KARABAŞ ALİ EFENDİ

Alaeddin Ali Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Alaeddin Ali'dir. Boyu uzun olduğu için Atvel, başına siyah Halvetî tacı sardığı için Karabaş Ali Efendi olarak da bilinir. Atvel lakabının hocası İsmail Çorumî ve onun oğlu Mustafa Efendi tarafından ilimde söz sahibi mânâsına verildiği de rivayet edilmiştir. Babası Seyyid Muhammed Efendi'dir. 1020 (m. 1611) senesi Arapkir'de doğdu. 1097 (m. 1685) senesi hac yolunda Kahire'ye üç konak mesafede Nahle Kalesi denilen yerde vefat etti. Burada Şeyh Muhammed Gazalî hazretlerinin türbesine veya Türbe ile Nahle Kalesi arasına defnedildi. Ali Efendi ilk tahsilini doğduğu Arapkir'de ve Çankırı'da yaptı. Sonra İstanbul'a giderek Fatih Medresesi'nde tahsiline devam etti. Hüseyin Vassaf'ın rivayetine göre Karabaş Ali Efendi Ankara'ya giderek Hacı Bayram-ı Velî Dergahı'nda çile çıkarırdı. Burada iken derse bakarken uyuyakalmış. Rüyasında Peygamber Efendimizi görmüş. Peygamber Efendimiz Hacı Bayram-ı Velî'ye emri üzerine Karabaş-ı Velî'ye birkaç satır kitap okutmuş ve buradaki hakikatleri kendisine anlatmış. Uyanınca gönül ehli olan dergahın şeyhi onun rüyasından haberdar olduğunu söyleyerek ona izin vermiştir. Bundan sonra Karabaş-ı Velî'nin tasavvufa ilgisi iyice arttı. Kendisine uygun bir şeyh bulmak için Kastamonu'ya gitti. Burada Şeyh Şa'ban-ı Velî Dergahı postnişinlerinden İsmail Efendi'ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde yetişip velîlik makamlarına yükseldi. Sonra hocası tarafından talebe arasındaki bazı hususları düzeltmesi için Çankırı'ya gönderildi. Kastamonu'ya döndüğünde İsmail Efendi vefat etmişti. İsmail Efendi önce mi sonra mı vefat ettiği kaynaklarda kesin değildir. Karabaş-ı Velî bundan sonra hocasının oğlu Mustafa Muslihuddin Efendi'nin sohbetlerine katıldı. Onun yanında seyr ve sülukunu tamamlayıp hilafet aldı. Hocasının 1072 (m. 1662)'de vefatı üzerine Kastamonu'dan ayrılarak yıllarca Arap memleketlerinde dolaştı. 1081 (m. 1670)'de İstanbul'a geldi ve Üsküdar'daki Rum Mehmed Paşa Camii'nde inzivaya çekildi. Birbiri ardınca kırk erbein çıkardığı rivayet edilir. Bu arada sevenlerinin ısrarı üzerine istemeyerek 1085 (m. 1674) senesinde Valide Atik Dergahı şeyhi oldu. Burada yıllarca ilim ve edep öğretti. Bu dergah Karabaş-ı Veli Asitanesi olarak meşhur oldu. Halen mevcuttur. Karabaş-ı Velî'nin vaazları o kadar meşhur oldu ki geç gelenler camide yer bulamazlardı. Şöhreti bu şekilde yayılınca Padişah Dördüncü Mehmed de vaazlarına gelmeye başladı. Vaazlarında ağlamayan kimse kalmazdı. Talebeleri saraya çağrılır ve saraydaki insanlara ders verirlerdi. Rivayete göre Karabaş-ı Velî hazretleri 32 bin kişiye tarikat vermiş, altıyüz seksenbeş halife yetiştirmiştir. Bazı cahillerin çıkardığı fitne yüzünden 1090 (m. 1679)'de Limni adasına gönderildi. Dört yıl kadar burada kaldıktan sonra 1094'te Üsküdar'a döndü. 1097 (m. 1685-86) senesinde hac için yola çıktı. Ayrılacağı sırada talebelerine şöyle dedi: “Bizler hacc-ı şerife niyet ettik. Sizler burada kalırsınız. Caiz ki (muhtemel ki) bir daha görüşemeyiz. Bazınızın mürşid-i kamile ihtiyacı yoktur. Bazınızın ihtiyacı çoktur. İhtiyacı olanınızı da olmayanınızı da umumen Hasan Efendi'ye ve Nasuhî Efendi'ye ısmarladım. Danışacağınız bir şey olursa onlara danışınız.” Hacdan sonra bir müddet Medine'de ikamet etti. Burada son halifesi Mustafa bin Ali Bolevî'ye hilafet verdi. Onu Mısır'da vazifelendirdi. Sonra Mısır yoluyla dönmek için yola çıktı. Mısır'a doğru yaklaşırken Nahle Kalesine üç dört konak kala çukur bir mahalde dinlenmek için mola verirler. Tam herkes eşyasını indirip çadırlarını kurarken Karabaş-ı Veli halifesi Mustafa Bolevî ile kafile başkanına haber göndererek büyük bir felaketin gelmekte olduğunu ve derhal hacıların vadiden çıkarılmasını ister. O gün hava açık ve güneşlidir. Böyle bir havada böyle bir felaket olacağına ihtimal vermeyen kafile başkanı sırf onun ısrarlarını kırmamak için kafileyi kaldırıp vadiden uzaklaştırır. Bunu müteakip çok geçmeden büyük bir sel gelerek vadiyi basar ve orada ne var ne yok hepsini siler süpürür. Bu durumu gören kafiledeki herkes Karabaş-ı Velî'nin büyüklüğünü biraz daha iyi anlarlar. Bu hadiseden birkaç gün sonra Kahire'ye üç mil mesafede Nahle Kalesi civarında Geylan Köyünde Karabaş-ı Velî hazretleri hastalanır. Yanında bulunanlara bu hastalıktan kurtulamayacağını, çünkü âlem-i mânâda kendisine; “Biz sana kırkbin can bağışladık ey Ali Atvel. Sen bizim için bir can bağışlamaz mısın?” denildiğini kendisinin de buna baş üstüne diyerek cevap verdiğini söyler. Ve burada Safer ayının sekizinde Cuma günü vefat etti. Karabaş-ı Velî hazretlerinin evlilikleri ve kaç çocuğu olduğu kesin bilinmiyor. Hasan, Hüseyin ve Mustafa Ma'nevî adında üç oğlu bilinmektedir. Karabaş Ali Efendi çok talebe yetiştirdi. Ünsî Hasan Efendi ve Muhammed Nasuhî Efendi, yetiştirdiği talebelerin önde gelenlerindendir. Dergahına her sınıf insan gelir ve istifade ederek ayrılırdı. Nefis ve arzularına uyarak günah işlemiş pek çok kimse, Ali Efendi'nin sohbetlerini dinleyip tövbe edip pişmanlık duymuşlar sonunda ona talebe olmuşlardır. Dergahında kimseye; “Sen şöylesin, sen böylesin.” denilmezdi. Dergahına gelen hiç kimseyi reddetmezdi. Kimsenin hatasını, günahını yüzüne vurmazdı. Herkes ilim ve edep öğrenmekle meşgul olurdu. Bunun neticesinde çok günahkâr kimse tövbe ederek hidayete kavuşmuştur. Kendisine gelen başka tarikatlere mensup kimseleri de kendi tarikatleri üzerine eğitirdi. Cinlerden de müridi vardı. Karabaş Ali Efendi teheccüd, gece namazını terk etmez, talebelerinin de kılmasını isterdi. Gündüzleri oruçlu geçerdi. Cuma günleri Valide Atik Camii'nde vaaz ederdi. Onun vaaz ve nasihatlerini dinlemek için gelenler erkenden camiyi doldurduklarından, boş yer kalmazdı. Her Cuma cami böyle dolup taşardı. Boyu uzun, yüzü güzel ve sarıya mail esmerdi. Alnı vasat idi. Kaşlarının arası açık idi. Gözleri siyah idi. Sakalı şerifleri seyrek, beyaz ve sünnet-i seniyyeye uygun idi. Bedeni nahif, düzgün ve zinde idi. Elleri pamuk gibi yumuşak idi. Sözleri latif ve tatlı idi. Öfkeli hâlini gören hiç olmadı. Şeriatten kıl kadar ayrılmaz talebelerinin ayrılmasına da müsaade etmezdi. Çok mütevazı idi. Sultan Dördüncü Mehmed Han da vaazlarına gelirdi ve vaazın başından sonuna kadar gözyaşları dökerdi. Bu sebeple kendisi; “Karabaş Ali Efendi'nin vaazları, aklıma İbrahim-i Edhem hazretlerini getiriyor hatta tacı tahtı bırakıp dağlara çıkasım geliyor.” derdi. Karabaş-ı Velî hazretleri; “Ey mutmainne olmuş nefs, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabb'ine dön! Seçkin kullarım arasına katıl ve Cennetime gir!” (Fecr suresi: 27-30) ayetinin tefsiri hususunda buyuruyor ki: Burada tahsis vardır. Çünkü müsemmaya (Allah'a) vuslat (kavuşmak) zikir iledir. Her şeyde zikredilen isim ise Allah'tır. Zikirden murad zikr-i cehrîdir. Çünkü nefs-i emmare ilk önce ancak cehrî zikir ile yola gelir. Cehrî zikirden murad Allahü tealanın duyması değildir. Dünya meşguliyetleri ve bozuk düşüncelerle ölü bir hâle gelmiş nefislere işittirmektir. Zira Peygamber Efendimiz; “Küçük cihattan büyük cihada geldik.” dediğinde, Eshab-ı Kiram; “O nedir?” diye sormuşlar. Sevgili Peygamberimiz de; “Nefisle savaştır.” buyurmuştur. Cihatta netice şiddetli savaşla elde edilir. Şüphesiz ki insanın cehrî zikri sebebiyle emmarenin yedi sıfatı zail (yok) olur ve levvamenin sıfatları zahir olur. Sonra mülhimenin sıfatları zahir olur. Burada ruhun zikrine muhtaç olur. Bazen kalbin zikriyle de olur. Bundan sonra mutmainnenin sıfatları zahir olur. Bunların hepsi kul ile Mevlası arasında hicaptır (perdedir). Habibimiz Efendimizin; “Allahü tealanın nurdan ve zulmetten yetmişbin hicabı var.” buyurduğu gibi. Nefs onun zıllî vücudunda terakkî eder (ilerler). Şühudîler ise Vacib li zatihi için sebepler ve müsebbipler silsilesidir. Nefs marifet elde etmeksizin bu makamda müstakir olur (istikrar kazanır). Bu istikrar sayesinde başka şeylerden müstağni kalır ve başka bir şeyi görmez veya bu makamda Hak, Hak'ta Hak'la birlikte Hak olmuştur. Veya havf (korku) ve hüznün ulaşmadığı emniyete ulaşır. Çünkü bu makam, ilahî cezbelerin ve daimi tecellilerin makamıdır. Bu makam elde edilince sonsuzluk âlemine yolculuk esnasında, kabirden kalkma esnasında, Rahman tarafından tazim ve müjde ile; “Ey mutmainne olmuş nefs, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (Fecr suresi: 27-28) hitabına müstehak olur ve; “Her nefs ölümü tadıcıdır.” hükmü gereğince Allahü tealanın sana verdiklerinden razı olman ve O'nun için yaptıklarından razı olunmuş olman için her amilin karşılığını göreceği yere dön ki hakiki vuslat (kavuşma) orada gerçekleşecektir. Yoluna süluk etmekle efendine dön ve dünyada razı ve mardi (razı olunmuş) ol, emmarede kalma! Salih ve vasıl (kavuşmuş) kullarımın zümresine gir ki onlarla birlikte Cennet'e giresin. Onlar Cennet'e girmede ve Rablerine dönmede sabıkune'l-evvelun'durlar (ilk gelenlerdir). Hitap ilahî kemalatlar ve kevnî (yaratılış) hakikatler cihetinden cevher olan ruh içindir. Çünkü sen bir vecihten Allahü tealanın emanetindesin. Geleceği muhakkak olan ölümden önce fiillerimin, sıfatlarımın ve zatımın Cennet'ine gir ki miras cennetine girebilesin. Kardeşlerim; tezkiye-i nefs bizim için hem farz, hem vacip hem de sünnettir. Bir şeye vesile olan o şeydendir. Şu hâlde vesilenin farzı varsa o şey farzdır. Vacibi varsa vaciptir, sünneti varsa sünnettir. Tezkiye-i nefs önce cehrî zikr ile sonra kalb ile ahfaen (gizlice) sonra ruh ile muaveneten sonra sır ile müşahedeten gerçekleşir. Çünkü bunlar tezkiyeye vesiledir. Varidatından birisi ise şudur: Ruhanî miracı istediğinde sadrını cehrî zikir ile aç ve tabii meskunları (orada yerleşik olanları) çıkart ve oraya iman koy! Beline ubudiyet (kulluk) kemerini kuşan. Haramlardan olan nefsinin davetçilerine bin. İnayet nurunun rehberliğinde beyt-i kudse kaç. Sonra ruh semasına yüksel. Sağa sola aşağıya yukarıya ve öne ve arkaya bakma ve teallukatın (bağlantıların), tasavvuratın (planların) tefekküratın (düşüncelerin) ulaşamadığı şecere-i nübüvvette mekansız olarak otur. Çünkü orası en yüksek ufuktur. Orada basar ve basiret muhib (seven) ve mahbub (sevilen) ayrı ayrı tasavvur olunmaz. Sonra ruh-i mücerret imkan âleminde zahir olur. Böyle rivayet edildiği gibi; “Kadim hadise yaklaştığında hadisten eser kalmaz ve sırrıyla onu görür.” Burada gördüm dersen yalan söylemiş olursun. Görmedim dersen yine yalan söylemiş olursun. Görülen ancak sensin. Karabaş-ı Velî'nin menkıbeleri talebeleri Hasan Ünsî ile Nasuhî'nin menakıbnamelerinde zikredilmektedir. Bazıları şunlardır: Bir gün Karabaş Ali Efendi Kastamonu tarafına gitti. Kastamonu'ya yakın Viranşehir adlı köye geldi. Burada halifelerinden biri vardı. Onun tekkesine misafir oldu. Cuma günü Karabaş-ı Velî hazretleri kürsiye çıktı. Kürsüde halka çok kıymetli bilgiler anlatmaya başladı. Civardan gelenlerle çok kalabalık olmuştu. Mahfelde de çok ağırlık meydana gelmişti. Ahşap olan mahfel yıkılmaya başlamıştı ki kürsüde olan Karabaş Ali Efendi elini uzattı. Yıkılmakta olan mahfel eğik bir vaziyette olduğu gibi kaldı. Yıkılmadı. Yıllarca eğik vaziyette kaldı ve teberrüken kimse dokunmadı. Karabaş Ali Efendi Kastamonu tarafında bir yere halife gönderdi. Bir zaman sonra etraftaki halk o halifeye dediler ki: “Kürsiye çık ve bizlere vaaz ü nasihatta bulun!” Halife de dedi ki: “Beni buraya gönderen hocam kürsiye çık vaaz et demedi. Gidip kendisine sorayım, izin verir ise size vaaz ederim.” Bundan sonra o halife Üsküdar'a geldi. Durumu hocasına anlattı. Karabaş-ı Velî hazretleri; “Kürsiye çık ve halka vaaz et!” buyurdu. Halife; “Efendim benim vaaz edecek kudretim yoktur. Halka çıkıp ne anlatabilirim?” diye arz etti. Karabaş-ı Velî buyurdu ki: “Sen var kürsiye çık. Vaaz mahallinde ben senin yanında hazır bulunurum. Edeceğin vaazı ben sana söylerim sen de halka anlatırsın.” Halife geri dönünce halk; “Hocandan izin aldın mı?” diye sordular. O da; “Evet izin verdi.” dedi. Bundan sonrasını halife şöyle anlattı: “Kürsiye çıktığımda gördüm ki hocam kürsinin sağ tarafında kürsiye dayanmış olarak duruyor. Bana; “Fatiha-i şerife oku! Buyurdu. Okudum. Bunun gibi neler söylemem gerekiyorsa hepsini öğretti. Sonunda da dua etmemi söyledi. Bundan sonra kürsiden indim. Her ne zaman kürsüye çıksam hocamı hep yanımda buldum. Bu, hocamın bir kerametiydi. Talebelerinden Hacı Mustafa Doğanî bir gece teheccüd vakti Salacak'ta bir minare boyu yüksek bir yerde zikre oturmuş. Vecde gelip ayağa kalkıp sema'ya başlamış. Farkında olmadan sofanın kenarına gelip boşluğa basıyor ama düşmüyormuş. Yanındakiler korkuyla seyrediyordu. Bu sırada saray tarafından; “Oğlum Mustafa çabuk buraya gel!” sesi duyuldu. Bu söz üzerine Mustafa Efendi kendine geldi ve koşarak Saray tarafına gitti. Baktı ki ne şey var ne kimse. Hocasının himmeti ile düşmediğini anladı. Sabah hocasının huzuruna çıkınca Karabaş-ı Velî hazretleri buyurdu ki: “Evladım niçin böyle tehlikeli yerlerde sema yaparsın. Zira biz her zaman farkında olmayız. Her zaman sizi görmek mümkün olmaz”. Böyle söyleyerek geceki durumdan haberdar olduğunu onlara gösterdi. Karabaş-ı Velî Üsküdar'da Valide-i Atik tekkesinde şeyh iken İstanbul'da bir papaz çıkmış, görüştüğü kimselere; “La ilahe illallah kelimesinin zahir mânâsından başka mânâsı daha var. Kim bu mânâyı bana açıklarsa onun huzurunda Müslüman olurum.” diyordu. Her kime gittiyse yaptığı izahı eksik buluyordu. Bu şekilde İstanbul'da yayılmıştı. Bir gün birisi papaza; “Sen Üsküdar'da Valide-i Atik Tekkesi'nde Karabaş Ali Efendi'ye gittin mi?” diye sordu. O da; “Hayır, ismini daha önce işitmemiştim.” dedi. O da; “O zaman Üsküdar'a git, bu sorunu ona sor. O sana izah eder.” dedi. Papaz Üsküdar'da tekkeye gelip Karabaş-ı Velî'nin talebelerine hocalarını sordu. Onunla görüşmek istediğini söyledi. Talebeler de Karabaş-ı Velî hazretlerine gelip durumu arz ettiler. Karabaş-ı Velî, gelsin buyurdu. Ancak tekkede ne kadar talebe varsa acaba hocamız ne cevap verecek diye papazla birlikte huzura girdiler. Papaz, filan kimse böyle mânâ verdi, filan hoca böyle dedi. İstanbul'da varmadığım kimse kalmadı. Son olarak size geldim diye meseleyi anlattı. Karabaş-ı Velî hazretleri talebelerine siz biraz dışarı çıkın buyurdu. Talebeler dışarı çıktı. Papaza kapıyı kapatıp kilitlemesini söyledi. Papaz kalkıp kilitledi. Ancak birkaç talebenin delikten baktığını gördü. Karabaş-ı Velî hazretleri papaza şöyle yakın gel buyurup kulağına bir veya iki çift söz söyledi. Papaz hemen başından şapkasını, belinden zünnarını çıkardı ve kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu. Sonra kapıyı açtı. Talebeler içeri geldi. Hidayet bugüne imiş dedi. İsmini Abdullah koydular. Şeyh sana ne dedi de Müslüman oldun diye sorulunca hemen bayılırdı. 

Eserleri: 

Karabaş Ali Efendi'nin yazdığı kıymetli eserlerinden bazıları şunlardır: 

1- Kaşifü'l-esrar: Füsus'un şerhidir. Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı 2225 numaradaki nüsha müellif hattıdır. Müellif bu eserini Camiu esrari'l-Füsus adıyla özetlemiştir. Bu özetin bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 397'de kayıtlıdır. 

2- Şerhu'l-Akaidi'n-Nesefiyye bi lisani't-tahkik: Nesefî'nin Akaid adlı risalesinin tasavvufî bir şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar Kısmı No: 3738'de kayıtlıdır. Bu risale müellifin oğlu Mustafa Manevî tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu tercümenin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 1303'te kayıtlı olup mütercimin hattıdır. 

3- Mi'yarü't-Tarikat: Tarikat adabı ile ilgili olup bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı 2225 nolu nüshanın sonundadır. 

4- Tarikatname: Yukarıdaki konu ile ilgili olup bir nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emiri Şeriyye Kısmı No: 1181'de kayıtlıdır. 

5- Şerh ü Kaside-i aşkıyye li'ş-Şeyhi'l-Ekber: Arapçadır. Bir nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emiri Kısmı No: 4462/11'de kayıtlıdır. 

6- Risale fî beyani usul-i erbea: Anasır-ı Erbaa gibi konuları anlatır. Bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 1063/1'de kayıtlıdır. 

7- Esasü'd-din: Tevhid esaslarını anlatır. Bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 917/1'de kayıtlıdır. 

8- Tefsir u Sure-i Taha: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 332'de kayıtlıdır. 

9- Tabirname: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar No: 233/1'de kayıtlıdır. 

10- Devran-ı sufiyye: Sufilerin deveranı ile ilgili bir Arapça bir risale olup bir nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emiri Arabî Kısmı 1146 No'da kayıtlıdır. Talebelerinden Mustafa Bolevî bunu Türkçeye tercüme ederek şerh etmiş ve bu şerh İstanbul'da tarihsiz olarak basılmıştır. Yazma bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2921'de kayıtlıdır. 

11- Risale fi't-Tasavvuf: “İlim üçtür, bunun ötesi ise fazilettir…” hadisini açıklamaktadır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Tahir Ağa Kısmı No: 356/2'de kayıtlıdır. 

12- Beyan-ı şerait-i mea usul-i aşere: “Küntü kenzen…” hadisini zahirî amellerle mukayese ederek açıklayan bir risaledir. Bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 1343'te, mecmua içindedir. 

13- Şerh-i hadis-i “Hubbibe ileyye min dünyakum…”: Resulullah Efendimize dünyada sevdirilen üç şeyi açıklamaktadır. Bir nüshası İstanbul Belediye Kütüphanesi Osman Ergin Kitaplığı No: 1063/2'de kayıtlıdır. 

14- Haşiye ala Haşiyeti'l-Lari ala Şerhi Kadi Mir ala hidayeti'l-hikme. Kütüphane kataloglarında ona nispet edilen Karabaş Tecvidi diye bilinen eserin Karabaş Ali Efendi ile alâkası tesbit edilememiştir. Karabaş-ı Velî Akaid risalesinde buyuruyor ki: Kebire yani büyük günahlar: Abdullah bin Ömer'in bildirdiğine göre dokuzdur. Allah'a şirk, ortak koşmak, haksız yere bir kimseyi öldürmek, iffetli bir kadına zina isnadında bulunmak, korunmuş malı çalmak, sihir yapmak, yetim malı yemek, Müslüman ana-babaya itaatsizlik, Harem-i Şerif'te günah işlemek. Büyük günahlar mümin kulu imandan çıkartıp küfre sokmaz. Ancak Allahü teala kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ondan başka günahlardan dilediğini affeder. İster küçük günahlardan olsun, ister büyük günahlardan olsun, ister tövbe etsin, ister etmesin. Kulun küçük günahlardan dolayı da azap görmesi mümkündür. Bu küçük günah sahibi büyük günahlardan ister kaçınsın, isterse kaçınmasın birdir. Haramı helal kabul etmediği sürece büyük günah sahibi affolunabilir. Çünkü haramı helal kabul etmek küfürdür. Büyük günah sahiplerine peygamberlerin ve salih kimselerin şefaat etmeleri sabittir. Seçilmiş kişilerden istifade ederek büyük günah sahibi müminler Cehennem'de ebedî kalıcı değildir. Eğer tövbesiz ölürlerse de böyledir. İman, Resulullah'ın Allah katından getirdiklerini kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Tasdik sükutuna asla ihtimal olmayan bir rükundur. İkrarın ise bazı kereler sükuta ihtimali olabilir. Fiillerde ziyadelik ve noksanlık olabilir. İman ise ziyadelik ve noksanlık kabul etmez. Sufîlere göre iman, kul tarafından tasdik ve ikrarla, Allahü teala tarafından tevfik ve hidayetle ortaya çıkan bir nurdur. Zatında bir çoğalma ve azalma olmaz. Sıfatlarında mertebeleri itibariyle bazen çoğalma bazen azalma olabilir. Çünkü bize göre imanın mertebeleri üçtür: İman-ı ilmî, iman-ı aynî, iman-ı hakikî. İmanda tasdikin niçin şart olduğunu dinle bakalım. Tasdik öyle bir şeydir ki kendisinde asla bir şüphe bulunmaz. Ateşin yakması gibi. Ateşin yakıcı olduğuna inanan bir kişi ateşe girer mi? Hayır. Aynı şekilde Allahü tealanın âlim ve kadir olduğunu, kendi ahval ve esrarını (sırlarını) bildiğini, istediğini helak etmeye kadir olduğunu, her yerde hazır ve nazır olduğunu kabul eden kişi nasıl Allahü tealaya isyan edebilir? Elbette edemez. Belki iman nurunun noksanlığından yapar. Bu sebeple âlimler imanın nurundan artma ve azalmayı caiz gördüler. Fakat zatında artma ve azalmayı caiz görmediler. Çünkü insanlar ya kafirdir, ya da mümindir. Üçüncüsü yoktur. İman ve İslam birdir. Nitekim Allahü teala mealen şöyle buyuruyor: “Allah katında din İslam'dır.” (Al-i İmran suresi. 19). Bu insanda tasdik ve ikrar bulunduğunda onun; “Ben Hakk'a müminim.” demesi doğru olur. “İnşallah ben müminim.” demesi doğru değildir. Çünkü böyle bir söz imanda şüphe olduğunu ortaya koyar. İmanda şüphe olması küfürdür.

Said yani Cennetlik olan kimse şaki yani Cehennemlik olabilir. Şaki de said olabilir. Değişim saadet ve şekavet üzerine olabilir. Fakat is'ad (Cennetlik yapma) ve işka'da (Cehennemlik yapma) olmaz. Çünkü bu ikisi Allahü tealanın sıfatlarıdır. Allahü tealanın zatında ve sıfatlarında değişiklik olmaz. İs'ad ve işka' Allahü tealanın ezelî sıfatlarıdır ve zatı gibi kadimdir ve ebedîdir. Elan dünyada bu iki sıfat kullar üzerinde caridir. “Ezelde şaki olan şaki kalır, said olan said kalır.” Cebriyenin itikadıdır. Peygamber Efendimizin; “Şaki anne karnında şakidir, said de anne karnında saiddir.” hadis-i şerifine gelince; ana karnından murad ya Allahü tealanın ilmidir, ya da levh-i mahfuzdur. Buradaki mânâ şudur: Şaki, dünya hayatında şekaveti sebebiyle levh-i mahfuzda bu hâl üzere mahfuz ve mesturdur. Said ise dünyadaki seadeti sebebiyle levh-i mahfuzda bu hâl üzere mahfuz ve mesturdur. Başka türlü olmaz. Yani bir an kötülük işleyen levh-i mahfuza şaki olarak yazılır, sonra bir an iyilik yapsa o an said olarak yazılır. Nitekim Allahü teala mealen şöyle buyuruyor: “Allah dilediğini mahv eder ve dilediğini isbat eder. Ümmü'l-kitap O'nun katındandır.” (Ra'd suresi: 39) “Her gün (an) O bir iştedir.” (Rahman suresi: 29) Bu durum yukarıda anlatılanlara engel teşkil etmez. Bir hâlden diğer bir hâle tebdil ve tahvil eylemekten hangisini nasıl dilerse öylece işler. Böylece buradan Cebriyenin sahip olduğu mânâ bulunmaz. Ezelde bütün insanlar İslam fıtratı üzere idiler. Hatta dünyaya bu hâl üzere geldiler. Bazısı kesb yani çalışma ile bu hâlde sabit kaldılar ve onlara mümin denildi. Bazısı imana yönelik çalışması olmadığı için bu hâli (İslam fıtratı üzere doğma gerçeğini) örttüler ve kafir oldular. Kullardan istidadı sebebiyle saadeti isteyene Allahü teala seadeti yarattı. Allahü teala şekavetten saadete, saadetten şekavete hâlleri değiştiricidir. Esasü'd-din Risalesinde buyuruyor ki: İlm-i tevhid bize tamamen farzdır. Çünkü Allahü teala mahlukatı hassaten tevhidi yani O'nu bir bilmeleri ve başkasına kulluk etmemeleri için yarattı. Nitekim mealen buyurdu ki: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat suresi: 56) Yani beni tanısınlar diye yarattım. Biliniz ki İslam'dan önce tevhidin aslı, lisan ile ikrar kalb ile tasdik idi. İslam'dan sonra ise tevhid derece derecedir. Birincisi ilimdir, avamın tevhididir. İkincisi aynîdir, havasın tevhididir. Üçüncüsü hakikîdir. Ehass içindir. Son iki tevhid ancak ehline hizmet ile bilinebilir. Birincisi ilm-i tevhid kalemle yazılıp açıklanmıştır. Ancak zayıftır. Onda karar yoktur. Bil ki tevhidin aslı, tasdik ile icmalen; “Amentü billahi” demektir. Bunun üzerine sahih olan itikat bu tevhidden çıkmıştır. Batıl dinlerin hepsi bu sünnetten uzaklaşmıştır. O zikrolunanın tevhidin zıddına yönelmişlerdir. Bu hâlde “Amentü billahi” dendiğinde; Allah'ın bütün sıfat, efal ve esması haktır, ezelîdir, ebedîdir. Sıfatları ister zatî ister fiilî olsun ister celalî, ister cemalî olsun, ister selbî, ister sübutî olsun zail olmazlar ve olunmazlar. Kur'an-ı Kerim ma'rufu emredici, kötülüklerden uzaklaştırıcı olduğu hâlde Allahü tealanın sıfatıdır. Kim ma'rufu emredici, kötülüklerden uzaklaştırıcı olan Kur'an-ı Kerim ile amel etmez ise Allahü tealanın sıfatlarının kafiridir. Allahü teala mealen; “Kim Allah'ın indirdiği ile (Kur'an-ı Kerim ile) hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide suresi: 49) buyuruyor. Çünkü Allahü teala yarattıklarıyla Halık'tır. Rızıklandırdıklarıyla Rezzak'tır. Emir olsun nehiy olsun Hakk'ın emrine uymak ile kulun kula yaptıklarıyla faildir. Herhangi bir fiil olmaksızın sadece tasdik ile kul kul olsaydı, Allahü teala tahliki olmayan Halik ve terziki olmayan Rezzak olurdu. Allahü teala Hayy, alim, mütekellim, semi', basir, müriddir ki esmanın önde gelenleridir. Hepsi zatîdir. Bu sıfatları bu şekilde bilen Allahü tealaya nasıl isyan eder? Rabbini unutup isyan edenler fasıklar zümresine dahil olurlar. Allahü teala mealen şöyle buyurmuştur: “Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr suresi:19) Çünkü unutmanın bir haddi nihayeti yoktur. Zikir ve nisyan, unutma birbirine zıt şeylerdir. Zikir ister vücudî olsun ister ademî olsun Allahü tealanın emri ile hareket etmektir. İman tasdiksiz, tasdik de amelsiz olmuş olsaydı ehl-i kitap mümin olurdu. Kim ikrar eder ve amellerin azimet kısmı ile tasdik ederse işte o mümindir yoksa kafirdir. “Vemelaiketihi” yani meleklerin mutlak olarak Hakk'ın esmasının mezahiri olduğuna iman etmek. Bir kısmı Allah'ın zatının nurunun denizinde müsteğraktır. Bir kısmı Arşın etrafını tavaf ederler. Bir kısmı Allah'ın kullarına hizmet ederler. Amellerini yazarlar ve “Arasat günü” için muhafaza ederler. Buna inanan amel defterini günahla nasıl doldurabilir? Çünkü o defter Allahü tealaya sunulacak. Zaten Allahü teala ne yaptığını da bilmektedir. “Ve kütübihi” Yani Kur'an-ı Kerime iman ettim. Şöyle ki: Allahü teala Kur'an-ı Kerim'i Habibine âlem-i ervahta öğretmiştir. Muhammed Aleyhisselam bütün mahlukatın peygamberi idi. Hepsi O'na tabidir. Allahü teala mealen şöyle buyurmuştur: “Hani Allah, peygamberlerden; “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde O'na mutlaka inanıp yardım edeceksiniz.” diye söz almış; “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde; “Kabul ettik.” cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O hâlde şahit olun ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.” (Al-i İmran: 81) Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “(Hazreti) Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamber idim.” Kitapların hepsi haktır ve tektir. Allah'ın tek bir sıfatı ve hikmetidir. Kitaplar arasında bir uyuşmazlık yoktur. Farklılık insanların zahirdeki ihtilaflarındandır. Çünkü bütün kitapların aslı Kur'an-ı Kerim'dir. Diğerleri ondan alınmıştır. Eğer böyle olmaz ise Allah hükmü zail olan bir sıfatın sahibi olurdu. Allah'ın sıfatı ne zail olur ne de zail olunur. Hazreti Aişe'ye Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda; “Ahlâkı Kur'an-ı Kerim idi.” diye cevap vermişti. Bu cümlede ehline malum bir sır vardır. Velhasıl kitapların hepsi haktır. Aslı Kur'an-ı Kerim'dir. Allahü teala mahlukatı davet, diğer peygamber ve milletlere Yüce Kitabının hakikati ile feyzini ulaştırmak için Kur'an-ı Kerim'i âlem-i ehadiyyette Peygamber Efendimize öğretti. Peygamber Efendimiz; “Ben ruhların babası ve eşyanın anasıyım.” buyurmuştur. Kur'an-ı Kerim diğer kitaplara taksim edildi. Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamber Efendimize niyabeten, ümmetlerini Resulullah'ın nuruyla davet ve hükmetmek için diğer peygamberlere gönderildi. Diğer peygamberler bir taraftan O'nunla hükmederken diğer taraftan da âlemlerin Sultanının zuhuruna zemin hazırladılar. Hiç şüphesiz bütün peygamberler âlem-i şehadette Peygamber Efendimizin nuru ile tasarruf ederler. Böyle olmasaydı mutlak kurtuluş parça parça olurdu. Onda bir ayrılık yoktur. Bilakis zamanda bir ayrılık vardır. Bizler; “Allahü teala birdir, şeriki, ortağı, naziri, misali yoktur ve ben ehl-i tevhittenim. Peygamberimizin Mescid-i Aksa'da peygamberlere imam olması buna delalet eder. Bunda şüphe yoktur. Allahü tealanın mealen; “Allah yerin ve göklerin nurudur.” (Nur suresi: 35) kavlinde de derin sırlar vardır. Ehlinden sorup öğrenmelidir. Dinler gerçekte bir tektir ki o, Resulullah'ın dinidir. Peygamberlerin kavimlerinin çeşitli olması sebebiyle din de çeşitlendi. Asıl hak din Resulullah Efendimize niyabeten, emanet olarak Hazreti İbrahim'e verildi. Sonra Muhammed Aleyhisselam, Ahmediyyette kendisinin olan dini almakla emrolundu. Böylece onunla Muhammediyette hükmeder. Yani Ahmediyyet teayyün-i sanî, Muhammediyyet âlem-i şehadettir. Böylece aslın zuhuru ile fer' mensuh oldu. “İbrahim'in dinine tabi olunuz!” (Al-i İmran suresi: 95) mealindeki ayette dinlerin aslının emaneten onda olduğuna işaret vardır. Konunun hakikatinden haberdar olmayan kimsenin; “Ben İbrahim Aleyhisselamın dinindenim.” demesi doğru değildir. “Ben Muhammed Aleyhisselamın dinindenim.” demelidir. Çünkü o; “İbrahim Aleyhisselamın dini.” denilince Hazreti İbrahim'in asıl olduğunu anlar. Hâlbuki o fanî cisimde asıldır. Resulullah Efendimiz hakikatte eşyanın aslıdır. Hüküm ise hakikattedir. Çünkü bizim peygamberimiz Hatemü'l-enbiyadır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Ben evvelim, ben ahirim, ben zahirim, ben bâtınım.” Bu bir sırdır ehlinden sorup öğren.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası