Hanefî mezhebi fıkıh ve kelam âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Meymun bin Muhammed bin Muhammed bin Mu'temid bin Mekhul el-Mekhulî en-Nesefî olup; künyesi, Ebü'l-Mu'in'dir. 418 (m. 1027) yılında Nesef şehrinde doğdu. 508 (m. 1114) yılında vefat etti.
Önceleri Semerkand'da ikamet ederdi. Kendisinden Alaeddin bin Ebu Bekr Muhammed es-Semerkandî fıkıh öğrendi. Sonra Buhara'da yerleşti. Kelam, fıkıh, usul ve başka ilimlerde, o zamanda bulunan Hanefî mezhebi âlimlerinin en büyüklerindendi. Ömer Nesefî, Alaeddin Semerkandî, Mahmud bin Ahmed Sağarcî, Zahirüddin Velvalcî gibi âlimler ondan ders aldı.
Nesefî, genelde ilim tarihi, özelde ise Kelam ilmi açısından önemli bir şahsiyettir. Aslında o, selef ile halef arasında bir hemze-i vasıl vazifesi görmüş, İmam-ı Matüridî ve İmam-ı Eş'arî gibi selef âlimlerinden nakilde bulunmuş olup İcî, Teftazanî gibi haleften olan kimseler de ondan nakilde bulunmuşlardır. İster kendine özgü dil felsefesi, semantik metodu açısından, ister meseleleri kendine has orijinal metoduyla ele alması açısından olsun o, bugünün bilim adamına örnek teşkil edecek bir âlimdir. Özellikle meselelere objektif, sistematik ve rasyonel yaklaşımı, üzerinde durulmaya değer bir husustur.
“Bir Kelam âlimi olup, Kelam ilmi tarihindeki mevkii Kelam muhtevasına münasip bir tertip ve ifade vermeğe çalışmakta olan Abdülkahir el-Bağdadî tarafından temsil edilen birinci devre ile gerektiği zaman kullanılacak düsturlara sahip olan daha sonraki devre mütekellimleri arasında yer alır.”denilmiştir.
Nesefî şüphesiz Matüridî ekolünün Matüridî'den sonra gelen en önemli temsilcisi, hatta ikinci kurucusudur. Nesefî'nin durumu, Bakıllanî'nin Eşa'rî ekolü içindeki durumuna benzer. Nesefî olmadan İmam-ı Matüridî'nin Kitabü't-Tevhid'ini anlamak mümkün değildir. Kitabü't-Tevhid'in zor, karmaşık ve muğlak üslubu, ancak Nesefî'nin Tabsıretü'l-Edille'si ile açıklığa kavuşur. Çünkü bu iki eser birbirini tamamlar mahiyettedir. Aynı şekilde, Matüridî Kelam ekolü hakkında yapılacak araştırmalarda, Ebü'l-Muin Nesefî ihmal edilecek olursa, Matüridîler hakkında doğru bir değerlendirme yapmak son derece zor olacaktır.
Nesefî, imam, mütekellim, fakih, zahit, musannif, âlim ve usulcüdür.
Eserleri
Nesefî, hem Kelâm hem de fıkıhla ilgili eserler kaleme almış bir âlimdir. Nesefî'nin bize ulaşan Kelâm'a dair eserleri şunlardır:
1- Tabsıratü'l-edille fi usuli'd-din: Ebü'l-Muin en-Nesefî'nin en önemli eseridir. Bu eser kelam kitaplarının en önemlileri arasında yer alır. Hacimce büyük olan bu eser kelâmcılar arasında meşhur bir kitaptır. Kelâm âlimlerinin çoğu Ebu'l-Muin en-Nesefî'yi kendi ismiyle değil de “Tabsıra sahibi” şeklinde eserinin ismiyle zikreder. Keşfü'z-zünun'da Tabsıra'dan şöyle bahsedilmektedir: “Tebsıratü'l-Edille, Şeyh İmam, Ebü'l-Muin Meymun bin Muhammed en-Nesefî'nin hacimce büyük olan bir eseridir. Bu eser itikadî meseleler hakkında önemli deliller içermektedir. Bu deliller, Ehl-i Sünnet âlimlerinin de onayladığı delillerdir. Bu delillerle hasımlarının görüşlerini çürütmüştür. Bu esere bakan kişi, Ömer en-Nesefî'nin Metnü'l-Akâid adlı eserinin Tabsıra için bir fihrist olduğunu anlar.”
Nesefî, Tabsıra'sında, konuları ele alış ve anlatış yönünden, Matüridî'den daha metodik ve sistematiktir. Bir konuya başladığında, önce planını zikreder ve bu planı titizlikle takip eder. İzahlarında Matüridî'ye sadık kalır. Birçok yerde ondan iktibaslarda bulunur, hatta aynı ifadeleri kullandığı da olur. Her iki eserde de benzer ifadelerin bulunması, Matüridî'ye olan bağlılığının bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Zaten Matüridî'nin kitaplarını bizzat okuduğu gibi, talebelerine okuttuğuna dair işaretler vardır.
Nesefî'nin Tabsıratü'l-Edille'si, ele aldığı konular bakımından, Matüridî'nin Kitabü't-Tevhid'inden daha fazla ve doyurucu bilgiler ihtiva etmektedir. Nesefî bu eserinde, muhaliflerin fikirlerini objektif bir şekilde yansıtır. Bu yönü ile Tabsıra, kelam tarihi bakımından, belki de başka hiçbir yerde bulunamayacak bilgiler ihtiva etmektedir. Ancak önemli bilgiler ihtiva etmesine ve kelamcılar arasında meşhur olmasına rağmen bu eser ilim dünyasında yaygınlık gösterememiştir. Bu durumun, Nesefî'nin kullanmış olduğu semantik metottan kaynaklandığı söylenmiştir. Çünkü o dönemde semantik metot henüz bir ilim haline gelmemişti.
Matüridîliğin ve Nesefî'nin ihmal edilmesinin bir diğer sebebi ise, Coğrafi konumdur. Bu durum, Maveraünnehir ve Orta Asya âlimlerinin coğrafi kaderidir.
İmam-ı Matüridî Kitabu't-Tevhid'te, felsefî terimlere başlangıç teşkil edebilecek yeni tabir ve kelimeleri kullandığı halde, Nesefî'de bu tür kullanımlara pek sık rastlanmaz. Ebü'l-Muin Nesefî'nin kelam ilmi ile alakalı Kitabü't-temhid li kavaidi't-tevhid adlı eserinin kapak sayfası. Nesefî, özellikle bu eserinde o dönem için kendine özgü bir metot kullanmıştır. Bu metoda, bugünkü ilmî deyimi ile semantik denilmektedir. İlm-i Kelam'da Nesefî'nin öncülüğünü yaptığı bu metot, kendisinden sonra maalesef takip edilmemiş, dolayısıyla fazla bir gelişme gösterememiştir. Nesefî, Tabsıratü'l-Edille'sinde, muhaliflerinin görüşlerini zikrederken bazen onların isimlerini belirtmez. Böyle anlarda kendi görüşü ile polemiğe girdiği fırka veya şahısların görüşlerini ayırt etmek bir hayli zordur. Bundan dolayı, Nesefî dikkatli okunmadığı takdirde ve ele aldığı konunun iyi takip edilmediği durumlarda, yanılgıya düşme tehlikesi her zaman mevcuttur.
Tabsıra, yazıldığı devirde bile büyük yankılar uyandırmış bir eserdir. Nesefî'nin çağdaşı Nureddin es-Sabunî, Fahreddin er-Râzî ile yaptığı münakaşada şöyle der: “Ben Ebü'l-Muin Nesefî'nin Tabsıratü'l-Edille adlı kitabını okudum. Tahkik ve tetkikte ondan üstün bir eser olamayacağına inanıyorum.” Tabsıra Ankara'da 1995'te yayınlanmıştır.
2- Kitabü't-Temhid li-Kavaidi't-Tevhîd: Nesefî'nin son eseridir. Bu eserini, Tabsıratü'l-Edille adlı eserine bir giriş anlamında ve onun fihristi mahiyetinde yazdığı, konuları ve babları arasında yapılan mukayeseden anlaşılmaktadır. Amentünün muhtevasını medrese usulü ile ispat eden bir risale olup birinci bölümü bilgi, sonuncusu ise, imamet telakkisinin izahını ihtiva eder.
Nesefî, Temhid'i, kendisinden Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat akidesini yazmasının talep edildiğini, kendisinin de buna binaen bu eseri yazdığını ifade eder. Fakat o, kendisinden bu talebi isteyen kişiden bahsetmez sadece metheder. Kitabın isminin Et-Temhid li-Kavâidi't-Tevhid (Tevhid Kaidelerine Giriş) olması, Nesefî'nin eserinde takip edeceği metodun ipuçlarını verir. Zira Nesefî, bu eserinde tevhitle ilgili sadece küllî kaideleri zikreder, teferruata girmez. Nesefî, kitabının tertibinde son derece sistematik davranmıştır. Eserine eşyanın hakikatinin sabit olduğunun ve ilimlerin ispatıyla başlar. Eşyanın hakikatini inkâr eden Sofestaiyye ile tartışır. Eşyanın hakikatini inkâr etmelerinin onlara bir fayda sağlamayacağını söyler. Eser Kahire'de yayınlanmıştır.
3- Bahru'l-Kelâm fî İlmi't-Tevhîd (fî usulid'din): Eser, tartışma üslubunda kaleme alınmış olmasından dolayı Mübâhasâtü Ehli's-sünne ve'l-Cema'a ma'a'l-firaki'd-dâlle ve'l-mübtedi'a adıyla da anılmaktadır.
Bu eser ilk iki esere göre daha küçük bir hacme sahiptir. Dinî delaletlerden bahsetmesi ve münakaşa edası taşıması yönüyle ilk iki eserden ayrılır. Eserin çesitli kütüphanelerde yazma nüshaları vardır (Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, No: 1500). Orta boy ellisekiz sayfa kadar olan kitap Kahire (H.1329) ve Konya'da (H.1329) basılmıştır.
Bahru'l-Kelâm'ın bilinen iki şerhi şunlardır: Birincisi, Gayetü'l-Meram fi şerhi Bahri'l-Kelam'dır. Hasan bin Ali el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır. İkincisi, Şerhu Bahri'l-Kelâm'dır. Ahmed bin Mahmûd el-Buhârî tarafından yazılmıştır.
Nesefî'nin kaleme almış olduğu diğer eserler şunlardır: Şerhu'l-Camii'l Kebir li's-Şeybani, Menahicü'l-Eimme, İzahu'l-Mehacce Likevni'l-Akli Hücce, El-Umde fi Usûli'd-Din, El-Âlim ve'l-Müteallim.
Ebü'l-Muin Nesefî'nin yazdığı Bahru'l-Kelam fî usuli'd-din adlı eserin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi M. Asım Bey bölümü No: 244 v 110a-139a'da kayıtlıdır. Ebü'l-Mu'in Meymun bin Muhammed en-Nesefî, Ehl-i Sünnet itikadını anlatan, Bahrü'l-kelam fî akaid-i ehli'l-İslam isimli kıymetli kitabında buyuruyor ki:
“Biliniz ki, Allahü Teâlâ, Âdem Aleyhisselam'ın neslinden kıyamete kadar gelecek olanların hepsini yarattı. Onlar, o zaman Mümin veya kâfir değillerdi. Sonra Allahü Teâlâ onlara imanı ve küfrü arz etti. İman eden herkes Mümin oldu. İmanı kabul etmeyen kâfir oldu. Söz ile kabul edip (kabul etmiş görünüp), kalbi ile tasdik etmeyenler de münafık oldu. A'raf suresinin 172. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı ve onları nefisleri üzerine şahit tutup, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Onlar, “Evet Rabbimizsin ve nefislerimiz üzere şahit olduk” dediler. Bu şahit tutma şunun içindir ki, kıyamet günü; “Biz bu ikrardan gafiller idik (haberimiz yoktu) demesinler.” Bu ayet-i kerimedeki hitap ve soru, ruhlarla beraber cesetleredir. Allahü Teâlâ, sonra onları babalarının sulblerine gönderdi. Âdem Aleyhisselam'dan çocuklarını, onlardan torunlarını çıkardı ve bu hâl (çoğalma) kıyamete kadar böyle devam eder.”
Rızık bahsinde buyuruyor ki: “Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat mezhebine göre rızıklar, ezelde Allahü Teâlâ tarafından taksim ve tayin edilmiştir. Takva sahiplerinin takvaları sebebiyle ve günahı çok olanların taşkınlıkları sebebiyle rızıklar artmaz veya eksilmez. Allahü Teâlânın kefil olduğu rızık, gıda olan her şeydir. Haram yoldan elde edilen rızık, mukadder rızıktır. Fakat kul, onu haram yoldan temin ettiği için cezaya müstehak olur.
[Kesb (kazanmak), malı arttırır. Fakat rızkı arttırmaz. Rızık, mukadderdir. İnsanlar (Müsevveşü'z-zihn) yaratıldığı için, kesb etmek emrolundu. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla beraber, çalışmak lazımdır. Çünkü ef'al-i İahiye (Allahü Teâlânın fiilleri, işleri), sebepler altında tecelli eder. Adet-i İlahiye böyledir. Fakat bazen, denenilen sebep elde edilir de, fiil hasıl olmayabilir. Yahut, sebepsiz de, hasıl olabilir].
İlaç kullanmak, deva, şifa için sebeptir. İlaçta devayı halkeden (yaratan) Allahü Teâlâdır. Devayı ilaçtan veya tabipten bilmek, öyle itikat etmek küfürdür. Bunun gibi, elbise giymek, sıcağa ve soğuğa karşı korunmak için sebep ise de, sıcaktan ve soğuktan asıl koruyan Allahü Teâlâdır. Sebeplere yapışmalı, neticeyi Allahü Teâlâdan beklemelidir. Sebebe yapışması, neticenin o sebebe bağlı olarak meydana geleceği için değil, Allahü Teâlâ emrettiği için olmalıdır.”
Çalışma ve tevekkül bahsinde buyuruyor ki: “Ehl-i Sünnet itikadında, kul, ihtiyaç ve sıkıntı içerisinde ise, çalışması farz olunur. Allahü Teâlâya tevekkül etmek elbette farzdır. Fakat çalışmakla insan tevekkülü terk etmiş olmaz. Tevekkül, sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi Allahü Teâlâdan beklemek, O'na güvenmek, rızkın O'ndan olduğunu bilmektir.”
Şeytanın insana tesiri babında buyuruyor ki: “Şeytanın insana tesiri iki türlü olur. Birincisi, insanlara batınî yönden zarar ve vesvese verir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Muhakkak ki şeytan, insan vücudunda kan gibi deveran eder, dolaşır. Ben, sizin kalbinize onun bir şey (kötü düşünce) atmasından korkarım.”
Şeytanın insana tesirinin ikinci şekli de şöyledir ki, isyan ve günah olan fiilleri insanlara güzel göstermeye çalışır. En'am suresinin 43. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Hiç olmazsa azabımız onlara geldiği zaman (kibri terk edip, tevazu ile) yalvarsalardı! Fakat kalbleri katılaşmış ve şeytan da, yapmış oldukları amelleri (mâsiyetleri) onlara süslü göstermişti.”
Şeytanların bizi görüp, bizim onları göremememizin hikmeti şudur ki, şeytanlar çok çirkin mahluklardır. İnsanlar onları görebilselerdi, çok iğrenirler, yemekten ve içmekten kesilirlerdi. Allahü Teâlâ, rahmet olarak şeytanları insanların gözlerinden setreyledi, gizledi.”
Hesap ve mizan hakkında buyuruyor ki: “Mizan, hesap, sırat, havz, şefaat haktır, olacaktır. Allahü Teâlâ A'raf suresinin 8. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “Kıyamet gününde amellerin veznolunması (tartılması) haktır. Kimin hasenatı (iyilikleri), seyyiatından (kötülüklerinden) ağır gelirse, işte o kimse felah bulup kurtuluşa erenlerdendir.”
[Mizan, iyiliklerin ve günahların oraya mahsus bir terazide tartılması olup, orada sevabı ağır gelen Cehennem'den kurtulacak, az gelen ziyan edecektir. Oradaki terazi, bilinmeyen bir terazi olup, ağır ve hafif gelmesi dünya terazisinin aksinedir. Yukarı çıkan kefe ağırdır, aşağı inen hafiftir.]
Herkesin yaptığı iyilik ve kötülük, Allahü Teâlâ tarafından bilindiğine göre, mizan kurulup, iyilik ve kötülüklerin tartılmasındaki hikmet nedir diye sorulursa, cevap olarak deriz ki, Allahü Teâlâ, kullarının yaptıklarını elbette bilir, fakat kul, yaptığı fiillerin hepsini bilmez. Cennetlik veya Cehennemlik olduğunu, ona amellerinin hepsini göstermekle bildirirler.
Ebü'l-Muin Nesefî'nin en meşhur ve Matüridî akaidinin en önemli eserlerinden Tabsıratü'l-edille adlı eserinin yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Serez Kısmı no: 1395'de kayıtlıdır. Mizan ve hesap, sırat köprüsü üzerinde yapılacak, sevapları fazla olanlar Cennet'e, günahları fazla olanlar ise Cehennem'e gideceklerdir. Sırat köprüsü, Cehennem üzerinde kurulacaktır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Cenab-ı Hak, Cehennem üzerinde, kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit, bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üçbin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte imandan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekattan, dördüncü geçitte oruçtan, beşinci de hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekten hızlı geçer ve Cennet'e girer. Cevap veremezse, Cehennem'e düşer.”
“Ümmetimden bir kısmı, Cehennem'e yağmur gibi düşer.”
Ebü'l-Muin Nesefî hakkında Ebü'l-Muin en-Nesefî ve arauhu fi't-tevhid adıyla yapılan tezin kapak sayfası. Kabir azabı ve Münker-Nekir bahsinde buyuruyor ki: “Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen iki meleğin sual sorması haktır, gerçektir. Kâfirlere ve Müminlerden günahı çok olanlara kabir azabı vardır. Cuma günü kabir azapları kaldırılır. Bazı âlimlere göre Müminin azabı artık başlamaz. Kâfire kabir azabı, Cuma ve Ramazan'da yapılmamak üzere, kıyamete kadar devam eder. Cuma günü ve gecesinde ölen Müminler kabir azabı hiç görmez.
Kabirdeki meyyitte his bulunduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır. Mümin olanlar, kabirde iki hâlde bulunurlar. Müminlerden itaatkâr olanları kabir sıkar. (Bu sıkması, kabir azabı cinsinden olmayıp, uzun zaman göremeyip, nihayet kavuşunca annesinin evladına sarılması ve hasretle onu çok sıkması gibidir.)
Günahkâr olan Müminler için, kabir azabı ve kabrin ölüyü sıkması vardır. Öyle ki, kemikleri birbirine geçer. Kabir azabında, ruh ile birlikte ceset de azap duyar. Hatta ceset, çürüyüp toprak olsa, o cesetten hasıl olan toprak acı duyar.
Resulullah, Hazreti Aişe'ye buyurdu ki: “Kabrin sıkıştırması ve Münker-Nekir'in suali anında hâlin nasıl olacak? Ya Hümeyra! Kabrin sıkıştırması Mümin için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekirin sorusu da Mümin için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”
Yine Resulullah, Hazreti Ömer'e; “Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?” buyurdu. Hazreti Ömer, “Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?” dedi. Resulullah Efendimiz; “Evet” buyurunca, “O hâlde hiç korkmam.” dedi.
Kabir azabı, rüya gören kimsenin, rüyasında sıkıntı veya rahatlık görmesine benzer. Şu kadar var ki, kabir azabını ceset de duyar ve bu azap ahiret azapları cinsindendir. Abdullah bin Abbas'ın rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz iki kabrin yanından geçiyordu. “Bu iki kabirde bulunan ölüler azap görüyorlar. Onlar, (kendisinden sakınılması mümkün olmayan) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Birisi idrardan sakınmadığı için, diğeri de, insanlar arasında söz taşımak için dolaştığından azap görüyor.”buyurdu.
Ruhlar bahsinde buyuruyor ki: “Ruhlar; Peygamberlerin ruhları, şehitlerin ruhları, itaatkâr Müminlerin ruhları, isyankâr Müminlerin ruhları ve kâfirlerin ruhları olmak üzere beş kısımdır. Peygamberlerin ruhları cesetlerinden ayrılınca, çok güzel bir surette Cennet'e gider. Kendisi için hazırlanmış olan nimetlere kavuşur.
Şehitlerin ruhları hakkında Peygamber Efendimize sual edildiğinde buyurdu ki: “Şehitlerin ruhları, yeşil kuş kursaklarında olarak Cennet ağaçlarına asılı dururlar.” Orada Cennet nimetleri ile nimetlenir, rızıklanırlar. Âl-i İmran suresinin 169 ve 170. ayet-i kerimelerinde mealen buyuruldu ki: “Allah yolunda öldürülenleri siz ölüler zannetmeyiniz. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve (Cennet nimetleriyle) rızıklanırlar. Onlar, Allahü Teâlânın (lütfundan ve) fadlından kendilerine ihsan ettiği şeref ve nimetlerden, sevinç ve ferah içindedirler. Kendilerinden sonraya kalanlara (henüz şehit olmamış kardeşlerine, kavuştukları saadette) kat'iyyen korku ve hüzün olmadığını müjdelemek (ve tarif etmek) isterler.”
Abdullah bin Mes'ud bildiriyor ki: “Biz, Âl-i İmran suresinin 169. ayet-i kerimesinden Resulullah Efendimize sual etmiştik. Cevabında buyurdular ki: “Onların (şehitlerin) ruhları, bir takım yeşil kuşların kursaklarındadır. Arş'ın altında onlar için asılmış olan çok kandiller vardır. Onlar, Cennet'te diledikleri yerlere uçarlar. Sonra bu kandillere gelip girerler. Rableri onlara nazar eder ve; “Arzu ettiğiniz bir şey var mı?” diye sorar. Onlar da, “Neyi arzu ederiz ki, biz Cennet'te dilediğimiz yerlere gidebiliyoruz” derler. Rableri bunu (suali) onlara üç defa tekrar eder. Bu defa onlar, bir cevap vermeleri icap ettiğini anlayıp, “Ey Rabbimiz! Bizim ruhlarımızı, cesetlerimize iade et! Senin yolunda tekrar şehit olalım.” derler. (Bu mümkün olmadığı için ve başka) bir hacetleri olmadığı görülünce terk olunurlar (Artık bu sual kendilerine sorulmaz).”
İtaatkâr olan Müminlerin ruhları Cennet bahçelerinde bulunur. Bunlar oradaki nimetlerden yemezler ve içmezler; lakin kendileri için hazırlanmış olan nimetlere ve mükâfatlara bakarlar. İsyankâr olan Müminlerin ruhları, sema ile dünya arasında muallakta bulunur. Kâfirlerin ruhları, yedi kat yerin altında, Siccin denilen vadide olup, habis cesetleri ile beraber, ruhları da azap görür. Müminlerin ruhu İlliyyin'de olup, nuru cesedine bitişiktir. Güneş'in semada, ziyasının ise yeryüzünde olması gibi.