Herat’ta yetişen âlim ve evliyanın en büyüklerinden. İsmi Abdurrahman bin Nizameddin Ahmed olup lakabı Nureddin’dir. Camî ve Mevlana nisbetleriyle meşhur oldu. Anadolu’da Molla Camî diye tanınmaktadır. 817 (m. 1414)’te Horasan’ın Cam şehrinin Harcird kasabasında doğdu. Anne tarafından İmam-ı Muhammed Şeybanî hazretlerinin soyundandır. Beş yaşında iken Muhammed Parisa hazretlerinin huzuruna götürülüp teveccühüne mazhar oldu. Mevlana Sa'deddin-i Kaşgarî’den feyiz alarak kemale geldi ve irşada mezun oldu. Çok kitap yazdı. Nefehat, Şevahidü’n-nübüvve kitapları meşhurdur. Çok kerametleri görüldü. Fatih Sultan Mehmed Han onu İstanbul’a davet etti. Konya’ya kadar geldi. Fatih’in vefatını haber alınca geri döndü. Herat’ta şeyhülislam idi. 898 (m. 1492) senesi Muharrem ayının onsekizinci günü, Cuma ezanı okunurken Herat’ta vefat etti.
Molla Camî’nin babası Nizameddin Ahmed, ilim ve takva sahibiydi. Haramlardan şiddetle kaçardı. Oğlunun da ilim ehli olması için Herat’taki Nizamiye Medresesi’ne getirdi. O sırada Molla Camî henüz küçüktü, büluğ yaşına gelmemişti. Fakat medresede; zekası, meseleleri anlamakta fevkalade kavrayışı, hocaları ve arkadaşları üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Tahsilinin başlangıcında, Muhtasar ve Telhis isimli kitapları üzerinde çalışırken, daha önce gelen ileri sınıftaki arkadaşları Şerh-i Miftah ve Mutavvel isimli kitapları okuyordu. Molla Camî kısa zamanda kendi kitaplarını bitirip en ileri seviyedeki arkadaşlarının okuduğu kitapları okumaya başladı. Bu derece süratle arkadaşlarına yetişip onları geçmesi, herkesi şaşırttı. Nitekim hocaları; “Semerkand, Semerkand olalıdan beri, Molla Camî’den daha zeki ve kabiliyetli bir kimse görmedi.” demekten kendilerini alamadılar. Burada Hace Ali Semerkandî’nin, Şihabeddin’in ve Mevlana Cüneyd-i Usulî’nin derslerine devam etti. Din ilimlerinden başka, diğer fen ilimlerine de ilgi duyan Molla Camî, Uluğ Bey zamanında Bursalı Kadızade Rumî’nin matematik derslerine devam etmiştir. Bu sırada Herat’ta, meşhur astronomi âlimi Ali Kuşçu ile görüştü. Ali Kuşçu, Molla Camî’ye astronomi ilmine dair gayet güç suallerden birkaç tanesini sordu. O da hepsini, en ince ayrıntılarına kadar ayrı ayrı cevaplandırdı. Ali Kuşçu, bu cevaplara hayran kaldı. Bunun üzerine Ali Kuşçu’ya; “Sizin ilim hazinenizde bundan daha üstün bir nesne yok mudur?” diyerek latife etti. Ali Kuşçu ise; “Molla Camî ile karşılaştıktan sonra anladım ki ondaki bilgiler normal yol ile elde edilen bilgilerden değildir. Allahü tealanın ona olan bir ihsanıdır.” demekten kendini alamadı.
Molla Camî, kısa zamanda aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Öyle ki Herat’ta meşhur olan beş âlimden birisi oldu. Herat’ta Sa'deddin-i Kaşgarî hazretleri, her gün cami kapısının önünde, namazdan önce ve sonra talebeleriyle sohbet ederdi. Molla Camî’nin de yolu, o caminin önünden geçerdi. Sa'deddin-i Kaşgarî ne zaman Molla Camî’yi görse; “Bu gençte görülmemiş bir kabiliyet var. Onun hâline aşık oldum. Bu gencin, bu istidadını boşa kullanmaması için onu yetiştirmeliyiz. Fakat bunu kendisinin talep etmesi lazım.” buyururdu. Molla Camî, birgün rüyasında Sa'deddin-i Kaşgarî hazretlerini gördü. Molla Camî’ye; “Öyle bir sevgiyle bağlan ki bırakmak mümkün olmasın.” buyurdu. Bu rüya, Molla Camî’ye pek fazla tesir etti. O zaman Horasan’da idi. O gün hemen yola çıkıp Herat’a geldi ve Sa'deddin-i Kaşgarî’nin huzuruna girdi. Onun sohbeti ile şereflendi. Bu sohbette, kalbinde pek çok değişikliklere şahit oldu. Sa'deddin-i Kaşgarî’nin bazı kerametlerini görünce ona bağlılığı daha da arttı. Zahirî ilimlerin yanısıra, batınî ilimlerde de yükselmek için Sa'deddin hazretlerine canla başla hizmet etmeye, onun teveccühlerine kavuşup fevkalade olgunluklara sahip olmaya başladı. Sa'deddin-i Kaşgarî, Molla Camî’nin ilk geldiği gün; “Rabbimize hamdolsun ki Molla Camî gibi bir şahin ağımıza düşmüştür. Artık bunu yetiştirmek, zayi etmemek lazımdır.” buyurdu. Artık hep onunla meşgul olmaya başladı.
Molla Camî’nin, Sa'deddin-i Kaşgarî’nin talebesi olduğunu işiten Muhammed Cacermî; “Beşyüz yıldan beri Horasan toprağının bir benzerini yetiştiremediği bir ilim erbabını, Mevlana Sa'deddin-i Kaşgarî, bir teveccühle yolundan çevirdi ve kendi Ahrariyye ismi verilen yoluna aldı.” buyurdu. Mevlana Abdürrahim ise; “Molla Camî, aklî ve naklî ilimleri bırakıp tasavvuf yoluna girene kadar, insanı zahirî ilimlerden başka hiçbir şey kemal derecesinde olgunlaştıramaz derdim. Fakat onun tasavvufa yönelişinden sonra bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım.” dedi. Molla Camî, Sa'deddin-i Kaşgarî hazretlerinin emriyle tenha bir yerde halvet etmeye, nefsini terbiye için riyazet ve mücahede yapmaya başladı. Yani, nefsinin isteklerini terk edip istemediklerini yapmak için uğraştı. Vakitlerini, insanlardan uzak yerlerde Allahü tealayı zikretmek, namaz kılmak ve Kur'an-ı Kerim okumakla geçirdi. İnsanlardan öyle ayrılmıştı ki adeta insanlarla konuşmayı unuttu. Aylarca devam eden bu hâlin sonunda kalb gözü açıldı ve melekler âlemini seyretmeye daldı. Daldığı bu âlemin tecellileri onun gözünün önünde belirdi ve her şeyden sıyrılmış olarak kendini Allahü tealaya verdi. O zaman anlayamadığı bir arzu ile Kâbe’ye doğru yollara düştü. Bir müddet gittikten sonra kendine gelip; “Ben hocamdan izin almadan nereye gidiyorum? İzinsiz ve rızasız bir iş yapılır mı? Bu benim yaptığım doğru değildir, derhal dönmeliyim.” diyerek, hocası Sa'deddin-i Kaşgarî’nin huzuruna döndü. Bu hadise üzerine Molla Camî buyurdu ki: “Bu Ahrariyye ismi verilen âlimler silsilesinin yoluna ilk girdiğim zamanlarda, bana nur belirtileri görünmeye başladı. Hocamın emri üzerine bunlara iltifat etmeyip o nurun devamlı olmasını sağlamaya çalıştım. Şunu iyi bilmelidir ki; nur, keşif ve kerametin meydana gelmesi, insanın tamamıyla olgunlaştığına, nefsini terbiye ettiğine işaret değildir. Bunlara güvenmemelidir. Talebe için en üstün keramet, hocasının sohbetiyle pişmesi, onun teveccühleri altında nefsinden kurtulmasıdır.”
Molla Camî hazretleri, Sa'deddin-i Kaşgarî’nin yıllarca sohbetinde bulunarak, onun teveccühleri altında yetişti. Onun halifesi, vekili oldu. Hocası, 860 (m. 1456) senesinde Herat’ta vefat etti. Molla Camî, zamanındaki âlim ve evliya ile görüşür, onlarla sohbet ederdi. Bunlardan biri Muhammed Esed, biri Ubeydullah-ı Ahrar hazretleridir. Ubeydullah-ı Ahrar ile dört defa buluştular. İlk görüşmelerinde Ubeydullah-ı Ahrar’ın büyüklüğünü kabul edip ona bağlandı. Onun feyiz ve bereketlerinden istifade etmeye çalıştı. Ayrı oldukları zamanlarda, mektup ile haberleşirlerdi. Birbirlerini ziyaret ettiklerinde, sohbetlerinin ekserisi sükut içinde geçerdi. Fakat kalbden çok şeyler konuşurlar, dışarıdan seyredenler hiç konuşmuyor sanırlardı. Bir defasında Molla Camî, Taşkend’e Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini ziyarete gitti. Orada onbeş gün kaldı. Umumî olarak sohbetleri konuşmasız geçiyordu. Arada sırada Ubeydullah-ı Ahrar bazı şeyler anlatıyordu. Fakat bu konuşulanları orada bulunanlar anlamıyorlardı. Bir ara Molla Camî; “Efendim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî’nin Fütuhat’ında bazı mevzularda müşkülümüz vardır. Bunların izahını istirham ediyorum.” dedi. Hace Ubeydullah emir buyurup Fütuhat kitabı getirildi. Anlaşılmayan yerler gösterildiğinde; “Okuyun, dinleyelim!” buyurdu. Kitaptaki o mevzu, tane tane okundu. Sonra Ubeydullah hazretleri izah etti. Fakat bu izahı orada olanlar anlayamadılar. Bu izahın anlaşılmadığını gören Hace Ubeydullah; “Kitabı kapatınız!” buyurdu. Kapattılar. Bir müddet sessizlik hâkim oldu. Ubeydullah-ı Ahrar murakabeye vararak, başını göğsüne eğip tefekküre daldı. Sonra; “Şimdi kitabı açınız!” buyurdu. Açtılar ve okumaya başladılar. Bu defa, okudukça yazılanlar anlaşılmaya başlandı. Daha önce niçin anlayamadıklarına hayret ettiler. Ubeydullah-ı Ahrar’ın bir nazarı, himmeti ve duaları bereketiyle, anlaşılmayan mevzu, bir defa daha okununca anlaşılır hale geldi. Nitekim Molla Camî; “Hace Ubeydullah-ı Ahrar öyle bir kimseydi ki bir bakışları ile hasta olan kalbleri ıslah eder, kalbi havatırdan o derece çabuk temizlerdi.” buyurdu.
Molla Camî, 877 (m. 1472) senesinde Hicaz’a gitmek için yola çıktı. Her geçtiği şehirdeki âlimler onu karşılayarak, ziyaret edip hayır duasını aldılar. Bilmedikleri müşküllerini sorarak, verdiği cevaplara hayran kaldılar. Bağdat’ta Eshab-ı Kiram düşmanları ile yaptığı münazaralarda hep galip geldi. Bazı insaflı olanların tövbe etmesine sebep oldu. Uğradığı yerlerde, sultanlardan, emirlerden ve halktan pek çok hürmet, izzet ve ikram gördü. Daha önce vefat etmiş büyüklerin kabirlerini ziyaret etti. Medine-i Münevvere’ye geldiğinde, Peygamber Efendimize olan muhabbetini dile getiren kasideler söyledi. Molla Camî, Hicaz seferi esnasında bir A'rabî ile karşılaştı. Molla Camî’nin güzel bir devesi vardı. O deve A'rabî’nin hoşuna gitti. A'rabî, kendi kafasına göre bir fiyat biçerek o deveyi satın almak istedi. Camî, A'rabî’nin ısrarına dayanamayarak onun istediği fiyata devesini sattı. A'rabî, kendi yükünü yükledi ve deveyi alıp gitti. Aradan on gün kadar bir zaman geçtikten sonra o deve çölde kum fırtınasına tutulup öldü. A'rabî, Molla Camî’ye gelip; “Bana hasta bir deveyi sattın.” diyerek, küstahça sözlerde bulundu. Molla Camî, adama parasını geri vererek; “Deve nerede öldü?” buyurdu. O da; “Falan yerde, istersen gidip görelim.” dedi. Molla Camî, devenin öldüğü yere gitmeyi kabul etti. Yola çıkmadan evvel, yakınlarından bir kimseye buyurdu ki: “Bu A'rabî’nin ölümü yaklaştı.” A'rabî, Molla Camî’yi tam devenin kum fırtınasına tutulmuş olduğu yere getirmişti ki o anda yere düşüp can verdi.
Hac vazifesini yaptıktan sonra Halep’e geldiler. Orada da bütün halk onu saygıyla karşıladı. Pek çok ikramlarda bulundular. Oradan Tebriz, Horasan ve Herat’a gitti. Molla Camî hacdan dönünce Hüseyin Baykara’nın kendisine tahsis ettiği bir medresede ders vermeye başladı. Arap diline ve edebiyatına büyük ilgi duyan Camî, bu dilde birçok eser yazmıştır. Oğlu Ziyaeddin Yusuf için yazmış olduğu El-Fevaidü’z-Ziyaiyye fî şerhi’l-Kafiye adlı Arapça gramer kitabı, Müslüman Türkler arasında Molla Camî adıyla çok tanınmıştır ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Molla Camî, Sa'deddin-i Kaşgarî’nin halifesi, vekili olduğu hâlde önceleri tasavvuf edeplerini başkalarına bildirmekten çekinirdi. Buyurdu ki: “Hocalık yükü çok ağırdır. Bu yüke tahammül edemem.” Ancak bu ilmi öğrenmekte çok ısrar edenlere yardımcı olurdu. “Talib çok, fakat hakikî sadık olanlar çok az...” buyururdu. Molla Camî’nin sohbetinde bulunanlar, gam ve kederlerini unuturlar, neşe ve ferahlık duyarlardı. Sultanlara, vezirlere, valilere ve devlet büyüklerine yazdığı mektuplarda; onlara daima iyiliği, hayrı, adaleti, halka şefkatle muameleyi tavsiye ederdi.
Hindistan’da Timuroğulları Devleti’nin kurucusu olan Babür Şah, Molla Camî hakkında şöyle der: “Zamanında, zahirî ve manevî ilimlerde onun gibisi yetişmemiş gibidir. Onun övülmeye ihtiyacı yoktur. Ancak adını anmak, bizim için kurtuluşa vesiledir.” Molla Camî, şöhret ve itibar kazanmaktan kaçardı. Halkın övmesine ve yermesine ehemmiyet vermezdi. Daima namazda oturur gibi oturur, Hakka ve halka karşı hürmet göstermek yönünden böyle oturmayı tercih ederdi. Çok defa kuru toprak üzerine otururdu. Meclisine gelenler gam ve kederlerini unuturlar, neşe ve ferahlık duyarlardı. Sofrasında misafirsiz yemek yemez, hizmetini görenlerle beraber yemek yemekten zevk alırdı. Kendi ihtiyacından fazlasını hayır işlerine sarf eder, ilim talebelerinin ihtiyaçlarını görürdü. Herat’ta ve Hıyaban şehirlerinde birer medrese, Cam şehrinde de bir cami yaptırdı. Bir defa okuduğu kitabı hiç unutmazdı. Dünyaya meyletmez, ahiret hayatına hazırlıkla meşgul olurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra bir saat kadar cemaatle sohbet ederdi. Daha sonra Allahü tealanın zikri ile meşgul olur, namaz kılar, Kur'an-ı Kerim okumakla vakitlerini değerlendirirdi. En fazla uykusu, gecenin üçte birinden az olurdu. Geri kalan zamanını ibadet etmekle geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar Cenab-ı Hakk’ın yarattıkları hakkında tefekkür, murakabe ederdi. Öğleye kadar eser yazma, kitap mütalaası üzerinde durur, öğleden sonra talebeleriyle meşgul olurdu.
Molla Camî, Ehl-i Beyt’e ve Eshab-ı Kiram’a aşık idi. Onlara kötü gözle bakanlara, uygun olmayan sözleri sarf edenlere derhal cevaplarını verir, onları sustururdu. Bu sebeple Eshab-ı Kiram düşmanlarıyla hiç uyuşamadı ve onların daima tenkitlerine maruz kaldı. Silsiletü’z-zeheb ismindeki kitabında, itikatname başlığı ile Ehl-i Sünnet itikadını, otuz bahiste çok güzel bir üslup ile anlattı. Molla Camî, divanında, Türk hakanı Fatih Sultan Mehmed Han’a hitaben, onu övücü şiirler yazdı. Ayrıca onun oğlu Sultan Bayezid’i metheden kasideleri de bulunmaktadır. Molla Camî ile Osmanlı sultanları arasındaki bu alâka, Osmanlı sultanlarının ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyata çok önem vermelerindendir. Osmanlı sultanları, Molla Camî hazretlerini çok sevdiler. Onun duasına kavuşmak için can attılar. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmed Han, onu Anadolu’ya davet etti. Konya’ya geldiğinde, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefat haberini alınca geri döndü. Osmanlılar, Molla Camî’yi ne kadar çok sevdilerse, İran’daki Safevî şahları da o kadar çok düşmanlık ettiler. Eshab-ı Kiram düşmanları Horasan’a hücum ettikleri sırada, Molla Camî’nin oğlu, babasının kabrini açarak, mübarek cenazesini başka bir yere defnetti. Eshab-ı Kiram düşmanları Horasan’ı istila edip Molla Camî’nin kabr-i şerifini açtıkları zaman, mübarek cenazesini bulamadılar. Ona olan düşmanlıklarından, kabirde bulunan tahta parçalarını yaktılar. Şah İsmail de kendi devrinde Herat’ı zapt ettiği zaman şu emri verdi: “Molla Camî’nin nerede bir kitabı görülürse kitabın üzerindeki Camî ismindeki Cim harfinin noktasını kazıyıp harfin üzerine nokta koyun. Bu suretle Camî ismi, Hamî olsun.” Bu hadiselere Horasanlı âlimler çok üzündüler.
Molla Camî’nin talebelerinden biri şöyle nakletti: “Bir zamanlar benim, bir müddet Sermazar şehrinde oturmam icap etti. Bu durumu gelip Molla Camî’ye arz ettim. Bana şöyle buyurdu: Gayet münasiptir. Burayı bırakıp acele ile oraya git! Giderken acele etmeyi sakın ihmal etme. Fırsat ganimettir ve bunda senin için nice gizli haberler vardır. Ben, tekrar memleketime dönünce bir takım engeller zuhur etti ve geciktim. Bir hafta sonra evime varınca ne kadar kıymetli eşyam varsa hepsinin çalınmış olduğunu gördüm.” Molla Camî’nin meclisine, birgün edebi kıt olan birisi geldi. Büyüklerin huzurunda izin verilmeden konuşulmayacağını bilmiyordu. Zühtten takvadan dem vurmaya, bilgiçlik taslamaya başladı. Bir müddet sonra sofra kuruldu ve yemek yenmeye başlandı. Sofrada tuz yoktu. O edebi az olan kimse, hizmetçiye; “Ben yemeye tuz ile başlarım. Tuz getir.” dedi. Onun bu hâline Molla Camî üzüldü ve; “Ekmekte tuz vardır. Ona niyet eyle.” buyurdu. Bu sırada ekmeği tek elle koparan birine de; “Ekmeği bir el ile koparmak mekruhtur.” deyince Molla Camî de; “Yemek esnasında başkalarının el ve ağızlarına bakmak, ekmeği tek el ile koparmaktan daha çok mekruhtur.” buyurdu. O kimseye bu söz de kâfi gelmemiş olacak ki bir ara yine; “Yemek yerken konuşmak sünnettir.” dedi. Molla Camî de; “Çok konuşmak mekruhtur.” buyurdu. O edebi kıt olan kimse, artık yemek sonuna kadar hiç konuşmadı.
Bir kimse Molla Camî’ye gelerek; “Bana öyle bir şey öğretin ki kalan ömrümde onu yaparak Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanayım.” dedi. Molla Camî; “Hocam Sa'deddin-i Kaşgarî’ye de aynı suali sormuşlardı. Cevap olarak, mübarek elini sol göğsü üzerine götürüp kalbini işaret etti. Bununla meşgul olun, kalbinizden kötü huyları çıkarıp yerine iyi olan, beğenilen huyları yerleştirin demek istedi.” buyurdu. Molla Camî’yi çok sevenlerden biri anlattı: “Molla Camî ile hacca beraber gitmiştik. Bağdat’a geldiğimizde hastalandım. Her geçen gün hastalığımın arttığını hissediyor, öleceğimi sanıyordum. Molla Camî hazretleri de ziyaretime hiç gelmemişti. Bunun için de ayrıca üzülüyordum. Aradan günler geçtiği hâlde yataktan kalkamıyordum. Birgün arkadaşımızın biri koşarak yanıma gelip; “Molla Camî seni ziyaret için geliyor.” diyerek müjdeledi. Bu sevinçli haber, bende yatağımdan doğrulacak kadar bir kuvvet meydana getirdi. Yatağın içine oturup beklemeye başladım. Derken odama girdi. Onun girmesiyle, loş olan odam birden aydınlanıverdi. Yatağımın kenarına oturdu. Hâlimi, hatırımı sordu. Buna cevap olarak; aşıkların ümit içinde yüz yıl bile bekleyeceğini bir şiirle anlattım. Başını önüne eğip gözlerini yumdu ve bir müddet murakabeye vardı. O anda benden bir ter boşanmaya başladı. Başını kaldırıp bana; “Terlemeye başladınız, yatağa giriniz. İnşaallah tez zamanda iyi olacaksınız.” buyurdu. Odamdan ayrılıp gittikten sonra yatağa girdim. Yatakta beni şiddetli bir ter bastı. Terimi kurulamak için doğrulduğumda, hiçbir şeyimin kalmadığını gördüm. Mevlana Camî hazretlerinin teveccühleri bereketi ile hastalıktan kurtuldum.”
Geylanlı büyük velilerden biri hastalandı. Her geçen gün hastalığının şiddeti artıyordu. Görenler; “Bu hastalıktan kurtulmak imkansızdır. Mutlaka ölür.” diyorlardı. Herkes ümidini kesmişti. Hastalığının iyice ağırlaştığı birgün, talebeleri, oğulları ve yakınları başında toplandılar. Artık vefatını bekliyorlardı. Bir ara hasta gözlerini açtı. Yatağında doğrulmaya başladı. Etrafındakiler hayretle hastaya bakıyorlardı. Çünkü günlerce değil doğrulmak, bir taraftan bir tarafa dönemiyordu. Şimdi ise bir anda yatağından doğruldu. Ayağa kalktı. Tamamıyla iyileşmiş gibi hareket ediyordu. Oradakilere iyi olduğunu, hiçbir ağrı ve sızının kalmadığını söyleyince ahbapları dağılıp evlerine gittiler. Herkes gidince yakınlarından birine; “O kadar hastaydım ki sanki ruhum bedenden ayrılmak üzereydi. O ızdıraplı anımda, gözüme Molla Camî hazretleri göründü. Yanıma oturup bana teveccüh etti ve iltifatlarda bulundu. İyi olacağımı bildirerek kayboldu. Ben de o gittikten sonra hemen ayağa kalktım. Hiçbir rahatsızlığımın kalmadığını gördüm.” dedi.
Molla Camî birgün bir kimseye; “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu. O da; “Hamdolsun huzurluyum. Sıhhat ve afiyette bulunduğum hâlde dünyayı terk ederek bir köşeye çekildim. Cenab-ı Hakk’ın zikri ile meşgul oluyorum.” dedi. Molla Camî buna cevap olarak; “Huzur ve afiyet bu değildir. Huzur ve afiyet, insanın nefsinin emmarelikten kurtulup itminana kavuşmasıdır. Nefsini itminana kavuştur da ister sakin bir köşede otur, isterse insanların arasında bulun.” buyurdu. Talebelerinden Şemseddin Muhammed Rucî anlattı: “İlkbahar mevsimiydi. Yağmurlardan sular çoğalmıştı. Birgün hocamız Molla Camî ile Malan ırmağının kenarında oturuyor, hocamızın sohbetiyle şerefleniyorduk. Bir ara ırmağın üst tarafınden, akıp gelmekte olan suyun içinde bir kirpi gördük. Kirpinin karnı üst tarafta olduğu hâlde suların akıntısıyla sürüklenerek geliyordu. Belli ki ölüydü. Tam bizim önümüzden geçerken, hocamız Molla Camî hazretleri elini uzatarak, ölü kirpiyi suyun içinden alıp inceledi. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Kirpinin dikenli sırtını okşadı. Bir müddet sonra kirpi kımıldamaya başladı ve ayağa kalktı. Canlanan kirpi, normal hâlde insanlardan kaçması lazım iken, Molla Camî’ye doğru gelip ön ayaklarını ve başını havaya kaldırarak, hürmet gösterir gibi beklemeye başladı. Kalkacağımız zaman, Molla Camî, kirpiyi o hâlinden normal hale getirdi. Kalkıp şehre doğru yürümeye başladık. Fakat kirpi peşimizden gelmeye başladı. Ancak şehre yaklaşınca peşimizi bıraktı.
Molla Camî’nin talebelerinden biri anlattı: “Birgün hocamın mübarek cemalini ve tatlı sohbetini arzulayarak huzuruna gitmek için yola koyuldum. Yolda giderken, karşıma fevkalade güzel bir kadın çıktı. İkinci defa görmemek için gözümü başka tarafa çevirdim. Fakat elimde olmayarak başını çevirip bir daha bakmak istedim. O anda yanımdan geçmekte olan odun taşıyan hamalın bir odunu gözüme çarptı. Öyle acıdı ki sanki gözüme ok saplanmıştı. Gözümden kan akmaya başladı. Yabancı kadına bakmanın cezasını hemen görmüştüm. Kan durduktan sonra hocamın bulunduğu mescide gittim. Yanındaki pek çok kimseye nasihat ediyordu. Bir kenara oturup dinlemeye başladım. Hocamın bir ara sohbetin mevzusunu değiştirerek; birisi yolda gelirken, yanından geçmekte olan bir güzele bakmış. O anda bir el peyda olup o kimsenin gözüne bir tokat vurmuş. Bu tokadın dehşetinden gözyaşları dinmemiş ve gözünden kan akıtmış. Hafiften bir nida gelip; bir kere harama bakmaya bir dokunmak kâfidir. Eğer sen bakmaya devam edersen, biz de dokunmamızı artırırız, buyurmuş. Hocam bunu anlattıktan sonra benden tarafa bakarak; insan harama bakmaktan gözü korumalıdır ki ona el uzatmasınlar, buyurdu.”
Molla Camî, 898 (m. 1492) senesi Muharrem ayının onsekizine rastlayan Cuma günü, dostlarının okuduğu Kur'an-ı Kerim’i dinledi ve son nefesinde Kelime-i şehadeti getirdikten sonra vefat etti. Sultan Hüseyin Baykara, veziri Ali Şir Nevaî, âlimler, seyyidler ve bütün Heratlılar Molla Camî’nin evine koştular. Hazırlıklar bitirildikten sonra büyük bir cemaat cenaze namazını kıldı ve hocası Sa'deddin-i Kaşgarî’nin kabri yakınına defnedildi. Mübarek kabri ziyarete açıktır. Dünyanın dört bucağından gelen aşıkları, onu ziyaret ederek, mübarek ruhundan saçılan feyizlerden istifade ederler. Türbesindeki kitabede şu yazılar okunmaktadır: “Hüvelbakî, bakî olan ancak Allahü tealadır. Yeryüzünde olan her şey fanîdir. Yalnız kerem sahibi olan Rabbimiz bakîdir... İlim ve hikmet sırlarına ermiş, bahçelerin hoş sesli bülbülü, kutubların en büyüğü, Müslümanların gözlerinin nuru olan Efendimiz Abdurrahman Camî kuddise sirruh, Allahü tealanın davetine uyarak, selim bir kalb ile mealen; “Ey (imanda sebat gösteren, Allah'ı anmakla huzura kavuşan) itaatkâr nefis! Dön Rabbine, (Cennet'te sana hazırladığı nimetlere) sen O'ndan (sana verdiklerinden ötürü) razı, O da senden razı olarak haydi gir (salih) kullarımın içine. Gir Cennet'ime...” buyurulan (Fecr suresi: 27-30) emir gereğince bu aldatıcı dünya tuzağından, zevk ve safa ile dolu Cennet köşklerine uçtu.
Molla Camî, vefatında seksenbir yaşındaydı. Yaşının sayısı, ebcet hesabıyla Ke's kelimesinin harfleri kadardır. Ke's, Arabîde bardak, kadeh manasına olup Cam dahi Farisîde aynı manaya gelmektedir. O asrın âlimleri, vefatına çok üzüldüler ve hakkında bazı kasideler söylediler.
Buyurduğu güzel sözlerinden bazıları: “Akıl dışında olan şeyler, keşif, müşahede ve kalb gözü ile anlaşılır. Akıl bunları anlayamaz. Nitekim his uzuvları da aklın anladığı şeyleri anlayamıyor.” “Seven o kimselerdir ki sevgilisinden ne kadar düşmanlık görse, yine dostluğunu artırır. Sevgilisinden başına binlerce sitem taşı gelse, onlar ancak aşk binasını sağlamlaştırır.” “İlim, sana zarurî oldukça kazanmaya çalış, sana gerekli olmayan bilgileri elde etmeye uğraşma, zarurî olan bilgiyi kazandıktan sonra da onunla amel etmekten başka bir şey isteme.” “Her kime şu beş saadet verilmiş ise tatlı yaşayışın dizgini onun eline bırakılmıştır: 1- Vücut sağlığı, 2- Güven, 3- Rızık genişliği, 4- Şefkatli ve vefalı arkadaş, 5- Feragat duygusu.” “Akıllılar, ölümle sona eren her nimeti, nimet olarak hesaba katmazlar. Ömür, ne kadar uzun olursa olsun, ölüm yüz gösterince o uzunluğun ne faydası olur? Nimetin değeri, sonsuz olmasında ve yok olmak tehlikesinden uzak bulunmasındadır.” “Üç zümreye, üç şey çirkin düşer. Padişahlara sertlik, âlimlere mal sevdası, zenginlere cimrilik.” “İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir. Netice ise başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçirenin, ihtiyarlığının da iyi geçeceği umulur.” “Kötü kimse, başkalarının ayıplarını saymak isterken, kendini dile getirir.” “Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa Allahü tealanın rızasına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.” “Önceden Allahü tealanın adını dile getirmeyip O'nu övmeden mübarek bir işe başlayan kimse, cılız bir kuş gibi uçmaya güç yetiremez. Gayesine ulaşmadan kanatları kırılır, bir daha kalkmayacak gibi yere düşer.”
Molla Camî, Nefehatü'l-üns kitabında diyor ki: Şeyhülislam, Ahmed Namıkî Camî buyurdu ki: “Evliyanın çektiği riyazetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çektim ve daha çok da çektim. Allahü teala, evliyaya verdiği hâllerin, ihsanların hepsini bana verdi. Her dörtyüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsanlar yapar ve bunu herkes görür.” Ahmed Camî’den, İmam-ı Rabbanî kuddise sirruh zamanına kadar dörtyüzotuzbeş sene olup bu zaman içinde evliya arasında bu büyüklükte, Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Camî’nin haberi, büyük bir zan ile İmam-ı Rabbanî’ye ait olmaktadır. Şeyhülislam Ahmed Camî’nin; “Benden sonra benim ismimde onyedi kişi gelir. Bunların sonuncusu, bin senesinden sonra olup en büyüğü en yükseği odur.” sözü de bu zannı kuvvetlendirmektedir.
Molla Camî hazretleri, birgün Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin cinlerle ilgili bir yazısını şöyle izah etti: “Cinlerin babası Hünsa'dır. Cinler ateş ve havadan yaratıldığı için göze görünmezler. Bunlara ruh da verilmiştir. Çok hafiftirler. Hızlı hareket ederler. İnsanların hafif çarpmalarından hemen ölürler. Bu sebeple ömürleri kısadır. Onlar hakiki hâlleriyle insana görünseler bile, hemen kaçıp gözden kaybolurlar. Bunları kaçmaktan alıkoymak için tek çare, gözü onlara dikip hiç sağa sola bakmamaktır. O zaman cin, göz hapsine alınmış olur. Bu durumdan kurtulmak için oldukları yerde çeşitli hareketler yaparlar. Bu hareketleriyle insanı oyalarlar ve gözü bir an üzerlerinden uzaklaştırıp kaçmaya çabalarlar. Bunların böylece hapsedilmesi, bize Allahü tealanın ihsan eylediği ilham ile malum olmuştur. Cinlerin, ilim ve irfan sahibi olanları çok azdır. Manevî incelikleri anlamakta da son derece kabiliyetsizdirler. Allahü tealaya ait olan ilimlerde anlayışsız ve ahmaktırlar. Cinlerle oturup kalkmanın hiçbir faydası yoktur, sohbetleri zararlıdır. Çok kibirli olurlar ve serkeş hâldedirler. Bu sebeple kendileriyle düşüp kalkanlara kibirli olmayı aşılarlar. Cinlerin, kibirlenme ve birbirlerini yenme, büyüklük taslama gibi sıfatları olduğu için aralarında muharebe hiç bitmez. Öldükleri zaman melekut âlemine götürmeyip berzah âlemine indirirler. İmansızları, Cehennem'in soğuk yerinde azap olunurlar.”
Eserleri: Kaynaklarda Molla Camî’nin kırkın üzerinde eseri bulunduğu zikredilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır: 1- Nefehatü'l-üns: Tasavvuf büyüklerinin hayatlarını menkıbelerini ve sözlerini anlatmaktadır. 2- Nakdü'n-nüsus fî şerhi Nakşi'l-füsus: Molla Camî, İbn-i Arabî’nin Füsus kitabını Nakşü'l-füsus adıyla kısaltmış ve Nakdü'n-nüsus adıyla da Farsça olarak bu özeti şerh etmiştir. 3- Şerhu Füsusi'l-hikem: İbn-i Arabî’nin Füsus’unun Arapça şerhidir. 4- Eşi'atü'l-lemeat: Fahreddin Irakî’nin Lemeat adlı eserinin şerhidir. 5- Levaih: Farisî olarak kısa makaleler hâlindedir. 6- Risale-i Tehliliyye: Kelime-i Tevhid’in fazileti hakkında Farisî bir eserdir. 7- Sühanan-ı Hace Parisa: Hace Muhammed Parisa hazretlerinin sözlerinden derlenmiştir. 8- Risale fi'l-vücud: Kelam ilmine dair Arapça bir risaledir. 9- Şerrişte-i tarik-i Hacegan. 10- Tefsiru'l-Kur'an. 11- Risale-i şerh-i hadis. 12- Risale der menasik-i hac. 13- Şevahidü'n-Nübüvve: Peygamber Efendimizden, Ehl-i beyt, Sahabe ve Tabiîn’den bahseder. 14- Baharistan. 15- El-Fevaidü'z-Ziyaiyye: Oğlu Ziyaeddin Yusuf için yazdığı Arapça gramer kitabıdır. 16- Risale der ilm-i kafiye. 17- Tecnisü'l-lugat. 18- Risale-i Musikî. 19- Kitab-ı Sarf. 20- Risale-i Münşeat. 21- Risale-i Kübra der muamma. 22- Risale-i Mutavassıt der muamma. 23- Risale der beyan-ı kavaid-i muamma. 24- Ed-Dürretü'l-fahire. 25- Şerh-i Mimiyye-i Hamsiye-i Fariziyye. 26- Terceme-i Kaside-i Taiyye-i Farıziyye. 27- Risale der Şerh-i Rubaiyyat. 28- Risale-i Şerh-i Beyt-i Hüsrev-i Dehlevî. 29- Risale-i Şerh-i beyteyn-i Mesnevî-i Mevlevî. 30- Risale fi'l-aruz. 31- Risale-i Fihrist. 32- Divan. 33- Heft Evreng: Yedi mesnevîsinden oluşur. 34- Hadis-i Erbain. 35- Risale-i Terceme-i Kelimat-i Kudsiyye. 36- Risale-i sagir der muamma. 37- İtikadname. 38- Mir'atü'l-akaid.
Şevahidü'n-Nübüvve kitabında buyurdu ki: “Muhammed Aleyhisselam’ın zerresini taşıdığı için Âdem Aleyhisselam’ın alnında nur parlıyordu. Bu zerre, Hazreti Havva’ya ve ondan da Şit Aleyhisselam’a ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. O nur da zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti.”
Molla Camî, Nefehatü'l-üns kitabının başında buyuruyor ki: Tasavvuf yolunda nihayete varanlar iki türlüdür: Birincisi; Resulullah’ın izinde giderek kemale erdikten sonra insanları irşat için halk derecesine indirilmiş olan Mürşitlerdir. İkincisi; yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayan Evliyadır. Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır: Birincisi; Allahü tealadan başka her şeyi unutup yalnız O’nu isteyen müritlerdir. İkincisi; ahireti, Cennet’i isteyen taliplerdir. Allahü tealayı irade edenler, isteyenler de iki türlüdür: Biri, Sûfîler olup nefislerini temizleyip nihayetten birkaç şeye kavuşmuşlardır. İkincisi; Melamîlerdir. Bunlar, sıdk ve ihlas kazanmaya çalışır, ibadetlerini ve hayratı gizler, sünnetleri, nafile ibadetleri de çok yaparlar. Melamîler muhlistir. Sûfîler ise muhlastır. Ahiretin talipleri dört türlüdür. Bunlar; zahitler, fakirler, huddam ve abitlerdir.
Hızır Aleyhisselam, güzel ahlâk sahibi, cömert ve insanlara çok şefkatlidir. Allahü tealanın izniyle keramet ehli ve kimya ilmini bilicidir. Hak tealanın bildirmesiyle, yeryüzündeki hazinelere muttali'dir. Allahü tealanın emriyle ihtiyaç sahiplerinin işini görmeyi üzerine alır. Ebüdderda birgün Mekke-i Mükerreme’de bir dağın üzerine çıktı. Orada, üzerinde salihlere ait alametler bulunan bir zat gördü. Sonra onun yanına giderek; “Bana nasihat et.” dedi. O da; “Nasihat olarak ölüm sana kâfidir.” dedi. Ebüdderda; “Daha fazla nasihat et.” dedi. O da; “Gam bakımından kabri düşünmek kâfidir.” dedi. “Daha fazla nasihat et.” deyince o zat; “İkindi güneşi Arş-ı a'lâ üzerinde ne kadar kalır?” dedi. Bunun üzerine Ebüdderda, Resulullah Efendimizin huzuruna gelip bu hâli haber verdi. Peygamber Efendimiz; “O zat, kardeşim Hızır’dır.” buyurdular.
Yine Nefehatü'l-üns’te buyurdu ki: Sa'deddin Hamevî, birgün atı ile şehre giderken bir nehre rastladı. Ne kadar uğraştı ise de atı nehri bir türlü geçmedi. Çünkü at, suya bakınca kendini görüyordu. Sonra yanındakilere, suyu bulandırmalarını söyledi. Hizmetçi suya bir miktar toprak atıp karıştırdı. Bundan sonra at sudan geçti. Bunun üzerine Sa'deddin Hamevî hazretleri; “Mademki herkes kendini görür, öyle ise bu vadiden geçemez.” buyurarak; “Ben” demenin, kendini bir varlık hissederek kibirlenmenin iyi olmadığını, tasavvuf yolunda yasak olduğunu anlatmak istedi.
Mevlana Abdurrahman Camî, Mir'atü'l-akaid isimli manzum eserinde, Eshab-ı Kiram’ın ve Ümmet-i Muhammed’in faziletini şöyle anlatmaktadır: Peygamber Efendimizin ümmeti, geçmiş bütün ümmetlerden efdaldir ve üstündür. Ümmet-i Muhammed içinden çıkan bütün velîler, Peygamber Efendimizin sünnet-i şeriflerine tam uyarlar ve sıkı yapışırlar. Onlar hidayet yolunun en nadide yolcularıdır. Peygamberlerden sonra bütün mahlukatın en üstünüdürler. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ın âli ve eshabı ise her hususta herkesten daha üstündürler. Bütün Eshab-ı Kiram’ın da en üstünü ve halifeliğe en layık olanı Ebu Bekr-i Sıddîk’tır. Ebu Bekr-i Sıddîk’tan sonra nefislerinin esaretinden kurtulmuş olan Eshabı Kiram’ın içinde, halifeliğe en layık olan Ömerü’l-Faruk’tur. Ondan sonra Osman-ı Zinnûreyn’dir. Bunlardan sonra ise ilm ve vefada Allahü tealanın arslanı ve halifelerin sonuncusu olan Hazreti Ali’dir. Peygamber Efendimizin Ehl-i Beyt’inin ve Eshab-ı Kiram’ının himmetleri ve gayretlerinden başka bir şey ile din-i İslam intizam bulmadı. Onlar öyle yüksek kimselerdir ki isimlerini hürmetsiz olarak anma.
Eshab-ı Kiram’ın hepsi hakkında iyi itikat besle, onlar hakkında kalbine gelen kötü düşünceleri bertaraf et. Aralarında vaki olan hadiseler hakkında da dilini tut. Kimseye itiraz etme ki dinini yıkıp elden kaçırmayasın. Kim ki Peygamber Efendimizin, Allahü teala tarafından getirdiklerine inanır, sence kıble ehli olduğu anlaşılırsa, onun ilminde ve amelinde yüzlerce hata ve bozukluk görsen dahi, ona hakaret edip kâfirlikle suçlama. Bir kimsenin de salih olduğunu görsen dahi, ona, muhakkak Cennetliktir deme. Son nefeste iyi bir hâl ile öleceğinden emin olma. Meğer ankes ki ez Resul-i Hüda, Şüd mübeşer be Cennetü’l-Me'va. Yani bir kimsenin Cennetlik olduğunu Peygamber Efendimiz müjdelemiş ise o istisnadır. Resulullah’ın, Cennet ile müjdelediği Aşere-i Mübeşşere ismi verilen on kişi varsa da sen Cennet'le müjdelenenleri on kişiden ibaret sanma. Çünkü Peygamber Efendimizin pak ve mutahhar olan evladından bir cemaatin de Cennet’e girecekleri müjdelenmiştir.
Molla Camî, yine aynı kitabın, “Kabir suali ve kabirdekilerin hâlleri” babında buyuruyor ki: Her kim vefat edip kabrine konulursa iki korkunç suretli melek, Allahü tealanın emri ile o kimseyi imtihan için gelirler. Derler ki: “Senin Rabbin ve Peygamberin kimdir? Dinin nedir?” O kimse eğer bunlara doğru olarak cevap verebilirse üzüntüden ve azaptan kurtulur. Kabri genişletilir ve Cennet’ten bir pencere açılır. O kimse, Cennet’teki makamını sabah akşam seyreder. O kimse, sual meleklerine doğru olarak cevap veremezse başına ateşli bir topuz iner. Kabrin darlığı onu o kadar sıkar ki iki yanı birbirine geçer. Gece gündüz bakarak yerini görsün diye de ona Cehennem'den bir pencere açarlar. O pencereden Cehennem’deki yerini görür. Böyle bir hâle eyvahlar olsun.