Osmanlılar devrinde yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimi ve kerametler sahibi bir
velî. İsmi Abdülganî bin İsmail bin Abdülganî bin
İsmail bin Ahmed bin İbrahim en-Nablusî ed-Dımaşkî'dir. Dedelerinden İbrahim bin İsmail, Kudüs'ten Nablus'a göçmüş, bir müddet orada kalıp
Şam'a gelmiştir. Bu sebeple aile Nablusî diye nisbet almıştır. 1050 (m. 1641) senesi Zilhicce ayının
beşinde Şam'da dünyaya geldi. Oniki yaşında
iken babası vefat etti. Yetim olarak büyüdü. 1143
(m. 1731) senesi, Şaban ayının yirmidördüncü
günü Şam'da vefat edip oraya defnedildi.
Nablusî hazretleri zamanının en büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. Edebiyat, fıkıh, tefsir, hadis
ilimlerinde ve tasavvufta çok derin âlim olarak yetişti. Kadirî ve Nakşibendî yollarına intisab etti,
bağlandı. Yirmi yaşında ders okutmaya ve kitap
yazmaya başladı. İstanbul, Mısır ve Hicaz'da ders
verdi. Çeşitli ilimlerde ikiyüzden fazla değerli kitap
yazdı. İmam-ı Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediyye kitabının şerhi olan Hadikatü'n-Nediyye
kitabı çok kıymetli olup meşhurdur. Şam matbaasında ilk basılan eser onun Evrad kitabıdır.
Keşfü'n-nur an eshabi'l-kubur kitabında, evli
Abdülganî Nablusî hazretlerinin yıllarca ders verdiği
Şam'daki Selimiye Tekkesinin girişi (sağda) ve
içinden bir görünüş (solda). Tekke Muhyiddin Arabî
Türbesi karşısındadır.
yanın öldükten sonra da keramet sahibi olduklarını
ve ruhlarından istifade edileceğini çok güzel anlatmaktadır. Hulasatü't-tahkik kitabı, mezheplerin
birleştirilemeyeceğini isbat etmektedir. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin eserlerini gayet dikkatle
okumuştur. Zamanındaki bazı velîler ile görüşerek, zahir ve bâtınını nurlandırmıştı.
Abdülganî Nablusî'nin annesi hamile iken, babası İsmail bin Abdülganî İstanbul'a gitmişti. O
zaman, Şam'da bulunan evliyadan Şeyh Mahmud
adında bir zat, İsmail bin Abdülganî'nin hanımına
bir dirhem gümüş hediye gönderip bir erkek çocuğu olacağını müjdeledi ve; “Bu çocuğun ismini
Abdülganî koysun. Çünkü o Allahü tealanın ihsanına ve iltifatına kavuşacaktır.” diye haber verdi.
Şeyh Mahmud, bu çocuğun doğumundan günlerce önce vefat etti. Doğduktan sonra ona bu
zatın söylediği isim kondu. Babası, küçük yaşta
iken ona Kur'an-ı Kerim'i okutup öğretti. 1062 (m.
1652) senesinde babası vefat etmesine rağmen
ilim tahsiline ara vermedi. Fıkıh ve usul-i fıkh ilimlerini; Hanefî âlimi Şeyh Ahmed-i Kalaî'den, nahiv,
me'ani, beyan ve sarf ilimlerini; Şam'da oturan
Şeyh Mahmud-i Kürdî'den, hadis ve ona ait ıstılahları; Hanbelî mezhebi âlimlerinden Abdülbakî'den, tefsir ve nahvi; Şeyh Mahmud-ı Mehasinî'den okudu. Bütün bu hocaları, ona icazet
(diploma) verdiler. Ayrıca Necmeddin-i Gazzî'nin
dersine de devam edip ondan da icazet aldı. Bunlardan başka; Şeyh Muhammed bin Ahmed elÜstüvanî, Şeyh İbrahim bin Mansur el-Fettal,
Şeyh Abdülkadir bin Mustafa es-Safurî, Şam'da
Nakibü'l-eşraf Seyyid Muhammed bin Kemaleddin
el-Hüseynî el-Hasenî bin Hamza, Şeyh Muhammed el-Aysavî, Hüseyin bin İskender er-Rumî,
Şerhü't-Tenvir kitabının müellifi Şeyh Kemaleddin-i Aradî ve Muhammed bin Berekat el-Kevafî
gibi pek çok âlimden ders alıp ilim tahsil etti. Mısır'da, Şeyh Ali Şebramellisî de ona icazet vermişti. Tasavvufta, Kadiriyye yolunu Seyyid Abdürrezzak el-Hamevî el-Geylanî'den, Nakşibendiyye
yolunu da Şeyh Ebu Sa'id el-Belhî'den talim eyledi. Bu iki yolun feyiz ve marifetlerine kavuştu.
Evliyalıkta yüksek derecelere erişti.
Resulullah Efendimizi metheden, öven çok güzel bir şiir yazdığında, bazıları bu şiirin kendisine
ait olmadığını iddia edip ona şerh yazmasını teklif
ettiler. O da bu teklifi kabul edip bir ay içinde bu
şiirine bir cilt hâlinde çok güzel şerh yazdı. Bundan
başka bir şiir daha yazdı. Böyle olan meşguliyeti
bir müddet devam etti.
Abdülganî Nablusî hazretleri sabahleyin erkenden Cami-i Emevî'ye gidip çeşitli dersler okutur ve ikindiden sonra da Cami-i Sagîr'de devam
ederdi. Sonra da İmam-ı Nevevî'nin, Hadis-i Erbain, Ezkâri'n-Neveviyye ve başka eserleri okuturdu. Sonradan bu hâlini terk ederek yedi sene
müddetle evinden dışarı çıkmadı. Evinde, Muhyiddin-i Arabî'nin ve Afifüddin-i Tlemsanî'nin tasavvufla ilgili eserlerini tetkik ve mütalaa etti. Bu
yüksek zatların feyiz ve bereketlerine kavuştu.
Devamlı ibadet ve istiğfar ile meşgul olunca kendisini yüksek hâller kapladı. Şaşılacak hâller içinde
kaldı. Ledünnî marifetlere erişti. Zahirî ve bâtınî
ilimlerde çok yükseldi. Rabbinin ihsanları, yağmur
gibi üzerine yağdırıldı. Kalb gözü açıldı. Şamlılardan onun bu hâlini çekemeyenler, aleyhinde uygunsuz sözler söylemeye başlayınca tekrar ortaya
çıkıp kendisine müracaat edenlere kapısını açtı.
Yeniden ilim öğretmeye, vaaz ve nasihata, insanlara doğru olanı anlatmaya başladı. İkbali ve şöhreti o kadar yükseldi ki onun kapısı, feyiz ve bereketlerine kavuşmak isteyenlerle dolup taştı.
Uzaktan ve yakından, bölük bölük insanlar ona
Abdülganî Nablusî hazretlerinin yıllarca ders verdiği
Şam'da Salihiyye Semtindeki Nablusî Camiin'in bulunduğu cadde. Nablusî'nin kabri de Cami içindedir.
Abdülganî
Nablusî
hazretlerinin el
yazısı.
geldiler. Herkes ondan ilim öğrenmeye ve makbul
olan duasından istifade etmeye çalışıyordu. İlim
talebeleri ve tasavvuf yolcuları, onun evini sığınak
yapmışlardı.
Abdülganî Nablusî, 1075 (m. 1664) senesinde
İstanbul'a gelip bir müddet burada kaldı ve ders
okuttu. 25 yaşlarında iken Bağdat'a gittiği ve orada
da kaldığı kaynaklarda zikredilmektedir. Daha bu
yaşlarında, tasavvufta yüksek derecelere kavuşması, onu çok meşhur etti. Gerek zamanının meşhur evliyasını tanımak ve sohbetlerinde bulunmak,
gerekse önceki evliyanın kabirlerini ve mukaddes
makamları bulup ziyaret etmek maksadı ile birçok
memlekete gidip bilhassa kendi memleketi dahilinde çok seyahatler yapmıştır. 1100 (m. 1688)'de
Bika'ya, bir sene sonra Lübnan'a, Kudüs'e ve Halilurrahman'a, 1105 (m. 1693)'te Mısır'a, 1108 (m.
1696)'da Hicaz ve 1112 (m. 1700)'de Trablus'a
gitti. 1114 (m. 1702)'de yeniden Şam'a gelerek,
eski yeri olan Salihiyye'ye yerleşti. Bu ziyaretlerini
ve seyahatlerini kitap hâlinde yazdı.
Nablusî, 1119 (m. 1707) senesinde, Şam'daki
Selimiye Tekkesinde, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i
Arabî hazretlerinin mezarı yanında, Beydavî Tefsiri'ni okutmaya başlamıştı. O, kendisini güzel
ahlâk, beğenilen sıfatlar ve huylar ile süslemişti.
Herkese iyilik etmek için elinden geleni yapardı.
Torunlarından Kemaleddin Muhammed el-Gazzî
el-Âmirî, tercüme-i hâlini anlatan müstakil bir kitap
yazmıştır.
Yusuf-i Nebhanî, Camiu keramati'l-evliya
adındaki eserinde diyor ki: “Abdülganî hazretleri,
Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden, marifet
sahibi evliyanın meşhurlarındandır. Çok harika ve
kerametler sahibidir. En büyük kerameti, sayılamayacak kadar çok kitap yazmasıdır. Eserlerinin
hepsi de güzeldir. Hayatında ve vefatından sonra
çok kerametleri görülmüştür. O, zamanının kutbı aktabı idi.”
Abdülganî Nablusî hazretleri, fıkıh, tefsir, kelam, hadis ve tasavvuf gibi İslamî ilimlerin hepsinde söz sahibiydi. Her ilimde eser telif etmiştir.
Meşhur mutasavvufların eserlerine şerh ve haşiyeler yazmış, kapalı olan yerlerini açıklamıştır.
İbn-i Arabî'nin avamın anlayamacağı sözlerini halkın anlayabileceği şekilde açıklamıştır. Eserlerinde
Ehl-i Sünnet itikadını bildirmiş, bid'at fırkalarına
ve sapıklara gerekli cevapları vermiştir. Evliyanın
vefatından sonra feyiz verdiğini delilleri ile ispat
etmiş, kendisinden sonra ortaya çıkacak olan Vehhabîlere cevabı önceden vermiştir. Dört imamın
dışındaki olan müçtehitlerin mezhepleri tedvin
edilmediği için taklit etmenin caiz olmadığını, ihtiyaç hâlinde dört mezhepten her hangi birini şartlarına uyarak taklit etmenin caiz olduğunu, telfikin
yani bir meselede mezheplerin kolaylıklarını toplamanın bâtıl olduğunu bildirmiştir. Gezdiği, gördüğü yerleri seyahatname tarzında kaleme almış
ve bu eserinde bu yerlerin mimarisini, topoğrafik
özelliklerini anlatmaktan çok, manevî havalarını
yansıtmıştır.
Eserleri: İslam âleminde en çok kitap yazanlardandır. Kitaplarından yüzseksenden ziyadesinin
ismi, Kamusü'l-a'lam'ın dördüncü cildinin 3.0813.083. sahifelerinde, Silkü'd-dürer, Camiu keramat, Esmaü'l-müellifin ve İzahü'l-meknun kitaplarında yazılıdır. Başlıcaları şunlardır:
1- Tahrirü'l-havi bi şerh-i tefsiri'l-Beydavî:
Üç ciltlik bir eserdir. 2- Bevatınü'l-Kur'an ve mevatınü'l-irfan: Manzum bir tefsirdir. 5.000 beyt
kadardır. 3- Kenzü'l-hakki'l-mübin fî ehadisi'lmürselin, 4- Hadikatü'n-nediyye şerhu't-tarikati'l-Muhammediyye: 2002'de İstanbul'da neşredilmiştir. 5- Zehairü'l-mevaris fi'd-delaleti alâ
mevadii'l-ehadis, 6- Cevahirü'n-nusus fî halli
kelimati'l-Füsus li'ş-Şeyh Muhyiddin ibni'lArabî, 7- Keşfü's-sirri'l-gamid fî şerhi Divan-ı
İbn-i Farıd, 8- Zehrü'l-hadika fî tercemeti ricali't-tarika, 9- Humretü'l-İhan ve renetü'l-elhan,
10- Şerhu Risaleti Şeyh Arslan.
Nablusî Camiinin önden görünüşü.
Nablusî Camiinin kitabesi
11- Tahrikü'l-Oklid fî fethi babü't-tevhid, 12Lem'anü'l-berki'n-Necdî şerhu tecelliyat-ı Mahmud Efendi, 13- El-Mearifü'l-gaybiyye fî şerhi
ayniyyeti'l-ciliyye, 14- İtlakü'l-kuyud şerhu
Mir'ati'l-vücud, 15- Zıllü'l-memdud fî mana
vahdeti'l-vücud, 16- Raihatü'l-Cennet, 17- Fethü'l-muinü'l-mübdi şerhu manzumet-i Sa'dî
Efendi, 18- Def'ü'l-ihtilaf min kelami'l-Kadî,
ve'l-Keşşaf, 19- İzahü'l-maksud min mana vahdeti'l-vücud, 20- Kitabü'l-vücudi'l-hak ve'l-hitabi's-sıdk.
21- Nihayetü's-sul fî hilyeti'r-Resul, 22- Miftahü'l-ma'iyye fî şerhi Risaleti'n-Nakşiben
Şam'da Nablusî Camiinin girişi.
diyye, 23- Bakıyyetullahi hayrun ba'del-fenaî
fi's-seyr, 24- Mecalisü'ş-Şamiyye fî meva'ızı
ehli'l-biladi'r-Rumiyye, 25- Tevfikü'r-rütbe fî
tahkiki'l-hutbe, 26- Tulu'u's-sabah alâ hutbeti'l-misbah, 27- El-Cevabü't-tam an hakikati'lkelam, 28- Tahkikü'l-intisar fî ittifaki'l-Eş'arî
ve'l-Matüridî ale'l-ihtiyar, 29- Kitabü'l-cevab
ani'l-es'ileti'l-mieti ve'l-ihda ve's-sittin: 161 meselenin cevabı. 30- Burhanü's-sübut fî türbeti
Harut ve Marut.
31- Leme'atü'l-envar, 32- Tahkikü'z-zevkı
ve'l-Keşf fî mânâ'l-muhalefeti beyne ehli'l-keşf,
33- Ravdü'l-enam fî beyani'l-icazeti fi'l-menam,
34- Safvetü'l-asfiya fî beyani'l-fazileti beyne'lenbiya, 35- Kevakibü's-Sarî fî hakikati'l-cüz'i'lihtiyarî, 36- Envarü's-süluk fî esrari'l-müluk,
37- Refü'r-reyb an Hazreti'l-gayb, 38- Tahrikü
silsileti'l-vedad fî meseleti halk-ı ef'ali'l-ibad,
39- Zebidü'l-faide fi'l-cevabi ani'l-ebyati'l-varide, 40- En-Nazarü'l-müşerrefi fî mânâ kavli'ş-şeyh Ömer.
41- Es-Sırrü'l-muhtebi fî darihi İbni'l-Arabî,
42- El-Makamü'l-esma fî imtizaci'l-esma, 43Katratü's-semave nazratü'l-ulema, 44- El-Fü
Nablusî Camiinin iç avlusu (sağda) ve Nablusî Camiinin revakları (solda).
tuhatü'l-medeniyye fi'l-hadarati'l-Muhammediyye, 45- El-Fethü'l-Mekkî ve'l-lemhü'l-meliki,
46- El-Cevabü'l-mu'temed an sualati ehli'sSafd, 47- Lem'atü'n-nuru'l-mudiyye, 48- El-Hamil fi'l-mülk ve'l-Mahmul fi'l-felek fî ahlâki'nnübüvveti ve'r-risaleti ve'l-hilafeti ve'l-mülk,
49- En-Nefehatü'l-münteşire fi'l-cevabi ani'les'ileti'l-aşere, 50- El-Kavlü'l-ebyen fî şerh-i
akidet-i Ebi Medyen.
51- Keşfü'n-nur an eshabi'l-kubur: İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından neşredilmiştir.
52- Bezlü'l-ihsan fî tahkik-i ma'ne'l-insan, 53El-Kavlü'l-Asım fî kıraat-i Hafs: Bu eserini, Kaf'
kafiyesi üzerine nazım hâlinde yazmış ve bu
nazmı şerh etmiştir. 54- Sarfü'l-man ila kıraat-i
Hafs bin Süleyman, 55- El-Cevabü'l-mensur
ve'l-manzum an suali'l-mefhum, 56- Kitabü ilmi'l-melaha fî ilmi'l-felaha, 57- Ta'tirü'l-enam
fî tabiri'l-menam, 58- El-Kavlü's-sedid fî cevaz-i halefi'l-vaid ve'r-reddü ale'r-recüli'l-anid,
59- Reddü't-ta'nifi ale'l-mu'annif, 60- Hediyyetü'l-fakir ve tehiyyetü'l-vezir.
61- Kalaidü'l-feraid fî mevaidi'l-fevaid: Fıkıh
bablarına uyarak Hanefî mezhebi fıkhı anlatılmaktadır. 62- Kitabü rey'i'l-ifadat fî rub'ı'l-ibadat, 63- Kitabü'l-metalibi'l-vefiyye Şerhü'l-feraidi's-seniyye,
64Divanü'l-hakaik
ve
meydanü'r-rakaik, 65- Divanu Medaihi'n-Nebeviyye, 66- Divanü'l-gazeliyyat, 67- Humretü
Babil gınaü'l-belabil, 68- Gaysü'l-kabul, 69Refü'l-kisa an ibareti'l-Beydavî fî sureti'n-Nisa,
70- Cem'u'l-eşkâl ve nefü'l-eşkâl.
71- El-Ikdü'n-nazim fi'l-kaderi'l-azim, 72Özrü'l-eimme fî nushi'l-ümme, 73- Cem'u'l-esrar fî men'ıl-eşrar, 74- Cevabü sü'alin verede
min tarafi batriki'n-nasara, 75- Fethü'l-kebir,
76- Keşfü's-setr, 77- Ref'u'l-iştibah, 78- Bastü'z-zira'ayn, 79- Hakkü'l-yakîn ve hidayetü'l
müttekîn, 80- İrşadü'l-mütemelli fî tebliğ-i gayri'l-musalli.
81- Keyfiyetü'l-müstefid fî ilmi't-tecvid, 82Sadhu'l-hamame fî şüruti'l-imame, 83- Tuhfetü'n-nasik fî beyani'l-menasik, 84- Bugyetü'lmuktefî fî cevazi'l-huffi'l-Hanefî, 85- Er-Reddü'lvefi, 86- Hilyetü'z-zehebî'l-İbriz fî rıhlet-i Ba'lebek
ve'l-Bikai'l-aziz, 87- Verenetü'n-nesim ve ganetü'r-rahim, 88- Fethü'l-infilak, 89- El-Hazretü'l-ünsiyye fi'r-rıhleti'l-kudsiyye, 90- Reddü'lmetin alâ müntekısi'l-Arif-i Muhyiddin.
91- El-Hakikatü ve'l-mecaz fî rihlet-i biladi'ş-Şam ve Mısr ve'l-Hicaz, 92- Vesailü't-tahkik fî fedaili't-tedkik: İlmî mektuplardır. 93İzahu'd-delalat fî sima'i'l-alat, 94- Temyizü'libad fî sekeni'l-bilad, 95- Ref'u'z-zarure, 96Risaletün fi'l-hassi ale'l-cihat, 97- Ref'u's-sütur, 98- E'l-İbtihac fî menasiki'l-hac, 99- Ecvibetü'l-ünsiyye ani'l-es'ileti'l-kudsiyye, 100- Tatbibü'n-nüfus fî hükmi'l-mekadim ve'r-rüus.
101- El-Gaysü'l-münbecis fî hükmi'l-masbug bi'n-necs, 102- İşrakü'l-me'âlim fî ahkâmi'l-mezalim, 103- Eş-Şemsü alâ cenahı't-tair
104- El-Keşfü ve'l-beyan, 105- En-Niamü's-Sevabiğ, 106- Süratü'l-intibah li meseleti'l-iştibah,
107- Tuhfetü'r-raki'ı's-sacid fî cevazi'l-itikâf fî
fenai'l-mesacid, 108- Hulasatü't-tahkik fî beyanı hükmi't-taklid ve't-telfik: Dört mezhepten
birine tabi olmanın vacip ve telfikin bâtıl olduğunu
bildiren bu risale Hakikat Kitabevi tarafından
1986'da İstanbul'da neşredilmiştir. 109- İbanetü'n-nass fî meselet-i kass, 110- Es-Sulhü beyne'l-ihvan fî hükmi ibaheti şürbi'd-duhan: Bu
eserinde tütünün mubah olduğunu delillerle isbat
etmektedir. Bu kitap Süleymaniye ve Nuruosmaniye kütüphanelerinde vardır ve 1343'te Şam'da
basılmıştır. 111- El-Envaru'l-ilahiyye fi şerhi'lMukaddimeti's-Senusiyye, 112- El-Mekasidü'l
Nablusî Camiinin içinden bir görünüş.
mumahhisa, 113- İrşadu'ş-şamil li şerhi'l-avamil, 114- Muvaşşaha, 115- Şerhu'l-Faiyye, 116Nefehatü'l-ezhar ala nesemati'l-eshar, 117- ElMüslimun fi zamani'l-fiten, 118- Kifayetü'l-gulam fi erkani'l-İslam. Bu eserine Reşehatü'l-aklam adıyla şerh yazmıştır. 119- Reddü'l-cahil
ile's-savab, 120- Münacatü'l-hakim ve münagati'l-kadim, 121- Tahkiku'l-maksud, 122- Izahu
ma ledeyna fi kavli'l-muhaddisin ruveyna. 123Nefdu'l-ca'be fi'l-iktidai min cevfi'l-Ka'be, 124Mu'aşşerat, 125- Ayniyyetü'l-feride, 126- Nuhbetü'l-mes'ele şerhu't-tuhfeti'l-mürsele. 127Zübdetü'l-faide fi ani'l-ebyati'l-varide, 128- Fedailü'ş-şühur ve'l-eyyam.
Hadikatü'n-Nediyye kitabında buyuruluyor ki:
“Günahlardan sakınmayan Müslümanların ibadetleri sahih olsa da kabul olmaz. Çünkü hadis-i
şerifte; “Bidat sahiplerinin ibadetleri kabul olmaz.” buyuruldu. Küfürden sonra günahların en
büyüğü bidat sahibi olmak, yani Ehl-i Sünnet itikadından ayrılmaktır.”
“Hür kadının, zevci veya ebedî mahrem akrabasından biri yanında bulunmadan, yalnız veya
başka kadınlarla yahut akil, baliğ ve salih olmayan
mahremi ile üç günlük yola gitmesi haramdır. Bir
veya iki erkeğin sefere gitmesi mekruhtur. Üç erkeğin gitmesi mekruh olmaz. Dört erkeğin gitmesi
ve içlerinden birini emir (başkan) seçmeleri sünnettir.”
“Üzerinde İslam harfleriyle yazılmış bir yazı,
hatta bir harf bulunan kağıdı, örtüyü, seccadeyi
yere koymak yere sermek tahrimen mekruhtur.
Bunları her ne için olursa olsun kullanmak ve yere
sermek, hakaret etmek olur. Hakaret etmek için
sermek veya kullanmak küfür olur. Duvara yazmak, yazıyı asmak caiz olur denildi. Buradan anlaşılıyor ki üzerinde Kâbe, cami resmi veya yazı
bulunan seccadeleri namaz kılmak için yere sermek caiz değildir. Bunları ziynet (süs) için duvara
asmak caiz olur.”
“Sünnet iki türlüdür: Sünnet-i hüda ve sünneti zevaid. Sünnet-i hüda, camide itikâf etmek, ezan
ve ikamet okumak, cemaat ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslam dininin şiarıdır. Bu ümmete
mahsusturlar. Beş vakit namazdan üçünün revatib, yani müekked sünnetleri de böyledir. Sünneti zevaid, Resulullah'ın giyim, yemek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri
ve iyi işlere sağdan başlamak, sağ eli ile yiyip içmek gibidir.”
“Namaz vakti daraldığı zaman farzdan evvelki
sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep
olursa, bu sünneti kılmak haram olur. Farz olmayan
bir şeyi yapmak için farzı terk etmek caiz değildir.”
“Ant vererek, mesela; “Allah aşkına.” diyerek
bir kimseden dünyalık şey istemek caiz değildir.
Hadis-i şerifte, bunların melun oldukları bildirildi.”
“Birinin evine, odasına, bahçesine girileceği
zaman izin istemek vaciptir. Kapıya vurarak, zili
çalarak veya seslenerek, mesela selam vererek
izin istemeden içeri girmemelidir. Ana-baba, çocuğunun; çocuk, bunların odasına gireceği zaman
da izin istemelidir. İzin üç defa istenir. Birincisinde
izin verilmezse, bir dakika kadar sonra ikinci defa
istemeli, yine verilmezse üçüncü defa istemelidir.
Yine izin verilmezse, (dört rekat namaz kılacak
kadar beklemiş ise) içeri girmemeli, gitmelidir.
Kapı aralanırsa, aradığı kimseyi sormadan önce
kendini tanıtmalıdır. İçeri girmeye rızası olduğu
bilinen kimsenin yanına izin almadan girilebilir.”
“Kur'an-ı Kerim'deki duaları okurken değiştirmek, Kur'an-ı Kerim'i kasten değiştirmek olur.
Âlimlerimiz söz birliği ile bildiriyor ki Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan bir harfi ekleyen veya bir harfini değiştiren imansız olur.”
N“Fitneye sebep olacak nasihati yapmamalıdır.
Gücü, kuvveti, salahiyeti olan nasihat etmez ise
“Müdahene” olur, haram olur. Gücü yettiği hâlde
fitne çıkarmamak için nasihat etmezse “Müdara”
denir, caiz olur. Hatta müstehap olur. Güç kullanmak, hükûmet adamlarının vazifesidir. Alay
edenlere, zarar yapacaklara nasihat verilmez.
Nasihat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umumî
olarak, ortaya söylenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Resulullah Efendimize biri
geldi. Onu uzaktan görünce; “Kabilesinin en
kötüsüdür.” buyurdu. Odaya girince gülerek
karşılayıp iltifat eyledi. Gidince Hazreti Aişe sebebini sordu. “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir.” buyurdu. O, Müslümanların başında
bulunan bir münafıktı. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdara buyurdu. Fıskı,
fuhşu, zulmü açık, yani herkes arasında yayılmış
olanı başkalarına söylemek gıybet olmayacağı
ve şerrinden korunmak için müdara caiz olduğu
buradan anlaşılmaktadır. Hadis-i şerifte; “İnsanlara müdara için gönderildim.” buyuruldu. Dini
ve dünyayı korumak için dünyalık vermeye “Müdara” denir. Dünyalık ele geçirmek için dini vermeye “Müdahene” denir.”
İLİM ÖĞRENMEK
ablusî, Hadika kitabında buyuruluyor ki:
“İmam-ı Muhammed Şeybanî'ye, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde niye
bir kitap yazmadığını sorduklarında; “Züht ve takva, ancak bütün işlerde İslamiyete uymakla, batıl, fasit ve mekruh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar
da fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alış veriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin, bunların sahih ve helal olması şartlarını öğrenmesi lazımdır. Bunun için bu işlerin ilmihâlini
öğrenmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için bey' ve şira kitabını yazdım.” buyurdu.
“Ehl-i Sünnet itikadını, farzları ve haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek,
kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur'an-ı Kerim'in tefsirini ve
hadis ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallitler, ayetten ve hadisten
hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları
öğrenmek müstehap olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı
böyle değildir. Veli kılınca başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar
Kur'an-ı Kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile
namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan
fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi
öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve hâkimlerin yani Allahü tealaya arif olanların sözlerini
ve hâl tercümelerini öğrenmesi de müstehap olur. Bunları okumak, kalbde ihlası arttırır.
Derin âlimler, fıkıh bilgilerini, ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır.
Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.”
Nablusî Camiinin 1306 hicri yılında Abdülhamid Han
tarafından yaptırılan tamir kitabesi.
“Hadis-i şerifte; “Lâ ilâhe illallah ehline kâfir
demeyiniz! Bunlara kâfir diyenin kendisi kâfir
olur.” buyuruldu. Bu hadis-i şerif; “Lâ ilâhe illallah ehli.” yani; “Ehl-i kıble” olan kimse, icma ile
zarurî olarak bildirilmemiş inanılacak şeylerden
şüpheli nassları (ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri)
yanlış tevil ederek, Ehl-i Sünnet'in doğru yolundan
ayrılınca veya başka bir büyük günah işleyince
kâfir olmaz demektir. Fakat Ehl-i Sünnet'ten ayrılan kimse, tevatür ile zarurî olarak öğrenilen din
bilgilerinden birine inanmazsa, buna; “Lâ ilâhe illallah ehli.” denmez. Böyle kimse imansız olur.”
“Buharî'nin Ebu Hüreyre'den haber verdiği hadis-i şerifte; “Allahü teala; “Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca onu
çok severim. Öyle olur ki; benimle işitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle
yürür, benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca onu korurum.” buyurdu.” denilmektedir. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki; farzlarla birlikte
nafile ibadetleri yapan, Allahü tealanın sevgisini
kazanır. Bunların duaları kabul olur. Allahü teala
ile işitir, görür, yürür demekten, âlimler çeşitli şeyler
anlamışlardır. Ebu Osman Hayrî Nişaburî buyuruyor ki: “Bu hadis-i şerif, onun görmek, işitmek,
tutmak gibi her çeşit istediklerini, hemen ihsan
ederim demektir.” “İşlerinizde sıkıştığınız zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!” hadis-i şerifi de Allahü tealanın, sevdiği kullarına,
ölü iken de bu kuvveti vermiş olduğunu göstermektedir.”
“Başkasının malını ondan izinsiz, zorla almaya,
“Gaspetmek” denir. Gasp, haram olduğu gibi, gaspedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının
malını izinsiz alıp kullanıp sonra geri vermek,
malda ayıp ve kusur hâsıl olmasa bile, haram
olur. Kendisine vedia olarak emanet bırakılan veya
gaspettiği malı, parayı ticarette veya başka yerde
kullanıp da bundan kazanç sağlamak caiz değildir.
Kazandığı şey haram olur. Bunu fakire sadaka
vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka
olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü böylece,
başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek
haramdır.”
“Babanın çocuklarına ilim, edep ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kur'an-ı Kerim okumasını
öğretmelidir. Sonra imanın ve İslam'ın şartlarını
öğretmelidir. Ananın, babanın, okutmak ve terbiye
etmek için çocuklarını zorlaması lazımdır. Kadın,
çocuğunun okumasına, ahlâkına ehemmiyet vermezse, kötü yetiştirirse, erkeğin; “Ben razı değilim.
Günahı senin olsun!” demesi, kendisini kurtarmaz.
Kadına hâkim olması, kötülüğe mâni olması lazımdır. Kadın inat ederek, fitne çıkarsa veya erkekten gizli yaparsa, erkek günahtan kurtulur.
Anaya, babaya itaat ve ihsan etmelidir. Taat
olan, mubah olan ve günah olmayan şeylerdeki
emirlerini yapmalıdır. Zevcenin de zevcinin günah
olan emirlerini yapmaması lazımdır. Her memur
ve ast için de böyledir. Hiç kimsenin günah işlemek için verdiği emir yapılmaz. Mubah olan işler
için verdikleri emirleri yapmak, vacip değil ise de
caizdir. Taat olan işlerdeki emirlerini yapmak vaciptir. Yapması caiz olmayan emirlerine karşı isyan
etmemeli yumuşak, tatlı cevap vermeli, fakat yapmamalıdır. Ana, baba, en kötü günahı, hatta küfrü
bile emretse veya kendileri kâfir ise onlara karşı
gelmek, üzmek yine caiz olmaz. Ana-baba âciz
ve fakir iseler, gayrimüslim olsalar bile, nafakalarını vermek çocuğa vaciptir. Dedeler, nineler de
ana-baba gibidir. Ana baba ve yakın akrabayı ziyaret etmek vaciptir. Terk etmek büyük günahtır.
Hiç olmazsa selam göndererek, tatlı mektup yazarak bu günahlardan kurtulmalıdır. Selamın,
Nablusî Camiinin içinden başka bir görünüş.
Nablusî Camiinin minberi (sağda) ve mihrabı (solda).
mektubun ve sözle, para ile yardımın miktarı ve
zamanı yoktur. Lüzum ve imkanı kadar yapılır. Zirahm-i mahrem olmayanlara bunlar vacip değildir.
Bunlar önce anaya, sonra babaya, sonra evlada,
sonra ecdada, yani dedelere, sonra ceddada yani
büyük annelere sonra erkek ve kız kardeşlere,
amcalara, halalara, dayılara ve teyzelere yapılır.
Bunlardan sonra mümkün olursa, zi-rahm-i mahrem olmayan amca oğluna, amca kızına ve hala,
dayı ve teyze çocuklarına, sonra nikâh sebebi ile
akraba olanlara, sonra komşulara yardım ve ihsan
etmek çok sevaptır. Ana-baba uygunsuz, hatta
gayrimüslim kimseler de olsalar, hizmet etmek,
ihsanda bulunmak evlada vaciptir. Fakat küfre
teşvik ederlerse ziyaretlerine bile gidilmez.”
“Akraba ile ilişiği kesmek büyük günahtır. Erkek
olsun kadın olsun, zi-rahm-i mahrem (nikâh düşmeyen) akrabayı ziyaret etmek vaciptir. Amca kızı
gibi nikâh düşen yakın akrabayı ve yakın olmayan
akrabayı ziyaret vacip değildir. Fakat bunlara da
hediye, selam yollamak müstehaptır.”
“Kesb: Yaşamak için lazım olan malları helalden kazanmaya çalışmak demektir. Kendine
evladına, ıyaline ve borçlarını ödemeye lazım
olanları kesb etmek farzdır. Bunun için çalışan
sevap kazanır. Özürsüz terk edene azap yapılacaktır. Kendilerine nafaka verilmesi vacip olanlara “Iyal” denir. Borç ödemek farzdır. Ödeyemeden vefat edenin, ödemek niyeti varsa günah
olmaz. Hadis-i şerifte; “Beş vakit namazı kıldıktan sonra çalışıp helal kazanmak, her
Müslümana farzdır.” buyuruldu. Peygamberlerin “aleyhimüsselam” hepsi, çalışıp kazanmışlardır. Çalışmayıp camide oturarak, Allah'a tevekkül ediyorum diyene inanmamalıdır. Bu,
çalışmayı terk ettiği için günah işlemektedir. Salih değil, fasıktır. Bunun kalbi Allahü tealaya değil, kulların mallarına bağlıdır. Önce sebebe yapışmak, sonra bu sebebin tesirini Allahü
tealadan beklemek emrolundu. Muhtaç olduğu
malı kazandıktan sonra fazla çalışmayıp ibadet
etmek caizdir. Bunun için çalışmayıp ibadet
edene su-i zan ve tecessüs etmemelidir. Çünkü
ikisi de haramdır. İhtiyaçtan fazla çalışıp kazandıklarını senelerce saklamak mubahtır. Saklamayıp hayra, hasenata sarf etmek müstehaptır.
Nafile ibadetlerden daha sevaptır. Hadis-i şerifte;
“İnsanların iyisi, insanlara faydası olanlardır.”
buyuruldu. Övünmek, kibirlenmek için ihtiyaçtan
fazla kazanmak haramdır.” Görülüyor ki ehlinin
ve ıyalinin nafakalarını ve borçlarını ödemek için
Nablusî'nin
kabrinin baş
taraftan
görünüşü.
çalışıp helal kazanmak, nafile ibadetleri yapmaktan kat kat daha sevaptır. Hadis-i şerifte; “Eshabım için fakirlik saadettir. Ahir zamanındaki
ümmetim için zenginlik saadettir.” buyuruldu.”
“Zaruret olmadan bir şey istemek haram olduğu gibi, ücretsiz olarak başkasına iş gördürmek de haramdır. Başkasının çocuğuna, kölesine iş gördürmek ise daha büyük günahtır.
Müslim'de, Abdullah ibni Abbas diyor ki: Çocuklarla oynuyordum. Ansızın Resulullah Efendimiz
geldi. Kapı arkasına saklandım. Yanıma gelip
avucu ile sırtımı okşadı. “Git bana Muaviye'yi
çağır.” buyurdu. Bu hadis-i şerife göre çocukların, haram olmayan oyunları oynaması ve çocuğa birisini çağırmak için güvenilmesi ve ufak
işlerin yaptırılması caizdir. Kendi küçük oğlunu
ve kızını ve torunlarını bir işte kullanmak, fakir
olana veya çocuğu yetiştirmek için olursa caizdir.
Çocuğun, babasına hizmet etmesi vaciptir.”
Nablusî Camiinin içinde Nablusî'nin kabrinin bulunduğu bölümün kapısı (sağda) ve Nablusî'nin kabrinin
pencereleri (solda).
Yine Hadika'da âlimlerin ilim sahiplerinin kıymetleri hakkında buyuruldu ki:
“Ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Ey
Müslümanlar, bilmediklerinizi zikir sahiplerinden sorunuz.” (Nahl suresi: 43, Enbiya suresi:
7) Zikr, ilim demektir. Bu ayet-i kerime, bilmeyenlerin âlimleri bulup onlardan sorup öğrenmelerini
emretmektedir.
“Müteşabih ayetlerin mânâlarını ancak ilim
sahipleri anlar.” (Âl-i İmran suresi: 7)
“Allahü tealanın var ve bir olduğunu ilim sahipleri anlar ve bildirirler.” (Âl-i İmran suresi: 18)
“İlim sahipleri onlara; “Size yazıklar olsun!
İman edip amel-i salih işleyenlere, Allahü tealanın vereceği sevaplar dünya nimetlerinden
daha iyidir.” dediler.” (Kasas suresi: 80)
“İlim ve iman sahipleri; “Dünyada iken inkâr ettiğiniz kıyamet günü, işte bu gündür.”
diyeceklerdir.” (Rum suresi: 56)
“İlim sahipleri Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğunu anlar.” (Hac suresi: 54)
“Kur'an-ı Kerim, ilim sahiplerinin kalblerine
yerleşmiştir.” (Ankebut suresi: 50)
“İlim sahipleri Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğunu ve Allahü tealanın rızasına kavuşturduğunu bilirler.” (Sebe' suresi: 6)
“İlim sahiplerine Cennet'te yüksek dereceler verilecektir.” (Mücadele suresi: 11)
“Allahü tealadan ancak ilim sahipleri korkar.” (Fatır suresi: 27)
“En kıymetliniz Allahü tealadan çok korkanınızdır.” (Hucurat suresi: 14)
NHadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Allahü teala ve melekler ve her canlı, insanlara iyilik öğretene dua ederler.”
“Kıyamet günü, önce Peygamberler, sonra
âlimler, sonra şehitler, şefaat edeceklerdir.”
“Ey insanlar, biliniz ki ilim âlimden işiterek
öğrenilir.”
“İlim öğreniniz! İlim öğrenmek ibadettir.
İlim öğretene ve öğrenene cihat sevabı vardır.
İlim öğretmek, sadaka vermek gibidir. Âlimden
ilim öğrenmek, teheccüd namazı kılmak gibidir.” Hulasa adındaki fetva kitabında diyor ki: “Fıkıh kitabı okumak, geceleri namaz kılmaktan daha
sevaptır.” Çünkü farzları, haramları, âlimlerden
veya yazmış oldukları kitaplardan öğrenmek farzdır. Kendisi yapmak ve başkalarına öğretmek için
fıkıh kitapları okumak, tesbih namazı kılmaktan
daha sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“İlim öğrenmek, bütün nafile ibadetlerden
daha sevaptır. Çünkü kendine de öğreteceği
kimselere de faydası vardır.”
“Başkalarına öğretmek için öğrenen kimseye, sıddîklar sevabı verilir.” İslam bilgileri,
ancak üstaddan ve kitaptan öğrenilir. İslam kitaplarına ve rehbere lüzum yoktur diyenler, yalancıdır, zındıktır. Müslümanları aldatmakta, felakete sürüklemektedir. Din kitaplarındaki bilgiler,
Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden çıkarılmıştır.”
KALBİ TEMİZLEMEK
ablusî buyurdu ki:
Allahü tealaya kavuşmak, Allahü tealaya yaklaşmak, Allahü tealayı tanımak, Allahü tealayı sevmek, feyiz almak, nurlanmak, arif olmak, ilm-i bâtın sahibi olmak
gibi şeyler, hep kalb ile olur. Bunlara akıl eremez, anlayamaz. Allahü teala, her şeye
kavuşmak için bir sebep yaratmıştır. Bir şeye kavuşabilmek için o şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Bildirdiğimiz şeylere kavuşmanın sebebi, kalbi masiva'dan yani Allahü
tealadan ve O'nun razı olduklarından başka olan her şeyin sevgisinden temizlemektir.
Mahlukların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmaktır. Buna; “Fena-i kalbî” denir. Kalb,
Allah'tan başka her şeyi tam unutursa, yukarda bildirdiğimiz şeyler, kendiliğinden kalbe
dolar. Kalb, görülmeyen, tutulmayan bir şeydir. Yani madde değildir. Yer kaplamaz.
Yürek dediğimiz et parçası ile ilgisi vardır. Aklın, dimağ (beyin) ile olan ilgisi gibidir. Bir
şişeye hava sokmak için uğraşmak lazım değildir. Sıvıyı boşaltmak lazımdır. Şişedeki
sıvı boşaltılınca hava kendiliğinden girer. Kalb de böyledir. Mahlukların sevgisi, hatta
düşünceleri kalbden çıkarılınca Allahü tealanın sevgisi, feyiz, nur, marifet, kendiliğinden
kalbe gelir. Kalbi mahluklardan temizlemeye sebep de Ehl-i Sünnet itikadı, haramlardan
sakınmak, farzları ve nafile ibadetleri yapmaktır. Nafile ibadetlerden, tesiri en çok ve
süratli olanı, zikir yapmak ve Allahü tealanın velîlerinden biri ile beraber bulunmaktır.”
“İbadetleri iktisat üzere, yani ne az, ne de pek
aşırı olmayarak orta miktarda yapmak lazımdır.
Allahü teala, Bakara suresinin 185. ayetinde mealen; “Allahü teala sizin için kolaylık istiyor. Güç
işleri yapmanızı istemiyor.” buyuruldu. Bunun
için ağır hastanın ve yolcunun oruç tutmamasına
izin verdi. Bize ağır ve sıkıntılı işler yapmayı emretmedi. İnsan iki işten birini yapmak durumunda
kalırsa, bunlardan hafif ve kolay olanını yapması
daha doğrudur. Peygamberimiz, birinin mescitte
saatlerce namaz kıldığını işitti. Mescide gelip bunu
omuzlarından tutarak; “Allahü teala bu ümmetten kolay işler yapmasını istiyor. Güç işleri beğenmiyor.” buyurdu. Allahü teala, bu ümmete
kolay şeyleri emretti. İslam ahkâmına uymak pek
kolaydır.
Maide suresinin 90. ayetinde mealen; “Ey Müminler! Allahü tealanın size helal ettiği tayyib,
yani güzel şeyleri, kendinize haram etmeyiniz!
Nablusî'nin kabri.
Hadikatü'n-nediyye şerhu't-tarikati'l-Muhammediyye kitabının Hakikat Kitabevi tarafından basılan nüshasının
kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).
Helallere haram demeyiniz! Allahü teala, helal
ettiği şeylere haram diyenleri sevmez!” buyurdu.
Hadis-i şerifte; “Allahü teala, emrettiği şeyleri yapmanızı sevdiği gibi, izin verdiği şeyleri
yapmanızı da sever.” buyuruldu. Zaruret olduğu
zaman, haram işlemeye ve farzı terk etmeye, ruhsat, izin verilmiştir. Yani zaruret sebebiyle terk
ettiği için azap yapılmaz. Zaruret zamanında da
dinin emirlerini yapmaya azimet denir. Bazen, azimet olanı yapmak daha iyidir. Mesela, ölüm ile
korkutulan kimsenin, imanını gizlememesi böyledir, öldürülürse, şehit olur. Bazen ruhsat olanı yapmak, daha iyi olur. Yolcunun oruç tutmaması böyledir. Yolcu, orucu tutarak hastalanır, ölürse,
günaha girer.”
Muhtar kitabının şerhi olan İhtiyar kitabında
diyor ki: “Farzları yapamayacak kadar zayıflatan
riyazet, yani az yemek caiz değildir. Kendinin ve
çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar, çalışıp kazanmak farzdır.
Bu niyet ile çalışan kimse, borcunu ödeyemeden
Nablusî'nin Hadikatü'nnediyye şerhu't-tarikati'lMuhammediyye kitabının
ikinci cildinin yazma
nüshasının ilk iki sayfası
(sağda) ve matbu ilk
sayfası (solda). Yazma
nüsha Mısır Evkaf
Vezareti Merkez
Kütüphanesi Yazmalar
Kısmı No: 84'de
kayıtlıdır.
ölürse, azap çekmez. Hadis-i şerifte; “Her erkeğin çalışıp kazanması farzdır.” buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak caizdir. Âdem Aleyhisselam buğday eker ve ekmek yapardı. Nuh
Aleyhisselam neccar, marangoz idi. İbrahim Aleyhisselam kumaş tüccarı idi. Davud Aleyhisselam,
önce koyun güderdi. Sonra ticaret yaptı. Sonra
cihat yaptı. Asker idi. Ebu Bekr-i Sıddîk, kumaş
tüccarı idi.
Ömerü'l-Faruk kösele dikerdi. Osman-ı Zinnûreyn gıda maddeleri ithalatçısı idi. Hazreti Ali
işçilik ve cihat yapardı. Çoluk çocuğunun bir yıllık
nafakasını toplayacak kadar çalışmak, mubahtır.
Müslümanlara yardım için cihat etmek için fazla
çalışıp kazanmak müstehaptır, iyidir. Hadis-i şerifte; “İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır.” buyuruldu.”
“Gösteriş için övünmek için kazanmak tahrimen mekruhtur. Mülteka kitabında ise açıkça haramdır denildi. Çalışmak rızkı arttırmaz. Rızkı veren,
Allahü
tealadır.
Çalışmak,
sebebe
yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir.
Çalışan insan beş türlü olur: Birincisi, rızkın
yalnız çalışmaktan geldiğine inanır. Kâfirler böyledir. İkincisi, rızkın Allah'tan geldiğine ve çalışmanın sebebe yapışmak olduğuna inanır. Çalışırken, Allahü tealaya asi olmaz. Haram işlemez.
Hâlis, salih Müminler böyledir. Üçüncüsü, rızkın
Allah'tan geldiğine inanır ise de çalışırken Allahü
tealaya asi olur. Fasık Müminler böyledir. Dördüncüsü, rızkın hem Allah'tan hem de çalışmaktan
geldiğini sanır. Müşrikler böyledir. Beşincisi, rızkın
yalnız Allah'tan geldiğini bilir. Fakat rızkı verir mi
vermez mi bilmez. Münafıklar böyledir.
Tatarhaniyye fetva kitabında diyor ki: Camide,
evde kapanıp hep ibadet etmek ve yiyip, içip, evlenmek, gezmek gibi eğlenceleri ve helal kazanmayı terk etmek, tahrimen mekruhtur.
“Âlimler; “İbadetlerde aşırı gitmemeli, kendini
sıkıntıya düşürmemeli.” buyurdu. Bu sözleri, bütün
ümmet için farz, vacip veya sünnet olan şeylerdedir. Her Müslümanın böyle yapması lazımdır.
Tasavvufçuların çektikleri sıkıntılar ise nafile ibadettir. Herkesin yapması lazım değildir. Kur'an-ı
Kerim'de Tegabün suresi 16. ayet-i kerimesinde
mealen; “Gücünüz yettiği kadar, Allah'tan korkunuz!” buyuruldu. Allahü teala, Peygamberine;
“Mekke dağlarını altın yapayım ister misin?” buyurunca bu altınları Allah yolunda ve düşmanlarla
cihat için kullanmayı düşünmedi, istemedi. Güçlük
çekmeyi arzu eyledi. Tebük Gazası'nda ise; “Bu
orduya lazım olanları getirene Cennet'i müjdeliyorum.” buyurarak, Eshabından yardım istedi. Resulullah'ın uzun günler orucunu bozmadığı
ve açlıktan mübarek karnına taş bağladığı kitaplarda yazılıdır. Mübarek ayakları şişinceye kadar
geceleri çok namaz kıldığı da bildirilmiştir. Mübarek zevceleri de böyle çok ibadet yaparlardı. Fakat
ümmetine çok merhamet ettiği için onların böyle
sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat
ile emrederdi. Kendisi azimet ile ibadet yapardı.
Din demek, yalnız emir demek değildir. Ruhsat
ile azimetin ikisi de dindir. “Allahü tealanın helal
ettiklerini, kendinize haram etmeyiniz!” mealindeki Maide suresi 87. ayet-i kerimesi; (ruhsat,
izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram
etmeyip de terk eder, çekinirseniz züht olur, iyi
olur. Yapması ise günah olmaz) demektir. Hadisi şerifte; “Sünnetimi kabul etmeyen benden değildir!” buyuruldu ki ruhsat, izin verdiğim şeyleri
kabul etmeyip kendine sıkıntı veren benden değildir demektir.
Tasavvuf büyükleri, ruhsat ve azimetten, ikincisini seçmişlerdir. Ruhsat ile amel etmeyi de inkâr
etmemişlerdir. Herkese ruhsat ile amel etmeyi
emretmişlerdir. Resulullah da böyle yapardı. Tasavvuf demek, Kitaba ve sünnete uymak, bidatlerden sakınmak, tasavvuf büyüklerine saygılı olmak, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan
ameli terk etmektir. Ehl-i Sünnet âlimleri, azimet
ve vera ile hareket ettiklerinden, bir haram işlememek için yetmiş helali terk ederlerdi. Ebu Bekri Sıddîk buyurdu ki: “Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helali terk ederdik.”
Resulullah Efendimiz Hazreti Ebu Hüreyre'ye;
“Vera üzere ol ki insanların en abidi olursun!”
buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki din demek, yalnız
ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azimet,
züht ve vera da dindendir.
Nablusî'nin günlük okuduğu Evrad'ının ilk sayfası
(sağda) ve ikinci sayfası (solda).
Riyazetin, açlık çekmenin tahrimen mekruh
olması, buna dayanamayanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü kendini
tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhanî kuvvetleri,
bu tehlikeyi önleyenler için riyazet çekmek caiz
ve faydalı olur.
Rehberin, yol göstericinin lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan rehber, talebenin sıhhatini, mizacını, ruhunun kuvvetini anlar.
Ona uygun olan miktarda riyazet etmeyi emreyler.
Onu tehlikeden korur. Kâmil olan rehber, hem beden, hem ruh ve hem de din mütehassısıdır. Resulullah Efendimizin vârisi, vekilidir. Kâmil olan
rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, İslamiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir.
Farzı terk etmeye sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur. Nafile ibadetleri
izinle yapmak, bunun için lazımdır.
Keşfü'n-nur an eshabi'l-kubur adlı risalesinin yazma
ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Yazma
nüsha İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından neşredilmiştir.
Dört mezhepten
birine tabi
olmanın vacip ve
telfikin bâtıl
olduğunu
bildiren
Hulasatü't-tahkik
fî beyanı
hükmi't-taklid
ve't-telfik adlı
risalesinin kapak
sayfası. Hakikat
Kitabevi
tarafından
1986'da
İstanbul'da
neşredilmiştir.
Resulullah ümmetine çok merhametliydi. Miraç
gecesi, elli vakit namazın beş vakte inmesini diledi.
Ümmetine sıkı emirler gelmesine yol açmaması için
eshabının sıkıntılı riyazetler yapmalarına izin vermezdi. O'nun, ümmetine çok faydalı olacak ibadetleri
bildirmeyeceği ve yapılmalarını önleyeceği düşünülemez. Her şeyin en iyisini, en faydalısını söylemiş,
yapmış ve yaptırmıştır. Ruhsat ile amel, aşırı ve
noksan olmaksızın kulluk etmek, bütün ümmeti için
faydalı olacağından, bunları açıkça yapmış ve emreylemiştir. Eshabının yükseklerine ise gizli bilgiler
ve ibadetler öğretmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Bakara
suresi 282. ayetinde mealen; “Allah'tan korkunuz!
Böylece, size çok şeyler öğretir.” buyuruldu. Bu
“çok şeyler”, ilahî marifetler, gizli bilgilerdir. Hadisi şerifte; “İlmin, inceleri ve gizlileri vardır. Bunları
ancak Allah adamları bilir. Bildiklerini söylerlerse, cahiller bunlara inanmazlar.” buyuruldu.
Kenzü'l-hakki'l-mübin fî ehadisi'l-mürselin adlı eserinin
yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Ümmü'l-kura
Üniversitesi Kütüphanesi No: 21129'da kayıtlıdır.
İmam-ı Kastalanî'nin Mevahib kitabında yazılı
olan miraç hadisinde; “Rabbim bana başka
başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü bu ilmi benden başka hiç
kimse anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi.” Görülüyor ki Resulullah Efendimiz, Allahü tealanın bana bildirdiği ilim, yalnız
ümmetin hepsine bildirilmesi emrolunan ilimdir
buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resulullah'ın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim “Velayet ilmi”
yani tasavvuf ilmidir. Bu ilim, İslamiyetin bâtınını
ve hakikatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takva
ile elde edilir. Ayet-i kerimede, Hızır Aleyhisselam
için; “Ona bizden ilim verildi.” buyuruldu. Bu
ayet-i kerime, velayet ilmini bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emrolunan İslamiyet bilgileri, Resulullah'ın mübarek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, velayet marifetleri de
onun mübarek kalbinden çıkıp kalblere akmaktadır. Bunun içindir ki Ebu Hüreyre; “Resulullah'tan
iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim, ikincisini bildirmiş olsam, anlayamaz, beni öldürürsünüz.”
dedi. Birincisi, “İlm-i zahir”dir. İkincisi, “İlm-i
bâtın”dır. Bunu ancak evliya ve sıddîklar bilir.
Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için riyazetler çekiyor, mücahedeler yapıyorlar. İlm-i zahirde, sahte ve yalancı ilim adamları olduğu gibi,
sahte ve bozuk kimseler tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına
düşmemek için onları tanımak lazımdır. Bunun için
de İslamiyeti iyi öğrenmek lazımdır. Doğru ile yanlışı
ayıran biricik ölçü, İslamiyettir. İslamiyete uyan bir
kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat bu yolda ilerlemek için kâmil olan rehberin, yol
gösterici olgun velînin kontrolü lazımdır. Kâmil olan
rehber, kalb ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti
ve zikri seçer, yaptırır. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de; Bakara suresi 10, Maide suresi 52, Enfal
suresi 49, Tevbe suresi 125, Hac suresi 53, Ahzab
suresi 12, 32 ve 60. ve daha birçok ayet-i kerimelerde mealen; “Kalblerinde hastalık vardır.” buyuruyor. Bu hastalığın tedavisi, Resulullah'ın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya
lüzum kalmıyordu. Eshab-ı Kiram'ın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resulullah'ın mübarek kalbinden
feyiz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine
kavuştular. Kendilerinden sonra gelen evliyanın
hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra
gelenler, Resulullah'ın sohbetine kavuşamadıkları
için riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalb hastalıklarından kurtulmaya çalışmışlardır. İlm-i bâtın, ilm-i zâhirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, “Ulemai rasihîn” denir. Resulullah'a vâris olan ulema, yalnız
bunlardır. Riyazet, sıkıntı çekerek kalblerini tedavi
edenler, ilm-i batına kavuşunca riyazeti bırakırlar.
Yalnız farzları, sünnetleri yaparlar. Eshab-ı Kiram
gibi bâtınları ile de kalbleri ile de ibadet ederler.
Pazarda alış veriş etmeleri, onların bâtın ibadetlerine zarar vermez. Allahü tealayı bir an unutmazlar.
Kur'an-ı Kerim'de bunlar övüldü. Nur suresi 37.
ayetinde mealen; “... Alış verişleri, Allah'ı unutturmaz!” buyuruldu. Eshab-ı Kiram, riyazet çekmeden bu dereceye kolayca ve az zamanda yükseldiler. Hazreti Ömer, ilk sohbetinde yükseldi.
Eshab-ı Kiram'a riyazet çekmeleri için izin verilseydi, din âlimleri, mezhep imamları, onların riyazetlerini kitaplarına yazarak, bütün Müslümanların
böyle yapmaları lazım olurdu.”
“Hadis âlimlerinden Muhammed bin Abdullah
Hakim Nişaburî'nin Müstedrek kitabında bildirdiği
hadis-i şerifte; “Deccal zamanında bulunan Müminlerin gıdası, meleklerin gıdası gibi, tesbih
ve takdis etmek olur. Allahü teala, o zaman
tesbih ve takdis edenlerin açlığını giderir.” buyuruldu. Bu da gösteriyor ki Allahü teala, dilediği
kullarına öyle hâl verir ki yemeğe, içmeye ihtiyaçları kalmaz. Deccal zamanında, bütün Müminlere
bu hâli ihsan edecektir. Deccal'ın fitnelerinden biri
şudur ki uğradığı şehirlere; “Bana ibadet ediniz,
bana uyunuz!” diyecek. Ona uyarlarsa, göğe emrederek yağmur yağacak, yere emrederek ekin
çıkacaktır. Ona uymazlarsa, emredip hiç yağmur
yağmayacak ve yerden ot bitmeyecektir. Herkes
aç kalacaktır. Hadis-i şerif, bu fitnenin Müminlere
zarar vermeyeceğini bildiriyor. Müminler tesbih
okuyarak, açlık duymayacaklardır.
Züht, sabır, riyazet, açlık gibi sıkıntı çekmenin
İslamiyete uymadığını zannetmemelidir. Çünkü
İslamiyet, bedene eziyet ve zarar veren şeyleri
yasak etmiştir. Bu riyazetler, tasavvufçulara zarar
vermemektedir. Bunlar da İslamiyetin her hükmü
gibi, Resulullah'tan gelen İslam dininden bir parçadırlar. Bu işleri ve bunları yapan evliyayı inkâr
etmek, dinin bir parçasını inkârdır.
Tasavvufçular riyazet yapıyor diyerek, bunları
Peygamberlerden, hatta Eshab-ı Kiram'dan daha
üstün sanmamalı ve daha üstün tutmamalıdır. Evliyanın hiçbirine de dil uzatmamalıdır. Evliyanın büyüklüğünü anlayamadığı için kusuru kendinde bil
Lem'anü'lberki'n-Necdî
şerhu tecelliyatı Mahmud
Efendi Üsküdarî
adlı eserinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Tokyo Şarkiyat
Yazmaları
Enstitüsü
Kütüphanesi
No: 1723'de
kayıtlıdır.
melidir. Hadis-i şerifte; “Kendi ayıplarını, kusurlarını düşünmekten, başkalarının ayıplarını araştırmayana müjdeler olsun!” buyuruldu. Sehl bin
Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Günahların en kötüsü,
Müslümana kötü gözle bakmaktır. İnsanların çoğu,
bunu günahtan saymazlar. Tövbesini hiç yapmazlar.” Bir kimse, evliyanın hepsine hüsn-i zan edip
övse, yalnız bir velîyi, dinimize uygun bir sebep
göstermeden kötülese, o hüsn-i zanlarının hiç faydası olmaz. Evliyanın hepsini tasdik etmeyen kimse,
velî olamaz. Allahü tealanın bir velîsini, kötü gözle
bakarak inciten kimse, dinin bir parçasını kötülemiş
olur. Ebü'l-Mevahib Şazilî buyurdu ki:
“Zamanındaki evliyaya saygılı olmayan,
Evliya defterinden silinir heman.”
Muhyiddin-i Arabî buyurdu ki: “Evliyaya ve ilmi
ile âmil olanlara düşmanlık etmenin küfür olduğunu, büyüklerin çoğu bildirmiştir.” Abdülvehhab-ı
Zehairü'l-mevaris fi'd-delaleti alâ mevadii'l-ehadis adlı
eserinin kapak sayfası (sağda) ve Şerhu Cevahirü'nnusus fî halli kelimati'l-Füsus li'ş-Şeyh Muhyiddin
ibni'l-Arabî adlı eserinin kapak sayfası (solda).
İzahü'l-maksud
min mânâ
vahdeti'l-vücud
adlı eserinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Ümmü'l-kura
Üniversitesi
Kütüphanesi
No: 1683'de
kayıtlıdır.
Şa'ranî'nin üstadı, Aliyyü'l-Havvas buyurdu ki: “Evliyadan ve ulemadan birine düşman olandan
uzaklaşmak lazımdır.” Velîye ve âlime karşı gelmek, dalalettir. Kendini helak etmektir.
Allahü tealanın velîleri, ilmi ile âmil olan âlimlerdir. Bunlardan ölü veya diri olan birisini dil veya
kalb ile inkâr etmek, açık bir küfürdür. İnkar edenin
imansız olacağını bütün Müslümanlar söz birliği
ile bildirmişlerdir. Müslümanların bütün mezheplerine göre imansız olurlar. Çünkü bu, din-i İslam'ı
inkâr etmektir. İnkar eden, cahil ve ahmak olduğu
için bu inkârının, çirkinliğini, bozukluğunu anlamamaktadır. Bâtıl ve bidat olan ve kendine göre çirkin
olan bir şeyi inkâr ettiğini zannetmektedir. Velînin
işini ve sözünü böyle sanarak, bu tehlikeye düşmekte, ona fasık veya kâfir, zındık demektedir.
Halbuki Allah'ın velîsi, bu cahilin kötülediği şeylerden çok uzaktır. Sözleri ve işleri İslamiyete uygundur. Taat ve kurbettir. O cahil ise inat etmekte,
evliyanın ilimlerini, sıddîkların marifetlerini anlamamaktadır. Kalbi ölmüş, hakikati göremiyor. Küfür, dalalet ve zındıklık çukuruna kendisi batmıştır.
Keşfü's-sirri'l-gamid
fî şerhi Divan-ı İbn-i
Farıd adlı eserinin iç
kapak sayfası
(sağda), mukaddime
sayfası (ortada) ve ilk
sayfası (solda).
Tevhit ehli olduğunu, taat yaptığını, insanlara ilm
ve feyiz verdiğini sanıyor. Kıyamet günü küfrünün
cezasını bulacak, zulümlerinin, iftiralarının azaplarını çekecektir. Dünyada kendine ve benzerlerine
kâfir demiyor. Çünkü hepsi inkârda ortaktırlar. Kendilerini Müslüman sanıyorlar. Halbuki Müslümanlar,
bunların imansız olduklarını bilmektedir. Çünkü
Müslümanlar, Allah'ın evliyasına ve onların doğru
hâllerine inanıyorlar. İnkar edenlerin anlamamaları,
bilmemeleri özür olmaz. Çünkü dinini bilmemek
özür değildir. Bunların evliyayı bilmemeleri, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Mecusîlerin ve putlara tapanların, Muhammed Aleyhisselam'ın hak dinini
bilmemeleri gibidir. Onların bilmemeleri özür olmadığı gibi, bunların bilmemesi de özür olmaz.
Peygamberler ve evliya, ne kadar yüksek olurlarsa olsunlar, Allah'a kul olmaktan kurtulamazlar.
Harika, keramet hâsıl olmasında, kulların hiç tesiri
olmadığı gibi, âdet üzere yaratılmakta olan şeylerde de tesirleri yoktur. Her şeyi, yalnız Allahü
teala yaratmaktadır. Evliyanın ve Peygamberlerin,
hiçbir şeyin yaratılmasında tesirleri olmaz. Fakat
Allahü teala, evliyasını ve Peygamberlerini, başka
kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği
nimetlerini, bunlara ihsan etmiştir. Allahü teala, her
insanın istekli işlerini, insanların istemelerinden
sonra dilerse yaratmaktadır. İnsanların istediği şeyleri, O istemezse yaratmaz. İnsanların istedikleri
bazı şeyleri, O da hep istemekte ve hep yaratmaktadır. Mesela, insan kolunu kaldırmak, gözünü
kırpmak isteyince o da hemen istemekte ve hemen
onun kolunu kaldırmaktadır. İstememesi pek nadirdir, insanların bazı isteklerini ise O nadiren istemekte ve yapmakta ve çok zaman istemeyip yapmamakta, yani yaratmamaktadır. Dünyadaki
isteklerimizin çoğu böyledir. Fakat bu da insandan
insana değişmekte olduğu her gün görülmektedir.
İşte Allahü teala, evliyasının ve Peygamberlerin
isteklerinin çoğunu, kol kaldırmak ve göz kırpmak
gibi, hemen dilemekte ve yaratmaktadır. Bu onlara
karşı, Allahü tealanın bir ihsanıdır. Burada, evliyanın birbirlerine göre farkları olduğu gibi, hiçbir veli,
hiçbir peygamber derecesine varamaz. Hiçbiri
dünyaya değer vermedikleri için Allahü tealadan
dünya için bir şey istemezler. Dünyadan her istedikleri de ahiret için ve Allah içindir.”
“İlm-i zahirden birkaç şey öğrenip ilm-i bâtından
bir şey bilmeyenler, tasavvuf kitaplarını okuyunca
ariflerin sözlerini küfür ve dalalet sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. Böylece
Muhyiddin-i Arabî, Ömer bin Farıd, Abdülkadir-i
Geylanî, Celaleddin-i Rumî, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Ahmed Ticanî, Abdülvehhab-ı Şa'ranî ve Şerefeddin-i Busayrî gibi tasavvuf büyüklerini beğenmiyorlar. Bâtın ilimlerine inanmıyorlar. Batın
bilgilerine inanmayan ise Muhammed Aleyhisselam'ın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bidat ve dalalet ehli, yani sapık denir. İmanlı
görünür ise de münafık gibidir. İmam-ı Süyutî'nin
ve Hatib'in bildirdikleri hadis-i şerifte; “Din bilgisi
iki kısımdır: Biri kalbde olan faydalı bilgilerdir.
İkincisi, dil ile anlatılan zâhir bilgilerdir.” buyuruldu. Yine Süyutî'nin ve Deylemî'nin bildirdikleri
hadis-i şerifte; “Bâtın bilgileri, Allahü tealanın
sırlarından bir sırdır. O'nun hükümlerinden bir
hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir.” buyuruldu. İmam-ı Malik buyurdu ki: “İlm-i zâhire malik
olan, ilm-i bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse
ilmi ile amel ederse, Allahü teala ona bâtın bilgisi
ihsan eder.” Ali bin Muhammed Vefa'nın arifane
sözlerine şaşırıp kalan İmam-ı Ömer Bülkinî, bunları nereden öğrendin deyince; “Allah'tan korkunuz! Allahü teala, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir.” mealindeki Bakara suresinin
282. ayet-i kerimesini okudu. Ebu Talib-i Mekkî buyurdu ki: “İlm-i zâhir ile ilm-i bâtın, birbirlerinden
ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Batın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.
Zahir ilimleri, âlimin sözünden öğrenilir. Kulaklara
kadar gidip kalblere girmez.” Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.” buyuruldu. Bu
âlimler, yalnız zâhirî ilim sahibi olanlar değildir. Bu
âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan,
Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki
âlimlerdir. Zâhirî ilim sahiplerinin niyetleri hâlis olmadığı ve şehvetlerinin pençesinden kurtulmadıkları için ilmin nuru kalblerine girmez. Beyinlerine
işlemez. Bunların kalblerini, beyinlerini Cehennem
ateşi temizleyecektir. İmam-ı Münavî, İmam-ı Gazalî'den haber veriyor ki: Ahiret bilgisi iki türlüdür.
El-Mearifü'l-gaybiyye fî şerhi ayniyyeti'l-ciliyye adlı
eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Ümmü'lkura Üniversitesi Kütüphanesi No:20729'da kayıtlıdır.
Biri keşif ile hâsıl olur. Buna; “İlm-i mükaşefe” ve
“İlm-i bâtın” denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak
için sebepler, vesilelerdir. İkincisi “İlm-i muamele”dir.
Ariflerden çoğuna göre ilm-i bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan
nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bidat
veya kibir bulunan kimseye bâtın ilmi nasip olmaz.
Dünyaya düşkün olan ve hep nefsinin isteklerine
uyan da çok şey öğrense de bâtın bilgisinden hiçbir
şeye kavuşamaz. Bâtın bilgisi, temizlenmiş kalblerde hâsıl olan bir nurdur. Peygamberimiz; “Öyle
ilimler vardır ki çok gizlidirler. Bunları, ancak
marifet sahipleri bilir.” buyurdu. Bu hadis-i şerif,
bâtın ilimlerini göstermektedir. İmam-ı Malik'in, ilm-i
bâtına kavuşturur dediği zâhir bilgisi, onun zamanındaki, kendisi ile amel olunan ilimdir. Şimdi, dünyalığa kavuşmak, şöhret sahibi olmak için öğrenilen
şeyler değildir. Allahü tealanın emir ve yasaklarını
doğru yapabilmek için herkese lazım olan ilm-i hâl
bilgileri az zamanda ve kolayca öğrenilebilir. Bununla amel edince ilm-i bâtın hâsıl olabilir.
Bâtın ilimlerine kavuşmamış olan din adamları,
bilmedikleri ilimlere inanmıyorlar. Bâtın ilmi olarak
anladıkları ve söyledikleri de kendi gibi bir cahilden
işittikleri veya bâtın âlimlerinin kitaplarından okuyup
ezberledikleri şeylerdir. Paslı kalbleri açılmamış,
rahmanî nura kavuşmamışlardır. Kendilerini bâtın
âlimi sanan bu cahiller, akıllarının esiridirler. O büyüklerin bildirdiklerini, kısa akılları ile ölçerek yanlış
anlamaktadırlar. Kur'an-ı Kerim'i ve hadis-i şerifleri
de böyle yanlış anlıyorlar. Bozuk, zararlı tefsir kitapları yazarak Müslümanları felakete sürüklüyorlar.
Nur suresinin; “Allahü teala bir kimseye nur vermezse, o münevver olamaz!” mealindeki 40.
ayet-i kerimesi bunları göstermektedir.
“Cemaat rahmettir. Yani Müslümanların hak
üzerinde birleşmeleri, Allahü tealanın, merhamet
Mevlid adlı eserinin yazma nüshasının ikinci varakı.
Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi No:
4978'de kayıtlıdır.
etmesine sebep olur. Tefrika (bölünmek) ise azaptır. Yani, Müslümanların topluluğundan ayrılmak,
Allahü tealanın azap yapmasına sebep olur. Demek ki her Müslümanın doğru yolda olanlara katılması lazımdır. İmanı doğru olanlar az olsa dahi,
bunlara katılmalı, bunlar gibi inanmalıdır. Doğru
yol, Eshab-ı Kiram'ın yoludur. Bu yolda olanlara;
“Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat.” denir. Eshab-ı Kiram'dan sonra ortaya çıkan bâtıl, bozuk kimselerin
çok olması, insanı şaşırtmamalıdır. İmam-ı Beyhekî buyuruyor ki: “Müslümanlar bozulduğu zaman, bunlardan önce olanların doğru yoluna sarılmalısın! Bir kişi kalsan bile, o yoldan
ayrılmamalısın!” Necmeddin-i Gazzî buyuruyor
ki: “Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat” demek, Resulullah'ın
ve Eshab-ı Kiram'ın gittikleri doğru yolda bulunan
âlimler demektir. “Sivad-ı a'zam” yani İslam âlimlerinin çoğu böyleydiler. Hak olan cemaat, yetmişüç fırka içinde, Cehennem'den kurtulacağı bildirilmiş olan fırka-i nâciye bunlardır. Kur'an-ı
Kerim'de; “Parçalanmayınız!” buyuruldu. Bu
ayet-i kerime, itikatta, inanılacak bilgilerde parçalanmayınız demektir. Âlimlerin çoğu, mesela Abdullah ibni Mes'ud, böyle olduğunu bildirmiştir.
Yani nefislerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayınız demektir. Bu
ayet-i kerime, fıkıh bilgilerinde ayrılmayınız demek
değildir. Ayet-i kerime, bozgunculuk olan ayrılmayı
yasaklamaktadır. Bu ise akaitteki, inanılacak şeylerdeki ayrılıktır. Ahkâmda, amellerde olan içtihat
bilgilerindeki ayrılık böyle değildir.
Çünkü bu ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki,
ibadetlerdeki ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı Kiram da günlük işleri açıklayan bilgilerde
birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat itikat bilgilerinde
ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte; “Ümmetimin ayrılığı rahmettir.” buyuruldu. Dört mezhebin amel,
iş bilgilerinde ayrılması böyledir. Şimdi dört mezhep
olması, Allahü tealanın hidayeti ve rahmetidir. Hepsi
sevap kazanmıştır. Kıyamete kadar, bu mezheplerde olanların ibadetlerine verilen sevapların bir
misli de bunların mezheplerinin imamlarına verilmektedir. Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisas
kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; bir kısmı
hadis, bazısı tefsir, birçoğu da fıkıh ve Arabî ilimlerde yetişmişlerdir. Arabî bilgilerde birçok âlim yetişmiştir. Tasavvufçuların riyazet çekmekte ve talipleri yetiştirmekte, ayrı yol tutmaları da yani çeşitli
yolların meydana gelmesi de bu hadis-i şerife uygun olmaktadır. Necmeddin-i Kübra; “İnsanları Allahü tealaya kavuşturan yollar, insanların sayısı
kadardır.” buyurdu. Bu söz de talipleri yetiştirmek
yolunu bildiriyor. Yoksa itikatlarında hiçbir ayrılık
yoktur. Bütün evliyanın itikatları, imanları birdir.
Hepsi, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadındadır. Sanat
sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da öyle
rahmettir. Fakat itikatta ayrılmak, parçalanmak,
böyle değildir. Çünkü Resulullah Efendimiz; “Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır.” buyurdu.”
“Resulullah Efendimiz; “Kişi, sevdiği ile beraber olur.” buyurdu. Müslim kitabında bildirildiği
üzere, bir kimse, Resulullah'a kıyameti sorunca;
“Kıyamet için ne hazırlık yaptın?” buyurdu. O
kimse; Allah'ın ve Resulünün sevgisini hazırladım
deyince; “Sevdiklerinle beraber olursun.” buyurdu. İmam-ı Nevevî, bu hadis-i şerifi açıklarken;
“Bu hadis-i şerif, Allahü tealayı ve O'nun Resulünü
ve salihlerin ve hayır sahiplerinin dirilerini ve ölülerini
sevmenin kıymetini, faydasını bildiriyor.” dedi. Allahü tealayı ve O'nun Peygamberini sevmek demek, emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak,
bunlara karşı edepli, saygılı olmak demektir. Salihleri severek onlardan faydalanmak için onların
yaptıklarını yapmak lazım değildir. Çünkü onların
yaptıklarını yaparsa, o da onlardan olur. Hadis-i
şerifte buyuruldu ki: “Bir kimse, bir cemaati sever.
Fakat onlardan olmaz.” Onlarla beraber olmak,
onların derecesine yükselmek demek değildir. Hadis-i şerifte; “Bir cemaati seven kimse, onların
arasında haşr olunur.” buyuruldu. Ebu Zer; “Ya
Resulallah! Bir kimse, bir cemaati sevse, fakat onların yaptıklarını yapmasa, nasıl olur? dedikte; “Ya
Eba Zer! Sevdiklerinle beraber olursun.” buyurdu. Fakat Hasan-ı Basrî buyuruyor ki: “Bu hadis-i şerifler seni yanıltmasın! Sen iyilere, ancak
onların iyi amellerini yapmakla kavuşabilirsin! Yahudiler ve Hıristiyanlar, Peygamberlerini sevdiklerini
söylüyorlar ise de onlar gibi olmadıkları için onların
yanına gidemeyeceklerdir.” İmam-ı Gazalî bunun
için; “Onların iyi amellerinden birkaçını veya hepsini
yapmadıkça, yalnız sevmekle, onların yanına kavuşulamaz.” dedi.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki bir cemaati seven
kimse, üç nevi olabilir: Onların bütün amellerini ve
ahlâkını edinmiştir. Yahut hiçbirini edinmemiştir.
Yahut da birkaçını yapar. Başkalarını yapmayıp
bunların tersini yapar. Hepsini yapabilen, onlardan
olur. Onlarla olur. Onlara olan sevgisi, onu da tam
onlar gibi yapmıştır. Muhabbetin en yüksek tabakasına erişmiştir. Elbet onlardan olur. Sevdiklerine
hiç uymayan, onlara hiç benzemeyen kimse, onlardan hiç olamaz. Sevdiklerinin birkaç ameline
uyan kimseye gelince imanda uymamış ise onlardan olamaz. Onları seviyorum demesi hiç doğru
değildir. Onun kalbinde, onlara sevgi değil, düşmanlık vardır. Din düşmanlığından daha büyük
düşmanlık olmaz. Yahudilerin ve Hıristiyanların,
Peygamberleri seviyoruz demeleri böyledir. Kişi,
sevdikleri gibi inanıp taat ve ibadetlerde, onlara
tam uymazsa, beğenmediği için uymamış ise seviyorum demesinin yine faydası olmaz. Onlarla birlikte olamaz. Gücü yetmediği, nefsine hâkim olamadığı için hepsine uyamamış ise onlarla birlikte
olmasına mâni olmaz. Hadis-i şerifler, bu ikinci
kısmı bildirmektedir. Bir cemaati seven, fakat tam
onlar gibi olmayan kimseye karşı söylenmiştir. Ebu
Zer hadisi, bunu açıkça bildirmektedir. Bu hadis-i
şerif, Müslümanları çok sevindirmektedir. 183 (m.
799) senesinde Kûfe'de vefat etmiş olan Muhammed bin Semmak, son nefesinde; “Ya Rabbî! Sana
hep isyan ettim. Fakat sana itaat edenleri hep sevdim. Beni bu sevgime bağışla!” diyerek dua etti.”
“Resulullah; “Kişi, sevdiği ile birlikte olur.”
buyurdu. Selef-i Salihîn'i, yani Ehl-i Sünnet âlimlerini sevsek, onlar gibi olmasak bile, bu hadis-i
şerifteki müjdeye kavuşuruz. Allahü tealanın sevdiklerinin ve Allahü tealayı sevenlerin dirilerini ve
Miftahü'l-ma'iyye fî şerhi Risaleti'n-Nakşibendiyye adlı
eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Michigan
Üniversitesi Kütüphanesi Isl. Ms 539'da kayıtlıdır.
ölülerini seven kimse, büyük saadete, iyiliklere
kavuşur. Onları sevmek, mesela onların düşmanlarına karşı ve onları kötüleyen cahillere karşı,
onları savunmak, övmektir. Dünyaya düşkün olanların en kötüleri, Allahü tealanın sevdiklerini, evliyayı kötüleyenlerdir. Dünyaya düşkün olmak, bütün kötülüklere yol açar. Haset, hırsızlık, rüşvet,
kibir gibi haramlara sebep olur. Cahil din adamlarının kibirli olmaları, hep dünyaya düşkün olmalarından ileri gelmektedir. Muhyiddin-i Arabî'nin
kalbinin açılması, bâtın ilimlerine kavuşması, tasavvuf büyüklerini sevdiği, onları savunduğu için
olduğunu, kendisi bildirmektedir. Ruhü'l-Kuds kitabında diyor ki: “Elhamdülillah! Cahil din adamlarına karşı, tasavvufçuları hep savundum, ölünceye kadar da savunacağım. Bunun için kalb
bilgilerine kavuşturuldum. Onlara saldıran, isimlerini söyleyerek kötüleyen, kendisinin cahil olduğunu ortaya koyar. Bunun sonu felaket olur.”
Divanu'd-devavin adlı
eserinin yazma
nüshasının ilk iki sayfası
(sağda) ve matbu ilk
sayfası (solda). Yazma
nüshası Leipzig
Üniversitesi Kütüphanesi
Islamhs 2095'de kayıtlıdır.
Refü'r-reyb an
Hazreti'l-gayb
adlı risalesinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Princeton
Üniversitesi
kütüphanesi No:
Islamic
Manuscripts,
New Series no.
1113'de kayıtlı
mecmua
içindedir.
Muhyiddin-i Arabî, Vasiyyet-i Yusûfiyye kitabını
açıklarken diyor ki: “Resulullah'ı rüyada gördüm.
Bana; “Allahü tealanın bu nimetine nasıl kavuştuğunu
biliyor musun?” buyurdu. “Hayır bilmiyorum.” dedim.
“Ehlullah olduğunu söyleyenlere, saygı gösterdiğin
için kavuştun!” buyurdu.
Kendi kusurlarını araştırıp düzeltmeye çalışan
kimse, başkalarının ayıplarını görmeye vakit bulamaz. Hep, kendinden daha iyi olan Müslümanları
görür. Yani her gördüğü Müslümanı kendinden daha
iyi bulur. Velî olduğunu söyleyen kimsenin doğru
söylediğine inanır. Başkalarının kötülüklerini araştıran,
kendi kusurlarını görmeyen ise velîye inanmaz.
Necmeddin-i Gazzî, Hüsnü't-tenebbüh kitabında diyor ki; “Salihleri sevmek, sohbetlerinde
bulunmak, ziyaretlerine gitmek, onlarla bereketlenmek lazımdır. Evliya bunlardır.” Şah Şüca' Kirmanî buyuruyor ki: “Evliyayı sevmekten daha kıymetli ibadet olmaz. Evliyayı sevmek, Allahü
tealayı sevmeye yol açar. Allahü tealayı seveni,
Allahü teala da sever.”
Ebu Osman Hayrî diyor ki: “Evliyanın sohbetine
kavuşan kimse, Allahü tealaya kavuşturan yolu bulur.”
Yahya bin Muaz diyor ki: “Evliyanın sohbetine kavuşan sadık bir kimse, her şeyi unutur. Allahü teala ile
olur. Böyle olmazsa, Allahü tealaya hiç kavuşamaz.”
Muhammed bin Irak, Sefinetü'l-irakıyye kitabında diyor ki: Fıkıh âlimlerinden Muhammed bin
Hüseyin Beclî, Resulullah'ı rüyada görüp hangi amelin en iyi olduğunu sual etti. Resul Aleyhisselam; “Evliyaullahtan olan bir velînin yanında bulunmaktır.” buyurdu. Diri iken bulamazsak deyince: “Diri iken de
ölü iken de onu sevmek, düşünmek böyledir.” buyurdu.
İmam-ı Birgivî hazretleri dua ederken; “Ey yardımcıların en iyisi! Ey ümitsizlerin sığınağı! Ya Erhamerrahimin! Ey günahları örten merhameti bol Allah'ım! Habibin, Sevgili Peygamberin hürmeti için ve
bütün Peygamberlerin, meleklerin, Peygamberinin
Eshabının ve Tabiînin hürmetleri için günahı çok olan
bizlere acı! Suçlarımızı affeyle.” derdi. Allahü tealaya,
Peygamberi ve O'nun Eshabı ve Tabiîn'in hürmeti
için dua etmek, duanın kabul olması için bunları
vesile etmek caizdir, meşrudur. Onların şefaatini istemek olup Ehl-i Sünnet âlimleri caiz olduğunu bildirmiştir. Mu'tezile, buna inanmadı. Vesile ederek yapılan dua, o velînin kerameti olarak kabul olur. Bu da
öldükten sonra da kerametin bulunduğunu göstermektedir. Bidat ehli olan sapıklar, buna inanmıyor.
İmam-ı Münavî, Camiu's-sagîr'i açıklarken buyuruyor ki: “İmam-ı Sübkî; “Dua ederken, Resulullah'ı vesile yapmak, O'nu şefaatçi yapmak, O'ndan
yardım istemek güzel olur. Selef-i salihîn'den ve
sonra gelen âlimlerden hiç kimse buna karşı çıkmadı. Yalnız İbn-i Teymiyye bunu inkâr ederek,
doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelenlerden,
kimsenin söylemediği bir yola saptı. Ehl-i İslam arasında sapıklığı ile nam aldı.” buyurdu. Âlimlerimiz,
Resulullah'a mahsus olan üstünlükleri bildirirlerken,
dua ederken, Resulullah'ı vasıta kılmak caiz olur.
Başkalarını vasıta etmek böyle değildir dediler. Fakat
İmam-ı Kuşeyrî diyor ki: “Ma'rûf-i Kerhî talebesine,
dua ederken beni vasıta ediniz! Ben, Allahü teala
ile aranızda vasıtayım demiştir. Çünkü evliya, Resulullah'ın vârisleridir. Vâris olan, vârisi olduğu zatın
bütün üstünlüklerine kavuşur.”
Yine Hadikakitabında 153. sahifeden başlayarak
yazılanların özeti şöyledir:
Lemeatü'l-envar adlı eserinin yazma nüshasının ilk
sayfası (sağda) ve Ehlü'l-Cenneti ve Ehlü'n-Nar adıyla
basılan nüshanın kapak sayfası (solda). Yazma nüsha
Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi No: 21171/1'de
kayıtlıdır.
En-Nazarü'lmüşerrefi fî mânâ
kavli'ş-şeyh Ömer
adlı risalesinin
yazma nüshasının ilk
sayfası. Eser
Princeton
Üniversitesi
kütüphanesi No:
Islamic Manuscripts,
New Series no.
1113'de kayıtlı
mecmua içindedir.
Edille-i şer'iyye: “Edille-i şer'iyye yani din bilgilerinin kaynağı dörttür. Kitab, sünnet, kıyas ve
icma. Kıyas ile icma, Kitaptan ve Sünnetten çıkmıştır. Şu hâlde din bilgisinin ana kaynağı Kitap
(Kur'an-ı Kerim) ve Sünnettir. Bu ikisinden alınmayan her bilgi, her iş, bidattir. Bidat olan inanışlar,
bilgiler ve işler sapıklıktır. İnsanı felakete götürür.
Mesela, tasavvufçu, tarikatçı olduğunu söyleyen
kimseler, bir münkeri, yani icma ile bildirilenlere
uymayan bir şeyi yapınca; “Biz bâtın bilgilerini biliyoruz. Bu iş bize helaldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise Muhammed Aleyhisselam'dan sorup anlıyoruz. O'nun sözüne güvenmezsek,
Allah'tan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti
bizi marifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstaddan
bir şey öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Allah bilgilerine kavuşmak için kitap okumamak, mektebe
gitmemek lazımdır. Bizim yolumuz bozuk olsaydı,
nurlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi.
Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyada bize bildirilir,
doğruları öğretilir. İlim adamlarının kötü gördükleri
şeyler, bize rüyada kötülenmedi, iyi bildiğimiz için
yapıyoruz.” diyorlar. Bu gibi saçma sözler, zındıklıktır,
sapıklıktır, İslamiyet ile alay etmektir. Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere hakaret etmek, güvenmemektir. Bunlarda yanlış ve zamana uymayan
şey bulunduğunu söylemektir. Böyle bozuk sözlere
inanmamalıdır.
Ehl-i Sünnet âlimleri buyuruyor ki: İlham vasıtası ile ahkâm anlaşılamaz. Yani, Allahü tealanın,
velîlerin kalblerine verdiği bilgiler, helal ve haramlar
için delil, senet, olamazlar. Resulullah'ın mübarek
kalbine gelen ilham, her Müslüman için senettir.
Herkesin bunlara uyması lazımdır. Evliyanın ilhamı
İslamiyete uygun ise yalnız kendisine senettir. Baş
kalarına senet olamaz. İlham, Kitabın ve sünnetin
mânâlarını anlamaya yardım eder. İlham, salih
Müminlerde olur. Bidat sahiplerinin ve fasıkların
kalblerine şeytanın vesveseleri gelir. Kalbe gelen
bilgilere ilm-i ledünnî denir. Bu ilim, ruhanî veya
şeytanî olur. Birincisine “İlham”, ikincisine “Vesvese” denir. İlham, Kitaba ve sünnete uygun olur.
Vesvese, bunlara uygun olmaz. Rüya da ilm-i ledünnî gibi, Rahmanî veya şeytanî olur. Resulullah
Efendimiz, peygamber olduğu bildirilmeden önce
altı ay, rüya ile amel eyledi. Tasavvuf büyüklerinden
yüksek velî Cüneyd-i Bağdadî hazretleri; “İnsanları
Allahü tealanın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız
Muhammed Aleyhisselam'ın yoludur. Bunda başka
olan, dinler, mezhepler, tarikatlar, rüyalar çıkmaz
sokaktır, insanı saadete kavuşturmazlar. Kur'an-ı
Kerim'in ahkâmını öğrenmeyen ve hadis-i şeriflere
uymayan kimse, cahil ve gafildir. Buna uymamalıdır. Bizim ilmimiz, mezhebimiz, Kitap ile Sünnettir.”
buyurdu. Muhyiddin-i Arabî hazretleri buyuruyor
ki: “Bir velî, İslamiyete uydukça ilerler, ilhamları
artar. Fakat velîlere gelen ilhamlar, Kitap ve Sünnetin üstüne çıkamaz.”
Cüneyd-i Bağdadî'nin dayısı ve üstadı olan
Sırrî-yi Sekatî hazretleri; “Tasavvufun üç mânâsı
vardır. Birincisinde, sûfînin kalbinde Allahü tealaya
olan marifeti, verasının nurunu söndürmez. Kalbinde olan marifet nuru ile maddenin ve enerjilerinin hakikatlerini, özlerini anlar ve Allahü tealanın
isimlerinin, sıfatlarının tecellilerine kavuşur. Bedeninde olan vera nuru ile İslamiyetin ince bilgilerini anlar. Her işi, İslam ahkâmına uygun olur.
İkinci mânâsına göre sûfînin kalbinde, Kitaba ve
sünnete uymayan ilim bulunmaz. Uygun olup olmadığını, zâhir ve bâtın bilgilerinde derin âlim
Reddü'l-metin alâ müntekısi'l-Arif-i Muhyiddin adlı
risalesinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda)
ve ilk sayfası (solda). Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi
Kütüphanesi No: 1295'de kayıtlıdır.
Vesailü't-tahkik fî fedaili't-tedkik adlı risalesinin
yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk
sayfası
(solda).
Eser
Princeton
Üniversitesi
kütüphanesi No: Islamic Manuscripts, New Series no.
1113'de kayıtlı mecmua içindedir.
olup tasavvuf büyüklerinin kullandıkları kelimeleri
anlayanlar ayırabilir. Tasavvufun üçüncü mânâsına göre sûfînin kerametleri, İslam bilgilerinin
hiçbirine aykırı olmaz. İslam ahkâmına uymayan
şeyler, keramet olmaz. Bunlara “İstidrac” denir.”
buyurdu. Evliyanın, sözlerinin, işlerinin İslam ahkâmına uygun olup olmadığını her ilim sahibi anlayamaz. Tasavvuf bilgilerini iyi bilmek ve tasavvuf
büyüklerinin sözlerinin manasını iyi anlamak lazımdır. Mesela, Bayezid-i Bistamî hazretleri; “Sübhanî ma a'zama şanî.” buyurdu. Yalnız zâhirî bilgileri olanlar bu sözü; (Mahluklardaki kusurlar
bende yoktur. Benim şanım çok büyüktür) demek
sanır. Muhyiddin-i Arabî hazretleri, bu söz için;
“Allahü tealanın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi olarak bildirmektedir.” dedi. “Tenzihin
tenzihidir.” buyurdu. Bayezid-i Bistamî hazretleri,
bu sözü ile İslamiyete uygun olan bir şeyi anlatmak istemiştir. Sekr yani tasavvuf sarhoşluğu hâlinde olduğundan başka kelime bulamamış, ince
bilgilerini, herkesin anlayamayacağı kelimelerle
bildirmiştir.
Yine bu büyük velî, Bistam şehrinde, talebelerini alarak bir velîyi görmeye gittiler. Zühtü, takvası
dillerde dolaşan o kimsenin yanına gidince kıble
tarafına tükürdüğünü gördü. Selam vermeyip yanından uzaklaştı ve; “Bu adam, Resulullah'a karşı
lazım olan edeplerden birini gözetmedi. Velî olmak
için lazım olan edepleri de gözetemez.” dedi. Kıbleye karşı edepsizlik, kötü bir şeydir. Allahü teala,
namazı kıbleye karşı kılmayı emretmiştir. Kıbleye
karşı abdest bozmak yasak edilmiştir. Ehl-i Sünnet
âlimleri, yatarken ve otururken kıbleye karşı ayak
uzatmaya mekruh dedi. Allahü teala Kâbe'yi tavaf
etmeyi ve tavafta temiz olmayı emreyledi. Muhyiddin-i Arabî hazretleri buyuruyor ki: “Dualarının
kabul olduğunu söyleyen bir kimse, İslam'ın edeplerinden bir edebi gözetmezse, çok kerametleri
görülse de ona inanılmaz.” Yine Bayezid-i Bistamî
hazretleri buyurdu ki: “Bir kimse, velî olduğunu
söylerse, hatta havada oturursa, ibadetleri yapmasına ve haramlardan sakınmasına ve İslamiyete uymasına bakmadan sözüne inanmayınız.”
Zünnun-i Mısrî hazretleri buyuruyor ki: “Allahü
tealayı sevmenin alameti bütün ahlâkta ve bütün
işlerde O'nun Sevgili Peygamberi Muhammed
Aleyhisselam'a uymaktır.”
Keramet: Evliyanın kerametleri haktır, doğrudur.
Ehl-i Sünnet itikadında olan ve İslamiyete uyduğu
görülen kimselere, Allahü tealanın âdeti dışında,
(yani fizik, kimya ve biyoloji kanunları dışında) ikram
ettiği, ihsan ettiği şeylere “Keramet” denir. Bir veli,
keramet sahibi olduğunu söylemez. Keramet göstermesini dilemez. Keramet, velinin ölüsünde de
dirisinde de hâsıl olur. Peygamberler ölünce peygamberlikten ayrılmadıkları gibi, velîler de ölünce
evliyalık derecesinden düşmezler. Velîler, Allahü
tealaya ve sıfatlarına ariftirler. Kur'an-ı Kerim'de,
birçok velîlerin kerametleri bildirilmektedir. İsa Aleyhisselam babasız dünyaya gelince Hazreti Meryem'de görülen kerametler bunlardandır. Zekeriyya
Aleyhisselam Hazreti Meryem'in odasına geldiği
zaman, yanında yiyecek olduğunu görür; “Bunu
nereden aldın.” derdi. Çünkü onun yanına, Zekeriyya Aleyhisselam'dan başka kimse girmezdi. O
da; “Allahü teala yarattı.” cevabını verirdi. Eshab-ı
Kehf'in kerametleri de Kur'an-ı Kerim'de bildirilmektedir. Mağarada senelerce aç ve susuz kaldılar.
Sigara içmenin mubah olduğuna dair yazdığı Es-Sulhü
beyne'l-ihvan fî hükmi ibaheti şürbi'd-duhan adlı
risalesinin yazma nüshasının ûnvan sayfası (sağda) ve
ilk sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi MAB
Kısmı No: 103'de kayıtlıdır.
Asaf bin Berhıya'nın, Belkıs'ın tahtını Süleyman
Aleyhisselam'a getirmesi de Kur'an-ı Kerim'de bildiriliyor. Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiînin binlerce kerametleri, kitaplarda yazılıdır ve dillerde dolaşmaktadır.
Ehl-i Sünnet düşmanlarının kerametlere inanmamasına, pek de şaşmamalıdır. Çünkü kendilerinde
keramet hiç hâsıl olmadığı gibi, hocalarından, büyük
bildiklerinden de böyle şeyler görüldüğünü duymuyorlardı. (İmam-ı Necmeddin Ömer Nesefî'den kerameti sorduklarında; “Allahü tealanın, evliyasına,
yani sevdiği kullarına, âdetini bozarak, ihsanda bulunması. Ehl-i Sünnet'e göre caizdir.” buyurduğu,
İbn-i Abidin'de, mürted bahsi sonunda da yazılıdır.)
Yine İbn-i Abidin'de, evliyanın az zamanda
uzak yerlere gittikleri yazılıdır. İbn-i Hacer-i Heytemî hazretlerinin fetvalarında diyor ki: “Bir velî,
bulunduğu yerde akşam namazını kıldıktan sonra
garba doğru, keramet olarak az zamanda çok
uzağa gitse, gittiği yerde güneş batmamış olsa,
burada güneş batınca akşam namazını tekrar kılması lazım olmadığını söyleyenler çoktur. Şemseddin Remlî ise lazım olur buyurdu.” İhtiyaç olduğu zaman, yiyecek, içecek ve giyecek, hemen
hâsıl olması da çok görülmüştür. Resulullah'ın
amcaoğlu Hazreti Ca'fer Tayyar'ın havada uçtuğu
tarih kitaplarına geçmiştir. Lokman-ı Serahsî'nin
ve benzerlerinin uçtukları da meşhurdur. Su üstünde yürümek, ağaç, taş ve hayvanlarla konuşmak da çok görülmüştür. Allahü tealanın, böyle
âdetinin ve kanunlarının dışında yaptığı şeyler,
Peygamberlerde hâsıl olursa, mucize denir. Peygamberlerin diri olması şart değildir. Peygamberler
öldükten sonra da Allahü teala bunlara mucize
ihsan eder. Bunun gibi, velîler öldükten sonra da
Allahü teala bunlara keramet vermektedir. Hiçbir
velî, hiçbir nebînin derecesine yükselemez. Herhangi bir peygamber (Aleyhisselam) bütün velîlerin hepsinden daha yüksektir. Velîler, dereceleri
ne kadar yüksek olursa olsun, İslamiyetten ayrılamazlar. Yani, Allahü tealanın emirlerine ve yasaklarına uymaları ve dereceleri ne kadar yükselirse yükselsin buna devam etmeleri lazımdır.
Velîlerin en yükseği Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'tır. Bundan sonra en yükseği Hazreti Ömerü'l-Faruk'tur. Onun Müslüman olmasından önce,
Müslümanlar gizli ibadet ederlerdi. Hazreti Ömer
Müslüman olunca; “Bu günden sonra artık gizli
ibadet olunmaz.” dedi. İslamiyette, açıkça ilk ibadet eden Ömerü'l-Faruk'tur. Bu ikisinden sonra
velîlerin en yükseği Hazreti Osman-ı Zinnûreyn'dir.
Resulullah'ın Rukayye ve Ümmü Gülsüm adın
Hilyetü'z-zehebî'l-İbriz fî rıhlet-i Ba'lebek ve'l-Bikai'laziz adlı seyehatnamesinin yazma nüshasının ilk iki
sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi
No: 2014'de kayıtlıdır.
daki iki mübarek kızı ile ard arda evlendiği için (iki
nur sahibi) manasına gelen “Zinnûreyn” adı ile
şereflenmiştir. Bu iki zevcesi ölünce Resulullah;
“Bekar bir üçüncü kızım daha olsaydı, onu da
Osman'a verirdim.” buyurdu. Bundan sonra evliyanın en üstünü, Hazreti Aliyyü'l-Murtaza'dır. Resulullah Efendimiz Tebük Gazası'na giderken,
Hazreti Ali'yi, Medine'de, Ehl-i Beyt'ini korumak
için kendi yerine vekil bırakmaya razı oldu ve;
“Sen, bana Harun'un Musa'ya olduğu gibisin.
Şu kadar var ki benden sonra hiç peygamber
gelmeyecektir.” buyurmuştu. Bunun için kendisine “Murtaza” denildi. Resulullah'tan sonra bu
dördünün hilafeti, üstünlükleri sırasına göre oldu.
Bunlardan sonra evliyanın en üstünleri Eshab-ı
Kiram'ın hepsidir. Eshab-ı Kiram'ın isimlerini ve
aralarında olan muharebeleri söylerken, kalbimizin
ve dilimizin onlara karşı saygılı ve iyi olması lazımdır. Çünkü onların birbirleri ile muharebeleri,
içtihat ayrılığı idi. Onların bu işlerine de sevap
vardır. Yanılanlarına bir sevap, doğru olanlarına
iki sevap verildi. Aşere-i Mübeşşere denilen on
kişinin Cennetlik olduklarına inanırız. Bunların
Cennet'e gideceklerini, Resulullah haber verdi.
Bunlar, Dört halife (Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk,
Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali),
Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Sa'd
bin Ebu Vakkas, Sa'id bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin
Cerrah ve Abdurrahman bin Avf'tır. Resulullah'ın
mübarek kızı Hazreti Fatımatü'z-Zehra ile bunun
iki oğlu, Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin'in ve
Haticetü'l-Kübra ve Aişe-i Sıddîk'a'nın da Cennetlik olduklarına inanırız. Bunlardan başka, hiç
El-Envaru'l-ilahiyye fi
şerhi'l-Mukaddimeti'sSenusiyye adlı eserinin
yazma nüshasının ünvan
sayfası (sağda) ve ilk iki
sayfası (solda). Eser
Ümmü'l-kura Üniversitesi
Kütüphanesi No: 1292'de
kayıtlıdır.
kimsenin ismini söyleyerek Cennetlik olduğunu
kesinlikle söyleyemeyiz. Başka âlimlerin, velîerin
Cennet'e gideceklerini çok zan ederiz. Fakat kesin
söyleyemeyiz. Eshab-ı Kiram'dan sonra evliyanın
en üstünü Tabiînin üstünleridir. Onlardan sonra
Tebe-i tabiînin üstünleridir. “Rıdvanullahi teala
aleyhim ecmain.”
Yine Hadika'da sünnet-i seniyyeye yapışmak
ile ilgili olarak buyuruluyor ki:
Sünnet-i seniyyeye yapışılmasının ehemmiyetini bildiren ayet-i kerimeler: Allahü teala Kur'anı Kerim'de Âl-i İmran suresi 31. ayet-i kerimesinde
mealen buyurdu ki: “Ey Sevgili Peygamberim!
Onlara de ki; eğer Allahü tealayı seviyorsanız
ve Allahü tealanın da sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz. Allahü teala bana tâbi
olanları sever.” Yani emirlerine itaat ettiğiniz ve
Allahü tealayı sevdiğiniz iddiasında sadık iseniz
bana tâbi olunuz. Çünkü bana tâbi olmak, Allahü
tealanın sevgisinden ve O'na itaatten dolayıdır.
Eğer bana tâbi olursanız, Allahü teala sizi sever
ve günahlarınızı af ve mağfiret eder. Sizden meydana gelen günahları affetmek suretiyle sizden
razı olur ve kalblerinizdeki perdeleri kaldırır. Sizi
kendisine yaklaştırır. Allahü teala Gafur'dur, Rahim'dir. Yani sevdiği, razı olduğu kulunun günahlarını af ve mağfiret eder. Fadlı ve keremi ile ona
merhamet eder.
Bu ayet-i kerime nazil olunca hainlerin, münafıkların reisi olan Abdullah bin Übey bin Selul, arkadaşlarına; “Muhammed kendisine itaat edilmesinin Allahü tealaya itaat edilmesi gibi olduğunu
söylüyor. Hıristiyanların İsa bin Meryem'i (Aleyhisselam) sevdiği gibi bizim de kendisini sevmemizi istiyor.” demişti. Bunun üzerine; “Onlara;
“Allahü tealaya ve Resulüne itaat ediniz.” de!
Eğer (Allah'a ve Resulüne itaatten) yüz çevirirseniz, muhakkak ki Allahü teala kâfirleri sev
mez.” mealindeki Âl-i İmran suresi 32. ayet-i kerimesi nazil oldu. Yani Allahü tealaya itaat, O'nun
Resulüne itaat etmeye bağlıdır. Allahü tealaya
itaat, O'nun Resulüne itaat etmekle olur.
İmam-ı Şafiî hazretleri buyurdu ki: “Resulullah
tarafından bildirilen emir ve nehyler (yasaklar),
Allahü tealanın Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği emir
ve nehyler gibidir.”
Allahü teala Âl-i İmran suresinin 164. ayet-i
kerimesinde mealen buyurdu ki: “Allahü teala
Müminlere lütuf ve ihsanda bulundu. Çünkü
(vahiyden hiçbir şey duymamışlar iken) içlerinden, aralarından onlara ayetlerimi okuyan, onları kötü itikat ve huylardan temizleyen, Kitabı
(Kur'an-ı Kerim'i) ve Hikmeti (sünneti) öğreten
bir peygamber gönderdi. Halbuki onlar bundan önce apaçık bir sapıklık (cehalet) içerisinde idiler. Doğru yolu kaybetmişlerdi. Kör
bir durumda idiler, iyiliği bilmezler, kötülüğü
kötü görmezlerdi. İşte onlar bu durumda iken
peygamber göndermek suretiyle, onları doğru
yola hidayet etti, ulaştırdı.”
Nisa suresi 69. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Allahü tealaya ve Resulüne itaat
edenler (var ya), işte bunlar, Allahü tealanın
kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ise ne güzel arkadaş(tırlar).”
Bu ayet-i kerime, Resulullah Efendimizin azatlısı Sevban hakkında nazil oldu. Şöyle ki: Sevban,
Peygamber Efendimizi çok severdi. O'ndan ayrı
kalmaya hiç tahammül edemezdi. Birgün Resul
Aleyhisselam'ın huzuruna girdi. Rengi değişmişti.
Şiddetli bir üzüntüsü olduğu anlaşılıyordu. Resulullah ona bu hâlinin sebebini sorunca şöyle arz
etti: “Ya Resulallah! Hasta değilim. Bir yerimde
ağrı yok. Fakat sizi göremeyince kendimde şiddetli
bir yalnızlık hissediyorum. Sizi görmedikçe bu sı
kıntıdan kurtulamıyorum. Sonra ahiret hatırıma
geldikçe, orada sizi görememekten de korkuyorum. Çünkü siz diğer Peygamberlerle (aleyhimüsselam) birlikte İlliyyine (Cennet'teki çok yüksek
derecelere) yükseltilirsiniz. Sizin dereceniz pek
yüksek olduğundan, ben Cennet'e girmiş olsam
bile yine sizinle beraber olamam ve sizi göremem.
Cennet'e giremezsem zaten hiç göremem. Bu
büyük acıya ise nasıl tahammül ederim?” Bunun
üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Ayetin nüzul
sebebi hakkında başka rivayetler de olup bunlardan bazısı şöyledir:
Eshab-ı Kiram'dan birisi; “Ya Resulallah! Siz
ahirette (Cennet'te) en yüksek derecelerde bulunacaksınız. Biz ise Cennet'e girmiş olsak bile
aşağı derecelerde bulunuruz. O hâlde sizi nasıl
göreceğiz?” diye arz etti. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu.
Vahidî'nin anlattığına göre Ensar'dan bazıları
gelerek; “Ya Resulallah! Siz Cennet'te en yüksek
derecelerde bulunursunuz. Göremeyince bizler
sizi çok özleriz. O zaman ne yaparız?” diye arz
ettiler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.
Yine Rivayet edildiğine göre Ensar'dan bir zat
ağlayarak Peygamber Efendimizin huzuruna
geldi. Resul Aleyhisselam ona; “Niçin ağlıyorsun?” diye sorunca o zat şöyle cevap verdi: “Ya
Resulallah! Allahü tealaya yemin ederim ki ben
sizi canımdan, çoluk çocuğumdan ve malımdan
daha çok seviyorum. Çoluk çocuğum arasında
bulunurken sizi hatırlayınca hemen hasretiniz gönlümü dağlıyor. Göremeyince deli gibi oluyorum.
Hem siz Cennet'te diğer Peygamberlerle birlikte
en yüksek derecelerde bulunursunuz. Bizler, Cennet'e girsek bile aşağı derecelerde bulunuruz. O
zaman biz sizleri göremeyiz.” Bunun üzerine bu
ayet-i kerime nazil oldu.
Müellif, yani Abdülganî Nablusî hazretleri buyuruyor ki: “Yani Allahü tealaya ve Resulüne itaat
edenler, onları (Peygamberler, sıddîklar, şehitler
ve salihleri) görürler, onları ziyaret ederler, onlarla
beraber bulunurlar. Bunun için Allahü tealaya ve
O'nun Resulüne itaat edenler, dereceleri pek yükseklerde olan Peygamberleri göremeyecekleri
vehmine kapılmasınlar.”
Hazîn Tefsiri'nde buyuruluyor ki: “Her kim,
emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak suretiyle, O'nun Resulüne uyarsa, böyle kimseler,
Allahü tealanın kendilerine dünyada hidayet, ahirette ise Cennet'e girmekle ihsanda bulunduğu
kimselerdir. Bunlar Cennet'te Peygamberler ile
beraberdirler, onları görürler, onlarla beraber oturup kalkarlar. Fakat onların derecelerinde olmazlar. Derecelerinde olmak ayrı şey, dereceleri farklı
olup görüşmek, buluşmak daha ayrı şeylerdir.
Sıddîklar: Peygamberlerden sonra onlara tâbi
olmakta en ileride olanlar, Peygamberlerin sünnetlerine tam uyan ve bu şekilde vefat edenlerdir.
Salihler: Hayır hususunda içleri ve dışları bir
olanlardır.
Nisa suresi 115. ayet-i kerimesinde mealen
buyuruldu ki: “Hidayet yolunu öğrendikten
sonra Peygamber'e uymayıp Müminlerin yolundan ayrılanı saptığı yola sürükleriz ve çok
fena olan Cehennem'e sokarız ki o ne kötü bir
dönüş yeridir.”
Beydavî tefsiri, ayet-i kerimede geçen; “Müminlerin yolu…” lafzını, Müminlerin üzerinde bulundukları itikat ve amel diye tefsir etmiştir.
Hazîn tefsiri, “Müminlerin yolundan ayrılan...” lafzını; Müminlerin üzerinde bulundukları
imandan başkasına uyarsa, putlara ibadet
ederse... diye tefsir etmiştir.
Bidatlerin zararları: İrbad bin Sariye şöyle rivayet etti: Birgün Resulullah bize namaz kıldırdı.
Namaz bittikten sonra bize döndü. Beliğ bir nasihatta bulundu. Bu nasihattan kalbimiz ürperdi. Bu
sırada orada hazır bulunan sahabeden birisi arz
etti ki: “Ya Resulallah! Yaptığınız bu nasihat, kavminin arasından artık ayrılan, onlarla vedalaşan ve
kendisinden sonra doğru yoldan ayrılmamaları için
onlara lazım olan nasihatları yapan bir kimsenin
nasihati gibidir. O hâlde bize ne tavsiye edersiniz?”
Bunun üzerine Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu:
El-Keşfü ve'l-beyan adlı risalesinin yazma nüshasının
ilk iki sayfası. Eser Princeton Üniversitesi kütüphanesi
Islamic Manuscripts, New Series No. 1113'de kayıtlı
mecmua içindedir.
El-Mekasidü'l-mumahhisa adlı risalesinin yazma
nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi
MAB Kısmı No: 142'de kayıtlıdır.
“(Ey Müminler!) Size Allahü tealadan korkmanızı
tavsiye ederim. Yani, iş, söz ve sükutlarınız hususunda Allahü tealadan korkunuz.”
“Şühpesiz ki dinde, kıyamete kadar benim
ve Hulefa-i Raşidîn'in üzerinde bulunduğumuz
itikat ve diğer hususlara muhalif olarak ortaya
çıkarılan her şey bidattir.” (Yani din kemale erdikten sonra sanki kemale ermemiş, tamamlanmamış ve eksikmiş gibi güya bu eksikliği gidermek
için dinde yapılan yenilikler veya Resulullah'tan
sonra nefsin arzu ve isteklerine göre ortaya çıkarılan
şeylerdir.)
“Her bidat dalalettir. (O bidatin sahibi o bidat
sebebiyle doğru yolu kaybeder.) Her bidat sahibi
Cehennem'dedir.”
Cabir şöyle anlatır: “Resulullah Cumalarda, bayramlarda veya başka zamanlarda dinî ve dünyevî
faydalara dair hitap buyurup Allahü tealanın emirlerini anlatırlarken heybetli olurlar, mübarek seslerini
yükseltirler, pek tesirli konuşurlardı. Sanki başında
bulunduğu büyük bir orduyu, sabah ve akşam;
“Düşman size bir baskın yapabilir. Bu sebeple böyle
bir baskın için hazır olunuz.” diye korkutan, ikaz
eden bir kumandan gibi konuşurlardı.”
Mübarek sohbetlerinde; “Ben ve kıyamet şu
ikisi gibi (yakın) olduğu hâlde gönderildim.”
buyurup şehadet ve orta parmakları arasını bir
miktar ayırarak gösterirlerdi. “En hayırlı söz, Allahü tealanın Kitabı; en doğru yol, Muhammed
Aleyhisselam'ın yoludur. İşlerin (fiil, söz, hâl
ve itikatların) en kötüsü, dinde sonradan meydana çıkarılan (bidatler)'dır.” buyurdu.
Taberanî'deki bir hadis-i şerifte; “Bidat sahibi
bidatinden vazgeçinceye kadar, Allahü teala
tövbesini kabul etmez.” buyuruldu. Her günahtan sonra tövbe etmek lazımdır. Tövbenin doğru
olması için üç şart vardır: Günaha son vermek,
yaptığına pişman olmak ve bir daha hiç yapmamaya azmetmek, karar vermek. Eğer kul hakkı
da varsa, hakkını ödeyip helalleşmek de lazımdır.
Bidat sahibi demek, bir bidati meydana çıkaran
veya çıkmış bir bidati yapan demektir. Bidat demek, dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir sözü
veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde
sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevap beklemek demektir.
İbn-i Mace'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Bidat
sahibi bidatinden vazgeçmedikçe, Allahü teala
onun hiçbir ibadetini kabul etmez.” buyuruldu.
Dinden olan bir inanışı, ibadeti, sözü veya bir
huyu değiştiren bir kimsenin, dinde reformcunun,
doğru olan ibadetleri dahi kabul olmaz. Yani ibadetin faydalarından mahrum kalır. Bu bidatten
vazgeçmesi lazımdır.
Yine İbn-i Mace'nin bildirdiği hadis-i şerifte;
“Bir bidat, küfre yol açmasa bile bunu ortaya
çıkaranın orucu, haccı, umresi, cihadı, tövbesi
ve hiçbir iyiliği kabul olmaz. Bu kimsenin, yağdan kıl çıkar gibi, Müslümanlıktan çıkması kolay olur.” buyuruldu. Şartlarına uygun olan farzları
ve nafileleri sahih olur, borçtan kurtulur ise de kabul olmaz. Yani bunlara sevap verilmez. Bidati
küfrüne yol açarsa, yani küfre sebep olan bir söz
söyler, bir şey kullanır, bir iş yaparsa, imanı giderek, ibadetleri sahih de olmaz. Bidat sahibi, bidatini
iyi ve sevap bilir. Bunun için dinden kolay çıkar.
Bidat işleyen, bunu ibadet sanmakta, sevap beklemektedir. Günah işleyen ise günahını suç bilmekte, Rabbinden utanmakta, azabından kork
Muvaşşaha adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki
sayfası. Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi
No: 1830/8'de kayıtlıdır.
İrşadu'ş-şamil li şerhi'l-avamil adlı risalesinin yazma
nüshasının ilk iki sayfası. Eser Ümmü'l-kura
Üniversitesi Kütüphanesi No: 229'da kayıtlıdır.
maktadır. Bidatler, büyük günahtır. Fakat her günah bidat değildir.
Bidat Arapça bir kelimedir. Önceden olmayıp
sonradan ortaya çıkarılan her şey demektir. Bu
bakımdan, kelimenin lügat tarifine göre hem
âdette, hem de ibadette yapılan değişiklikler, reformlar bidat olur. Âdet demek, karşılık olarak kıyamette sevap beklenilmeyen, yalnız dünya faydasını düşünerek yapılan şey demektir. İbadet,
âdetin tersi olup kıyamette karşılığında sevap
beklenen şeydir. Eshab-ı Kiram ve Tabiîn zamanlarında bulunmayıp da sonradan meydana çıkan
her şey bidat olunca âlimler bu bidatleri, kısımlara
ayırmışlar, bunlardan haram ve mekruh olmayanlara Bidat-i hasene demişlerdir. (Hatta İmam-ı
Rabbanî hazretleri haram ve mekruh olmayanlara,
birinci asırda aslı bulunanlara bidat ismini bulaştırmadı. Bunlara sünnet-i hasene dedi. Mevlit okumak, minare, türbe yapmak böyledir.)
Fakat dinde bidat demek, Eshab-ı Kiram ve
Tabiîn zamanından sonra Resulullah'ın izni olmadan, dinde yapılan eklemeler ve noksanlıklar, yani
ibadet olarak yapılan, sevap olduğu düşünülen
değişiklikler demektir. Dinde reform da dinde bidat
demektir. Âdetlerde yapılan değişiklikler, bu bidatin
dışında kalmaktadır. Hadis-i şeriflerde kötü olduğu
bildirilen, dindeki bidatlerdir. Yani dinde reformlar,
ibadetlerde yapılan değişikliklerdir. Bunlar ibadetlere yardımcı değildirler. Hepsi ibadetleri değiştirmekte, bozmaktadırlar.
Dinde reformlar (yenilikler) ikiye ayrılır: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatlerdir. İtikatta
olan reformlar, ya içtihat ile yapılır, yani ayet-i
kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarılır yahut
akıl ile düşünce ile beğenilerek yapılır. İçtihat
yapabilmek için derin âlim, yani müçtehit olmak
lazımdır. Müçtehit, itikat bilgilerinde içtihat yaparken yanılırsa, affolmaz. Suçlu olur. Yanlış
anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş
ve cahillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden
ise bu müçtehit ve buna inananlar imandan çıkar. İmansız olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tövbe etmedikçe, Mümin ve Müslüman
olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibadetle geçirse de küfürden kurtulamaz. Açık bildirilmiş fakat
herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık
bildirilmemiş bilgilerden ise kâfir olmazlar. Bidat
sahibi, dalalet ehli yani sapık olurlar. Bu yanlış
inanışları adam öldürmek ve zina gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır. Yetmişiki
türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları
sebebi ile hepsinin Cehennem'e gidecekleri, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Müçtehit olmayan
din adamlarının, kendilerini müçtehit sanarak,
ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere mânâlar
vermeye kalkışmalarıyla veya kendi görüşleri
ile söyledikleri itikat bilgisi, açık bildirilmemiş
veya herkesin işitmediği bilgilerden olsa bile,
yanlış olursa, böyle yanlış inananlar kâfir olur.
Mesela, Resulullah'ın miraca çıktığına ve kabir
sualine, içtihat yolu ile inanmayan bir müçtehit,
bidat sahibi, yani sapık olur. Kendi aklı, görüşü
ile inanmayan, müçtehit olmayan bir din adamı
ise din bilgilerine kıymet vermemiş olacağından
imandan çıkmış olur.
İtikattaki içtihatlarında yanılmamış olan İslam
âlimlerine ve bunlar gibi doğru inanan Müslümanlara Ehl-i Sünnet veya Sünnî denir.
Yetmişiki bidat ehlinin ibadetleri sahih olsa da
kabul olmaz. İbadetlerinde, içtihat ile yapacakları
bidatleri de ayrıca suç olur.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin, ibadetlerde içtihat ile
buldukları bilgiler bidat değildir. Bu bilgileri bulur
Şerhu'l-Faiyye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki
sayfası. Eser Toronto Üniversitesi Kütüphanesi MSS
00067'de kayıtlıdır.
Nefehatü'l-ezhar ala nesemati'l-eshar kitabının kapak
sayfası (sağda) ve El-Müslimun fi zamani'l-fiten adlı
eserinin kapak sayfası (solda).
ken yanılmaları suç olmaz. Dört mezhebin imamları, bu bilgileri, İslamiyetin sahibinin izni ile İslamiyetin bildirdiği delillerden, senetlerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler, İslamiyeti değiştirmiş değil,
İslamiyete yardımcı olmuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de
ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmiş şeylerde içtihat
yapılmaz. Bunlar, olduğu gibi kabul edilir. Açık bildirilmemiş bir işi gösteren delili ararken yanılmak
suç olmaz. Fakat bir delilden çıkarılmayıp akla
uyarak yapılan ibadetler, bidat olur, sapıklık olur.
Böyle reformlar, bir müekked sünnetin ortadan
kalkmasına sebep olursa, günahı daha çok olur.
Resulullah'ın ibadet olarak yaptığı ve arasıra
bıraktığı şeylere sünnet-i hüda veya müekked
sünnet denir. Bunları arasıra yapmayanlara azap
bildirilmedi. Hiç terk etmediği ve terk edenlere
azap yapılacağını bildirdiklerine vacip denir. Arasıra yaptığı ibadetlere müekked olmayan sünnet
veya müstehap denir. Âdet olarak yaptıklarına
sünnet-i zevaid veya edep denir.
Âdetlerde değişiklik yapmak, bidat değil ise de
vera sahiplerinin bunları da yapmaması iyi olur.
Kifayetü'l-gulam fi erkani'lİslam adlı eserinin Melik
Suud Üniversitesi
Kütüphanesi No: 1743'de
kayıtlı yazma nüshasının
ilk sayfası (sağda) ve bu
eserin Reşehatü'l-aklam
adlı şerhinin yazma
nüshasının ünvan sayfası
(ortada) ve ilk sayfası
(solda). Reşahat kitabı
Köprülü Kütüphanesi MAB
Kısmı No: 469/2'de
kayıtlıdır.
Hadis-i şerifte; “Benim sünnetime ve benden
sonra Hulefa-i Raşidîn'in sünnetlerine sarılınız!”
buyuruldu. Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği
zaman, İslamiyetin bildirdiği her şey demektir. Bu
dinin sahibi olan Resul (Aleyhisselam) âdetlerde
bir şey bildirmedi. Çünkü Resulullah insanlara dinlerini bildirmek için geldi. Dünyada muhtaç oldukları
şeylerin yapılmasını öğretmek için gelmedi. Hadis-i şerifte; “Dünya işlerinizi yapmasını siz daha
iyi bilirsiniz!” buyuruldu. Dünyanıza faydalı olan
şeyleri bulup yapmanız için benim bildirmeme lüzum yoktur demektir. Dinî vazifelerinizi, ibadetlerinizi bilemezsiniz. Onları benden öğreniniz demektir.
Bunun için âdetler, İslamiyetin dışında kalmaktadır.
İslamiyetin dışında olan şeylerde yapılan değişiklikler bidat olmaz.
Minare, mektep, kitap gibi sonradan yapılmış
olan şeyler bidat yani dinde reform değildir. Bunlar
dine yardımcı şeylerdir. İslamiyet bunlara izin vermiş, hatta emretmiştir. Böyle şeylere sünnet-i hasene denir. İslamiyetin yasak ettiği şeyleri meydana çıkarmaya sünnet-i seyyie denir. Bidatler,
yani dinde reformlar, sünnet-i seyyiedir. Sünnet-i
hasene yani dine yardımcı şeylerin sadr-ı evvelde
yani Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiîn-i İzam'ın zamanlarında yapılmaması, onların bu faydalı şeylere
ihtiyaçları olmadığı içindi. Onlar, kâfirlerle cihat
ediyor, memleketler alıyor, İslamiyeti dünyaya yayıyorlardı. Onların zamanlarında bidat sahipleri
çıkmamış veya çoğalmamıştı. Kıyamete kadar
sünnet-i hasene meydana çıkarmak caizdir ve
sevaptır.
İbadette bir bidati yapmak, bir sünneti terk etmekten daha fenadır.
Bidat işlemek haramdır. Sünneti özürsüz terk
etmek mekruhtur. Bir sünneti özürsüz terk etmeyi
sevap sanırsa, sünneti terk etmesi de bidat olur.
Bir inanışın, bir işin veya bir sözün sünnet veya
bidat olduğu bilinemediği zaman, bunu yapmamak
lazım olur. Çünkü bidati terk etmek lazımdır. Sünneti
yapmak lazım değildir. Lazım olmayan şey yapılmazsa kaza olunamaz. Bunun için namazların kılınmamış sünnetleri kaza olunmaz. Allahü tealanın
haram ettiği şeylerden bir zerresini yapmamak, insanların ve cinlerin bütün ibadetlerinden daha sevaptır. Bunun için güçlük olan yerde vacip de terk
edilir. Fakat haram işlenemez denildi. Mesela başkasının yanında taharetlenilmez.
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte,
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Girmek istemeyen müstesna, ümmetimin hepsi Cennet'e
girer.” Bunun üzerine orada hazır bulunan bir
Sahabi, Cennet'e girmek istemeyen kimsenin hâline taaccüp ederek: “Cennet'e kim girmek istemez ki? Herkesin arzusu Cennet'e girmektir.” diye
arz edince Peygamber Efendimiz; “Zâhirî ve bâtınî olarak emrettiğim ve nehyettiğim işlerde
bana itaat eden kimse, ebedî kalıcı olarak Cennet'e girer. (Bu hususlarda) bana itaat etmeyen
ise Cennet'e girmekten imtina etmiş, girmek
istememiş olur.” buyurdu.
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ümmetim
arasına fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır!” Yani nefse,
bidatlara ve kendi aklına uyarak İslamiyetin hududu dışına taşıldığı zaman, benim sünnetime
uyana, kıyamet günü yüz şehit sevabı verilecektir.
Çünkü fesat zamanında İslamiyete uymak, din
düşmanlarıyla harp etmek gibi güç olacaktır.
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İslam dini garip
olarak başladı. Son zamanlarda da garip olacaktır. Bu garip insanlara müjdeler olsun! Bunlar, insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler.”
Yani İslamiyetin başlangıcında, insanların çoğu,
Müslümanlığı bilmedikleri, onu yadırgadıkları gibi,
ahir zamanda da dini bilenler azalır. Bunlar, benden
sonra bozulmuş olan sünnetimi ıslah ederler. Bunun
için emr-i ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yaparlar.
Sünnete, yani İslamiyete uymakta başkalarına örnek olurlar. İslam bilgilerini doğru olarak yazıp kitaplarını yaymaya çalışırlar. Bunları dinleyenler az,
karşı gelenler çok olur. O zamanda, sevenleri çok
olan din adamı, doğru arasına eğrileri, hoşa giden
sözleri karıştıran kimsedir. Çünkü yalnız doğruyu
söyleyenin düşmanları çok olur.
İmam-ı Kastalanî hazretleri, Mevahib-i ledünniyye kitabında buyuruyor ki: “Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyyesini sevmek ve O'nun mübarek sözleri olduğu için hadis-i şerifleri okumayı
Reddü'l-cahil
ile's-savab adlı
risalesinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Princeton
Üniversitesi
Kütüphanesi
Islamic
Manuscripts,
New Series No:
1113'de kayıtlı
mecmua
içindedir.
istemek, O'nu sevmenin alametlerindendir. Çünkü
imanın tadı kalbine girmiş olan bir kimse Allahü tealanın veya Resulullah'ın kelamından bir harf işittiği
zaman, ruhu ve kalbi ondan zevk alır. Bu mübarek
kelime o kimseyi zerrelerine kadar kuşatır. Onun
vücudundaki her kıl bir kulak, her zerre bir göz olur.
Böylece o kimsenin kalbi nurlanır, sırrı parlar.”
Hadis-i şerifte; “Beni seven, Cennet'te benimle beraber olur.” buyuruldu. Yani Resulullah'ın sevgisi o kimseyi Allahü tealanın rızasına
ve ebedî nimetlere kavuşturur. Yine hadis-i şerifte; “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurulmuştur. Ancak seven ile sevilen kimselerin dereceleri
ve ahiretteki mükâfatları eşit olmaz. Bunlar her
birinin durumuna göre farklıdır. Resulullah'ı seven, O'nun derecesine muttali olur. O'nu görür
ve ziyaret ederse de yine her biri kendi derecesindedir.
Münacatü'l-hakim ve münagati'l-kadim adlı eserinin
yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Ümmü'l-kura
Üniversitesi Kütüphanesi No: 4904'de kayıtlıdır.
Tahkiku'l-maksud adlı risalesinin yazma nüshasının
ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser
Princeton Üniversitesi Kütüphanesi Islamic Manuscripts, New Series No: 1113'de kayıtlı mecmua
içindedir.
İmam-ı Nevevî hazretleri Sahih-i Müslim Şerhi'nde bu hadis-i şerifi açıklarken; “Allahü tealayı,
Resulullah'ı, Salihleri, hayatta ve vefat etmiş olan
hayırlı kimseleri sevmenin faziletine işaret vardır.
Allahü tealayı ve O'nun Resulünü sevmenin en
üstün derecesi, onların emirlerine uyup yasaklarından sakınmak, İslamiyetin bildirdiği edepler ile
edeplenmektir.” buyurmaktadır.
İlim öğrenmenin ehemmiyeti: Dinde öğrenilmesi icap eden, mutlaka, zarurî lazım olan bilgiler vardır. Burada maksat, sadece bu bilgilerin
öğrenilmesi değil, asıl olan onlarla amel etmektir.
Bu bilgileri öğrenmek, namaza göre abdest durumundadır. Namaz abdestsiz olmadığı gibi, namazın, diğer ibadet ve işlerin düzgün olarak yapılması da bu ibadet ve işleri anlatan ilmi
öğrenmeden mümkün olmaz.
Bilinmesi emrolunan bilgiler öyledir ki Allahü
tealanın emirlerini yapmakla mükellef olan bir
kimse bu bilgileri öğrenmezse, kulluk vazifelerini
yerine getiremez. Böylece asi ve günahkâr olur.
Ta'limü'l-müteallimîn kitabında şöyle anlatılır:
“Erkek olsun, kadın olsun her Müslümana, mukim
iken olsun, yolcu iken olsun her zaman karşılaştığı
ve yapması icap eden şeylere dair bilgileri öğrenmesi lazımdır. Mesela her Müslümanın günde
beş vakit namaz kılması farz-ı ayndır. Bu sebeple
en az namaz sahih olacak kadar, namaza ait bilgileri (mesela gusül, abdest, bunlarda kullanılabilecek suların vasıfları, namazın şartları, rükünleri, namazda okuyacak kadar Kur'an-ı Kerim
ezberlemek gibi) öğrenmek elbette farzdır. Bir ibadeti yaparken o ibadetin farzlarını öğrenmek farz
olduğu gibi, vaciplerini öğrenmek de vaciptir. Demek oluyor ki bir ibadetin yapılabilmesi için farz
olan bilgileri öğrenmek farz, vacip olan bilgileri
öğrenmek de vaciptir. Yani farzı yerine getirmeye
vesile olan bilgileri öğrenmek farz, vacibi yerine
getirmeye vesile olan bilgileri öğrenmek ise vaciptir.
Bunun gibi, bir sünneti ve müstehabı yapabilmeye vesile olan bilgileri öğrenmek ve bilmek
de sünnet ve müstehap olmaktadır. Oruç ve zekat gibi diğer ibadetlere ait bilgileri öğrenmek de
böyledir. Bu hâl ibadetler hususunda böyle olduğu gibi, ticaret ve sanatta da böyledir. Yani bir
Müslüman, nafakasını helalden kazanabilmek,
kimseye muhtaç olmamak, kendinin ve çoluk çocuğunun saadet ve rahatlarını temin etmek için
bir sanatta, ticarette, bir iş kolunda çalışırken,
bu çalışmasında harama düşmemek için lazım
olan hususları öğrenmesi farzdır. Mesela, bakkallık yapacak bir kimsenin bu işe başlamadan
evvel, bey' ve şira yani alış veriş ilmini çok iyi
öğrenmesi lazımdır. Aksi hâlde harama düşmekten kurtulamaz. Halbuki daha evvelden, alış veriş
ilminden, kendine lazım olan kadarını bilmesi
farz idi. Şimdi ise alış veriş onun mesleği, işi olmuş, bu iş için lazım olan alış veriş ilminin her
kısmı ile muamele etmek durumunda kalmıştır.
Bu ilmi iyi bilmeyenin ise haramdan kurtulamayacağı meydandadır.
İbn-i Allan el-Mekkî es-Sıddîkî buyurdu ki: “Kim
olursa olsun, insanların hemen tamamına yakını,
yaptığı işin beğenilip takdir edilmesini ister ve kendisi de yaptığı işi beğenir. Bu insanın tabiatında
vardır. Kalb hastalıklarından (ucub, kendini ve
ibadetini beğenme gibi zararlı huylardan) kurtulup
İzahu ma ledeyna fi kavli'l-muhaddisin ruveyna adlı
eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve
ilk sayfası (solda). Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi
Kütüphanesi No: 2793/4'de kayıtlıdır.
Kitabü ilmi'l-melaha fî ilmi'l-felaha adlı eserinin yazma
nüshasının ilk iki sayfası. Yazma nüsha Mısır Evkaf
Vezareti Merkez Kütüphanesi Yazmalar Kısmı No:
933'de kayıtlıdır.
saadete ermek, ancak büyük âlim ve velîlerin yoluna girmekle, onları çok severek onlar gibi olmaya çalışmakla mümkündür. Şimdi onları bulup
kendilerinden öğrenmek çok zor hatta imkansız
olduğuna göre onların Allah rızası için yazdıkları
eserleri okumak ve tatbik etmek de aynı maksadı
hâsıl eder.”
Yine her Müslümanın, kötü huylardan kurtulup
iyi huylara sahip olabilmesi, bu iyi huyların kalbe
iyice yerleşmesi için; kalbin hâllerini, iyi huyları,
bunların zıddı olan kötü ahlâkı ve kötü ahlâktan
kurtulmak çarelerini çok iyi bilmesi ve bu hususta
çok dikkatli ve uyanık olması lazımdır. Mesela,
cömertlik, tevazu, iffet ve ihlas gibi güzel huylara
sahip olmak ve bunların kalbde yerleşmesi için
bu güzel huyların zıddı olan, cimrilik, kibir, hayâsızlık ve riya gibi kötü huy ve düşünceleri bilmek
ve bunların zararlarından çok sakınmak lazımdır.
Kötü huylardan kurtulup iyi huylarla bezenmek
için kötü huyları iyi bilip zararlarından çok sakınmak lazımdır. Bunun için;
“Kötülüğü öğrendim, kötü olmak için değil,
Kötülüğü bilmeyen, düşer içine, iyi bil!”
demişlerdir.
Bunun gibi, bir kimsenin kalbinde, salihlere
meyil, muhabbet ve onlar gibi olabilmek arzu ve
düşüncelerinin yerleşebilmesi ve bu arzunun şiddetlenip o insanın hâl ve hareketlerinde kendini
gösterebilmesi için o insanın, salihlerin kıymetini,
üstünlüklerini, asi ve fasık kimselerin ise kötülük
ve zararlarını iyi bilmesi lazımdır. Asi ve fasıkların
kötü ve zararlı olduklarını bilmeyen, anlamayan
kimsenin gözünde, salihlerin, iyi kimselerin başka
kimselerden bir farkı olmaz. Dolayısıyla o kimsenin salihleri sevmesi, onlar gibi olmaya gayret etmesi de düşünülemez. Çünkü o zavallı kimsenin
gözünde, salihlerin kıymetini anlayacak basiret
ve gönlünde onların üstünlüğünü anlayacak bir
hassa, duygu yoktur.
Ebü'l-Hasan Şazilî buyurdu ki: “Bizim bildiğimiz ve bildirdiğimiz bilgilerden haberi olmayan
zavallılar, büyük günahlara ısrar ederek (devam
ettikleri hâlde) vefat ederler.” Çünkü onlar, iyiliğin
kıymetini, kötülüğün zararını, yani bunları anlamaya yarayan bilgileri öğrenmemişler, böylece
nefislerinin heva ve arzularına tâbi olarak günahlara dalmışlar ve ömürleri bu gaflet ve cahillik
içinde geçip gitmiştir.
Bir Müslümanın, Allahü tealanın yapılmasını
açıkça emrettiği bir farzı yapabilmesi için yapması icap eden, kul olarak vazifesi olan bu farzın
ne olduğunu, nasıl yapılacağını öğrenmesi de
farzdır. Yine Allahü tealanın yapılmasını açıkça
men ve yasak ettiği bir şey karşısında, Müslümanın o işten sakınabilmesi için o şeyin haram
olduğunu, yapmaması icap ettiğini öğrenmesi
ve bu bilgisini tatbik etmesi, yani emir ve yasaklara riayet etmesi farzdır.
Kelam ilmini, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat âlimlerinin bildirdikleri itikadı öğrenecek ve bunları akıl ile
nakil ile isbat edecek ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn olup bundan fazlasını öğrenmek, ancak din âlimlerine lazımdır. Başkalarına caiz değildir. Dine yardım etmek için fazla
öğrenmek farz-ı kifaye ise de bunu ancak Allah rızası için çalışan, zeki din adamının öğrenmesi caizdir. Başkaları öğrenirse, bâtıl yollara kayar.
El-Kavlü'l-ebyen fî
şerh-i akidet-i Ebi
Medyen adlı
risalesinin yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Princeton
Üniversitesi
Kütüphanesi
Islamic
Manuscripts, New
Series No:
1113'de kayıtlı
mecmua içindedir.
Nefdu'l-ca'be fi'l-iktidai min cevfi'l-Ka'be adlı eserinin
kapak sayfası (sağda) ve bu eserin neşre esas olan
yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüsha
Şam'da Zahiriye Kütüphanesi No: 4010'da kayıtlıdır.
İmam-ı Şafiî buyurdu ki: “İlm-i kelam ile uğraşıp sapıtmak yanında, büyük günah işlemek hafif
kalır.” İmam-ı Şafiî'nin zamanındaki ilm-i kelam
için böyle denilince şimdiki din cahillerinin kısa
görüşleri ve hayalleri ile yazdıkları din kitaplarını
okumanın yasaklık derecesini ve zararlarını artık
düşünmelidir. İmam-ı Şafiî yine buyurdu ki: “Ehli Sünnet itikadını iyi öğrenmeden önce ilm-i kelam
ile uğraşmanın zararı bilinmiş olsaydı, kelam ilmi
ile uğraşmaktan, aslandan kaçar gibi kaçınılırdı.”
Şimdi, kendi aklı, kendi görüşü ile kelam ilmi kitapları yazanlar çoğaldı. Bunların kitapları yanlışlarla doludur. İmam-ı Ebu Yusuf; “Kelam ilmi
ile uğraşanların imam olması caiz değildir.” buyurdu. Bezzaziyye fetvasında; “İlm-i kelam ile
uğraşanların çoğu zındık olur.” buyuruldu. Fıkıh
ilmi ile uğraşmak, yani farzları ve haramları öğrenmek ise her Müslümana farz-ı ayndır. Fazlasını öğrenmek de farz-ı kifaye olup çok sevaptır.
Hiç zararı yoktur.
İlim öğrenmekte niyet düzgünlüğü: Bostanü'l-arifin kitabında diyor ki: “Bir kimse, ilim
öğrenirken nefsinin arzu ve istekleri ve mal sevgisi gibi hususlardan dolayı niyetini düzeltmeye
gücü yetmezse, ihlas elde edemese bile bu şekilde ilim öğrenmeye devam etmesi, ilmi büsbütün
terk etmekten daha efdaldir. Bu şekilde devam
edince öğrendiği faydalı ilim geç de olsa onda
ihlas meydana getirir ve niyetini düzeltir.”
Bazı büyük zatlar, ilme başladıkları sırada salih ve hâlis niyetlerinin bulunmadığını, fakat daha
sonra hâlis niyetin kendiliğinden hâsıl olduğunu,
bundan sonra ilme, sırf Allah rızası için devam
ettiklerini bildirmişlerdir. Bunlardan Süfyan-ı Sevrî
hazretleri buyurdu ki: “Biz ilme başladığımızda
tam hâlis bir niyetle başlamamıştık. Fakat ilim,
Allah rızasından başkasını kabul etmedi.”
Burada Allahü tealanın rızasından başkasını
istemeyen ilimden murad, zahirî ve batınî günahlardan meneden ilimlerdir. Çünkü günahlarda, Allahü tealadan başkasının rızasını istemek vardır.
Nasihatlar, Allahü tealanın rızasını kazanmayı
teşvik eden ve günahlardan meneden ilimler, Allahü tealanın razı olduğu ilimlerdir. Ekseriyetle
bu bilgileri öğrenen kimsenin niyeti zaman içerisinde düzgün olur.
Fıkıh ilminden lüzumu kadar nasibini alan, öğrenen kimsenin, tasavvuf bilgilerinden nasip almak için de gayret etmesi gerekir. Çünkü kalbin
hastalıkları olan kötü huyların ilaçlarını ve iyi huyları elde etmek yolları, tasavvuf bilgileri, hâlleri
ile elde edilir. Eshab-ı Kiram'ın, evliyanın, ariflerin
hâl tercümelerini, güzel hâllerini ve hikmetli sözlerini, hususiyetlerini okuyup öğrenmek de lazımdır. Bunlardan istifade edip ruhaniyetlerinden feyiz
alabilmek için onları çok sevmek, kalbini onlara
bağlamak lazımdır. O büyüklerin ilimlerini, amellerini, vera ve takvalarını okuyup imkan nisbetinde
bu hususlarda onlara uymak, onları nümune edinmek pek faydalıdır.
Bir kimse fıkıh ilmini öğrenir de tasavvuf ilminden ve o büyüklerin hikmetli hâl ve sözlerinden habersiz olursa, kalbi katılaşır ve ona nasihat
fayda vermez olur. Basireti (kalb gözü) görmez
olur. Böyle bir kimse, dünya hayatının görünüşüne aldanır ve şeytanın vesveseleri ona musallat olur.
Mu'aşşerat adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki
sayfası. Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi
No: 4903'de kayıtlıdır.
Ayniyyetü'l-feride adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki
sayfası. Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi
No: 4903/2'de kayıtlıdır.
Hak için yumuşamayan katı kalb; Allahü tealadan, O'nun lütuf ve ihsanlarından uzaktır.
Başkalarına ilim öğretmek: Bir kimse fıkıh
ilmi tahsil eder, bu ilmi başkalarına da okutacak
hâle gelir, ihlas ile ibadet yapar, devamlı ibadetle
meşgul olması sebebiyle başkalarına fıkıh ilmi
öğretmekten uzak kalırsa, şayet o beldede insanlara ilim öğretecek başka bir âlim yoksa, o
ibadetle meşgul olan zat bu ilmi başkalarına öğretmediği için mesul olur. Şayet, insanlara ilim
yönünden faydalı olacak ikinci veya daha çok
âlim zatlar var ise bu durumda mesul olmaz. Bununla beraber; “Başkasının ibadetinin sahih olmasına sebep ve yardımcı olan bir ibadet, (mesela bilmeyenlere namaz, abdest, gusül bilgileri
öğretmek), kişinin, faydası sadece kendisine olan
bir ibadeti yapmasından üstündür.” buyurulmuştur. Çünkü insanların en hayırlısı, onlara hayır işleri öğretmek suretiyle faydalı olandır.
Başkasına faydalı olacak bir ibadet yapmak
iki kısımdır:
1- Uhrevî olan, başkasının ahiretine faydalı
olan bir ibadet yapmak: Böyle bir ibadet birçok
işten çok daha üstündür. Çünkü başkalarının ahiretine faydalı olacak iş, Peygamberlerin işidir.
Peygamberler insanlara önce imanı, doğru olan
itikadı, bundan sonra dinin amelle alâkalı emir
ve yasaklarını öğretiyorlar. Güzel ahlâkı bildirip
buna uymaya teşvik ediyorlar, kötü huylardan da
sakındırıyorlardı.
Peygamberler, peygamber olmaları itibarı ile
başka kimselerden kat'i olarak üstün, yüksek ve
seçilmiş zatlar oldukları gibi, ümmetlerinin ahiretlerine fayda veren işler yapmaları yani onlara
Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirip onların
dünya ve ahiret saadetlerine vesile oldukları için
ayrıca çok kıymetli ve üstündürler.
Abdullah ibni Mes'ud'un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; “Her kim ki insanlara öğretmek
(onların ahiretlerine faydalı olmak) niyetiyle (faydalı) ilimden bir meseleyi tam olarak öğrenirse, Allahü teala ona yetmiş sıddîk sevabı
verir.” buyuruldu.
Bu hadis-i şerif, yapılan işten ecr ve sevap
hâsıl olabilmesi için niyetin düzgün ve hâlis olması lazım olduğunu ve bir meseleyi başka bir
kimseye öğretmek isteyen kimsenin, o meseleyi
tam olarak bilmesi icap ettiğini göstermektedir.
Başkalarına bir şey öğretmek isteyen kimsenin, ilmin bütün meselelerini bilmesi lazım ve
hatta belki de mümkün değildir. İyi bildiği bir meseleyi öğretir. Mesela namaz, ilimden bir meseledir. Namazın şartlarından bazılarını (hadesten
ve necasetten taharet gibi) iyi öğrenen bir kimse,
başkasına namazı öğretmeye kalkarsa bu uygun
değildir. Evvela kendisi, namazın diğer şartlarını
ve rükünlerini de (namazın içindeki farzları) iyice
öğrenmesi lazımdır.
Bu sebeple Tecnis kitabında diyor ki: “Bir
kimse, hem kendisi amel etmek, hem de başkalarına öğretmek suretiyle insanlara faydalı olmak
niyetiyle ilim öğrense, başka bir kimse de sadece
amel etmek niyetiyle ilim öğrense, bu iki kimseden üstün ve efdal olanı birincisidir. Çünkü onun
faydası hem kendisine hem de başkalarınadır.
2- Başkalarına faydalı olacak ibadetlerin ikinci
kısmı, başkalarının dünyada faydalanmalarına
vesile olacak ibadettir. Mesela zekat ve sadaka
böyle ibadetlerdendir. Bunları alan kimse dün
Nuhbetü'lmes'ele şerhu'ttuhfeti'l-mürsele
adlı risalesinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Princeton
Üniversitesi
Kütüphanesi
Islamic
Manuscripts,
New Series No:
1113'de kayıtlı
mecmua
içindedir.
yada faydalanır. İhtiyaçlarını giderir. Veren kimse
ise onun ecr ve mükâfatını ahirette görür.
Başkalarına hayırlı işlerinde vesile olmak,
yollarda bulunan pislik, taş, diken gibi gelip geçeni rahatsız eden eziyet veren şeyleri temizlemek, yerde görülen bir ekmek parçasını hemen
alıp bir hayvana vermek, veya en azından ayak
basılmayan bir yere koymak da çok faziletli ve
insanlara faydalı işlerdendir.
Peygamberlerin günah işlemekten masum olmaları: Bütün Peygamberler peygamber
olduğunun kendilerine bildirilmesinden önce olsun, sonra olsun, büyük ve küçük günah işlemekten, dinî ve dünyevî hususlarda yalan söylemekten berî yani uzaktır. Onlar Allahü tealanın
katında, en sevilen, en hayırlı, en seçkin kimselerdir. İnsanları hayra, saadete, kurtuluşa davet
eden mübarek zatlardır. Allahü teala onları böyle
yaratmış, her türlü uygunsuz hâlden muhafaza
etmiştir.
Abdülganî Nablusî hazretlerinin yazdığı
Keşfü'n-nur min eshabi'l-kubur kitabından bazı
kısımlar:
Keramet hakkında buyuruluyor ki:
“Allahü teala velî kullarına kerametler ihsan
etmiştir. Keramet, evliya denilen insanlarda Allahü
tealanın yarattığı, âdet ve fen bilgileri dışında olan
şeylerdir. Allahü teala, kendi kudreti ile ve iradesi
ile yani dilediği zaman, bu şeyleri, bu kullarında
yaratmaktadır. Kulun kudretini de Allahü teala yaratmaktadır. Bu şeylerin yaratılmasında kulun kudretinin ve iradesinin tesiri yoktur. Kulun irade ve
kudreti, kerametlerin yaratılmasına ancak sebep
olmaktadır. Kul, istediği zaman, kendi kuvveti ile
Zübdetü'l-faide fi
ani'l-ebyati'lvaride eserinin
yazma
nüshasının ilk
sayfası. Eser
Ümmü'l-kura
Üniversitesi
Kütüphanesi No:
1405/1'de
kayıtlıdır.
keramet yapar diyen ve böyle inanan kimse kâfir
olur.
Kendisinde keramet hâsıl olan velî, bu kerametin yalnız Allahü tealanın dileği ile ve kudreti
ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiçbir
tesiri olmadığını bilmektedir. Bunun gibi, kendi
bedenindeki; görmek, işitmek, tat almak, sertlik,
sıcaklık duymak, düşünmek, ezberlemek, hatırlamak gibi duygularının, iç ve dış organlarının hareketlerinin, hâsılı bütün işlerinin hep Allahü tealanın dilemesi ile ve kudreti ile ve yaratması ile
olduğunu her an bilmektedir. Evliyalık da bu demektir. Yani böyle olduğunu her an bilen ve inanan
kimse, Allah'a yakîn olmuş, velî olmuştur. Bu bilgisi, her an bütün varlığını kaplamaktadır. Allahü
teala, velîsine bazen gaflet verir. Bu bilgisini unutturur. Bu zaman veliliği kalmaz ise de önceki zamanlarında velî olduğu için böyle zamanlarında
da kendisine velî denilir. Bunun gibi, imanı olan
insana Mümin denildiği için uyku zamanında gaflet
hâlinde olduğu zaman da kendisine Mümin denilmektedir. Bu gaflet zamanı, evliyanın aşağı hâlleridir.
Allahü tealanın emrettiği farzların hepsini yapan ve ayrıca Muhammed Aleyhisselam'ın ibadetlerini, yaşayışını, hâllerini, yani nafile ibadetleri
de yapan bir Müslüman, Allah'a yaklaşır, velî olur.
Duyguları ve hareketleri kendisinden değil, Allahü
tealadan olduğu meydana çıkar. Böyle olduğunu
bildiren hadis-i şerif, tasavvuf kitaplarında yazılıdır.
Ariflere göre velî olmak için kendisinin “Mevt-i
ihtiyarî” denilen bir mevt ile ölü olduğunu bilmek
lazımdır. Velîlerde kerametin hâsıl olması için
böyle ölü olmaları lazımdır. Böyle olduğunu anlayan kimse, meyyitte keramet olmaz diyebilir mi?
Cahiller, gafiller, kendi işlerini kendi iradeleri ile
ve kudretleri ile yaptıklarını sanırlar. Her şeyi Allahü tealanın yarattığını unuturlar.
Evliyanın, öldükten sonra da keramet sahibi
olduklarını fıkıh kitapları da bildirmektedir. Hanefî
mezhebinde kabir üzerine basmak, oturmak,
orada uyumak, abdest bozmak mekruhtur.
Çünkü bunlar ihanet, hakaret etmektir. Hadis-i
şerifte; “Kabir üzerine basmaktansa, ateşe
basmayı tercih ederim.” buyuruldu. Bu sözler,
insana öldükten sonra da saygı göstermek lazım
olduğunu bildiriyor. Yani dinimiz, ölülerin muhterem olduklarını bildiriyor. Kerametin âdet harici
yapılan iş demek olduğunu yukarda bildirmiştik.
İnsanın yeryüzünde yürümesi, oturması âdet ol
duğu için Müminin kabri üzerine basılmaması,
oturulmaması, ona keramet yani ikram ve ihsan
olmaktadır. Her Mümine öldükten sonra böyle
keramet veren dinimiz, ilim, irfan sahibi olan evliyaya daha kıymetli kerametler de ihsan olunacağını göstermektedir.
Peygamberimiz Bakî Kabristanı'nı ziyaret eder,
mezar yanında ayakta dua ederdi. Bu da ölülerin
keramet sahibi olduklarını göstermektedir. Çünkü
Müminin kabri başında yapılan duanın kabul olacağını bilmeseydi, orada dua etmezdi. Müminin
kabri başında duanın kabul olması, onun keramet
sahibi olduğunu göstermektedir. Her Mümin için
böyle keramet olunca evliya için daha çok olacağı
meydandadır.
Mümin ölünce onu yıkamak, kefenlemek ve
defnetmek lazımdır. Dinimiz bunu emretmektedir.
Bu emir, Müminin öldükten sonra da keramet sahibi olduğunu göstermektedir. Kâfirlerin ve hayvanların ölülerinde bu keramet yoktur.
Mümin ölürken necasetlenmektedir. Onu bu
necasetten kurtarmak, temizlemek için yıkamak
emrolundu. Bu emir, Müminin öldükten sonra da
keramet sahibi olduğunu göstermektedir.
Camiu'l-fetava kitabında âlimlerin ve seyyidlerin mezarları üzerine bina, türbe yapmak mekruh
değildir diyor. Yine bu kitapta, ölü yıkayanın temiz
olması lazımdır. Cünüp olması mekruhtur diyor.
Bu da her Müminin öldükten sonra keramet sahibi
olduğunu göstermektedir.
Hâlbuki diri iken her Mümin keramet sahibi olmaz. Yalnız evliya diri iken de keramet sahibidir.
Abdullah Nesefî'nin Umdetü'l-itikad kitabında;
“Her Mümin uykuda da Mümin olduğu gibi, öldükten sonra da Mümindir. Bunun gibi Peygamberler öldükten sonra da peygamberdirler. Çünkü
peygamber olan ve iman sahibi olan ruhtur. İnsan
ölünce ruhunda bir değişiklik olmaz.” demektedir.
İnsan, beden demek değildir, insan ruh demektir.
Beden, ruhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimize insan şeklinde ekseriya,
Dıhye ismindeki Sahabi şeklinde görünürdü. Eshab-ı Kiram'dan bazıları da Cebrail Aleyhisselam'ı
insan şeklinde gördüler. Cebrail Aleyhisselam insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince ruh
gibi olunca yok oluyor denilemez. Şekil değiştirdi
denilir. İnsanın ruhu da bunun gibidir. İnsan ölünce
ruhu bir âlemden başka âleme geçmektedir. Ruhun böyle değişikliğe uğraması kerametinin kalmayacağını göstermez.
Fedailü'ş-şühur
ve'l-eyyam adlı
eserinin kapak
sayfası.
Evliyanın öldükten sonra da keramet sahibi
olduklarını bildiren birçok vaka ve hikayeler kitaplarda yazılıdır. Mesela, büyük velî Muhyiddin-i Arabî'nin Ruhü'l-Kuds kitabında, Ebu Abdullah İşbilî'nin çeşitli kerametleri yazılıdır. Bir
gece, Ebü'l-Kasım bin Hamdin ismindeki kimsenin, İmam-ı Muhammed Gazalî'yi reddeden,
kötüleyen bir kitabı okurken gözleri kör oldu.
Hemen secde edip yalvardı. Bu bozuk kitabı hiç
okumayacağına yemin etti. Allahü teala kabul
buyurup görmek ihsan eyledi. Bu da İmam-ı Gazalî'nin öldükten sonra olan kerametini göstermektedir.