Lügat, kelam, hadis ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. On ikinci asrın ikinci yarısında Antep'te doğdu. İsmi Ahmed Asım, babası Antep şer'iyye mahkemesi başkâtiplerinden Seyyid Mehmed Cenanî idi. Onun babası da Maraş'ın Pazarcık kasabasında medfun Seyyid Osman Semerkandî soyundan âlim bir zat olan Seyyid Husulî Efendi idi. Asım Efendi, 1169 (m. 1755)'te doğdu. 1236 (m. 1820) senesinde Üsküdar'da vefat edip Karacaahmet Mezarlığı'nda Harmanlık'tan Miskinlere giden yolun sağ tarafındaki set üstüne defnedildi.
Aile çevresinde, âlimlerin çoğunlukta olması sebebiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Ömerzade Hafız Efendi ve Hacızade Efendi'den alet (yardımcı) ilimleri öğrendi. Zamanında Antep'in ileri gelen âlimlerinden olan Hoca Necib Abdullah Efendi'den, Hacı Mehmed ve Ahmed efendilerden; fıkıh, kelam, tefsir, hadis gibi yüksek ilimleri tahsil etti. Devrinin güçlü ilim merkezlerinden biri olan Antep'te, daha birçok âlimin ilminden istifade ederek kendisini yetiştirdi. Kilisli şair Ruhî Mustafa Efendi'den ve babasından Farsçayı öğrenip edebiyat bilgilerini genişletti.
Bir müddet şer'iyye mahkemesi kâtipliği yaptı. Zeka ve hafızası, bitmez tükenmez çalışma azmi ve kabiliyeti ile kısa zamanda Antep'in ileri gelenlerinin takdirine mazhar oldu. Antep mutasarrıfı Battal Paşazade Seyyid Mehmed Paşa'nın divan kâtibi oldu. Bir isyan neticesinde Antep'in ileri gelen otuz kırk âlimi ile birlikte Kilis'e gitti. Baba ve dedelerinden gelen pek çok kıymetli kitaplarının bulunduğu kütüphanesi isyancılar tarafından yağmalandı. Bir müddet Kilis'te kaldıktan sonra ailesini tekrar Antep'e bırakıp 1204 (m. 1789) senesinde İstanbul'a gitti. İstanbul'da ulema arasına karıştı. Ancak müderrislik için sıra bekleyen medrese mezunlarının çokluğu, Asım Efendi'nin işini bir hayli zorlaştırdı. Kazasker Tatarcık Abdullah Efendi ile tanışıp takdirlerine mazhar oldu.
1211 (m. 1796) senesinde müderrislik imtihanını kazanıp rüus adı verilen beratı aldı. Bu arada hem ilim sahiplerinin ilminden istifadeye çalışıyor, hem de Farsçadan, Farsçaya en meşhur lügat kitabı olan Burhan-ı katı'ı Türkçeye tercüme ediyordu. Bu tercümenin ilk bölümünü bir vesile ile Sultan Üçüncü Selim Han'a takdim etti. İlim ve ilim ehline düşkün olan Padişah, Asım Efendi'yi takdir ve taltif ederek, sefaret hadiselerinin kaydı, resmî mektupların yazılması gibi münasip hizmetlerde bulunmasına, kendisine bir ev ve üç yüz kuruş maaş verilmesine dair emir verdi. Ailesini İstanbul'a getirip yerleştirmesi için de yüksekçe bir meblağ tutan atıyye (hediye para) verdi. Daha sonra sıkıştığı anlarda, devamlı şekilde Padişah'ın yardımlarını gördü.
Bu arada Burhan-ı katı' tercümesini tamamladı. Arapça öğrenenlere yardımcı olmak için manzum Tuhfe-i Asım adlı eseri yazdı. Ragıp Paşa Hocası namıyla bilinen İbrahim Halebî'nin Siyer-i Halebî isimli Arapça manzum eserini Türkçeye tercüme ve şerh ederek, Padişah'a takdim edip hacca gitmek ve dönüşte ailesini getirmek için izin aldı. Gemiyle Mısır'a oradan Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Hac vazifesini ifa ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye gidip Resulullah Efendimizi ziyaret etmekle şereflendi. Orada Antep'teki hocası Necib Efendi ile görüştü. Hocası, Firuzabadî'nin Kamus'unu tercüme etmesini tavsiye etti. Resulullah Efendimizin huzurunda murakabe yapıp bu hizmetinde muvaffakiyeti ve eserinin Allahü Teâlâ'nın dinine hizmette kullanılması için dua etti. Resulullah'ın şefaatini talep etti.
Şam ve Halep'e uğrayan Asım Efendi, Antep'teki ailesini alıp İstanbul'a döndü. 1220 (m. 1805) senesinde Kamus'un tercümesine başladı. 1222 (m. 1807) senesinde istifa eden Âmirî Efendi yerine, Osmanlı Devleti'nde geçen, günlük mühim hadiseleri kaydetmek ve geçmiş hadiselerin tarihini yazmakla yani **“Vakanüvislik”**le vazifelendirildi. Kendinden önceki vakanüvislerin eserlerini ve vesikaları görüp inceledi. Sultan Üçüncü Selim Han'ın tahttan indirilmesi üzerine, büyük bir hamisini kaybetti ve ilk zamanlar bir hayli sıkıntı çekti. Sultan Dördüncü Mustafa Han'ın bir yıllık saltanatı sırasında da Padişah'ın huzurunda dersler verdi.
Bu arada İstanbul'a, Osmanlı elçisi Seyyid Refi' Efendi ile birlikte, İran'dan bir elçilik heyeti geldi. Elçi, Hoy'daki din adamlarının başı olan Ali İbrahim adında Eshab-ı Kiram düşmanı azgın bir sapıktı. Acemlere yakışır bir yüksekten bakma edasıyla, Osmanlı diyarında âlim bulunmadığı iddiasında bulundu. Fakat Seyyid Refi' Efendi'den, Asım Efendi'nin Kamus'u tercüme ettiğini duyunca adamcağız küçük dilini yutacak, olmayan aklını kaçıracak oldu. Asım Efendi ile görüşmek istedi. Asım Efendi de tercümesinin bir kısmını çantasına alıp Refi' Efendi'yle beraber Ali İbrahim'in yanına gitti. Yapılan görüşme ve ilmî sohbetler sonunda Asım Efendi'nin ilmini takdir etti.
Bu hadiseden çok duygulanan Osmanlı elçisi Refi' Efendi, dışarı çıkar çıkmaz ilminin yüksekliğini gördüğü ve oradaki sohbetinden çok istifade ettiği Asım Efendi'nin ellerini öptü. Elçi, şeyhülislamı ziyareti esnasında, fevkalade beğendiği Asım Efendi'nin lügati basıldığında, Bağdat valisi vasıtasıyla hiç olmazsa bir nüshasının gönderilmesini istirham etti. Sultan İkinci Mahmud'un tahta çıkmasından bir müddet sonra tekrar itibarı artan Asım Efendi, Süleymaniye Medresesi müderrisliğine tayin edilip büyükçe de bir ev verildi.
1225 (m. 1810) senesinde Kamus'un tercümesini bitiren Asım Efendi, padişaha takdim etti. Tekrar gözden geçirildiği tahmin edilen eser, daha sonra 1229 (m. 1814) senesinde zamanın şeyhülislamı tarafından padişaha arz edilip kitap hâlinde basılması tavsiye edildi. Bu arada Asım Efendi'ye mühim memuriyetlerden olan Selanik kadılığı verildi. Kamus'un basılması isteği derhal kabul edilerek, bu işle Abdürrahim Muhib Efendi vazifelendirildi. Eser 1230 (m. 1815) - 1233 (m. 1818) seneleri arasında basıldı. Padişahın emriyle her kütüphaneye birer nüsha dağıtıldı. 1235 (m. 1820) senesinde Selanik'teki memuriyet müddeti biten Asım Efendi, İstanbul'a döndü. Çok geçmeden Üsküdar'daki evinde vefat etti.
Yaptığı tercümeler ve vak'anüvistliği ile ve verdiği derslerle Allahü Teâlâ'nın dinine ve Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunan Asım Efendi, çok zeki ve çalışkan bir şahsiyetti. Vakitlerini hep faydalı işlerle değerlendirir, ya öğrenici, ya da öğretici olurdu. İlim ve ibadetten arta kalan zamanı olmaz, uykuyu daha iyi ibadet edebilmek için uyur, yemeği Allahü Teâlâ'nın dinine hizmet için kuvvet kazanmak niyetiyle yerdi. Osmanlı Devleti içinde yeni başlayan Avrupa hayranlığına şiddetle karşı çıkar, Fransa'ya gidenlerin onların tekniklerinden önce dinimize, yaşayışımıza uygun olmayan örf ve âdetlerini aldıklarını söylerdi. Bilhassa devletin dış münasebetlerinde, Fransızca bilen gayrimüslim tercüman kullanmasını şiddetle tenkit ederdi. Onlara güvenilemeyeceğini söylerdi. Bilhassa Rum beylerinden bir kısmının Fransız, bir kısmının da Rus taraftarı olduğunu ifade ederdi.
Kendisi ilmi ile âmil bir zat-ı muhterem olan Seyyid Ahmed Asım Efendi, mühim işlerinde, sünnet-i şerife uyarak ehil kimselerle istişare yapar, istiharede bulunurdu. Asım Efendi, padişah ve devlet adamlarına emr-i ma'rûfta bulunur, işlere ehil kimselerin getirilmesini, ilim ve irfan sahiplerine gereken alâkanın gösterilmesini, sahte din adamlarına iltifat edilmemesini sık sık anlatırdı. Bilhassa büyüklerin yolunda olduğunu iddia edip İslamiyetin emir ve yasaklarına uymayan sahte şeyhleri şiddetle tenkit eder, onlara yüz verilmemesini arzu ederdi. Bilhassa tarihçiler tarafından çok ehemmiyet verilen Tarih'inde, İbn-i Haldun ve Naima'nın tesiri görülür.
Eserleri:
1- Burhan-ı Katı' Tercemesi: Eserin tam adı Tıbyan-ı nafi der terceme-i Burhan-ı Katı': Muhammed Hüseyin bin Halef Tebrizî'nin yazdığı Farisî sözlüğün tercümesidir. Asım Efendi tercüme yaparken aslını aktarmakla kalmamış başka kaynaklardan da yararlanarak ilaveler yapmıştır. Eser birçok defa yayınlanmış, 2000 yılında Ankara'da Latin harfleriyle yayınlanmıştır.
2- Okyanusü'l-basit fî tercemeti'l-Kamusi'l-muhit: Firuzabadî'nin eserinin tercümesidir. Müellif Tıbyan'da yaptığını burada da yapmış ve ayet ve hadislerden örnekler vermiştir. Eser aynı zamanda Türkçe'nin zengin sözlüğü mesabesindedir. Bitki ve hayvan adlarının tesbiti konusunda mühim bir kaynaktır. 1305'te İstanbul'da basılmıştır.
3- Tuhfe-i Asım: Arapça öğrenmek isteyenler için hazırladığı manzum bir sözlüktür. 1254'te Bulak'ta basılmıştır. 1251 beyittir.
4- Tarih: Asım Efendi vak'anüvist olarak tayin edilince yazmaya başlamıştır. İlk nüsha Alemdar Vak'ası'nda yanmış, bunun üzerine müsveddelerinden yeniden yazmış ve padişaha takdim etmiş ve çok beğenilmiştir. Bu nüsha Üniversite Kütüphanesi TY. No: 6014'te kayıtlıdır. Daha sonra bu esere iki cilt daha ilave etmiş ve 1284'te İstanbul'da basılmıştır.
5- Merehu'l-me'ali fî şerhi'l-Emalî: Meşhur Emalî Kasidesi'nin Türkçe şerhi olup Üçüncü Selim'e takdim etmiştir. 1304'te İstanbul'da basılmıştır.
6- Terceme-i Siyer-i Halebî: Halebî'nin manzum siyerinin Türkçe tercüme ve şerhidir. 1248'de Kahire'de basılmıştır.
7- Makale-i İstibsar-amiz der beyan-ı ameden-i İngiliz: Bir nüshası Üniversite Kütüphanesi TY. No: 1638'de kayıtlıdır. Asım Efendi'nin Cebertî'nin, Napolyon'un Mısır'ı işgal etmesinden bahseden kısmı Tercemei mazharu takdis bu huruci'l-Fransis adıyla tercüme ettiği ve bir nüshasının Üniversite Kütüphanesi TY. No: 2448, 9628'de kayıtlı olduğu nakledilir.
Ahmed Asım Efendi'nin Emali Kasidesi üzerine yazmış olduğu Merahü'l-me'ali fî şerhi'l-Emali adlı eserinden seçmeler:
Allahü Teâlâ vacibü'l-vücud ve hakikî mâbut ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Vücudu kendindendir (zatı ile kaimdir). Yani varlığının devamı için başka bir varlığa muhtaç değildir. Her üstünlük, her kemal sıfat O'nundur. O'nda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde hikmetler, faydalar, lütuflar, ihsanlar vardır. Dünya âleminde ve ahiret âleminde bulunan her şeyi maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden ancak Allahü Teâlâ'dır.
Allahü Teâlâ'nın sıfat-ı zatıyyesi altıdır. Bunlar; Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyyet, Muhalefetün li'l-havadis ve Kıyam bi nefsihi'dir. Sübutî sıfatları ise sekiz tane olup Hayat, ilim, Semi', Basar, Kudret, Kelam, İrade ve Tekvin'dir. Allahü Teâlâ dilemezse kimse kâfir olamaz ve kimse isyan edemez. Küfrü ve günahları diler ise de bunlardan razı değildir. Allahü Teâlâ'nın zatî sıfatları, zatı gibi ezelî ve ebedîdir. Yani sonsuz olarak vardırlar. Mukaddestirler. Mahlukların sıfatları gibi değildirler. Akıl ile zan ile dünyadakilere benzetilerek anlaşılamazlar.
Allahü Teâlâ'nın sekiz sıfat-ı sübutiyyesi, zatının aynı da değildir, gayrı da değildir. Yani sıfatları kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir. Allahü Teâlâ'nın sekiz sıfatından her biri basittir, bir hâldedir. Hiçbirinde hiçbir değişiklik olmaz. Fakat mahluklara ta'alluk bakımından her biri çoktur. Bir sıfatın mahluklara ta'alluku, etkisi bakımından çok olması, bunun basit olmasına zarar vermez. Allahü Teâlâ madde değildir. Cisim değildir. Sayılı değildir, ölçülemez. Hesap edilmez. O'nda değişiklik olmaz. Mekanlı değildir. Zamanlı değildir. Öncesi sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, O'nun hiçbir şeyini anlayamaz.
Kur'an-ı Kerim Allahü Teâlâ'nın kelamıdır. Hadis (sonradan olmuş) ve mahluk (yaratılmış) değildir. Allahü Teâlâ'nın zatı ile kaimdir. Allahü Teâlâ zatında ve sıfatlarında, yaratmış olduğu şeylere benzemez.
GERİLEMENİN SEBEBİ
Asım Efendi Tarih'inde devletin düzelip nizam ve intizamın sağlanması için bazı tavsiyelerde bulunur, şöyle derdi:
“Padişah ve onun emrindeki teşkilat, bütün kuvvet ve kudretiyle salahiyeti elinde bulundurmalı, İslamiyetin emir ve yasaklarına uyarak kesin bir adalet tatbik edilmelidir. Devletin varlığına ve Müslümanların huzuruna kasteden, zorba ve eşkıyaya, rüşvetçi ve dalkavuklara asla fırsat verilmemelidir. Avrupalılara ve gayrimüslim vatandaşlara asla güvenilmemelidir. Hele ahlâk, örf ve âdetlerde onlara benzemeye çalışmak, memleket için çok kötü neticelerin ortaya çıkmasına sebep olur. Emr-i ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yapıp Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarının yayılmasıyla meşgul olmadan geçen zengin bir hayat, toplumun cihat ve cengaverlik duygularını körletir, israf ve sefahate yol açar. Osmanlı Devleti'ndeki duraklama ve gerileme bundan dolayıdır.”
Allahü Teâlâ zevce edinmekten, oğul ve kız doğurmaktan münezzehtir. Yahudiler, (Hâşâ) Üzeyr Aleyhisselam Allahü Teâlâ'nın oğludur; Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselam Allahü Teâlâ'nın oğludur; Melihoğulları kabilesi de melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu sözlerin hepsi aklî ve naklî delillerle reddedilmiştir.
Naklî delil; “Yahudiler, Üzeyr Aleyhisselam Allah'ın oğludur.” dediler. Hıristiyanlar da; “Mesih (İsa) Aleyhisselam Allah'ın oğludur.” dediler. Bu onların ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir ki daha önce küfür edenlerin (melekler Allah'ın kızlarıdır diyenlerin) sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin, haktan bâtıla nasıl çeviriyorlar.” mealindeki Tevbe suresi 30. ayet-i kerimesi ve; “Yahudi ve Hıristiyan müşrikler; “Allah çocuk edindi.” dediler. Allah o zalimlerin bu sözünden münezzehtir.” mealindeki Bakara suresi 116. ayet-i kerimesi ve İhlas suresidir.
Aklî delil ise şöyledir: Allahü Teâlâ için oğul olsa parçalanmak gerekir. Allahü Teâlâ'nın parçalanması muhâldir. Allahü Teâlâ kadın edinse şehveti olması gerekir. Şehvet ise yaratılanların sıfatlarındandır. Bu ise Allahü Teâlâ için noksanlıktır. Allahü Teâlâ bütün mahlukatı yok eder. Daha sonra hepsini tekrar diriltir ve Kıyamet günü Mahşer meydanında toplar. Amellerine uygun karşılık verir. Amelleri hayır ise hayır ile şer ise şer ile karşılık verir.
Allahü Teâlâ güzel işler yapıp salih amel işleyen Müminleri Cennet ve nimetleriyle nimetlendirecek, kâfirleri ise Cehennem azabıyla azaplandıracaktır.
“Şüphe yok ki Allahü Teâlâ salih amel işleyenleri, (ağaç ve evlerinin) altından ırmaklar akan Cennetlere koyacak. Muhakkak ki Allah dilediğini yapar.” mealindeki Hac suresi 14. ve; “Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan Cennet'e koşuşun. O Cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır.” mealindeki Âl-i İmran suresi 133. ayet-i kerimeleri ve başka birçok açık ve kesin deliller, Allahü Teâlâ'nın Mümin ve müttekî kulları için Cennet'te; huriler, gılmanlar ve hiçbir gözün görmediği ve kulağın işitmediği sayısız nimetler ihsan edeceğini bildirmektedir.
“Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun.” mealindeki Âl-i İmran suresi 131. ve; “Doğrusu Allah kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara şiddetli bir ateş hazırlamıştır.” mealindeki Ahzab suresi 64. ayet-i kerimeleri de Allahü Teâlâ'nın kâfirler için Cehennem ve çeşitli azaplar hazırladığını bildirmektedir.
Cennet ve Cehennem'in yerleri konusunda açık nass (delil) vârit olmadı. Âlimlerin çoğu; “Sidretü'l-müntehanın (yedinci göğün) yanında... Takva sahiplerinin barınağı olan Me'va Cennet'i onun (sidrenin) yanındadır.” mealindeki Necm suresi 14 ve 15. ayet-i kerimelerinden ve; “Cennet'in tavanı Rahman'ın arşında, Cehennem yerlerin altındadır.” hadis-i şerifinden Cennet'in yedi kat semavatın üstünde ve Arşın altında, Cehennem'in ise yedi kat yerin altında olduğunu bildirdiler.
Cennet ve Cehennem hâlen mevcutturlar. Üzerlerinde değişiklikler olmaktadır. Cennet, Cehennem ve sakinleri fena (yok) olmazlar. Başka bir yere gitmezler. Ebedî olarak kalıcıdırlar. Cennet ve Cehennem'in yaratılmış ve var olduğuna, Âdem Aleyhisselam ve Havva validemizin kıssası delildir. Müminler Cennet'e, kâfirler Cehennem'e gideceklerdir. Gerek Cennet gerekse Cehennem ehli yok olmazlar, başka yerlere nakledilmezler. Ehl-i Cehennem'den murad kâfirlerdir. Zira günahkâr Mümin yer değiştirir.
Müminlerin çocukları Cennet ehlindendir, anne ve babalarına şefaat edeceklerdir. Bu hususta; “Müminlerin çocukları Cennet'in kapısına gelir, annemi ve babamı almadan Cennet'e girmem der.” hadis-i şerifi buna delildir.
Kâfirlerin çocukları hususunda ihtilaf edildi. Bazıları; “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Sonra annesi ve babası onu Yahudi, Hıristiyan ve Mecusî yapar.” hadis-i şerifini delil gösterdiler. Bazıları da; “Sen onları bırakırsan, senin kullarını sapıtırlar ve ancak bir nankör facir doğururlar.” mealindeki Nuh suresi 27. ayet-i kerimesini ve Hazreti Hatice'den rivayet edilen; “Resulullah'a cahiliye devrinde ölen çocuklar hakkında sordum; “Onlar Cehennem'dedir.” buyurdu.” hadis-i şerifini delil gösterdiler. Bazıları da büluğa erdikten sonra iman ve itaat sahibi olacağını Allahü Teâlâ'nın bildiği çocuklar Cennet'e, küfür ve isyan edeceğini bildiği çocuklar Cehennem'e dahil olur dediler.
İmam-ı Nevevî Sahih-i Müslim şerhinde; “Müşrik çocukları Cennet'e girer” diye açıklamıştır. Şeyh Lakanî; “Müşrik çocukları azaba dahil değildir.” dedi. Kadı Iyad ve Kurtubî de bu kavli tercih ettiler. Çünkü azap, mükellef olma ve peygamber gönderilmekle olur. İmam-ı Buharî de böyle söyledi. (İmam-ı Rabbanî hazretleri de 1. cilt, 259. mektubunda; “... Kâfirlerin çocukları mahşer günü hesapları görüldükten sonra yok olacaklar (toprak olacaklardır). Çünkü Cennet'e girmek iman iledir. Ya kendisi iman etmiş olacak veya imanlının çocuğu olduğu için yahut ana-babası birlikte mürted olunca kendisi darülislamda kaldığı için imanlı sayılmış olacaktır. Darülislamda bulunan müşriklerin ve zımmîlerin çocukları da darülharpteki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünkü bu çocuklarda iman yoktur. Bunlar Cennet'e giremez. Cehennem'de sonsuz kalmak da tekliften sonra inanmamanın cezasıdır. Çocuk ise mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi diriltilip hesapları görüldükten sonra yok edileceklerdir.” buyurdu.)
Allahü Teâlâ Cennet'te Müminlere cemalini gösterecektir. Müminler de keyfiyetsiz, nasıl olacağı idrak edilemeyen bir şekilde, hiçbir mahluka benzemeksizin Cemal-i İlahî'yi göreceklerdir. Şerh-i Mevakıf'ta bildirildi ki: Ehl-i Sünnet imamları ittifak ettiler ki dünya ve ahirette Allahü Teâlâ'nın cemalini görmek aklen caizdir. Dünyada görülmesi hususunda ihtilaf ettiler. İmam-ı Beydavî dahi, dünyada rüyetin caiz olduğunu bildirmiştir. Allahü Teâlâ'yı dünyada baş gözü ile görmek caizdir. Fakat kimse görmemiştir. Kıyamet günü mahşer yerinde kâfirlere ve günahı olan Müminlere kahır ve celal ile salih olan Müminlere lütuf ve cemal ile görünecektir.
Müminler Cennet'te cemal sıfatıyla görecektir. Melekler ve kadınlar da görecektir. Kâfirler bundan mahrum kalacaklardır. Cinlerin de mahrum kalacaklarını bildiren haber kuvvetlidir. Âlimlerin çoğuna göre Müminlerin makbul olanları her sabah ve akşam, derecesi aşağı olanlar ise her Cuma günü ve kadınlar dünya bayramı gibi yılda birkaç kere, tecelli-i cemal ile ve rüyetle müşerref olacaklardır. Allahü Teâlâ'nın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünkü Allahü Teâlâ'nın işleri akıl ile anlaşılmaz.
Muhammed Aleyhisselam, Allahü Teâlâ'yı miraçta gördü. Bu görmesi dünyadaki baş gözü ile görmek gibi değildi. Evliyanın görmesi dünya ve ahiret görmeleri gibi değildir. Yani (rüyet) değildir. Onlara “Şühud” hâsıl olmaktadır. Müminler Allahü Teâlâ'nın cemalini görmekle şereflendikleri zaman, sevinçlerinden Cennet'in türlü türlü nimetlerini unuturlar. Çünkü Cennet nimetleri, Allahü Teâlâ'nın cemalini görmek şerefi yanında, denize nazaran zerre mesabesindedir.
Akil baliğ olan her mükellefe, Allahü Teâlâ'nın birliğine, Peygamberlere ve meleklere iman etmesi farzdır. Muhammed Aleyhisselam Hatemü'l-enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) olup nübüvvet (nebîlik) ve risalet (resullük) O'nunla son bulmuştur. O'ndan sonra nebî ve resul gelmeyecektir. Muhammed Aleyhisselam enbiyanın (Peygamberlerin) önde gideni, seçilmişlerin en ilerisidir. Resulullah Efendimizin getirmiş olduğu yüce İslam dini nesh olmaksızın (yürürlükten kaldırılmadan) ve değiştirilmeden kıyamete kadar devam edecektir.
Resulullah Efendimizin miraç mucizesi haktır. Vuku bulması hususu mütevatir haberle sabit olmuştur. Bütün Ehl-i Sünnet âlimleri miracın vuku bulduğu hususunda ittifak ettiler. Dinde mütehassıs âlimler, hicretten bir sene evvel Recep ayında, uyanık iken, ruh ve beden ile miraca yükseldiğini bildirdiler. Nitekim İsra suresi 1. ayet-i kerimesinde mealen; “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allah'tır ki kulunu (Muhammed Aleyhisselam'ı) gece Mescid-i Haram'dan (Mekke'den alıp) o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya kadar götürdü. O'na ayetlerimizden (kudretimize delalet eden acaipliklerden) gösterelim diye yaptık.” buyuruldu. Ayetlerden maksat, İsra gecesinde Peygamber Efendimizin müşahede ettikleri hususlardır. Peygamberlerle karşılaşması, Sidre-i münteha, Beyt-i Ma'mur ve başka hadiselerdir.
Bütün Peygamberler küfür ve günahtan masum, korunmuşturlar. Peygamberlik vazifesinden azledilmezler (vazifeden alınmazlar). Kadınlar peygamber olamazlar. Kadın cinsinden peygamber gelmemiştir. Hür kimseler peygamber olur. Kıyamet alametlerinden olmak üzere Muhammed Mehdî zuhur edip ondan sonra Deccal ortaya çıkacak. Kırk gün doğuda ve batıda fesat ve kötülük tohumlarını saçtıktan sonra Îsa Aleyhisselam gökyüzünden inip Deccal'ı ortadan kaldıracaktır.
Ehl-i Sünnet âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki ahır zamanda Deccal zuhur edip doğu ve batı arasında kırk gün hayat sürecek. Her milletten özellikle Yahudi milletinden çok kimse ona tâbi olacaktır. Onun emriyle; bulut yağmur yağdıracak, yeryüzü bitki bitirecektir. İnsanlar arasından bir kimseyi öldürüp diriltecek. Harap yerlere uğrayıp gizli hazinelerini ortaya çıkaracaktır. İlahlık iddiasında bulunup insanları kendine ibadet etmeye çağıracaktır. Bu sırada İsa Aleyhisselam yere inecek, Deccal'ı öldürecektir. Yahudi milleti perişan olacak, Müslümanlar onları buldukları yerde kılıçla öldüreceklerdir. Hatta arkasına gizlendikleri taşlar; “Ey Allah'ın kulları, işte burada Yahudi vardır.” diye nida edecek ve Müslümanlar varıp onları öldüreceklerdir.
Mişkatü'l-Mesabih'te yazılı bulunan Abdullah bin Ömer'den rivayet edilen hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İsa bin Meryem yere inip evlenecek ve evladı olacaktır. Yeryüzünde kırk beş sene kaldıktan sonra vefat edip benim kabrime defnolunacaktır. Ben ve İsa bin Meryem, Ebu Bekr ve Ömer arasında kıyam edeceğiz.” Rivayet olunur ki İsa Aleyhisselam, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetinin evliyasından olup O'nun şeriati üzere hükmedecektir. Onun ilk askerleri Eshab-ı Kehf olacaktır. O zaman yeryüzünde öyle bir huzur ve güven olacak ki koyun kurt ile birlikte yaşayıp çocuklar yılanlarla oynayacaktır. Hazreti İsa'ya Mesih de denilir.
Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk, Resulullah Efendimizin ilk halifesi ve Sahabe-i Kiramın en faziletlisidir. Onun fazilet ve üstünlüğünde şüphe yoktur. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'tır. “Eğer Ebu Bekr'in imanı ile yeryüzünde bulunan kimselerin imanı tartılsaydı, Ebu Bekr'in imanı ağır gelirdi.” hadis-i şerifi onun yüksekliğinin delilidir. Ebüdderda, bir gün Hazreti Ebu Bekr'in önünde gitmekteyken, Resulullah Efendimiz onu görünce; “Senden daha hayırlı bir kimsenin önünden mi yürüyorsun? Allah'a yemin olsun ki Peygamberlerden sonra Ebu Bekr'den daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamıştır.” buyurdu.
Peygamber Efendimiz hastalandığı sırada Hazreti Ebu Bekr'i imamete vekil etmişti. Peygamber Efendimizin teçhiz, tekfin ve defnedilmesinden önce Hazreti Ebu Bekr'in halifeliği hususunda İcma-ı ümmet vuku bulmuştu. Faruk-ı a'zam Ömer bin Hattab da Hazreti Osman'dan daha yüksek ve faziletlidir. Hazreti Ömer Müslüman olunca küfür ile imanın arasını veya Hak ile batılın arasını ayırdığı için “Faruk” denilmiştir. Hazreti Osman'a da Peygamber Efendimizin Rukayye ve Ümmü Gülsüm ismindeki kızlarıyla evlendiği için iki nur sahibi manasına, “Zinnûreyn” denilmiştir.
Ehl-i Sünnet âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'tan sonra Eshab-ı Kiram'ın en faziletlisi Hazreti Ömer'dir. Şu hadis-i şerif onun yüksekliğine işaret etmektedir: “Ümmetimin en hayırlısı Ebu Bekr'dir. Ondan sonra Ömer'dir. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi Ömer bin Hattab olurdu. Şeytan Ömer'in gölgesinden kaçar. Ömer nerede bulunursa hak (doğru) oradadır.” Bir gün Cebrail Aleyhisselam gelip; “Ya Muhammed! Allahü Teâlâ Hazreti Ömer'e selam gönderip; “Benim kendinden razı olduğum gibi kendi de benden razı mıdır?” diye sual etmenizi emrediyor.” buyurdu. Hazreti Ömer'in yüksekliğini ve faziletini anlatan birçok hadis-i şerif ve haberler vardır.
Hazreti Osman da Hazreti Ali'den efdaldir. Hazreti Osman'ın faziletiyle ilgili birçok hadis-i şerif ve haber vârit olmuştur. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Eğer kırk tane kızım olsaydı bir tanesi kalmayıncaya kadar Osman'la evlendirirdim.” Başka bir hadis-i şerifte; “Ya Osman! Sen benim dünyada ve ahirette dostumsun. Beni hak peygamber olarak gönderen Rabbime yemin olsun ki Osman bin Affan'ın şefaati ile Cehennem'i hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız Cennet'e girecektir.” buyurarak Hazreti Osman'un üstünlüğünü bildirdi.
Tebük Gazası'ndan önce; “Ey iman edenler! Gerek hafif (süvari), gerek ağırlıklı (piyade) olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihat edin. Eğer bilirseniz bu sizin için pek hayırlıdır.”mealindeki Tevbe suresi 41. ayet-i kerimesi nazil oldu. O sırada Hazreti Osman-ı Zinnûreyn ticaret için iki yüz deve yükü mal hazırlamıştı. Hepsini yükleriyle getirip Allah yolunda cihat için sarf edilmek üzere Sevgili Peygamberimize teslim etti. Hilafeti esnasında birçok beldeler fethedilip İslam ülkesine katıldı ve İslam sancağı çok uzak yerlere ulaştırıldı. Hazreti Ömer yaralanınca hilafet konusunu Hazreti Ali, Abdurrahman bin Avf, Talha, Zübeyr ve Sa'd bin Ebu Vakkas'ın aralarında istişare etmelerini tavsiye buyurdu. Onların hepsi Hazreti Osman'ı halife seçip biat ettiler, tâbi olduklarını bildirdiler. Hilafet müddeti on iki senedir.
Hazreti Ali de diğer Sahabe-i Kiramdan efdaldir. Eshab-ı Kiram'ın hepsi Hazreti Ali'nin, Hazreti Osman'dan sonra en faziletli kimse olduğu hususunda ittifak ettiler. Peygamber Efendimiz onun üstünlüğüyle ilgili olarak hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: “Ali'ye muhabbet bana muhabbettir. Bana muhabbet Allahü Teâlâ'ya muhabbettir. Ali'ye düşmanlık bana düşmanlıktır. Bana düşmanlık ise Allahü Teâlâ'ya düşmanlıktır.”ve; “Ali'nin bana olan yakınlığı, Harun peygamberin Musa Aleyhisselam'a olan yakınlığı gibidir.”Harun Aleyhisselam Musa Aleyhisselam'ın kardeşi, veziri ve muavini idi. Başka bir hadis-i şerifte; “Cennet'e girdiğimde Cennet'in kapısı üzerinde; “Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed (Aleyhisselam) O'nun resulüdür. Ali, Resulullah'ın kardeşidir.” yazılı olduğunu gördüm.” buyuruldu.
Hazreti Osman asiler tarafından şehit edilince Eshab-ı Kiram toplanıp Hazreti Ali'den halifeliği kabul etmesini istediler. Hazreti Ali üç gün müddetle kabul etmedi. Daha sonra Muhacirînin ileri gelenleri Hazreti Ali'ye gelip ikinci defa ısrar ettiler. Bunun üzerine Hazreti Ali halifeliği kabul etti. Orada bulunan bütün Eshab-ı Kiram ona biat edip halifeliğini kabul ettiler.
Akil ve baliğ olan kimse, cehli sebebiyle Allahü Teâlâ'yı tanımaktan mahrum olsa, Allahü Teâlâ'nın huzurunda özrü kabul olmaz. Bir kişinin korku hâlindeki imanı (yani Cehennem'i ve azaplarını gördüğü zaman ölüm hâlindeki imanı) makbul değildir. Yani o kimse Allah indinde Mümin değildir. Çünkü daha önce Allahü Teâlâ'nın emrine uyup imana gelmedi. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir kişi Cennet'teki veya Cehennem'deki yerini görmeden ölmez.” Bu hadis-i şerifte bildirildiği gibi gerek Mümin, gerekse kâfir, vefat etmeden önce Cennet ve Cehennem'deki gidecekleri yerleri ve makamlarını görürler.
Ömrünü küfür ve sapıklıkla geçirmiş olan bir kâfir ölürken, yukarda zikredilen hadis-i şerifte bildirildiği üzere gideceği yeri, kendisi için hazırlanan azapları ve cezayı görerek iman etse, bu iman Allahü Teâlâ indinde makbul olmaz. Çünkü Allahü Teâlâ Mümin suresi 85. ayet-i kerimesinde mealen; “Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanları kendilerine fayda verecek değildir. Allah'ın kulları hakkında olagelen sünneti (nizamı) budur. İşte kâfirler burada aldanmışlar, ziyana uğramışlardır.” buyuruyor.
“O kimseler ki kötü işlerde ısrar ederken, onlardan birine ölüm gelip hayattan ümidini kesince; “Ben şimdi tövbe ettim.” der. O kimseler için tövbe kabul değildir. Kâfir oldukları hâlde ölenlere de tövbe yok. İşte biz onlar için ahirette acıklı bir azap hazırlamışızdır.” mealindeki Nisa suresi 18. ayet-i kerimesinde bildirildiği üzere, kâfirin imanı makbul değildir. Fakat günahkâr Müminin ye's hâlindeki tövbesi makbuldür. Zira Allahü Teâlâ Şûra suresi 25. ayetinde mealen; “O'dur ki kullarından tövbeyi kabul buyuruyor, günahları affediyor. O bütün yaptıklarınızı bilir.” buyuruyor. Bu ayet-i kerime umumîdir hususî değildir.
Yapılması farz olan, namaz ve oruç gibi ibadetler imandan parça değildir. Her ne kadar bu iyi işler Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuştursa da iman olmadıktan sonra yapılan hayır işler yok gibidir. İmanda eksilme veya artma olmaz. İmanın kalbdeki nuru itaat ve taatle artar, günahlar ile noksanlaşır. Bir kimsenin, İslam dininin haram kıldığı zina, adam öldürme gibi işleri yapmasından dolayı dinden çıktığına hükmetmek caiz değildir.
Küfür, iman edilmesi vacip olan şeyleri inkâr etmek demektir. Küfür dört nevidir. Birincisi **“Küfr-i inkârî”**dir. Kalb ve lisanla bir şeyin inkâr edilmesidir. Ebu Cehil'in küfrü gibi. İkincisi **“Küfr-i cühudî”**dir. Kalbiyle bilip diliyle ikrar etmemektir. İblisin ve Yahudilerin küfrü gibi. Çünkü Yahudiler Peygamber Efendimizin hak peygamber olduğunu bildikleri hâlde iman etmemişlerdir. Üçüncüsü **“Küfr-i arî”**dir. Kalbiyle bilip iman eder, ancak başkalarından ar edip çekindiği için diliyle söyleyemez. Bazıları buna küfr-i inadî dediler. Dördüncüsü **“Küfr-i nifakî”**dir. Diliyle kabul ettiğini söyleyip kalbiyle tasdik etmemektir. İbn-i Übey bin Selul'ün küfrü gibi. En şiddetli küfür de budur.
Günahlar da iki kısımdır: Büyük günahlar ve küçük günahlar. Büyük günahlar: İbn-i Ömer'den rivayet edildiği üzere dokuz tanedir: 1- Allahü Teâlâ'ya şirk (ortak) koşmak, 2- Haksız yere adam öldürmek, 3- Namuslu ve iffet sahibi kadına zina isnat etmek, 4- Zina, 5- Cihattan, cephedeki düşman karşısından firar etmek, 6- Sihir yapmak, 7- Yetim malı yemek, 8- Müslüman olan anne ve babasının haklarına riayet etmemek, 9- İlhad: Allahü Teâlâ'nın haram kıldığı hususlarda dinin emrinden çıkmak. Bunlara Hazreti Ebu Hüreyre faiz yemeyi, Hazreti Ali de hırsızlık ve içki içmeyi ilave ettiler. Bazıları ısrar olunan günah büyük, ısrar olunmayan günah küçüktür dediler.
Ehl-i Sünnet âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki: Şirkten (Allahü Teâlâ'ya ortak koşmaktan) başka büyük günahlar Mümini imandan çıkartmaz. Ancak o kimse imanı sebebiyle itaatkâr, günahı sebebiyle asidir. Çünkü imanın asıl mahiyeti olan kalb ile tasdik mevcuttur. Allahü Teâlâ Nisa suresi 48. ayetinde mealen; “Doğrusu Allah kendine eş koşulmasını (eş koşanın günahını) bağışlamaz. Ondan başkasını dilediği kimse için bağışlar ve mağfiret buyurur. Kim de Allah'a eş koşarsa gerçekten pek büyük bir günah işlemiş olur.” buyuruyor. Bu ayet-i kerime; büyük günah işleyen kimselerden tövbe etmeksizin ölenlerin, Allahü Teâlâ'nın affına ve bağışlamasına mazhar olacağına, şirk işleyenin af ve mağfiretten mahrum kalacağına delalet etmektedir.
Bir kimse cehaleti sebebiyle, küfür olduğunu bilmeyerek, istek ve ihtiyarıyla bir küfür sözünü söylese dinden çıkar imansız olur. O kimseye istiğfar, tecdid-i iman (iman tazelemek) ve tecdid-i nikâh (nikâh tazelemek) vacip olur. Ancak bilmeyerek ve hata ile küfür sözü söylerse kâfir olmaz. Mümine yakışan ise bu çeşit sözlere lisanını alıştırmamaktır. Eğer bir kimse, ikrahla (yani ölüm tehdidi veya herhangi bir uzvunun kesileceği tehdidi ile) küfür olan bir sözü söylerse, imandan çıkmaz.
Küfre giren kimsenin yapmış olduğu iyi amellerinin sevabı gider. Zevcesiyle (hanımıyla) arasındaki nikâhı bozulur. İmam-ı Şafiî hazretleri; “Amelleri ancak küfür üzere devam ederse bâtıl olur.” buyurdu. İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri ise; “O vakte kadar yaptığı bütün amelleri gider. Hac ibadeti varsa iade etmesi gerekir. Zira haccın vakti ömrün sonuna kadardır. Bunun gibi o vakte ait namazı kıldıktan sonra vaktin sonunda imana gelse, o namazın iadesi vaciptir. Fakat irtidat ettiği (dinden çıktığı) günlerdeki geçmiş namazlarının kazası lazım değildir.” buyurmuştur. Kaldı ki Müminin her sabah ve akşam tazarru ve niyaz ile; “Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemühu ve estağfiruke mimma lâ a'lemühu ve ente ta'lemü” duasını okumalıdır.
Bir kimse şarap içip sarhoş olunca küfür sözünü söylese imansız olmaz. Ancak sarhoş iken talâk ile ilgili sözünden dolayı talâkı vaki olur (nikâhı gider). Köle azat edeceğini söylemişse kölesi serbest olur. Yaptığı alış veriş akdi sahih olur.
Âlem, bütün parçaları ile birlikte hadistir. Yani, yok iken, sonradan var olmuşlardır. Yerler, gökler, her şey yoktu. Hıristiyanlar, Yahudiler ve Mecusîler de böyle inanmaktadırlar. Aristo, Farabî ve İbn-i Sina, madde kadimdir dediler. İslam âlimleri diyor ki: “Ezelî olan şey değişmez. Maddenin (elementlerin) fizik ve kimya özellikleri, hep değişmektedir. Maddeler, ezelde değişmemiş olsalardı, ebedî olarak, şimdi de değişmezlerdi. Önceden değişmek yoktu. Sonradan değişmeler hâsıl oldu da denilemez. Çünkü değişmek için bir kuvvetin tesir etmesi lazımdır. Değişmek sonradan başlayınca kuvvetin de sonradan var olduğu, ezelî olmadığı anlaşılır.” Görülüyor ki maddenin ezelî olduğunu söylemek, tabiat kuvvetlerinin hadis olduklarını, ezelî olmadıklarını ortaya koymaktadır.
Ahmed Asım Efendi yine diyor ki: “Allahü Teâlâ kadim olmasaydı, hadis olsaydı, onu yaratan bir yaratıcı bulunurdu. Bu yaratıcı kadim ise Allah O'dur. Hadis ise onu da yaratan biri lazım olur. Böylece, kadim olmayan yaratıcılar zinciri mevcut olur. Bu zincire, “Teselsül” denir. Teselsül ise muhâldir, olacak şey değildir. Teselsülün muhâl olduğu, Burhan-ı tatbik ile isbat olunur: Bir şeyin sonsuz yaratıcılarını birinciden başlayarak, sonsuz olarak yan yana dizelim. İkinci yaratıcıdan başlayarak ikinci bir sıra daha düşünelim. Sonsuza giden ikinci sıra, birinci sıradan bir noksan olduğu için kısadır. Kısa olana sonsuz denilemez. İkinci sıra, sonsuz olamadığı için bundan bir fazla olan birinci sıra da sonsuz olamaz. Yani, bir ucu sonsuza giden yarım doğru düşünülebilir. Fakat böyle bir şey mevcut olamaz. Teselsül olamaz. Sonsuz sayıda yaratıcılar olamaz. Sonsuz var olan bir yaratıcı olur. Bu tek yaratıcı, ezelîdir, ebedîdir, sonsuz olarak vardır. Varlığı kendindendir, başkasından değildir. Akil ve baliğ olan kimse Allahü Teâlâ'nın sonsuz var olduğunu ve başka her şeyin yoktan var edildiklerini işittikten sonra aklını kullanmayıp düşünmeyip buna inanmazsa veya aklını kullanıp düşünüp de bunu akıl kabul etmez, fenne uygun değildir diyerek inanmazsa imansız olur. Cehennem'de sonsuz azap görür, yanar.” (İnsan, işitmediği için düşünmezse ve düşünmediği için de anlamaz, iman etmez ise yine imansız olur. Cennet'e girmez. Fakat Cehennem'e de girmez. Kâfirlere yapılan azap, buna yapılmaz. Hesabı görüldükten sonra hayvanlar gibi toprak olur, yok olur. Allahü Teâlâ, İsra suresinin 15. ayetinde mealen; “Peygamber göndermedikçe azap yapmayız!” buyurdu. Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allahü Teâlâ'nın var olduğunu, bir olduğunu anlamak için tabiattaki nizamı, düzeni incelemek, Peygamberlerin haber vermelerinden ve bu haberleri işiterek, okuyarak öğrendikten sonra farz olmaktadır.
İbn-i Abidin mürted babında buyuruyor ki: Buhara âlimleri dediler ki: Peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz. Eş'arî mezhebi böyledir. Muhtar olan kavl de budur. Bu âlimler; “Yerleri, gökleri ve kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allahü Teâlâ'nın varlığını anlamaması özür olmaz.” sözünden murad ve maksat, Peygamberlerden işittikten sonra anlamaması özür olmaz demektir dediler.)
Salihlerin, velîlerin ve bütün Müminlerin ölü ve diri olan kimseler hakkında yaptıkları dualar tesirlidir ve faydaları dua edilene ulaşır. Ehl-i Sünnet âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki: Hayatta olan ve ölmüş olan kimseler için Müminlerin etmiş olduğu dualar makbul ve müessirdir. Allahü Teâlâ, Bakara suresi 186. ayet-i kerimesinde mealen; “(Ey resulüm) kullarım sana benden sordularsa, muhakkak ki ben çok yakınımdır. Bana dua edince dua edenin duasını kabul ederim. O hâlde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki doğru yola ulaşmış olsunlar.” ve Mümin suresi 60. ayetinde mealen; “Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin size karşılığını vereyim.” buyurdu. Bu ayet-i kerimeler hayatta olan kimseler hakkında yapılan duanın tesirli olduğuna delildir.
Peygamber Efendimiz; “Ölülerinize hediye gönderiniz.” buyurdu. Sahabe-i Kiram; “Hediye nedir ya Resulallah?” diye sorunca; “Onlar için duadır.” buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte de; “Ölünün mezardaki hâli imdat diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birisini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince dünyanın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allahü Teâlâ yaşayanların duaları sebebiyle ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.” buyurdu. Bu hadis-i şerifler, ölmüş bir kimse için yapılan duanın tesirli olduğuna delalet etmektedir.
İmam-ı Cezerî, duanın kabul olması için şu şartların olması gerektiğini bildirdi: Dua eden kimsenin yedikleri, içtikleri, giydikleri ve kazancı helal olmalı. Dua ihlasla yapılmalı, temiz elbiseli ve abdestli olarak kıbleye yönelmeli ve diz üstü oturarak elleri göğüs hizasında semaya kaldırmalıdır. Nafile namazdan veya salih bir amel işledikten sonra hamd, sena ve salevat-ı şerife getirerek duaya başlamalıdır. Edep, huşu ve kırık kalb ile Allahü Teâlâ'nın güzel isimlerini, Peygamberleri ve salih kimseleri vesile ederek alçak sesle, günahlarını itiraf edip tövbe ve istiğfar ederek, hazır kalble, hayırlı ve güzel şeyleri Cenab-ı Hak'tan istemeli, sonunda tekrar hamd ve salevat-ı şerife okuyarak ellerini yüzüne sürmelidir.
Her insan vefat ettikten sonra kabre defnedilince Allahü Teâlâ'nın birliğinden sual olunacaktır. Kabir suali haktır. Kabir sualiyle ilgili haberler tevatür derecesindedir. “Allah iman edenleri hem dünyada hem ahirette (kabirde) sabit söz olan şehadet kelimesi ile tespit eder, tevhide bağlı kılar. Allah zalimleri (kâfirleri) şaşırtır ve Allah dilediğini yapar.” mealindeki İbrahim suresi 27. ayeti, kabir azabı ile ilgili olarak nazil olmuştur. Hadis-i şerifte; “Üzerinize idrar sıçratmayınız! Çok kimseye kabir azabı bundan olacaktır.” buyuruldu.
İbn-i Mes'ud'dan rivayet olundu ki: “Ya Resulallah! Ölü, kabre konduğu vakit ilk karşılaştığı şey nedir?”diye sual edildi. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Ya İbn-i Mes'ud! Bunu bana senden başka kimse sual etmedi. Ancak sen sual ettin. Ölü kabre konulduğu vakit önce bir melek nida eder. O meleğin ismi “Rûmân”dır. Kabirlerin arasına girer der ki: “Ya Abdellah! Amelini yaz!” O kimse der ki: “Benim burada ne kâğıdım var ne divitim var. Ne yazayım?” O melek der ki: “Bu söz kabul edilmez. Senin kefenin kâğıdındır. Tükrüğün mürekkebindir. Parmakların kalemindir. Melek kefeninden bir parça kesip verir. O kul dünyada her ne kadar yazı yazmak bilmese de orada sevabını ve günahını adeta bir günde işlemiş gibi yazar. Bundan sonra melek o yazdığı kefen parçasını dürer, o ölünün boynuna asar.” Bu hadis-i şerif ve başka hadis-i şerifler kabir sualinin ve azabının hak olduğuna delildir.
İmam-ı Süyutî kabir sualini görmeyecek kimseleri şöyle bildiriyor: Bunlar; şehitler, Allah rızası için sınırda nöbet bekleyenler, Ebu Bekr-i Sıddîk, Müslümanların akil baliğ olmadan ölen çocukları, Cuma gününde ve gecesinde vefat edenler, her gece uyumadan önce Mülk suresini okumaya devam edenlerdir.