Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, edip. Künyesi, Ebü'l-Müeyyid veya Ebü'l-Velid olup ismi, Muvaffak bin Ahmed bin Muhammed'dir. Aslen Mekkelidir. Harezm'de yerleşti. Mekkî ve Harezmî nisbet edildi. Arabî ilimleri, meşhur nahiv âlimi Zemahşerî'den öğrendi. 568 (m. 1172) yılında Harezm'de vefat etti.
Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerinde ve hitabette meşhur oldu. Harezm Camii'nde hatiplik yaptı. Birçok talebe yetiştirdi. Nasır bin Abdüsseyyid Matrizî, ondan lügat ilimlerini öğrendi. Kıymetli eserler yazdı. İmam-ı A'zam hazretlerinin üstünlüklerini anlatan Menakıbü'l-İmami'l-a'zam Ebu Hanife ve Hazreti Ali'nin menkıbelerini anlatan Menakıbı Emirü'l-Müminîn Ali bin Ebu Talib adlı eserleri meşhurdur. Her ikisi de basılmıştır.
Menakıbü'l-İmami'l-a'zam Ebu Hanife adlı eserin, Süleymaniye Kütüphanesi, Damat İbrahim Paşa kısmı 665 numarada kayıtlı nüshasının çeşitli sayfalarında şöyle buyurulmaktadır: İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin uzun ömürlü, çok yaşamış bazı Eshab-ı Kiram ile görüştüğünde ihtilaf yoktur. Kendilerine yetişip gördüğü Eshabın isimlerini bildirirken; 93 hicrî yılında vefat eden Enes bin Malik'i, 87 senesinde vefat eden Abdullah bin Ebu Evfa'yı, 85 senesinde vefat eden Vasile bin Eska'yı, 88 senesinde vefat eden Sehl bin Saide'yi ve 102 senesinde Mekke'de en son vefat eden Sahabi, Ebü't-Tufeyl Âmir bin Vasile'yi zikretmektedirler.
İmam-ı A'zam hazretlerinin ileri gelen talebelerinden İmam-ı Ebu Yusuf, hocasının şöyle dediğini nakletmektedir: “Onaltı yaşında iken, babamla beraber hacca gittim. Orada halkın etrafına toplanarak bir şeyler sorup öğrendiği mübarek bir zat gördüm. Babama onun kim olduğunu sordum. Babam; “Resulullah Efendimizin Eshabından Abdullah bin Haris Zebidî'dir. Resulullah'tan işittiği hadis-i şerifleri rivayet ediyor.” dedi. Beraberce yanına gittik. O, Resulullah Efendimizin; “Bir kimse fakih olursa, Allahü teala, onun özlediği şeyleri ve rızkını ummadığı yerlerden gönderir.” buyurduğunu söylüyordu.”
İmam-ı A'zam hazretleri, ilim tahsiline nasıl başladığını şöyle anlatır:
Birgün Şa'bî'nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı. “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarşı-pazara.” dedim. “Ne iş yapıyorsun demiyorum. Kimin dersine devam ettiğini soruyorum.” dedi. “Hiçbir âlimin dersine tam olarak devam edemiyorum” deyince; “İlmi ve ulema ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin uyanık ve zeki bir genç olduğunu görüyorum.” buyurdu. Onun bu güzel nasihatları, bende büyük tesir yaptı. Çarşı-pazar işlerini bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allahü tealanın inayetiyle Şa'bî hazretlerinin sözünün bana çok faydası oldu.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife, fıkıh ilmini ilk tedvin edendir. Ondan önce kimse bunu yapmamıştır. Çünkü Eshab ve Tabiîn, fıkıh ilmini bablara ayırmadılar ve kitaplar tertip etmediler. Onlar anlayış kudretlerine güvenirlerdi. İlmi, kalblerinde ve hafızalarında muhafaza edip insanlara yayarlardı. Onlardan sonra Ebu Hanife yetişti. İlmi yayılmış gördü. Sonra gelen kötü neslin onu zayi etmesinden korktu. Nitekim Peygamberimiz: “Allahü teala insanların elinden çekip almak suretiyle ilmi ortadan kaldırmaz; ilim, ulemanın ölümü sebebiyle ortadan kalkar. Cahil rüesa kalır. İlimleri olmadığı hâlde fetva verirler. Hem saparlar, hem sapıtırlar.” buyurmuştur. Ebu Hanife, bunun için fıkhı tedvin etti. Onu bablara ayırdı. Kitap hâlinde kısım kısım tertip etti. Taharetle başladı. Sonra namaz, sonra diğer ibadetleri yazdı. Arkasından muamelat kısımları geldi, sonra mirasla bitirdi. Evvela taharetle başlayıp ve arkasından namaz kısmına geçti, çünkü mükellef olan insan, iman edip itikadını düzelttikten sonra ilk olarak namazla muhatap olur. Namaz, ibadetlerin başıdır.
Emevîler zamanında İbn-i Hübeyre Kûfe valisi idi. Irak'ta karışıklıklar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi yanında topladı. Aralarında İbn-i Ebu Leyla, İbn-i Şübrime, Davud bin Ebu Hind gibi müçtehit âlimler vardı. Her birini, mühim devlet vazifeleri başına geçirdi. Ebu Hanife'yi de davet etti. Mührü onun eline vermek istedi. Ebu Hanife'nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak, Beytülmaldan çıkan her mal Ebu Hanife'nin elinden çıkmış olacaktı. Ebu Hanife bunu kabul etmedi. İbn-i Hübeyre; “Eğer kabul etmezse onu döveceğim.” diye yemin etti. Diğer âlimler Ebu Hanife'ye; “Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et. Biz senin kardeşleriniz, hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık.” dediler. Ebu Hanife; “Vasıt mescidinin kapılarını saymak gibi basit bir vazifeyi bile teklif etse, onu da yapmam. Nasıl olur da, bu ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak, ben de ona mührü basacağım ha! Vallahi böyle bir işe kat'iyen girmem!” buyurdu.
İbn-i Ebu Leyla; “Arkadaşımızı bırakalım, o haklıdır, hata başkasının.” dedi. Ebu Hanife'yi hapse attılar. Ona her gün dayak attırıyorlardı. Cellat, İbn-i Hübeyre'ye gelerek; “Bu adam kırbaçtan ölecek.” dedi. İbn-i Hübeyre; “Söyle ona, bizi yeminimizden kurtarsın.” dedi. O da Ebu Hanife'ye bunu söyleyince; “Caminin kapılarını saymamı istese yine yapmam.” dedi. Sonra o cellat, İbn-i Hübeyre ile görüştü: “Bu mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki vereyim.” dedi. Ebu Hanife'ye haber gönderdiler. O da: “Arkadaşlarımla istişare edip, düşüneyim.” dedi. İbn-i Hübeyre tahliyesini emretti. Ebu Hanife, hapisten çıkınca atına bindi, Mekke'ye kaçtı. Bu hadise 130 (m. 747) senesinde idi. Mekke'de yerleşti. Hilafet Abbasîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebu Ca'fer Mansur zamanında Kûfe'ye döndü.
İmam-ı A'zam Ebu Hanife Bağdat'a çağrılıp getirilmesinden bahsederken buyurdu ki: “Halife, beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe layık olmadığımı bildirdim. Ben: “Beyyine'nin (Delil göstermenin) davacıya, yeminin de davalıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa layık olacak kimse, senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen, beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil.” dedim. Bunun üzerine Halife Mansur; “Sen benim hediyelerimi neden kabul etmiyorsun?” dedi. Ben de şu cevabı verdim: “Emirü'l-Müminîn, bana sırf kendi malından bir şey yollamadı ki, ben onu reddetmiş olayım. Eğer kendi malından bir şey gönderse idi, onu kabul ederdim. Emirü'l-Müminîn'in bana gönderdiği hediyeler, Müslümanların malından, Beytülmaldandır. Halbuki Müslümanların Beytülmalında benim hiçbir suretle hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilim ki, serhatlerdeki mücahitler gibi Beytülmaldan hisse alayım. Mücahitlerin çocuklarından da değilim ki, kimsesiz yavrular gibi Beytülmaldan bir pay alayım. Fakir de değilim ki, yoksullar gibi hisse alayım!” diye cevap verdim. Bunun üzerine Halife; “Öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç oldukları zaman sana sorsunlar.” dedi.
İmam-ı A'zam hazretlerinin devrindeki Dehrîlerle, bu kâinatın bir yaratıcısı bulunduğuna, imanın zarurî olduğuna dair yaptığı münazara meşhurdur. Dehrîlere şunu sorarak münazaraya başladı:
“Bir adam size gelse ve şöyle bir şey anlatsa: “Denizin ortasında bir fırtına koptu, dalgalar ve rüzgâr çarpışırken birdenbire içi çeşitli mallarla dolu bir gemi meydana geliverdi. Kuvvetli fırtınaya rağmen bu gemi kaptansız ve tayfasız kendi kendine istikametini bulup hareket ediyordu.” dese buna ne dersiniz. Akıl bunu kabul eder mi?” buyurdu. “Hayır, böyle şey olmaz. Bu aklın kabul etmeyeceği ve havsalanın almayacağı bir şeydir.” dediler.
“Mademki öyledir. Denizde bir geminin kendi kendine oluvereceğini ve kaptansız yüzeceğini kabul etmiyorsunuz. Şu sonsuz âlemler, en ince nizam üzere kurulmuş bu dünya, içindeki akıllara hayret verici varlıkları ve hadiseleriyle kendi kendisine nasıl oluverir, bunların bir yaratıcısı, bir sahibi yok mudur?” buyurunca, Dehrîler cevap vermeyip sustular ve orayı terk ettiler.
Ömer bin Hammad bin Ebu Hanife anlatır: Medine'de İmam-ı Malik bin Enes'le görüştüm, onun yanına oturdum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona; “Düşmanlık yapan hasetçilerin, sana Ebu Hanife'yi olduğundan başka türlü tanıtmaya çalışacaklarından korkarım. Ben sana onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa ondan daha iyisi varsa, onu da senden öğrenmiş olurum.” dedim. O da; “Söyle dinleyeyim.” dedi. Şöyle konuştuk: “Ebu Hanife, günahından dolayı Müminlerden kimseye kâfir oldu demez.” dedim. “Ne güzel söylemiş.” dedi. “O bundan daha büyüğünü söyledi: “Kötü günahlar işlese de tekfir etmem.” dedi. “İsabet etmiş ve güzel söylemiş.” dedi. “Bundan daha büyüğünü söylerdi.” dedim. “Nedir o?” dedi. “Bir adam taammüden, kasten günah işlese, yine tekfir etmem derdi.” dedim. “Doğru söylemiş.” dedi. “İşte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözlerinin bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.” dedim.
Bozuk Kaderiyye fırkası âlimlerinden Cehm bin Safvan, Ebu Hanife'yle konuşmak arzusuyla onun yanına geldi ve; “Ya Eba Hanife, hazırladığım bazı meseleler üzerinde konuşmak üzere sana geldim.” dedi. Ebu Hanife; “Seninle konuşmak abestir, seninle münakaşaya dalmak ateşe girmektir.” dedi. “Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü nasıl veriyorsun?” “Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.” “Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?” “Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havassı da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söyledim.” “Ya Eba Hanife, ben sana başka bir şey sormayacağım, yalnız imanı soracağım.” “Bu vakte kadar imanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki bana soracaksın?” “Evet öğrendim, fakat bir şeyde şüphem var.” “İmanda şüphe küfürdür.” “Küfrün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.” “Sor, söyleyeyim.” buyurdu. “Bana söyle bakalım, bir kimse kalbiyle Allah'ı tanıyor, O'nun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden önce ölüyor. Bu kimse, Mümin olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?” “Kâfirdir, kalbiyle bildiğini lisanıyla söylemedikçe Cehennem ehlindendir.” buyurdu. “Allah'ı sıfatıyla bildiği hâlde neden Mümin olmuyor?” “Eğer Kur'an-ı Kerim'e inanıyor ve onu delil olarak kabul ediyorsan, sana onunla cevap vereyim. Eğer Kur'an-ı Kerim'e inanmıyor ve onu delil tutmuyorsan, yine söyle, İslam milletine muhalif olanların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.” buyurdu. “Kur'ana imanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.” “Öyleyse dinle; Allahü teala, kitabında imanı, kalb ve lisana yani bu iki azaya bağlayarak zikreder. Nitekim Maide suresi 83 ve 85. ayet-i kerimelerde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Resule indirileni dinledikleri zaman, onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar, Hakkı tanırlar ve derler ki: Ey Rabbimiz, Muhammed'e (Aleyhisselam) ve Kur'an-ı Kerim'e, iman ettik, bizi O'nun nübüvvetine ve Kur'an'ın Hak tealanın kelamı olduğuna şehadet edenlerle beraber yaz.” “Rabbimizin bizi salihlerle Cennet'e koymasını ümit ederken, biz niçin Allah'a ve bize gönderilen Peygamber'e ve Kur'an-ı kerim'e iman etmeyelim.” “İşte Allah da onları, bu söylediklerinden dolayı ebediyyen içinde kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. İyi işler işleyenlerin mükâfatı budur.”
Cenab-ı Hak, onları, Allah'ı tanıdıkları ve bunu dilleriyle söyledikleri için Cennet'e koymaktadır. Ve onları, kalbiyle tasdik ve lisanla ikrarları yüzünden Müminlerden saymaktadır. Yine Allahü teala mealen buyuruyor ki: “Deyin ki: Biz Allah'a inandık, bize inen kitaba (Kur'an-ı Kerim'e), İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve oğullarına indirilene, Musa'ya verilen (Tevrat'a) ve İsa'ya verilene (İncil'e) ve bütün Peygamberlere verilen mucize ve kitapların hepsine iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayız. Biz Allahü tealaya taat ve teslim üzereyiz.”
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, dalaletten hidayete ererler.” (Bakara suresi: 136-137)
Yine Cenab-ı Hak mealen buyuruyor: “Allahü teala, Müminleri, dünyada da, ahirette de sabit söz ile (Kelime-i tevhidde) tespit eder.” (İbrahim suresi: 27)
Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Lâ ilâhe illallah deyin, felah bulursunuz.” Felah bulmayı Kelime-i şehadeti söylemeden yalnız marifete bağlamıyor. Yine Peygamberimiz buyurur ki: “Kim ki: “Allah'tan başka ilah yoktur.” derse ve kalbinde de bu böyle ise, o Cehennem'den çıkar.”
Allah'ı tanıyan Cehennem'den çıkar demedi, diliyle söylemeye bağladı. Eğer sözle söylemek lazım olmasa ve yalnız marifet kâfi gelseydi, lisanıyla Allah'ı ret ve inkâr eden kimse, kalbiyle Allah'ı bildiği vakit Mümin sayılırdı. Bunları dinleyince Cehm: “Benim aklıma birçok şeyler koydun. Yine gelip sana başvuracağım.” dedi.
Yezid bin Harun'a, fetva verecek kimsenin nasıl olması gerektiği soruldu. O da; “Ebu Hanife gibi olması lazımdır. Ebu Hanife'den daha âlim ve vera sahibi (şüphelilerden sakınan) görmedim. Bir gün onu, birisinin kapısının hizasında güneş altında otururken gördüm. “Ey Ebu Hanife! Şu evin gölgesine gelseydiniz.” dedim. “Gölgesi olan o evin sahibinde birkaç dirhem alacağım vardır. Alacaklımdan menfaat temin etmiş olacağımdan, onun evinin gölgesine gitmedim; zira hadis-i şerifte; “Bir kimse borç verir ve bundan bir fayda beklerse, faiz olur.” buyuruldu.” dedi.
Fakih Muhammed bin İbrahim anlatır: Bir gün İmam-ı A'zam hazretleri talebeleriyle otururken yanlarından bir kimse geçti. İmam; “Şu kimse gariptir, muallimdir ve koynunda tatlı vardır.” buyurdu. İmamın yanında olanlar o kimseye bunları sordular. İmamın dediği gibi çıkınca İmama: “Bunu nasıl anladınız?” diye sordular; “Onu sağına soluna bakar, hâlinde değişmeler olduğunu gördüm. Anladım ki, bu memleketin yabancısıdır. Yine gördüm ki, yanına çocuklar gelse, onlara dikkatlice bakar, bundan muallim olduğunu anladım. Ve yine gördüm ki, koynuna sinekler giriyor, buradan, koynunda tatlı olduğunu anladım.” buyurdu.
Bir gün İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri hasta oldu. İmam'a; “Ebu Yusuf vefat etti.” dediler. İmam-ı A'zam haberi duyunca; “Hayır vefat etmedi.” buyurdu. “Vefat etmediğini nereden bildiniz?” diye sordular. Cevabında; “İlme çok hizmet eylemiştir, meyvelerini toplamayınca ona ölüm gelmez.” buyurdu. Hakikaten vefat haberinin yanlış olduğu anlaşıldı. Ve ilmin meyvelerinden o kadar pay aldı ki, çok fazla zengin oldu. Harun Reşid'in başkadılığını yaptı.
Ebu Ca'fer Belhî anlatır: İmam-ı A'zam hazretleri bir meselenin hallinde güçlük çekince yanındakilere; “Her hâlde bir günahım vardır.” buyurur, istiğfar eder, yeniden abdest alır, iki rekat namaz kılar, tekrar derse oturunca da meseleyi hallederdi. Onun bu hâli Fudayl bin Iyad hazretlerine bildirilince; “Allahü teala, Ebu Hanife'ye rahmet eylesin. “Her hâlde bir günahım vardır.” sözünü günahının azlığından söylemiştir.” buyurdu.
Süfyan bin Ziyad Bağdadî anlatır: İmam-ı A'zam Ebu Hanife şüphelilerden kaçınmada (verada) çok ileriydi. Ticaretle uğraşır, manifaturacılık yapardı. Alışverişte bir yanlışlık olmamasına dikkat ederdi. Medine-i Münevvereli bir zat Kûfe'ye gelmişti. Bir elbise satın almak istedi. Ona istediği tipteki elbiseyi Ebu Hanife'nin dükkanında bulabileceğini söylediler. O şahıs Ebu Hanife'nin dükkanına gitti. Dükkanda İmam-ı A'zam'ın ortağı vardı. Arzu ettiği elbiseyi bin dirheme satın aldı. Daha sonra işini bitirip Medine'ye gitti. İmam-ı A'zam, ortağına o elbiseyi sordu. O da bin dirheme Medineli bir kimseye sattığını söyledi. Halbuki o elbisenin fiyatı dörtyüz dirhem idi. İmam-ı A'zam hazretleri, ortağına; “Sen benim dükkanımda insanları aldatıyorsun.” deyip ondan ayrıldı. Kendisi hazırlığını yapıp Medine'ye gitti. O şahsı üstündeki elbiseden tanıyıp buldu. Camide namaz kılmaktaydı. Ebu Hanife de onunla beraber namaz kıldı. Namazdan sonra o şahsa yaklaşıp: “Üzerindeki elbiseyi nereden aldın?” dedi. “Onu, Kûfe'de Ebu Hanife'nin dükkanından aldım.” dedi. İmam-ı A'zam Ebu Hanife; “Ben Ebu Hanife'yim, sen bunu benden mi aldın?” deyince o şahıs; “Hayır, senden almadım.” dedi.
Ebu Hanife; “Elbisenin fiyatı dört yüz dirhem idi. Sana altı yüz dirhemini geri vereyim.” dedi. Fakat o şahıs; “Ben bin dirheme bu elbiseyi kabul ettim. Senin paranı alamam.” dedi. İmam-ı A'zam hazretleri adamı ikna edip, altı yüz dirhemi geri verdi. Şüpheli bir alış verişte malına haram karışması tehlikesinden kurtuldu.
İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri anlatır: İmam-ı A'zam Ebu Hanife, tanıdığı herkese iyilik yapardı. İhtiyacı olan herkese elli veya yüz dinar verirdi. İnsanlar kendisine teşekkür edince çok üzülür; “Ben size bir şey vermiş değilim. Sizi bir şeyden faydalandırmış da değilim. Ben sadece bana verilen şeyi emrolunan yere koyan bir bekçiyim.” buyururdu. Âlimler, onun için; “Allahü teala Ebu Hanife'yi ilim, amel, cömertlik ile donatıp, Kur'an-ı Kerim ahlâkı ile süslemiştir.” derlerdi.
Ahmed bin Muhammed Hemedanî anlatır: İmam-ı A'zam Ebu Hanife; “Hocam Hammad bin Süleyman vefat ettiğinden beri her namazımda, babamla birlikte ona, Allahü tealadan af ve mağfiret diliyorum. Ben kendinden ilim öğrendiğim ve ilim öğrettiğim kimse için af ve mağfiret dilerim.” buyurdu.
Bekr bin Ma'rûf anlatır: Ebu Hanife buyurdu ki: “Kimseye kötülük ile karşılık vermedim. Kimsenin kötülüğünden bahsetmedim. Kimseyi kötülemedim.”
İbn-i Davud buyurdu ki: “Ebu Hanife hakkında iki kişiden başkası konuşmaz: Biri, onun ilmini çekemeyip haset eden, diğeri de, ilimden haberi olmayan cahildir.”
Abdullah bin Mübarek'e, Ebu Hanife'den soruldu: “Onun gibisi yoktur. Dünyalık ile imtihan olundu, sabretti. Kamçılar vurulmak suretiyle imtihan olundu, yine sabretti. Öyleyse, onun gibi kim olabilir.”
Ata bin Cebele buyurdu ki: “Âlimler arasında Ebu Hanife'den daha fazla kendisine gidip gelinen bir âlim görmedim, o, kavminin en fakihi, en çok şüpheli şeylerden sakınanı, namaz ve ibadeti en çok olanı idi.”
Hasan bin Salih buyurdu ki: “Ebu Hanife, hâlis bir veraya sahipti. Haramdan çok korkar, şüpheye düşmek korkusu ile mubahların birçoğunu terk ederdi.”
Ya'kub bin Main buyurdu ki: “İmam-ı A'zam'ın Ramazan-ı şerif ayında altmış defa Kur'an-ı Kerim'i hatmettiği olurdu.”
İmam-ı Züfer buyurdu ki: “İmam-ı A'zam'ın verasının ve gıybeti terk etmesinin derecesine ulaşmaktan insanlar âcizdir. Sabrı da son derece fazlaydı.”
İmam-ı A'zam hazretleri buyurdu ki: “İlmin yere düşmesinden dolayı Allahü tealanın hesap soracağından korkmasaydım, kimseye fetva vermezdim.”
Mansur bin Haşim anlatır: Biz Kadisiye'de, Abdullah bin Mübarek ile beraber idik. Bu sırada Kûfeli bir kimse geldi. İmam-ı A'zam Ebu Hanife aleyhinde konuştu. Abdullah bin Mübarek hazretleri ona şöyle cevap verip susturdu: “Yazıklar olsun sana! Kırk beş sene beş vakit namazı tek bir abdestle kılan, bir gecede iki rekat namazda Kur'an-ı Kerim'i hatmeden bir zat hakkında konuşuyorsun. Ben bütün fıkıh bilgimi Ebu Hanife'den öğrendim.” buyurdu.
İbn-i Salim anlatır: “Kufe'nin ileri gelenlerinden olan bir zat'tan duydum: “Ebu Hanife dokuz sene yanımda kaldı, geceleyin onun hiç uyuduğunu görmedim.” dedi.”
Yahya bin Nasr bin Hacib Kureşî buyurdu ki: “Babam, Ebu Hanife'nin arkadaşıydı. Bazen Ebu Hanife'nin yanında sabahlardım. Ebu Hanife'nin gece namaz kıldığını, gözyaşlarının hasır üzerine yağmur gibi boşandığını görürdüm.”
Ebu Mütevekkil buyurdu ki: “Ebu Hanife'ye uzun zaman komşuluk yaptım. Hiçbir gece Kur'an-ı Kerim okumaktan geri kalmazdı. Onun her gece sabaha kadar sesini duyardım.”
İmam-ı A'zam'ın oğlu Hammad anlatır: Bir gün babam mescitte oturuyordu. Mescidin tavanından büyük bir yılan düştü. Yemin ederek söylüyorum, babam yerini değiştirmediği gibi, yerinden bile kımıldamadı. Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Sonra; “Allahü teala dilerse bize zarar vermez.” deyip, sol eliyle yılanı aldı ve dışarı attı.
İmam-ı A'zam hazretleri buyurdu ki: “Bir kimsenin ilmi, onu Allahü tealanın haram kıldığı şeylerden men etmezse, o kimse hüsrana uğrayanlardandır.” “Eğer âlimler, dünyada ve ahirette Allahü tealanın dostu değilse, Allahü tealanın hiçbir veli kulu yoktur.” “Taatlerin en büyüğü Allahü tealaya imandır. En büyük günah küfürdür (kâfirliktir). Kim taatlerin en büyüğü ile Allahü tealaya itaat eder ve en büyük günahtan sakınırsa, onun af ve mağfirete kavuşacağını umarız.”
“Kim ahirette Allahü tealanın azabından kurtulmak isterse, dünyaya gönül bağlamasın.” İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin, görmekle şereflendiği Eshab-ı Kiram'dan rivayet ettiği hadis-i şeriflerde Resulullah Efendimiz buyurdu ki:
“Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, gönlünü tırmalamayan şeyi al!”
“Allahü teala, biçarelerin imdadına koşmayı sever.”
“İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.”
“Bir hayra delalet eden, onu yapan gibidir.”
“Kardeşinin başına gelene sevinme, zira Allahü teala onu kurtarır, seni o belaya düçar ediverir.”
İmam-ı A'zam hazretlerine Yusuf Semtî isminde bir kimse geldi. Basra'ya gitmek istediğini söyleyerek nasihat istedi. Ebu Hanife ona şöyle buyurdu: “Şunu iyi bil ki, insanlara kötü muamelede bulunursan sana düşman olurlar, isterse kötülük yaptığın kimse annen ve baban olsun. Eğer insanlara iyi muamele edersen, seninle akraba olmasalar da, sana annen ve baban gibi olurlar. Basra'ya girdiğin zaman, insanlar seni karşılar ve ziyaretine gelirler. Senin hakkını gözetirler. Herkesi kendi derecesinde tut. Şeref sahiplerine ikram et. İlim ehline ve yaşlılara hürmet et. Gençlere iyi davran, insanlara yakınlık göster, tüccara müdara et. İyi kimselerle beraber ol. Hiç kimseyi hor görme. Sırrını kimseye söyleme. Sabırlı, tahammüllü ve güzel ahlâk sahibi ol. Göğsün geniş olsun. Namazlarına eksiksiz devam eyle. Başkasına yedir. Seni ziyaret edenin ve etmeyenin ziyaretine git. İyilik yapana da, kötülük yapana da iyilikle mukabele et. Affa yapış, iyiliği emret. Sana, dünya ve ahirette faydası olmayan şeyi terk et. Kendine sıkıntı verecek her şeyi bırak. Hak ve hukuka riayet etmekte çok dikkatli ol. Hastalanan Mümin kardeşini ziyaret et. Senin ile alakayı kesenden alakanı kesme, sen ona git. Sana gelene ikram et. Sana kötülük yapanı affet. Senin hakkında kötü konuşanın hakkında sen iyilik ile konuş. Onlardan vefat eden olursa, hakkını yerine getir, öde. Başına bela ve musibet gelene taziyede bulun. Senden yardım isteyene, yardım et. Mümkün olduğu kadar, insanlara olan sevginde samimî ol. Bir mecliste bir mesele üzerinde konuşulurken, senin bildiğinin aksini söyleyecek olurlarsa, onlara muhalefet etme. Eğer sana bu mesele hakkında ne düşündüğünü soracak olurlarsa, onların söylediklerini reddetmeden; “Sizin söylediğiniz bu meselede, başka bir kavil daha vardır ki, o da şöyle şöyle ve delili de şudur.” dersin. Eğer onlar seni can kulağı ile dinlerlerse, hem meseleyi, hem de senin dereceni anlarlar. Böylece de, sana gereken kıymeti verirler ve hürmette kusur etmezler. Sana ilim öğrenmek için gelenlere, anlayabilecekleri şeyleri öğret. Onlara nasihat et. Bazen onlara latife yap. Onlara zaman zaman yemek yedir. İhtiyaçları varsa, ihtiyaçlarını gider. Her birinin ne derece ve mertebede olduklarını bil. Onların kusurlarına ve sürçmelerine bakma. Onlara yumuşak davran. Müsamaha göster. Hiçbirisine, canının sıkıldığını belli etme. Onlardan birisi gibi ol. İnsanlara kendi nefsine yaptığın muameleyi yap. Nefsini ve ahvalini gözetip korumak suretiyle hayırlı isteklerinde nefsine yardımcı ol. Sana karşı bıkkınlık ve sıkılma göstermeyen kimseye bıkkınlık ve usanç gösterme, iyi niyet sahibi ol. Doğrulukla hareket et. Kibri üzerinden at. Ahdini bozmaktan sakın. Emaneti yerine ver. Vera ve takvaya sarıl. Bu nasihatıma yapışırsan kötülüklerden korunacağını umarım. Senden ayrılmak beni mahzun ediyor. Fakat seni tanımam beni rahatlatıyor. Bizimle alakayı kesme. Mektup yaz. İhtiyaçlarını bana bildir.” Sonra ona harçlık verdi. Azık hazırlattı, eşyalarını yükletti. Talebeleri ile beraber, onu Fırat kıyısına kadar uğurladılar.
İmam-ı A'zam hazretleri, talebesi İmam-ı Ebu Yusuf diye bilinen Ya'kub bin İbrahim'e şöyle nasihat buyurdu: “Ey Ya'kub! Sultana hürmetli ol. Onun mertebesini gözet. Yanında yalan konuşmaktan pek sakın, ihtiyaç olmadan, olur olmaz zamanda yanına girme. Yanına çok gidip gelme, sonra yanında kıymetin düşer, seni küçük ve hafif görür. Sultana yaklaşma. Ondan daima uzak dur. Yoksa seni, ateş gibi yakar. Çünkü sultan, kendisi için istediğini, başkası için istemez. Sultanın yanında çok konuşma, ilim ehlinden tanımadığın birisi varken, sultanın yanına girme. Belki senin durumun ondan aşağı olur da, sen ona üstünlüğünü göstermek istersin. Bu ise sana zarar verir. Eğer sen ondan üstün isen, ilmini göstermen sebebiyle belki sana kızılabilir. Böylece insanların nazarında kıymetin düşer. Sultan sana bir işini arz ederse, o işin bilgine muvafık olduğunu bilmeden kabul etme. İnsanların yanında, sadece sana sorulan mesele üzerinde konuş. Ticaret ve dünya işinden, ilmle alakalı ise konuş, yoksa, insanları dünyaya ve mala teşvik etmiş gibi olursun. Bu ise, insanların senin hakkında su-i zan etmelerine ve kendilerinden bir şey istediğini zannetmelerine sebep olur. Halkın arasında gülme. Fazla çarşıya çıkma. Çocuklar ile konuşup, onların başlarını okşamakta bir mahzur yoktur. Yolun ortasında halktan yaşlılarla yürüme. Eğer onlardan geride yürürsen ilmin şerefini ihmal etmiş olursun. Yaşlılardan önde yürürsen, onlara hürmetsizlik etmiş olursun. Halbuki Resulullah; “Büyüğümüze hürmet, küçüğümüze merhamet etmeyen bizden değildir.” buyurdu. Yol ortasında oturma. Oturmak istersen, mescitte otur. Mağazalarda oturma. Çarşıda ve mescitte bir şey yeme. İpek elbise giyme. Ailenin bütün ihtiyaçlarını yerine getirmeye gücün yeteceğini iyice bilmeden evlenme. Önce ilim öğren. Sonra helalinden mal kazan, ilim öğrenme zamanında mal kazanmak için uğraşırsan, ilim elde etmekten mahrum kalırsın. İlimden önce evlenirsen, çoluk çocuğun olur, onların ihtiyaçlarını temin etmek zorunda kalırsın. İlim elde etmeye ve helalinden mal kazanmaya fırsat bulamazsın. İşinin azlığında, kalbin boş, zihnin meşgul değilken, ilimle meşgul ol. Allahü tealadan çok kork, takvaya sarıl. Emanete riayet et. Herkese nasihat eyle. İnsanları aşağı görme. Hem kendine, hem de başkalarına hürmetkâr ol. Onların seninle olan işlerinin dışında, insanlarla fazla beraber olma. Sana bir mesele sormak isteyenlerin suallerinin dışında, başka meselelere girme. Sonra, sualinin cevabında zihinleri karışabilir. İşlerinde acele etme. İnsanların yanında Allahü tealayı çok zikret. Çünkü insanlar, bunu senden görerek, onlar da yaparlar. Namazlardan sonra kendine adet edin. Mesela, Kur'an-ı Kerim okursun. Allahü tealayı anarsın. Sana verdiği sabır ve çeşitli nimetler için O'na şükredersin. Her ayın belirli günlerinde oruç tut ki, insanlar senden görerek öyle yapsınlar. Fakat nefsini iyi murakabe et ki, ibadetlerde insanların rızasını gözetmeyesin. Nefsine güvenme, nefsine uyma. Dünyaya meyletme.”