KADI MUHAMMED SEMERKANDÎ

Kadı Muhammed bin Burhaneddin es-Semerkandî Türkistan'da yetişmiş büyük veli ve Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin halifelerinden
A- A+

Türkistan'da yetişmiş büyük veli ve Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin halifelerinden. İsmi Kadı Muhammed bin Burhaneddin es-Semerkandî'dir. Lakabından da anlaşılacağı üzere Semerkantlıdır. Muhammed Kadı diye meşhur olmuştur. Rivayete göre bizzat kadılık yapmamış; ancak babası Kadı İmamüddin Miskin Semerkandî'nin dostu olduğu için bu lakapla tanınmıştır. Bizzat kadılık yaptığını söyleyenler de vardır. 850-860 seneleri arasında Semerkand'da dünyaya geldi. 921 (m. 1515) senesinde Taşkent'te vefat etti. Vefatını 922 (m. 1516) olarak verenler de vardır. Cenazesi Semerkand'a getirilerek Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin türbesi haziresine defnedildi. Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin halifelerinden Hace Muhammed Zahid Vahşuvarî ile Mevlana Kadı başkadır.

Kadı Muhammed, Semerkand'daki Cevheriyye Medresesi'nde tahsil gördü. Burada okurken Mesnevî hocası Molla Sina'dan Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin methini işitti. Tahsilini ilerletmek maksadıyla Herat'a giderken, Şadman köyünde Ubeydullah-ı Ahrar'a tesadüf etti. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri keramet gösterip zihninden geçenleri bir bir sayınca kendisine hayran oldu. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri ona Herat'a gitmek yerine tahsiline Semerkand'da devam etmesini, çok istiyorsa Buhara'ya gitmesini tavsiye etti. Ertesi günü Herat'a da gitmesine izin verdi. Ancak Kadı Muhammed Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin ilk sözüne uyarak Buhara'ya gitti. Sonra Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini özleyip ziyaret için Semerkand'a geldi. Taşkent'te Işkıyye tarikatinin şeyhi Şeyhzade İlyas'ı ziyaret etmek istedi. Sonra vazgeçti. Semerkand'a geldi. Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin sohbetinde bir müddet bulunup izin almaksızın Herat'a doğru yola çıktı. Beş ay burada Abdurrahman Camî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Derslerine iştirak etti. Ancak Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerine olan muhabbetti sebebiyle tekrar Semerkand'a döndü. Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin Taşkent'te olduğunu öğrenince buraya gitti. İzinsiz Herat'a gittiği için çok mahcup vaziyette Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin huzuruna çıktı. Ancak Hace Ubeydullah-ı Ahrar hiçbir şey olmamış gibi kendisini muhabbetle kucakladı.

Hace Ubeydullah-ı Ahrar kendisine önce tekkenin mutfak hizmetini verdi. On veya on iki sene hocasının sohbetinde bulundu. Hace Ubeydullah-ı Ahrar'ın en güzide talebelerinden oldu. Kendisine hilafet verildi. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri 895 (m. 1490) senesinde vefat ettikten sonra Herat'a gitti. Abdurrahman Camî'nin yanında kaldı. Sonra Taşkent'e yerleşti. Taşkent, siyasî bakımdan karışınca Buhara'ya hicret etti. O sırada Buhara valisi Şeybanî Han'ın kardeşi Mahmud Sultan idi. Sultan Mahmud, Kadı Muhammed'e hürmet etti. Ona talebe oldu. Safevîler, 916 (m. 1510) senesinde Harezm'i işgal edip Buhara'yı da işgale yeltenince Kadı Muhammed Fergana Vadisi'nde bulunan Ahsikes kasabasına yerleşti. Sonra Taşkent emiri Süyünçük Han, kendisini Taşkent'e davet etti. Kadı Muhammed bu davete icabet etti.

Kadı Muhammed, normal Nakşî geleneğinde olmayan bir şekilde erbeine oturunca bazı müridler kendisini Semerkand'daki Hace Ubeydullah-ı Ahrar'a şikayet etmişler; Hace Ubeydullah-ı Ahrar ise buna itibar etmemiştir. Bunu Nakşî geleneğinde bir kırılma olarak değerlendirenler varsa da doğru değildir. Evet, Nakşî usulünde müridlerin halvet, erbain (çile), riyazet ve mücahede ile terbiyesi bulunmamaktadır. Ancak tasavvuf yolunda ilerleyip mertebeler aşan bir salike eğer hilafet verilecekse, talebeyi kontrol ve hâllerini anlamak, mufassalan keşfedebilmek için riyazete ihtiyaç vardır. Bu sebeple Nakşî hilafeti verilecek olanlar çile doldurmak zorundadır. Kadı Muhammed, Silsiletü'l-Arifin adlı eserinde, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır:

“Hocama talebe oluşum şöyle vuku bulmuştu: Şeyh Nimetullah adında bir ilim talebesi ile Semerkand'dan Herat'a ilim öğrenmek için yola çıkmıştık. Şadman köyüne varınca havanın çok sıcak olması sebebiyle, günlerce o köyde kaldık. Biz burada iken, Ubeydullah-ı Ahrar bu köye teşrif etti. Bir ikindi vakti ziyaretine gittik. Bana; “Sen neredensin?” dedi. “Semerkand'danım.” dedim. Sonra sohbete başladı. Çok güzel konuşuyordu. Konuşması sırasında benim kalbimden ve hatırımdan geçen şeyleri bir bir saydı. Herat'a gitmek için yola çıkmamın sebebini de söyledi. Bunun üzerine kalbim ona tamamen tutuldu. Sonra bana dedi ki: “Eğer maksadın ilim öğrenmekse, o iş burada kolaydır.” İyice anladım ve kanaat getirdim ki benim hatırımdan geçen şeyleri biliyordu. Buna rağmen kalbimden Herat'a gitme arzusu çıkmadı. Bu düşüncemi de keşfedip anladı. Sonra kalkıp bana doğru yaklaştı ve; “Herat'a gitmekten maksadın nedir? Söyle bana, ilim mi öğrenmek, yoksa tasavvufta mı yetişmek istiyorsun?” dedi. Heybetinden dehşete kapıldım ve sustum. Yanımdaki yol arkadaşım cevap verip; “Onun asıl maksadı Herat'a gidip tasavvuf yoluna girmektir, ilim öğrenmeye gidiyorum demesi, bu maksadını gizlemek içindir.” dedi. O da tebessüm etti. Bunun üzerine; “Eğer böyle ise çok iyi ve güzeldir.” dedi. Sonra beni alıp bahçesine doğru götürdü, insanların gözünden kayboluncaya kadar yürüdük. Sonra durdu, elimi tuttu. Elimi tutar tutmaz, ben kendimden geçmeye başladım. Ben kendimi kaybedinceye ve kendimden geçinceye kadar tuttu. Ayıldığım zaman bana dedi ki: “Her hâlde sen benim yazımı okuyabilirsin.” Sonra cebinden bir kağıt çıkarıp okuduktan sonra katladı ve bana verdi. “Bunu muhafaza et. Bunda ibadetin hakikati, itaat, huşu ve Allahü tealanın azameti karşısında insanın acizliği yazılıdır. Bu saadet, Allahü tealanın muhabbetiyle ve O'nun Resulü Seyyidü'l-evvelin ve'l-ahirine tabi olmakla ele geçer. Bunun için din ilimlerine varis olan âlimlerin sohbetinde bulun. Onlardan faydalı ilim öğren. Ta ki Resulullah'a tabi olmak suretiyle marifet-i İlahiyeye kavuşasın. Ulema-i su'dan (kötü din adamlarından) uzak dur. Çünkü onlar, dini dünya malı toplamak için ve makama mevkiye kavuşmak için alet ederler. Helal, haram ayırmadan bulduğunu yiyen ve dine uygun olmayan işler yapan sapık tarikatçılardan uzak dur. Yine Ehl-i Sünnet itikadına uymayan sapık kimselerden de uzak dur!” Sonra Fatiha-i şerife okudu ve bana Herat'a gitmem için izin verdi. Bundan sonra emri üzerine yola çıktım. Mevlana Sa'deddin Kaşgarî'ye götürmem için bir mektup verdi. Mektuba, bana yardımcı olup korumasını yazmıştı. Bunu görünce kalbimi tamamen bir muhabbet, ihlas sardı. Fakat Herat'a gitme azmim kırılmadı, vazgeçmedim. Mektubu alıp yola çıktım. Yolda ilerledikçe, bindiğim hayvan yavaşladı, gücü kalmadı. Yol almaktan aciz kaldım. Buhara'ya altı fersah (36 km. kadar) mesafe kalmıştı ki yolun bu kısmında şiddetli bir göz ağrısına tutuldum. Günlerce orada kaldım, iyileşince yola çıktım. Bu sefer humma hastalığına tutuldum. O zaman anladım ki eğer yola devam edersem helak olacağım! Gitmekten vazgeçip Ubeydullah-ı Ahrar'ın yanına dönüp onun sohbetinde ve hizmetinde bulunmaya karar verdim ve geri döndüm. Taşkend'e vardığım zaman, kitaplarımı, eşyamı ve binek hayvanımı bir arkadaşıma emanet olarak bıraktım. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrar'ın talebelerinden biriyle karşılaştım. Ona; “Gel, beraberce Ubeydullah-ı Ahrar'ı ziyarete gidelim.” dedim. Bana; “Binek hayvanın ve kitapların nerede?” dedi. “Bir arkadaşıma emanet olarak bıraktım.” dedim. “Git onları benim eve getirip bırak. Sonra beraberce ziyarete gideriz!” dedi. Ben onları almak üzere giderken, bir de baktım ki birisi bana; “Hayvanın ve eşyaların kayboldu!” dedi. Hayret ettim, oturup düşünmeye başladım ve kalbimden; “Her hâlde gelir gelmez ilk önce ziyaretine gitmediğim için Ubeydullah-ı Ahrar bana kırıldı. Bu sebeple bineğim ve eşyalarım kayboldu.” düşüncesi geçti. Her şeyden önce onu ziyarete gitmeye karar verdim. Tam bu sırada birisi gelip; “Binek hayvanın ve eşyaların bulundu.” dedi. Emanet bıraktığım kimsenin yanına gittim. Bana dedi ki: “Ey Muhammed! Senin binek hayvanını emanet aldığımda, onu bir yere bağladım. Biraz sonra gözden kayboldu. Aramaya başladım, bulamadım. Üzgün üzgün geri döndüm. Dönerken bir de gördüm ki senin binek hayvanın sokak ortasında, insanlar arasında üzerindeki eşya ile beraber aynen duruyordu. Hayret ettim, bu kadar kalabalık arasında ona kimse dokunmamıştı.” Sonra binek hayvanımı ve eşyalarımı alıp Semerkand'a Ubeydullah-ı Ahrar'ın yanına gittim. Huzuruna varınca bana bakıp tebessüm ederek; “Hoş geldin.” dedi. Bundan sonra sohbetine ve hizmetine devam edip yanından ayrılmadım.”

Taşkent'e geldikten az bir zaman sonra burada vefat etti. Vefatında 60-70 yaşları arasındaydı. Hadaiku'l-verdiyye müellifi Kadı Muhammed Semerkandî ile Muhammed Zahid'i birbirine karıştırmış ve Kadı Muhammed Zahid demiştir. Bu son araştırmalarda düzeltilmiştir. Hace Ubeydullah-ı Ahrar'ın Hace Mevlana Kadı isminde bir başka halifesi daha vardır ki Babür Şah'ın üstadı olup 903 (m. 1498) senesinde Andican'da idam edilmiştir.

Eserleri:

1- Silsiletü'l-Ârifîn ve Tezkiretü's-Sıddikîn: Evliya menkıbelerine dairdir. Burada Ubeydullah-ı Ahrar'dan duyduklarını, kerametlerini yazmıştır. Eser 2009'da Tahran'da basılmıştır. Eser, bir mukaddime, üç fasıl ve bir hatime'den oluşur. Mukaddime, Hak tealayı tanımak ile müridliğin ve şeyhliğin adabı konularına dairdir. Birinci fasıl, Ubeydullah-ı Ahrar'ın ilk hâllerini; ikinci fasıl, sohbetlerinde anlattığı hakikatleri ve incelikleri; üçüncü fasıl, kerametlerini, hatime de ilk dönem sufîlerinin ahlâk ve hikâyelerini ihtiva etmektedir.

2- Risale der Şerait-i Saltanat: Kadı Muhammed'in müridi Mirza Muhammed Haydar Duğlad hocasına bazı sualler sormuş; hocası da bunlara cevap mahiyetinde Farsça bir risale kaleme almıştır. Hükümdarlık adabından bahseder. Kadı Muhammed vefat ettikten sonra Mirza Muhammed Haydar bunun bir nüshasını Kadı Muhammed'in oğlu Kutbeddin Ahmed'den temin etmiş ve Tarih-i Reşidî adlı meşhur eserine ilave etmiştir. Risale bu sayede günümüze kadar intikal etmiştir.

3- Risale-i Erkan-ı Erbaa. Tasavvuf ıstılahlarına dairdir. Kadı Muhammed'in Hace Baba ve Mevlana Mirek Kutbeddin Ahmed adında iki oğlu vardır. Mevlana Mirek ile Ahmad Kasanî halifelerinin en önde gelenleridir. Hatta oğlu Mevlana Mirek babasının postnişini idi. Mevlana Hamideddin Hirevî de bunun halifesidir. Ahmedabadlı Seyyid Ahmed Cafer de bunun halifesidir. Bu yol zamanla kaybolmuş ise de diğer halifesi Hacegî Ahmed Kasanî ile devam eden kol bir müddet canlı bir şekilde yaşamıştır.

Kadı Muhammed Semerkandî hazretlerinin Silsiletü'l-arifin adlı eserinden bazı bölümler şöyledir:

Evliyanın büyüklerinin hâlleri: Zünnun-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Tasavvuf yolunda, Cenab-ı Hakk'ın dostlarından, sevgili kullarından bazıları o hâle gelmiştir ki eğer bir büyük zat onlara Allahü tealanın muhabbetinden, azamet ve celali ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle o hâle gelirler ki can verirler.”

Şeyh Abdülvahid bin Zeyd buyurdu ki: “Bir defasında gazaya gitmeye niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mecliste bir şahıs mealen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen Müminlerin canlarını ve mallarını Allah Cennet karşılığında satın aldı.” (Tevbe suresi: 111) buyurulan ayet-i kerimeyi okudu. Bunun üzerine on beş yaşında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefat etmiş, kendisine pek çok mal miras kalmıştı. Ayet-i kerimeyi okuyan zata dedi ki: “Ey Şeyh! Allahü teala Müminlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın aldı mı? Allah yolunda canını ve malını feda edene Cennet verilecek mi?” dedi. O zat da; “Evet. Allahü tealanın kelamı doğru ve vaadi haktır.” dedi. Genç; “Şahit ol ki ben nefsimi ve malımı Allahü tealaya sattım.” dedi. O zat; “Vallahi bu büyük bir iştir. Sen küçüksün. Korkarım ki sabredemezsin ve çaresiz kalırsın.” dedi. Bunun üzerine o genç; “Ey Şeyh! Bir kimse Cenab-ı Hakla ahitleşsin ve çaresiz kalsın! Haşa ve kella. Hiç böyle şey olur mu? Şahit ol hakikaten ben nefsimi ve malımı Allah için feda ettim, Allah yoluna adadım ve pişman olmayacağım.” dedi. Sonra bütün malını sadaka olarak dağıttı. Bizimle birlikte cihat için sefere çıktı. Bize ve hayvanlarımıza hizmet etmeye başladı. Biz uyurken o nöbet tutardı. Gündüz oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Hepimiz onun bu hâline hayran kalırdık. Ta ki Rum diyarına vardık. Biz harp hazırlıklarını yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayran bir vaziyette; “Ayna-yı merdıyye'ye müştakım, ona kavuşmak istiyorum.” der dururdu. O hâle gelmişti ki arkadaşlarımız onun aklının gittiğini zannediyorlardı. Bir gün onu çağırdım ve; “Bu söylediğin sözün mânâsı nedir?” diye sordum. Dedi ki: “Bir gün uyumuştum. Rüyamda gördüm ki birisi bana; “Ayna-yı merdıyye'ye git!” diyordu. Sonra birdenbire bir bahçe karşıma çıktı. Bu bahçenin içinde suyu berrak ve saf akan bir ırmak vardı. Irmağın kenarında huriler duruyordu. Hepsi de öyle süslenmişler ve öyle güzeldiler ki dilim onu anlatmaktan acizdir. Beni görünce birbirlerine; “Müjde! İşte Ayna-yı merdıyye'nin zevci.” dediler. Onlara selam verdim ve; “Ayna-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Bizim aramızda değil, biz onun hizmetçileriyiz, daha ileri git.” dediler, ilerledim. Bir başka bahçe gördüm, içinde her türlü güzellikler vardı. Halis sütten bir nehir gördüm. Nehir kenarında, benzerini o ana kadar görmediğim güzellikte huriler vardı. Onların güzelliğine hayran oldum. Beni görünce birbirlerine baktılar ve; “Müjde olsun ki bu, Ayna-yı merdıyye'nin zevcidir.” dediler. Onlara da selam verdim ve; “Ayna-yı merdıyye sizin aranızda mıdır?” diye sordum. “Hayır biz onun hizmetçisiyiz.” dediler, ilerledim. Bir Cennet ırmağına rastladım. Etrafında huriler vardı. O kadar güzeldiler ki bunları görünce önceki gördüğüm hurilerin güzelliğini unuttum. Onlara da selam verdim. “Sana da selam olsun ey Allahü tealanın veli kulu.” dediler. “Ayna-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Hayır, biz onun hizmetçileriyiz, ileriye git.” dediler, ilerledim. Saf bal akan bir ırmağa vardım. Bu ırmağın da etrafında huriler vardı. Bu huriler güzellikte öncekilerden daha üstündü. Öyle ki öncekilerin hepsini unuttum. Selam verdim ve; “Ayna-yı merdıyye sizin aranızda mı?” diye sordum. “Hayır, bu gördüklerinin hepsi onun hizmetçisidir, ileri git.” dediler, ilerledim. Tek bir inciden yapılmış, ipleri nurdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Bu hizmetçi öyle güzeldi ki göz hayrette kalıyordu. Beni görünce; “Ey Ayna-yı merdıyye! işte sana eş olacak kimse geldi.” dedi. Çadıra yaklaşıp içeri girdim. Ayna-yı merdıyye (huri) inci ve yakut kaplı altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftun oldum. Bana; “Hoş geldin ey Allah'ın evliya kulu.” dedi. Yaklaştım. Boynuna sarılmak istedim. “Sabret, sen dünyadasın, henüz vakit var. Yarın gece bizim yanımızda olacaksın.” dedi. Bu rüyadan sonra birdenbire uyandım. “Ey Şeyh! O güzelliğe kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Hiç sabrım kalmadı.” dedi. Sonra savaş başladı. Genç de savaşıp kahramanlıklar gösterdi. Büyük bir yara alıp yere düşmüştü. Onu kaldırıp baktıklarında gülüyordu. Gülerek ruhunu teslim edip şehit oldu.”

Abdullah bin Zeyd şöyle anlatmıştır: “Bir gemiyle yolculuğa çıkmıştık. Gemi rüzgara kapılıp bir adaya doğru sürüklendi. Adaya yaklaşınca yanaşıp indik. Adada puta tapan bir adam gördüm. “Neden bu puta tapıyorsun? Bu put, ne fayda sağlar, ne de zarar.” dedim. “Siz kime taparsınız?” dedi. “Her şeyi yaratan, her şeye malik olan ve her şeye gücü yeten Allahü tealaya ibadet ederiz.” dedim. “Bunu size kim bildirdi?” dedi. “Allahü teala bize kerim bir peygamber gönderdi. Onun vasıtasıyla bize bildirdi.” dedim. “O peygamber nerededir?” dedi. “Bize Allahü tealanın gönderdiği dini bildirip tebliğ vazifesini tamamladıktan sonra vefat etti. Allahü tealaya kavuştu.” deyince; “Ondan size hiçbir alamet kaldı mı?” dedi. “Evet, O, Allahü tealadan bir kitap getirdi. Şimdi o Kitap (Kur'an-ı Kerim) bizim yanımızdadır.” dedim. “Bana gösterin.” dedi. Kur'an-ı Kerim'i ona gösterdim. “Ben bunu okumasını bilmiyorum.” dedi. Kur'an-ı Kerim'i açıp ona bir sure okudum. Ben okudum, o ağladı. Sureyi okuyup bitirince; “Layık olan odur ki kimse bu kelamın sahibine asi olmasın.” dedi ve hemen Müslüman oldu. Kur'an-ı Kerim'den birkaç sureyi okumayı ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrendi. O gece yatsı namazını kıldıktan sonra yatma zamanı geldi. O yatmayıp sabaha kadar ibadet etti. Talebelerime dedim ki: “Bu yeni Müslüman oldu. Buna aramızda biraz para toplayıp verelim ki sıkıntı çekmesin. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir?” dedi. “Bunu al, kendine nafaka yap ki sıkıntı çekmesin.” dedim. “La ilahe illallah. Ben daha önce bu adada iken puta tapardım. Allahü tealayı bilmezdim, fakat O beni zayi etmedi, korudu. Şimdi ise O'nu tanıyorum. Beni hiç zayi eder mi?” dedi. Üç gün sonra bir haber aldım ki o yeni Müslüman olan kimse hastalanıp yatağa düşmüş. Hemen yanına koştum. Bir isteğin bir hacetin var mıdır?” dedim. “Benim ihtiyacımı, her ihtiyacı gideren Allahü teala karşıladı.” dedi. Bundan bir gün sonra da vefat etti. O gece onu rüyamda gördüm. Bir bahçe içinde duruyor. Bahçenin üzerinde yüksek bir kubbe, kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş. Yanına da bir huri oturmuş. Mealen; “... Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: Sabrettiğiniz için size selam olsun! Ahiret saadeti ne güzeldir!” (Ra'd suresi: 23-24) buyurulan ayet-i kerimeyi okuyordu.”
 

Kadı Muhammed Semerkandî hazretlerinin Silsiletü'l-arifin adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Yazma nüsha Meclis-i Şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 10133'de kayıtlıdır.

Kadı Muhammed Semerkandî Hazretlerinin Silsiletü'l-arifin adlı eserinin matbu nüshasının kapak sayfası.


Kadı Muhammed Semerkandî hazretlerinin medfun bulunduğu Semerkant'taki Ubeydullah-ı Ahrar Kabristanı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası