor ki: "Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım. Çünkü kurtuluşu ve saadet-i ebediyyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatları hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerif şudur: Peygamberimiz bir Sahabiye buyuruyor ki: Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü tealaya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehennem'e dayanabileceğin kadar günah işle!”

Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, sana lüzumundan daha çok ilim lazım değildir. Çünkü ilmi çok öğrenmek farzı kifayedir, farzı ayn değildir. Bu işi, başkaları yaparak senin yükünü almışlardır. Aşağıdaki hikayeye dikkat edersen, bunu daha iyi anlarsın:

Hatim-i Esam, Şakik-i Belhî'nin talebesinden idi. Bir gün Şakik-i Belhî kendisine sordu: "Ne kadar zamandır buraya geliyor, beni dinliyorsun?" Hatim: "Otuz üç sene," dedi. Şakik: "Bu kadar zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifade ettin?" Hatim: "Sekiz şey istifade ettim," dedi. Şakik, bunu duyunca: "Yazıklar olsun sana ey Hatim! Bütün zamanımı sana harcadım, senin ise, sekiz şeyden fazla istifaden olmamış," diye çok üzüldü. Hatim dedi ki: "Ey hocam, doğrusunu istiyorsan, böyledir. Bundan fazlasını da zaten istemem. Bana bu kadar yetişir. Çünkü iyi biliyorum ki, dünyada, ahirette felaketlerden kurtulup saadet-i ebediyyeye kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacaktır," dedi. Hocası, "Söyle! Bunları ben de anlayayım!" dedi.

Hatim dedi ki: "Ey Hocam!

Birincisi; insanlara baktım, herkes bir şeyi seçmiş, onu sevmiş gördüm ve bu sevgilerin çoğu onlara ölüm yatağına kadar, bazıları öldüğü vakte kadar, bazıları da mezara girinceye kadar arkadaşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar gördüm. Onunla beraber kimse mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hâli görünce düşündüm ve kendime dedim ki: Dünyada öyle bir dost seçmeliyim ki, mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü tealaya yapılan ibadetlerden başka böyle sadık bir sevgili bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım." Şakik, bunu duyunca, "Çok güzel yapmışsın ya Hatim, çok doğru söylüyorsun, ikinci faydayı de söyle, anlayayım," dedi.

Hatim dedi ki: "Ey Hocam!

İkinci faydam; insanlara baktım, herkesi arzuları, keyifleri peşinde koşuyor, nefsin şehvetleri arkasında yürüyor gördüm ve şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü tealadan korkarak nefislerine uymayanlar, elbette Cennet'e gideceklerdir.” (Naziat suresi: 40-41) Çok düşündüm. Kur'an-ı Kerim'in baştanbaşa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübelerimle, aklımla, vicdanımla anladım ve tam inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya, uymamaya karar verdim ve mücadeleye başladım ve arzularını, şehevî isteklerini yerine getirmedim ve nihayet teslim olarak, ibadetlerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü tealaya itaate koştuğunu, şehvetlerden vazgeçtiğini gördüm." Şakik bunları işitince, "Allahü teala sana iyilikler versin, ne güzel yapmışsın, üçüncü faydayı de söyle dinleyeyim," dedi.

Hatim dedi ki: "Üçüncü faydam; insanların hâline baktım, herkes dünyada bir sıkıntıya girmiş, böylece dünyalık toplamaya uğraşıyorlar gördüm. Sonra şu ayet-i kerimeyi düşündüm: Dünya malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır. Ancak Allah rızası için yaptığınız iyilikler ve ibadetler sizinle beraber kalacaktır.” (Nahl suresi: 96) Dünya için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukaraya dağıttım. Yani baki kalmaları için, Allahü tealaya ödünç verdim." Şakik bu sözleri işitince, "Ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun ya Hatim, dördüncü faydayı de söyle dinleyeyim," dedi.

Hatim dedi ki: "Dördüncü faydam; insanlara baktım, herkesin başkalarını beğenmediğini gördüm. Buna sebep, birbirlerine haset etmeleri olduğunu, birbirlerinin mevkilerine, mallarına ve ilimlerine göz dikmeleri olduğunu anladım ve şu ayet-i kerimeye dikkat ettim: “Dünyadaki maddî, manevî bütün rızıklarını aralarında taksim ettik.” (Zuhruf suresi: 32) Herkesin ilim, mal, rütbe, evlat gibi rızıklarının dünya yaratılmadan evvel, ezelde taksim edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve çalışmayı, sebeplere yapışmayı emrettiğinden, O'na itaat etmiş olmak için çalışmak lazım geldiğini ve haset etmenin büyük zararlarından başka, zaten lüzumsuz olduğunu anladım ve Allahü tealanın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine razı oldum ve bütün Müslümanlarla sulh üzere olup, herkesi sevdim ve sevildim." Şakik bunları duyunca, "Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci faydayı de söyle dinleyeyim ya Hatim!" dedi.

Hatim dedi ki: "Beşinci faydam; insanlara baktım, birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muhtaç olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla iftihar ettiklerini, övündüklerini gördüm. Bazıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlat ile olur sanarak, bunlarla iftihar ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık şerefi, malı, parayı insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarf etmektir sanarak, Allahü tealanın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harcedemiyorlar ve bununla övünüyorlar gördüm ve şu mealdeki ayet-i kerimeyi düşündüm: “En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü tealadan çok korkanınızdır.” (Hucurat suresi: 13) İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsanlarına kavuşmak için, O'ndan korkarak İslamiyetin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım." Şakik bunları işitince, "Ne güzel söylüyorsun ya Hatim! Altıncı faydayı de söyle," dedi.

Hatim dedi ki: "Altıncı faydam; insanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka, parti parti ayrılarak, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve şu mealdeki ayet-i kerimeyi düşündüm: “Sizin düşmanınız şeytandır. (Yani, sizi, Allah yolundan, Müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır.) Onu düşman biliniz.” (Fatır suresi: 6) Kur'an-ı Kerim'in doğru söylediğini bildim ve şeytanı ve onun gibi Müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındıklarına tapmadım. Allahü tealanın emirlerine itaat ettim. Ehl-i Sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i Sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim Allahü teala; “Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayınız, o sizin en belli düşmanınızdır, diye, sizden söz almadım mı idi, bana itaat, ibadet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur.” (Yasin suresi: 60-61) buyurdu. Onun için, Müslümanları aldatmaya uğraşanları dinlemedim. Muhammed Aleyhisselam'ın yolunu gösteren Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım," deyince, Şakik; "Ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun, yedinci faydayı de söyle," dedi.

Hatim dedi ki: "Yedinci faydam; insanlara baktım. Gördüm ki, herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakaretlere katlanıyorlar. Şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü teala tarafından rızkı gönderilmeyen yeryüzünde bir canlı yoktur.” (Hud suresi: 6) Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğunu ve elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek O'nun emrettiği gibi çalıştım," deyince, Şakik; “Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun, sekizinci faydayı de söyle!” dedi.

Hatim dedi ki: "Sekizinci faydam; insanlara baktım. Herkesin, bir kimseye veya bir şeye güvendiğini, sırtını ona dayadığını gördüm. Bazıları altınlarına, mal ve mülküne, bazıları sanatına ve kazancına, bazıları mevki ve rütbelerine, bazıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Sonra, şu ayet-i kerimeyi düşündüm: “Allahü teala, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir.” (Talâk suresi: 3) Her zaman ve her işimde yalnız Allahü tealaya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat yalnız O'na güvendim. O'ndan istedim ve O'ndan bekledim."

Şakik, bu sözleri işitince: "Ya Hatim! Allahü teala, her işinde imdadına yetişsin! Hazreti Musa'nın Tevrat'ına, Hazreti İsa'nın İncil'ine, Hazreti Davud'un Zebur'una ve Hazreti Muhammed aleyhimüssalavatü vesselamın Furkan'ına (Kur'an-ı Kerim'e) baktım. Bu dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz esası ezberleyip bunlara uyanlar, hayatlarını bunların üzerine kuranlar, bu dört kitaba uymuş, emirlerini yapmış olurlar," dedi.

İslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından
Başlık Resmiİslam âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından

Hacı Arif Beyin yazdığı “Ya Hazreti Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumî kuddise sirruhu'l-alî.” yazılı tuğra şeklinde bir levha.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları