İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin derslerinde yetişen İslam âlimlerinin en üstünlerinden ve büyük müçtehit. Adı Muhammed bin Hasen bin Abdullah bin Tavus bin Hürmüz olup, künyesi Ebu Abdullah'tır. 132 (m. 749) veya 135 (m. 752) senesinde Irak'ın Vasıt şehrinde doğmuş; 189 (m. 805)'da da Rey şehrinde vefat etmiştir. Kerderî'nin naklettiğine göre, İmam-ı Muhammed evinde misafir olduğu öğrencisi Hasan bin Abdullah er-Razî'nin evine yakın olan ve Tabrek Dağı denilen bir kaleye defnedilmiştir.
Dedelerinden olan Hürmüz, hocası İmam-ı A'zam'ın da ceddi olup; Sasanîlerin Bağdat valisi idi. Bu zat Hazreti Ömer'i görüp iman etmişti. Büyük dedesi Benî Şeyban'ın azatlısı olduğu için Şeybanî diye meşhur olmuştu. İmam-ı Muhammed Şeybanî, evvela Kur'an-ı Kerim'i öğrenip ve sonra bir kısmını ezberledi. Ayrıca başlangıçta Arap lügatini ve rivayetini de öğrendi. Yaşadığı Kufe şehri Eshab-ı Kiram'ın çoğunun yaşamış olduğu yer olup, hadis, fıkıh ve diğer ilimlerin beşiği idi. Daha 14 yaşında iken İmam-ı A'zam'ın ders halkasına katılmıştı.
Ebu Hanife'nin ders halkasına katılması ile ilgili şöyle bir hadise anlatılır. Şeybanî, henüz 14 yaşında iken başına gelen bir meselenin dinî hükmünü sormak üzere İmam-ı A'zam Ebu Hanife'ye gider. Ona, yatsı namazını kılıp yatan bir çocuğun yatsı vakti çıkmadan ilk kez ihtilam olması halinde, yatsı namazını tekrar kılıp kılmayacağı hususunu sorar. İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin, ihtilamdan önce çocuğun kıldığı namazın nafile sayılacağını, ihtilamla birlikte yükümlü konumuna girmiş olacağından vakti devam eden yatsı namazını tekrar kılması gerektiğini ifade etmesi üzerine Şeybanî, henüz ihtilam olduğundan ilk öğrendiği meseleyle amel etmek üzere hemen kalkıp mescidin bir köşesinde yatsı namazını iade eder. Bu davranışıyla beğenisini kazandığı İmam-ı A'zam Ebu Hanife ona; “Delikanlı, gelsen ders halkamıza katıl, geleceğin parlak olur!”der ve böylece Şeybanî, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin meclisindeki yerini alır.
İmam-ı A'zam da ondaki ihlası, samimiyeti görerek ona dua edip sonra da Kur'an-ı Kerim'i iyice öğrenmesini tembih etti. Muhammed Şeybanî de yedi gün sonra babası ile İmam-ı A'zam'a tekrar gelip, Kur'an-ı Kerim'i ezberlediğini söyledi. İmam-ı A'zam ondaki üstün kabiliyeti görüp, babasına; “Oğlunda üstün bir kabiliyet ve zeka var. Onu ilim tahsiline teşvik et!” buyurmuştur. Bundan sonra da Muhammed Şeybanî, İmam-ı A'zam'a talebe olup, ondan fıkıh ilmini öğrenmeye başlamıştır. Dört senede İmam-ı A'zam'ın derslerine devam etmiştir. Derslerde aykırı sorular sorar ve bu soruların güzelliği İmam-ı A'zam'ın takdirini kazanırdı. Derslerde alınan kararları, verilen hükümleri yazıya geçirirdi.
İmam-ı A'zam'ın vefatından sonra da aynı usul üzerine Ebu Yusuf'tan ders alıp, fıkıh ilminde yüksek bir dereceye ulaştı (Bkz. İmam-ı A'zam). Hadis ilmini ise yine İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve İmam-ı Ebu Yusuf'tan, ayrıca Kufe, Basra, Medine, Mekke, Şam, Irak bölgesi âlimlerinden öğrenmiştir. Üç sene zarfında İmam-ı Malik'ten Muvatta'yı dinlemiş ve 700 hadis-i şerif işitmiştir. İmam-ı Şafiî onun şöyle dediğini nakleder: “İmam-ı Malik'in yanında üç sene kaldım. Ondan yedi yüz küsur hadis-i şerif öğrendim.” Çok zekî olup, meseleleri çabuk hatırlar ve süratli bir şekilde cevap verirdi.
Tahavî de İsmail bin Hammad'ın şöyle dediğini nakleder: “Muhammed bin Hasan hadis meclisine erkenden giderdi. Biz de İmam-ı Ebu Yusuf'un huzuruna koşardık. Muhammed bin Hasan daha sonra yanımıza gelir, İmam-ı Ebu Yusuf da ona müzakere edilen konuları tekrar ederdi. Bir defasında İmam-ı Ebu Yusuf ona daha önce işlenen bir konuyu sordu; o da cevap verdi. İmam-ı Ebu Yusuf, cevabın öyle olmadığını ifade etmesi üzerine ihtilafa düştüler. Sonunda yazılı esere başvurduklarında Muhammed'in iddiasının doğru olduğunu görünce İmam-ı Ebu Yusuf; “İşte hafıza budur!” diyerek onu takdir etti.”
İmam-ı Muhammed Şeybanî varını yoğunu ilme sarf etmiştir. Nitekim Amr bin Ebu Amr bu konuda Muhammed Şeybanî'den şöyle nakleder: “Babam 30 bin dirhem miras bıraktı. 15 binini nahiv (gramer bilgisi) ve şiire, 15 binini de hadis ve fıkıh ilmine harcadım.”
İmam-ı Muhammed Şeybanî, Kufe'de ilmi İmam-ı A'zam'dan ve Ebu Yusuf'tan başka, Mis'ar bin Kedam, Süfyan-ı Sevrî, Ömer bin Zer ve Malik bin Mugavvel'den öğrenmiştir. Ayrıca Malik bin Enes, Ebu Amr, Evzaî ve Bukeyr bin Amir'den hadis-i şerif rivayet etmiştir. İmam-ı Muhammed'in Medine'ye ilk gidişinde İmam-ı Malik'le buluşmasını Mucaş bin Yusuf şöyle anlatıyor:
“İmam-ı Malik Medine'de ders verdiği bir sırada Muhammed bin Hasan henüz on dört, on beş yaşlarında bir çocuk idi. Ders esnasında İmam-ı Malik'e, sadece mescidin içinde su bulabilen cünüp hakkında ne düşündüğünü sorar. İmam-ı Malik, cünüp olan bir kimsenin mescide giremeyeceğini söyler. İmam-ı Muhammed ısrarla, namaz vakti girmişken suyu görmesine rağmen onun ne yapması gerektiğini sorar. İmam-ı Malik, her defasında aynı cevabı tekrar eder ve sonunda ona kendisinin ne düşündüğünü sorar. İmam-ı Muhammed de; “Teyemmüm ederek içeri girer, suyu alıp çıkar ve guslünü yapıp namazını kılar.” şeklinde cevap verir. İmam-ı Malik; “Delikanlı sen nerelisin?” deyince Muhammed yeri göstererek; “Buradanım.” der. İmam-ı Malik; “Medinelilerden tanımadığım kimse yok.” diyerek hayretini izhar eder. Bunun üzerine İmam-ı Muhammed; “Daha tanımadığın niceleri var.” diyerek kalkıp gider. Çevresinde oturanlar İmam-ı Malik'e onun Ebu Hanife'nin talebesi Muhammed bin Hasan olduğunu söylediklerinde; “Peki nasıl oluyor da Medineliyim diyor?” der. Onun yeri işaret ederek topraktan olduğunu ima etmek istediğini ifade etmeleri üzerine İmam-ı Malik; “Bu zat bana diğerinden (İmam-ı A'zam Ebu Hanife'yi kastederek) daha ilginç geldi.” der.
İmam-ı Muhammed Şeybanî, öğrendiği ilmi yaymıştı. Ondan ders almaya ve istifade etmeye gelenler çok kalabalıktı. Evinde oturacak yer kalmıyordu. İsmail bin Hammad bu konuda; “Muhammed bin Hasan'ın ilim meclisi, Kufe mescidinde yirmi sene devam etti.” der. Rakka ve Horasan'da bir müddet kadılık yapmıştı. Aynı zamanda fıkıh ve diğer ilimleri öğretip, kıymetli talebeler yetiştirdi. İmam-ı Şafiî başta olmak üzere, Ebu Süleyman Cürcanî, Hişam bin Abdullah Razî, Ebu Hafs-ı Kebîr, Muhammed bin Mukatil, Şeddad bin Hakem, Musa bin Nasır er-Razî, Halef bin Eyyüb, İbrahim bin Rüstem, Ebu Ya'la bin Mansur, Ali bin Ma'bed, İsa bin Eban, İbn-i Semaa, Yahya bin Eksem, Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam, İsmail bin Nevbe, Ali bin Müslim Tusî ve daha birçok âlim ondan ilim öğrenip, rivayetlerde bulunmuşlardı. Böylece onun vasıtasıyla İmam-ı A'zam'ın bildirdiği Ehl-i Sünnet itikadı ve Müslümanların işlerinde ve ibadetlerinde uyacakları din bilgileri her tarafa yayıldı.
İmam-ı A'zam'ın fıkhını, yani Hanefî mezhebini yüzlerce kitap yazarak nakleden ve yayan odur. Fıkıh âlimlerinin ikinci tabakasından olup, mezhepte müçtehittir. Hanefî mezhebinde fetva verilirken önce İmam-ı A'zam'ın sözüne, onda bulunmazsa İmam-ı Ebu Yusuf'un sözüne bakılır, onda da bulunmazsa İmam-ı Muhammed'in sözü ile amel olunur. Güzel ahlakı ve üstün halleri ile meşhur idi. Bir meclise girdiği zaman herkes dikkatle onu dinlerdi. İlimdeki üstün vasfıyla ve güzel konuşması ile dinleyenleri doyurur ve meseleleri çözerdi.
İmam-ı Ahmed bin Hanbel'e; “Bu ince fıkıh bilgilerini kimden öğrendin?” diye soranlara, “İmam-ı Muhammed'in kitaplarından.” diye cevap verirdi. Yine İmam-ı Ahmed bin Hanbel onun hakkında şöyle der: “Bir konuda şu üç kişinin görüşü bulunursa, onlara muhalefet caiz olmaz. Bunlardan İmam-ı A'zam Ebu Hanife kıyasta, İmam-ı Ebu Yusuf asarda, İmam-ı Muhammed ise Arap dilinde insanların en âlim olanı idi.”
Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam nakleder: “İmam-ı Muhammed'in yanına uğradığımda yanında İmam-ı Şafiî'yi gördüm. İmam-ı Şafiî, ona bir takım sualler soruyor; İmam-ı Muhammed de güzel cevaplar veriyordu. İmam-ı Şafiî onun verdiği bu cevapları hemen yazıya geçiriyordu. İmam-ı Muhammed, onun bu halini görünce; “Eğer ilme çok iştiyak duyuyorsan, ona sıkı sarıl!” deyip kendisine bir miktar para verdi.”
Fetva verirken kimseden çekinmez hakkı söylemekten geri durmazdı. Bu hususuda şöyle anlatılırdı: Bir gün Halife Harun Reşid, Hazreti Ömer'in Benî Tağlib Hıristiyanları ile bir sulh akdettiğini, çocuklarını artık vaftiz etmeyecekleri şartını kabul ettikleri halde onların söz konusu işleme devam ettiklerini, bu durumda kanlarını heder etmenin mubah sayılıp sayılmayacağını sorduğunda, İmam-ı Muhammed'in de ona şöyle dediği nakledilmektedir: “Bu doğrudur ancak, onlar Hazreti Ömer döneminde de çocuklarını vaftiz ettiler ve Halife'nin buna bir müdahalesi olmamıştı. Bu, Hazreti Ömer'in vaftiz konusunda esnek davrandığını ve onların emanını öylece kabul ettiğini gösterir.” demiştir.
İmam-ı Muhammed'in hayatını ve menkıbelerini anlatan Zahidü'l-Kevserî'nin yazdığı Bülugu'l-Emanî fî Sireti'l-İmam Muhammed ibni Haseni'ş-Şeybanî adlı eserin kapak sayfası.
Harun Reşid'in, Hazreti Ömer'in zamanı müsait olmadığı için onlara dokunmadığını ifade etmesi üzerine de İmam-ı Muhammed'in şu açıklamada bulunduğu kaydediliyor:
“Öyle de olsa ondan sonra gelen iki adil halife; Hazreti Osman ve Hazreti Ali dahi onlara müsamaha etmişler ve uygulama öylece devam etmiştir. Demek ki vaftiz konusu bu iki halife için rızaî sulh anlaşmasının bir cüzü (kısmı) haline gelmiş oldu. Şu halde aynı uygulamayı sürdürmen sana bir vebal yüklemez. Ben bu meselenin ilmî veçhesini (tarafını) belirtmeye çalıştım, fakat senin görüşün benden daha üstündür.” dedi. Bunun üzerine Halife şöyle dedi:
“Pekala, biz de inşallah onların uygulamasını sürdürmeye çalışırız. Şüphesiz Allah, Resulüne istişare etmesini emretti. O da istişarede bulunuyordu. Sonra Cebrail O'na geliyor ve Allah'ın uygun gördüğü hükmü bildiriyordu. Bizim böyle bir teyide mazhar olma şansımız olmadığına göre, bize dua et. Arkadaşlarına da söyle devlet işlerinde isabetli karar verebilmek için bize dua etsinler.”
İmam-ı Muhammed aynı zamanda ilminde vakarını koruyordu. Bir defasında Halife Harun Reşid gelirken oradakilerin hepsi ayağa kalktı. Ama Muhammed bin Hasan kalkmadı. Mabeyinci sonradan gelip Muhammed bin Hasan'ı halifenin huzuruna çağırdı. Arkadaşları korktular. Huzurdan çıkınca; “Ne oldu?” diye sordular. O da şöyle anlattı: “Halife bana; “Halkla birlikte sen niye ayağa kalkmadın?” diye sordu. Ben de şu ona şu cevabı verdim: “Senin beni koyduğun sınıftan çıkmamı hoş görmedim. Sen beni ilim sınıfına layık gördün, ben ondan çıkıp hademe sınıfına girmek istemedim.”
Meşhur Malikî âlimi Esed bin Furat; “İmam-ı Muhammed bin Hasan, zamanındaki insanların en güzeli ve en iyisi idi.” demiştir. İmam-ı Muhammed Şeybanî'nin hayatına yer veren kaynaklar onun fiziki görüntüsü ile ilgili bazı hususlara da işaret ederler. Bu kaynaklara göre Muhammed bin Hasan Şeybanî görünüşü itibariyle yakışıklı idi. Yüzü fildişi tonda ak, saçı da siyahtı. Hafif dolgun olmakla birlikte oflaz bir yapıya sahipti. Sükuneti ve vakarı ile (deyim yerinde ise) üzerinde engin okyanusların tevazu ve heybetini birden taşıyan somut ve soyut bir yapısı vardı. İnce ruhlu, sağlıklı ve ahlak bakımından son derece üstün ve seçkin bir şahsiyetti. Öte yandan vakarınauygun düşen elbiseler seçer, temiz ve şık giyinirdi.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nen, onu kendisine getiren babasına; “Bu çocuğun saçını kes ve ona eski bir elbise giydir ki onu görenler meftun olmasınlar!” dediği nakledilir. Bu olayı anlatırken kaynaklar, Şeybanî'nin şöyle dediğini yazarlar: “Babam derhal İmam'ın dediğini yaptı. Saçımı kesip bana eski bir elbise giydirince güzelliğim daha da arttı.”
İbnü'l-Imad ve Zehebî İmam-ı Muhammed'in, zamanının en zekî zatlarından biri olduğunu kaydeder. Yine Zehebî, İmam-ı Muhammed'in sade bir yaşantısı olduğunu; dindarlığı, zühdü ve güzel namaz kılışı ile de tanındığını söyler. Muhammed bin Seleme, İmam-ı Muhammed'in gecesini; bir kısmı ders, bir kısmı ibadet, diğer kısmı da uyku için olmak üzere üçe ayırdığını, Kur'an-ı Kerim'in sekizde birinin günlük kıraat zikri olduğunu her ilimde, bilhassa fıkıhta deniz gibi olduğunu, söyler. Hatta kendisine gecelerini niçin uykusuz geçirdiği sorulunca; “Nasıl uyuyabilirim ki zira Müslümanlar sanki; “Başımıza bir iş gelirse, onu İmam-ı Muhammed'e arz ederiz. O bu meseleyi çözer.” diyerek, üzerlerindeki yükü bize yükleyerek uykuya dalmışlardır. Eğer biz uyursak, (Allah korusun) bu, dinin yok olmasına yol açır. İşte bunun için uyumuyoruz.” diye cevap vermiştir.
İmam-ı Şafiî, onu her zaman hürmet ile anardı. Derdi ki: “O, lisan bakımından insanların en fasih ve belîğ konuşanı idi. Öyle ki birisi onun konuşmasını dinlese, Kur'an-ı Kerim'in, onun lügati üzere nazil olduğunu düşünürdü. Muhammed bin Hasan görünüşüyle gözü, fesahatiyle kalbi doldururdu. Allahü Teâlâ bana iki kimseyle yardımda bulundu. Bunlar hadiste Süfyan bin Uyeyne, fıkıhta Muhammed bin Hasan'dır. İmam-ı Muhammed'i ilk gördüğümde, insanlar kendisinin etrafını çepeçevre kuşatmışlardı. Yüzüne baktım, onu insanların en güzeli; elbise ve giyiniş bakımından da en zarifi olarak gördüm. Ona, hakkında ihtilaf bulunan bir meseleyi sordum. O da kendi reyini kuvvetlice savundu. Hakkında ihtilaf bulunan bir konu kendisine sorulduğunda yüzünde hoşnutsuzluk eseri bulunmayan yalnızca bir kişi gördüm. O da İmam-ı Muhammed idi. Allahü Teâlânın kitabı ile helal ve haramı, nasih ve mensuhu ve ayetlerin illetlerini İmam-ı Muhammed'den daha iyi bilenini ve lügat bakımından ondan daha fasihini görmedim. İnsanlar insaf etseler, bilirler ki İmam-ı Muhammed gibi birisini asla göremezler. İnsanlar arasında İmam-ı Muhammed'den daha akıllı, daha fakih, daha zahit, daha vera sahibi, daha güzel söz söyleyenini görmedim. Onlardan kendisine en çok minnet duyduğum kimse İmam-ı Muhammed'dir. Muhammed bin Hasan bize ilmi kendi anlayış seviyesinde anlatsaydı, bizler bir şey anlamazdık. O bize, bizim seviyemize göre anlatırdı.”
İmam-ı Muhammed, hanımına; “Günlük işlerde her şeyi bana sorup benden istemeyiniz. Bu, kalbimin ilimden ve dine hizmetten başka şeylerle meşgul olmasına sebep olur. Ne isterseniz, ne lazımsa vekilimden alsanız daha iyi olur.” derdi.
Eserleri
İmam-ı Muhammed'in Hanefî mezhebinin teessüsünde (kurulmasında) çok ehemmiyetli hizmeti geçmişti. O, İmam-ı A'zam'ın derslerinde çözülen meseleleri ve onun sözlerini yazmak suretiyle kitaplara geçirmiş ve bu hususta çok kitap yazmıştı. Eserleri, Hanefî mezhebi fıkhını nakleden kaynaklardır. Kendisine Hanefî mezhebinin nakili (nakledicisi) denir. Hanefî mezhebinin bilgileri, sonraki âlimlere üç yoldan gelmiştir: Bunlardan birincisi “usul” haberleriydi. Bunlar, Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den ve talebesinden gelen haberlerdi. Bu haberler, İmam-ı Muhammed'in altı kitabı ile bildirilmektedir. Bu altı kitap; El-Mebsut (El-Asl), Ez-Ziyadat, El-Camiü's-Sagîr, Es-Siyerü's-Sagîr, El-Cami'ül-Kebîr, Es-Siyerü'l-Kebîr adlı kitaplardır. Bunları İmam-ı Muhammed'den, güvenilir kimseler getirdiği için onlara Zahirü'r-Rivaye denilmiştir. İmam-ı Muhammed, El-Asl'da, İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve İmam-ı Ebu Yusuf'un reylerini naklettikten sonra, kendi reyini de ilave eder ve her meselede delil vermez.
El-Camiü's-Sagîr'de 1502 mesele vardır. Başkaları tarafından tertibe konan bu kitap matbudur. El-Camiü'l-Kebîr, izah ve tahlillere yer verdiği için üslup bakımından El-Asl'dan farklıdır. Birçok âlim tarafından şerhedilmiştir ve matbudur. Es-Siyerü's-Sagir ve Es-Siyerü'l-Kebir, devletler umumî hukuku ile alakalı olup, bu sahada yazılıp günümüze intikal eden ilk kitaptır. Es-Siyerü'l-Kebir, İmam-ı Serahsî tarafından şerhedilmiş ve böylece basılmıştır. Bu şerh, Sultan II. Mahmud'un arzusu üzerine, Anadolu kazaskeri Ayıntablı Münib Efendi (v. 1238/1823) tarafından Türkçe'ye de tercüme edilmiş ve basılmıştır. Fransızca tercümesi de matbudur. İmam-ı Muhammed'in Ez-Ziyadat ve Ziyadetü'z-Ziyadat adlı eseri de El-Camiü'l-Kebir'de eksik olan meseleleri ihtiva eder. Usul haberlerini ilk toplayan Hakim eş-Şehid (v. 334/945) adlı Türkistanlı hukukçudur. Bunun Kafî kitabı meşhurdur. Kafî'nin şerhleri çoktur. Serahsî'nin Mebsut'u meşhurdur ve matbudur (basılmıştır).
Hanefî mezhebinin hükümlerini bildiren ikinci kaynak, “Nevadir” haberleri olup, yine kurucu imamlardan gelen haberlerdir. Fakat bu haberler, önce sayılan altı kitapta bulunmayıp, İmam-ı Muhammed'in El-Kisaniyyat, El-Haruniyyat, El-Cürcaniyyat, Er-Rakkiyyat adındaki başka kitapları ile bildirilmiştir. Bu dördü, yukarıdaki altı kitap gibi açıkça ve sağlam gelmiş olmadığından, bu haberlere Gayru zahiri'r-rivaye (zahir olmayan haberler) de denir. Başkalarının kitapları ile bildirilmiş olanları da vardır. Mesela, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesinden Hasan bin Ziyad'ın Muharrer adındaki kitabı ve İmam-ı Ebu Yusuf'un Emalî adındaki kitabı ile bildirilmişlerdir. İmam-ı Muhammed'in Cürcaniyyat, Kisaniyyat ve Rakkiyyat adlı eserleri yazıldıkları şehirlere veya rivayet edenlerin isimlerine nispet edilmiş, Haruniyyat ise halifeye ithaf olunmuştur.
Hanefî mezhebinin hükümlerini bildiren üçüncü kaynak, “Vakı'at” haberleridir. Bunlar üç imamdan bildirilmiş olmayıp, bunların talebelerinin İsam bin Yusuf, İbn-i Rüstem, Muhammed bin Seleme, Ebu Süleyman Cürcanî, Ebu Hafs Buharî, Muhammed bin Mukatil, Nusayr bin Yahya, Ebu Nasr Kasım ve İbn-i Sellam gibi) içtihat ettikleri meselelerdir. Böyle haberleri ilk toplayan Ebü'l-Leys Semerkandî olup Nevazil kitabını yazmıştır. İmam-ı Muhammed'in El-Hiyel ve'l-Meharic adındaki eserinden başka, El-Asar adında hadis rivayet ettiği bir kitabı ve başka eserleri de vardır. İmam-ı Muhammed, İmam-ı Malik'in Muvatta adlı eserini de rivayet ederek günümüze ulaşmasına vesile olmuştur.
İbn-i Abidin diyor ki: “Fıkıh bilgisi, ekmek gibi, herkese lazımdır. Bu bilginin tohumunu eken, Abdullah bin Mes'ud olup, Eshab-ı Kiram'ın yükseklerinden ve en âlimlerinden idi. Bunun talebesi Alkame bu tohumu sulayarak, ekin haline getirmiş ve bunun talebesinden olan İbrahim en-Nehaî, bu ekini biçmiş, yani bu bilgileri bir araya toplamıştır. Hammad-ı Kufî, bunu harman yapmış ve bunun talebesi olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife öğütmüş, yani bu bilgileri kısımlara ayırmıştır. İmam-ı Ebu Yusuf hamur yapmış ve İmam-ı Muhammed de pişirmiştir. Böylece hazırlanan lokmaları, insanlar yemektedir. Yani bu bilgileri öğrenip dünya ve ahiret saadetine kavuşmaktadırlar.
İmam-ı Muhammed, pişirdiği bu lokmaları dokuz yüz doksan dokuz kısım bilgi grubu halinde talebesine bildirmiştir. Altı kitabından sagîr (küçük) dediğinde, İmam-ı Ebu Yusuf vasıtası ile öğrendiklerini bildirmiş; kebîr (büyük) dediği kitaplarda yalnız İmam-ı A'zam'dan işittiklerini bildirmiştir. İmam-ı Muhammed'in eseri olan Es-Siyerü'l-Kebir kitabında bunun için İmam-ı Ebu Yusuf'un ismi yoktur. Şimdi bazı eksik görüşlüler, bu inceliği bilmedikleri için, bunu, İmam-ı Ebu Yusuf'a karşı iğbirarına (çekememesine) hamletmektedir. Halbuki, İmam-ı Ebu Yusuf, aynı zamanda İmam-ı Muhammed'in hocası mesabesindedir (derecesindedir). İmam-ı Muhammed'in hem arkadaşı ve hem de hocası olan İmam-ı Ebu Yusuf'a hürmet ve muhabbeti aşikardır. Bu hususta Zahid el-Kevserî'nin Büluğü'l-Emanî adlı eserinde tafsilat vardır.
İmam-ı Muhammed, talebesinden olan İmam-ı Şafiî'nin annesini nikahlamış idi. Kadılık yaptığı sırada İmam-ı Şafiî'ye para ve kitap gönderdiği bilinmektedir. Vefat edince kitapları İmam-ı Şafiî'ye miras kalmış ve İmam-ı Şafiî'nin bilgisinin artmasına vesile olmuştur. Bunun için İmam-ı Şafiî; “Yemin ederim ki fıkıh bilgim İmam-ı Muhammed'in kitaplarını okumakla arttı. Ondan öğrendiklerimle bir deve yükü kitap yazdım. Fıkıh bilgisini derinleştirmek isteyen, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin talebesi ile beraber bulunsun.” demiştir.
İmam-ı Muhammed hazretleri buyurdu ki:
“Büyüklük neseple (soyla) değil, fazilet ve olgunluk iledir.”
“Sadık arkadaş seni hayra teşvik edendir.”
“Bir mecliste ilim ve irfan bulunmazsa, onun yerine o mecliste nefsanî hisler bulunur.”
“Kendi nefsini beğenmek kadar ahmaklık olmaz.”
“Affetmek aklın zekatıdır.”
“Güzel ahlak kötü nesebi örter.”