Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed el-Bağdadî olup; künyesi, Ebü'l-Hüseyin'dir. Kudurî lakabı ile tanınır. Hangi şeye nisbetle kendisine Kudurî denildiği kat'i olarak bilinmemekle beraber, Kudur, Bağdat yakınlarında bir köyün adıdır. Bu zatın da orada doğmuş olabileceği, oraya nisbetle Kudurî denildiği tahmin edilmektedir. Ayrıca Kudur, çömlek manasına gelen “Kıdr” kelimesinin cem'i olup, kendisi veya nesebinden birisinin bu işi yapmasından dolayı böyle denilmiş olabileceği de rivayet edilmektedir. Fıkıh âlimlerinin, Eshab-ı tercih diye tanınan tabakasından olduğu, Şeyhülislam Ahmed ibni Kemal Paşa hazretleri tarafından bildirilmiştir. 362 (m. 973)'te Bağdat'ta doğdu. 428 (m. 1037) senesi Recep ayının beşinci Pazar günü orada vefat etti. Aynı gün, Ebu Half Kapısı girişinde bulunan evinin yanına defnolundu. Daha sonra Mansur caddesinde bulunan bir türbeye, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Ebu Bekr el-Harezmî'nin yanına nakledildi.
Kudurî, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin önde gelenlerindendir. İlminin çokluğu, ibaresinin güzelliği, akıcı lisanı ile fıkıh âlimleri arasındaki yeri ve derecesi çok yüksek oldu. Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmesi (okuması) çok hoş ve tatlıydı. Devamlı ibadet eder ve Kur'an-ı Kerim'i çok okurdu. Ebu Abdullah Muhammed Yahya el-Cürcanî'den fıkıh ilmini öğrendi ve hadis-i şerif rivayet etti. Bundan başka Ubeydullah bin Muhammed el-Havşebî ve birçok âlim ile görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Âlimlerden birçoğuna hocalık etti. Meşhur Tarih-i Bağdat'ın sahibi olan Ebu Bekr Hatib-i Bağdadî kendisinden ilim öğrenip, hadis-i şerif rivayet edenler arasındadır. Tarih-i Bağdad'ta diyor ki: “Kudurî saduk (çok doğru sözlü) ve sika, (güvenilir) bir zattı.” Muhtasar-ı Kudurî'den başka kıymetli eserler de yazmıştır. Bazıları şunlardır:
1- Et-Takrib: Kudurî bu eserinde İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve talebelerinin farklı içtihatlarını anlatmıştır. Önce Et-Takribü'l-evvel adıyla yazdığı eserde, delilleri zikretmemiştir. Sonra eseri genişleterek Et-Takribü's-sani'yi yazıp delilleri zikretmiştir. Bir nüshası Bayezit Devlet Kütüphanesi'nde 18832 numarada kayıtlıdır.
2- Et-Tecrid: Mukayeseli hukuka dair olan bu eseri, 405 (m. 1015) tarihinde yazdırmaya başlamıştır. Çeşitli kütüphanelerde mesela Nuruosmaniye (No: 1405), Fatih (No: 2040) yazmaları vardır. Cemaleddin Konevî, üzerine Et-Tefrid adıyla dört ciltlik bir şerh yazmıştır.
3- Şerhu Muhtasari'l-Kerhî: Birçok kütüphanede yazması mevcuttur. Mesela, Laleli, No: 1000, Atıf Efendi, No: 910, Murad Molla, No: 895-897 zikredilebilir.
4- Nübze min menakıbi Ebu Hanife: Ragıb Paşa Kütüphanesi No: 1479'da bir nüshası vardır.
Kudurî'nin ayrıca, rivayet ettiği hadis-i şerifleri ihtiva eden bir cüzü ve Hassaf'ın Edebü'l-Kadı'sına bir şerhi vardır. Kendisinden sonra gelen birçok kimseler Muhtasar-ı Kudurî diye tanınan meşhur fıkıh kitabından istifade etmişlerdir. Âlim olanlar ve olmayanlar, çok meşhur ve muteber olan bu kitap ile teberrük etmişler; şiddet, sıkıntı, hastalık zamanlarında ve taun (veba) salgınında okunmasının çok faydalı olacağını tecrübe ile bildirmişlerdir. Binlerce fıkhî meselenin kısa ve öz olarak toplanmış olduğu bu kitap, senelerce medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Birçok şerhi vardır. En meşhurları; Cevhere, Lübab ve Ebu Nasr-ı Akta'nın Tashih-i Kudurî'sidir.
Âlim, önder, en güzel üstünlüklere ve kıymete haiz, Allahü tealanın emirlerini yapmakta, yasaklarından sakınmakta son derece gayretli, dünyaya ehemmiyet ve kıymet vermeyen Ebü'l-Hasan Ahmed bin Muhammed el-Kudurî el-Bağdadî Muhtasar-ı Kudurî isimli eserine başlarken buyuruyor ki: “Âlemlerin rabbi olan Allahü tealaya hamdolsun. Hüsn-i hatime (güzel netice, iyi akıbet) Allahü tealadan korkanlar içindir. O'nun Resulü Muhammed Aleyhisselam'a ve O'nun Ehl-i Beyt'ine, eshabına ve O'nun izlerinde gidenlere bizden selamlar ve hayır dualar olsun.”
Necasetten tahareti anlatırken buyuruyor ki: “Namaz kılacak kimsenin, namaz kıldığı yerden, elbisesinden ve bedeninden necaseti temizlemesi lazımdır. Necaset, her temiz su ile, sirke ve gül suyu gibi akıcı mayiler ile temizlenir. (Emici olmayan, düz parlak şeyler, mesela cam, ayna, kemik, tırnak, bıçak, yağlı boyalı eşya, vernikli eşya üzerindeki katı veya akıcı her necaseti, el ile, toprak ile veya herhangi temiz şey ile silip, üç sıfatı (renk, koku, tat) gidince temiz olur. Meni necis olup, kurumuş ise oğmakla, bulunduğu yer ve deri temiz olur. Meni yaş ise ve kan kuru da, yaş da olsa, elbisede veya deride bulunduğu yeri yıkamak lazımdır.)”
Kudurî hazretlerinin mukayeseli hukuk konusunda yazdığı Et-Tecrid adlı eserinin kapak sayfası.
Kudurî hazretleri Muhtasar-ı Kudurî adlı eserinde toprak mahsullerinin zekatını anlatırken buyuruyor ki: “İmam-ı A'zam Ebu Hanife buyuruyor ki: Az olsun, çok olsun, odun, kamış ve otlar hariç, yerden elde edilen mahsulün, nehir veya yağmur suyu ile sulandığı takdirde onda birini (veya kıymeti kadar altın veya gümüşü), Müslüman fakirlere vermek farzdır ki, buna öşür denir. Hayvan gücü ile veya dolap, (motor) ile sulanan yerlerdeki mahsul elde edilince, öşür olarak, mahsulün yirmide biri verilir. (İster onda bir, ister yirmide bir olsun, hayvan, tohum, alet, gübre, ilaç ve işçi masraflarını düşmeden evvel vermek lazımdır.)”
Nikâh bahsinde buyuruyor ki: “Hür ve baliğ erkekle kadın, iki şahit yanında evlenebildikleri gibi, birinin veya ikisinin de vekilleri bunların nikâhlarını yapabilir. (Vekîlinin Müslüman ve akıllı olması lazımdır.)”
Haram ve helal bahsinde buyuruyor ki: “İpek giymek erkeklere haram, kadınlara helaldir. (Bir erkek dünyada haram olan ipeği giyerse, ahirette ipek giymekten mahrum edilir. İpek, Cennet elbisesidir. O hâlde bu günahtan temizlenmedikçe Cennet'e giremez demektir. Elbisede ve başlıkta dört parmak genişliğinde ipek veya altın şeritlerin bulunması caizdir. Şeritler uzun ve sayıları çok olabilir.) Kadın ve erkeğin altın ve gümüş kap ile yemesi, içmesi her türlü kullanması tahrimen mekruhtur. (Altın ve gümüş kaşık, saat, kalem, abdest ibriği, bıçak, sandalye ve benzeri şeyleri kullanmaları da böyledir. Altın ve gümüş ibrikteki suyu ele döküp yüzü yıkamak caiz değildir. Mevlitte, gümüş kaptan avuca gül suyu serpip avuca, yüze ve elbiseye sürmek de, böyle caiz değildir.) Kadınların birbirlerine görünmeleri, erkeklerin erkeklere görünmeleri gibidir. (Müslüman kadınların, gayrimüslim ve mürted kadınlara görünmeleri, erkeklere görünmeleri gibi haramdır.)”
Alış veriş hakkında buyuruyor ki: “(Bey', satmak; şira, satın almak demektir. Dinde bey', iki kişinin mallarını razı olarak, birbirlerine temlik etmeleri, yani seve seve değiştirmelerine denir ki, Türkçesi satıştır.) Bey'in sahih olması için icab ve kabul ve malların karşılıklı verilmesi lazımdır. (Alıcı ve satıcıdan, razı olduğunu hangisi önce söylerse, buna icab denir. İkincisinin sözüne kabul denir.) İcab ve kabul, aldım, sattım şeklinde, mazi yani geçmiş zaman şeklinde olmalıdır. İcabdan sonra diğeri kabul etmeden, birisi meclisten ayrılırsa bey' bozulur. Peşin ve veresiye alış veriş caizdir. Veresiye mal satılınca, ödeme gününün tespit edilmesi mutlaka lazımdır. (Satılan veya fiyat olarak verilen eşyanın birisi veya her ikisi haram olursa bey' fasit olur (bozulur). Murdar olmuş et, kan, şarap veya domuzla yapılan alış veriş böyledir.)”
Kabri anlatırken buyuruyor ki: “Doğumdan sonra, kendisinde canlı olmak alametleri (ağlamak, aksırmak gibi) görülen, ondan sonra ölen çocuk için isim konur, yıkanıp kefenlenir ve cenaze namazı kılınır. Eğer hiçbir canlılık alameti görülmemiş ise, yani ölmüş hâlde doğarsa, temiz bir bez parçasına sarılır. Namazı kılınmaz, öylece defnedilir.”
Vakıf bahsinde buyuruyor ki: “Vakıf sahih olduktan sonra satılması ve başkasına verilmesi caiz değildir. İmam-ı Ebu Yusuf'a göre taksim edilmemiş mal ise, ortak da taksimi isterse, taksim edilmesi sahih olur. Vakfeden kimse, şart etsin veya etmesin, vakfedilen malın tamiri o maldan gelen kârla yapılır. Bir kimse, evini, çocuğunun oturması şartı ile vakfetse, evin tamiri oturana aittir. Vakıf mallarının tamiri, içinde oturmaya hakkı olanların malları ile yapılır. Yapamazlarsa, hâkim bunları çıkarır. Vakıf mallarını kiraya verip, ücretleri ile tamir ettirir. Sonra bunlara teslim eder. Eğer ihtiyaç olursa, hâkim, vakıf malının, yıkılmış, harap olmuş bina ve aletlerini satıp, parası ile yenisini alır veya diğer kısımların tamirini yapar.”
İğne ucu kadar elbiseye sıçrayan bevl ve kan damlaları ve sokakta sıçrayan çamurların elbiseye ve yaş deriye değmesi affedilmiştir. Deride, elbisede, namaz kılınan yerde bulunan kaba necaset, dirhem miktarı ise yıkamak farz olur. (Dirhem miktarından az ise yıkamak sünnettir.) Dirhem miktarı demek, katı necasetlerde bir miskal, yani 4,8 gr. ağırlıktır. Sıvı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun genişliği kadar yüzeydir. Bir miskalden az olan katı necaset, elbisenin, avuç içinden daha geniş yüzüne yayılınca, namaza mâni olmuyor.”
Namazın mekruhlarını anlatırken buyuruyor ki: “Namazda elbisesi ve bedeni ile oynamak, karıştırmak, önündeki ufak taşları çevirmek mekruhtur. Ancak secdeleri yapmaya mâni olacak şekilde ise, bir defaya mahsus olmak üzere eli ile düzeltebilir. Parmaklarını çıtlatamaz ve ellerini koltuk altlarına sokamaz. Çünkü böyle yapmak elleri sünnet üzere bağlamaya manidir. Elbisesini giymeyip, başına veya omuzu üzerine asmak, saçlarını başın arka kısmında bağlamak, secdeye inerken elbisesini ve pantolonunu yukarıya doğru çekmek de mekruhtur. Sağa sola iltifat etmemeli, bakmamalı, köpek oturuşu gibi oturmamalı, lisanı ile ve eli ile selama cevap vermemelidir. Özürsüz olarak bağdaş kurmamalıdır. Yememeli, içmemelidir. Namaz içinde iken abdesti bozulursa, hemen abdest almaya gider. Gelince namazını tamamlar. İmam ise, cemaatten birini yerine çekerek kendisi abdest almaya gider. Son iki hâlde, namazı tekrar etmek yani baştan kılmak daha evladır. Namazda uyuyup ihtilam olsa, guslünü ve abdestini tazeleyip, namazını tekrar kılmalıdır. Namazda iken deli olsa, bayılsa veya kahkaha ile gülse, abdestini yeniden alıp, namazını tekrar kılmalıdır. Kasten de olsa, unutarak da olsa, namaz içinde iken konuşmak namazı bozar. Son oturuşta teşehhüdü okuduktan sonra, selamdan önce, abdesti bozulsa abdest alıp selam verir. Çünkü namazın sonunda selam vermek vaciptir ve bu selam abdestsiz olarak verilemez.”
Misafir namazı bahsinde buyuruyor ki: “Bir kimse, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkınca misafir olur. (Âlimlerin hepsi üç günlük yolu, fersah dedikleri, bir saatte gidilen yolun uzunluğu ile bildirdiler. Bir kısmı, üç günlük yol yirmibir fersahtır dedi. Bir kısmı da, onsekiz, bir kısmı ise, onbeş fersahtır dedi. Fetva, ikinci söze göre verilmiştir. Âlimlerin bildirdikleri ölçülere göre hesap edildiğinde; bir fersah 5760 metre, bir günlük yol yani 6 fersah, 34,56 km.'dir. Üç günlük, yani 18 fersahlık yolun uzunluğu ise, takriben yüzdört (103,680 m.) kilometre olmaktadır.)”
Seferî olan kimse, dört rekat olan farz namazları iki rekat kılar. (Mest üzerine, üç gün üç gece mesh edebilir. Kurban kesmesi vacip olmaz. Orucunu tutmayıp sonra kaza etmesi caizdir. Ama rahat ise, orucunu tutmalıdır. Günah bir iş için sefere çıkan da misafir olur. Bir beldede onbeş günden fazla kalmaya niyet ederse, orası vatan-ı ikameti olur ve farzları tam kılar. Onbeş günden fazla kalmaya niyet etmeyip, yarın çıkarım, yarından sonra çıkarım diye senelerce kalsa yine misafir olur. Farzları iki kılar.) Misafir, mukim imama uyarsa, onunla beraber dört rekat kılar. Misafir mukim olanlara imam olursa, ikinci rekatte oturunca selam verir. Mukim olanlar kalkıp iki rekat daha kılarlar. Misafir olan kimse, mukim olanlara imam olursa, namaza başlamadan evvel; “Ben misafirim, ikinci rekatte selam veririm, siz namazı dörde tamamlayınız.” demesi müstehaptır. Seferde iken namazı kazaya kalan kimse, mukim olunca bu namazını iki rekat olarak kaza eder. Mukim iken kazaya kalmış namazları, misafir iken kaza etmek isteyen, yine dört rekat olarak kılar. Mekke, Mina, Arafat gibi başka başka yerlerde toplam onbeş gün kalmaya niyet eden de mukim olmaz.”