NEVEVÎ

Yahya bin Şeref Şafiî âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

Şafiî âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Yahya bin Şeref, lakabı Muhyiddin, künyesi Ebu Zekeriyya'dır. 631 (m. 1233) Muharrem ayında, Şam'ın güneyinde Harran bölgesindeki Neva kasabasında doğdu. Doğduğu yere nisbetle “Nevevî” denmiştir. 676 (m. 1277) yılının Recep ayında orada vefat etti.

Babası anlattı: “Oğlum yedi yaşına basmıştı. Ramazan-ı şerifin yirmi yedinci gecesi yatağında uyuyordu. Biz bu geceyi ihya etmek için Kur'an-ı Kerim okuyorduk. Oğlum gece yarısına doğru uyandı ve; “Babacığım! Evimizi dolduran bu nur nedir?” diye sordu. Biz hiçbir şey göremiyorduk. O zaman anladım ki, bu gece Kadir gecesidir. Oğlum ileride Allahü Teâlâ'nın sevdiği kullarından olacaktır.”

Muhyiddin Ebu Zekeriyya Yahya Nevevî'yi babası küçük yaşta Kur'an-ı Kerim öğrenmesi için mektebe gönderdi. Kısa zamanda Kur'an-ı Kerim'i ezberledi.

Büyük âlimlerden Muhammed Zerkeşî anlatır: “Nevevî'ye Kur'an-ı Kerim öğreten zata gittim. Ona tavsiyelerde bulundum ve; “Bu çocuğun, ileride zamanın en büyük âlimi ve dünyaya hiç gönül bağlanmayan bir zahit olacağını, bunun sebebiyle pek çok kimseler hidayete, doğru yola kavuşacağını ümit ediyorum.” dedim. Bunun üzerine hocası bana; “Nereden biliyorsun, sen müneccim misin?” diye sordu. Ben de; “Hayır. Ancak Allahü Teâlâ beni böyle konuşturuyor. Konuşana değil, konuşturana ve söylenilene bak.” dedim. Bunu babasına da söyledim ki, iyi yetiştirsin.”

Tasavvuf yolundaki hocası Yasin bin Yusuf anlatır: “Yahya bin Şeref'i, on yaşında iken Neva'da gördüm. Çocuklar onu, kendileriyle beraber oyun oynamaya zorluyordu. O ise çocuklardan kaçıyor ve ağlıyordu. Bu hâlde Kur'an-ı Kerim okumaya devam ediyordu. Onun bu hâlini görünce kalbime sevgisi düştü, onu çok sevdim. Babasının bir dükkanı vardı. Nevevî de dükkanda dururdu. Alış veriş onu Kur'an-ı Kerim okumaktan hiçbir zaman alıkoymazdı.”

Nevevî on dokuz yaşına gelince babası onu Şam'daki Revahiyye Medresesi'ne tahsile götürdü. Önce tıp dersleri gördü, sonra tamamıyla din dersleri üzerinde çalıştı. Şafiî mezhebinin temel kitaplarından olan Et-Tenbih'i ve Mühezzeb'in dörtte birini dört buçuk ayda ezberledi. Kemaleddin Sellar Erbilî, İzzeddin Ömer Erbilî ve Kemaleddin İshak bin Ahmed hazretlerinin derslerine devam etti. Onlardan fıkıh ilmini öğrendi. İzzeddin Ömer Erbilî'ye çok hizmet etti. Onun abdest ibriğinin suyunu doldururdu. Her gün hocalarından on iki ayrı ilim okurdu.

Usul, nahiv, lügat ve benzeri ilimlerin inceliklerine vâkıf oldu. Hadis ilmini; Hafız Zeyn Halid Nablusî, Radî bin Bürkan, İbn-i Abdüddaim, Ebu Muhammed İsmail bin Ebu Yüsr ve birçok âlimden öğrendi. Kısa zamanda, ilimde devrinin en büyük âlimlerinden oldu. Kısa süren ömründe, insanlığın saadeti için pek çok kitap yazdı. Şafiî mezhebini kayda geçirdi. Kendisinden; Şeyh el-Mizzî, Ebü'l-Hasan Attar ve pek çok âlim ilim tahsil ettiler.

İmam-ı Nevevî hazretleri, geçinmede kanaat üzere olup nefsanî ve dünyevî arzu ve isteklerden geçmiş idi. Allahü Teâlâ'dan çok korkardı. Doğru konuşur, yerinde söyler, geceleri ibadet ve taat ile geçirirdi. İlim tahsilinde gayretli olup salih ameller yapmakta sabrı çoktu. Şam halkının yediği şeylerden yemez, memleketinden, anne-babasının yanından getirdiği, tam helal olduğunu bildiği şeyleri yemekle kanaat ederdi. Günde bir defa, yatsıdan sonra yemek yerdi. Yine günde bir defa, sahur vaktinde su içerdi. O diyarın âdeti olan kar suyu içme adetini yapmazdı. Bekar idi, hiç evlenmedi. Geceleri uyumaz, ibadet eder ve kitap yazardı.

Devlet reislerine, valilere ve diğerlerine emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapardı. Allahü Teâlâ'nın emirlerini bildirir, yasaklarından sakınmak lazım olduğunu anlatırdı. Bu işte hiç müdahene etmez, gevşeklik göstermezdi. İki kere hacca gitti. 665 (m. 1266) senesinde, Dar-ı hadis-i Eşrefiye'de ders verdi. Vefatına kadar yaptığı bu vazifesinin karşılığında hiç para almadı. Mübarek sakalında birkaç tane beyaz vardı. Üzerinde sekine ve vakar hâli herkes tarafından görünürdü. Aynı zamanda evliya-i kiramın büyüklerindendir. Çok kerametleri görülmüştür.

Şam valisi, Cami-i Emevî Kütüphanesi'ndeki kitapları İran'a nakletmek istediği zaman, ona mâni oldu. Vali, onu ikna etmek istedi. Valinin evinde halı olarak kullanılan kaplan ve yırtıcı hayvan derileri vardı. Nevevî onlara işaret etti. Allah'ın kudreti ile dirilip valiye dişlerini gösterdiler. Vali ve yanındakiler oradan kaçtılar. Sonra vali, İmam-ı Nevevî hazretlerinden özür diledi ve elini öptü.

Bazı keşif sahipleri İmam-ı Nevevî için; “Kutub olmayınca ölmedi.” demişlerdir. Gaipten ses işitmek, kilitli kapıyı açmak ve benzeri çok kerametleri görülmüştür. Bir defasında duvar yarılmış, çok güzel bir şahıs içeri girmiş, dünya ve ahiret işleri, evliya ile birlikte bulunması hakkında ona çok şeyler söylemiştir.

Bir gün İbn-i Nakib, Nevevî'ye geldi. İmam-ı Nevevî; “Ey Kadılkudat, otur.” dedi. Biraz sonra İbn-i Nakib'i kadılkudat tayin ettiler.

Barizî, İmam-ı Nevevî'yi rüyada görüp; “Daimi oruç için ne dersiniz?” diye sordu. İmam-ı Nevevî; “Âlimlerin bunda on iki kavli vardır.” buyurdu. Uyanınca bir sene bu meseleyi inceledi. Nevevî'nin dediği gibi buldu.

Ebü'l-Hasan Şam'da Nekris hastalığından yatıyordu. Nevevî ziyaretine gitti. Yanına oturup sabırdan konuşmaya başladı. Konuştukça hastanın ağrıları azar azar geçti. Yanından kalkınca hiçbir şeyi kalmadı.

Ömrünün sonlarına doğru, üzerinde olan emanetleri sahiplerine verdi, borçlarını ödedi, kitaplarını kütüphaneye verdi. Neva'da, doğduğu evde günlerce hasta yattı. 676 (m. 1277) yılının Recep ayında vefat etti. Türbesi ziyaret edilmekte, aşıkları mübarek ruhundan feyiz almaktadır.

SULTANA NASİHAT

İmam-ı Nevevî, Baybars'a yazdığı bir mektupta şöyle buyurdu: “Bismillahirrahmanirrahim. Allahü Teâlâ'ya hamdolsun. Efendimiz Muhammed Aleyhisselam'a ve âline salat ve selam olsun. Abdullah Muhyiddin Nevevî'den Sultan Zahir'e. Dinin hizmetçileri olan ulema daha önce size bir mektup yazmışlardı. Cevabınız sert oldu. Gelen mektupta cihat, dinî hükmünden ayrı olarak bildirilmektedir. Allahü Teâlâ ihtiyaç hasıl olunca emir sahiplerinin yanında lüzumlu izahlarda bulunmayı vacip kıldı ve Âl-i İmran suresi yüz seksen yedinci ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurdu: “Vaktiyle Allahü Teâlâ, kendilerine kitap verilenlerden şöyle teminat almıştı: “Celâlim hakkı için kitablarımda olanı, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise söz ve teminatı sırtlarının arkasına attılar. Böylece karşılığında biraz para aldılar. Bu ne kötü alış veriştir!..” Bu sebeple bize bu hususta bir açıklamada bulunmak vacip olup susmak haramdır.

Mektubunuzda, cihadın askere mahsus olmadığı ifade edilmektedir. Evet öyledir. Fakat cihat farz-ı kifayedir. Sultanın ordusu vardır. Onların beytülmaldan muayyen bir yiyecek tahsisatı vardır. Bu sebeple savaştan geri kalan halk ise gerek kendilerinin, gerek sultanın, gerekse asker ve diğerlerinin faydasına olan, herkesin muhtaç olduğu ziraat, sanat ve başka işlerle meşgul olmaktadır. İşte askerin ihtiyacı beytülmaldan ayrılan tahsisat ile temin edilmektedir. Beytülmalda kafi miktarda para ve mal varken, halktan bir şey almak helal değildir. Böyle olduğunda bütün İslam âlemindeki ulema ittifak halindedir. Hamdolsun beytülmalın para ve mala ihtiyacı yoktur. Durum böyle olunca cihat ve başka zamanlarda Allahü Teâlâ'dan yardım istenir. Resulullah Efendimizin Sünnet-i seniyyesine ve dinin emirlerine uyulur.

Önceki ve bu mektupta yazdıklarımızın hepsi, hem size, hem de halka nasihattır. Bu nasihatlerde kınanacak hiçbir şey yoktur. Halka yumuşak muamelede bulunmayı, şefkat göstermeyi, Ehl-i sünnet yolunu ve Resulullah Efendimize tabi olmayı sevdiğinizi bildiğimiz için size bu nasihatleri yaptık.

Bizim nasihatimiz sebebiyle, halkı ve ulemayı tehdit etmenize gelince böyle şeyler sizin adalet ve hilminize muvafık değildir. Müslümanların zayıfları ve güçsüzleri, sultana nasihatten başka ne yapabilir. Halbuki, onlar nasıl nasihat edileceğini de bilmemektedirler.

Şahsıma gelince gerek tehdit ve gerekse tehdidin de ötesinde her hangi bir durum, Allahü Teâlâ'nın izni ile bana zarar vermez ve nasihatten alıkoymaz. Çünkü ben ve benim durumumda olanlar, sultana nasihat etmemizin vacip olduğuna inanıyoruz. Bir vacibi ifa ederken, başıma gelecek şey, Allahü Teâlâ'nın katında benim için hayırlıdır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem nerede olursak olalım, hakkı söylememizi, Allahü Teâlâ'nın rızası yolunda kınayanın kınamasından korkmamamızı emretmiştir. Biz, dünya ve ahirette size faydalı olacak işleri yaparak devamlı hayırlara vesile olup kıyamete kadar hayırla yadedilmenizi, bu sebeple ebediyyen Cennet'te kalmanızı istiyoruz. Allahü Teâlâ'nın selamı, rahmeti ve bereketleri Peygamber Efendimiz üzerine olsun!..”

Nevevî'nin talebesinden Alaeddin ibnü'l-Attar, hocasının vefatını şöyle anlatmaktadır: “Vefatından iki ay kadar önce önünde oturuyorduk. Yanına fakir bir adam girdi. Hocamıza dedi ki: “Serhad yöresinden filân kişinin sana selamı var. Bu ibriği sana gönderdi.” Şeyh onu kabul etti. Onu evine koymamı söyledi. Ben şeyhimin ibriği kabul etmesine hayret ettim. Hayretimi anlayınca bana dedi ki: “Bana, birkaç fakir, miskin bul getir. Bu ibrik, sefer aletidir.”

Bundan bir kaç gece sonra ben yine yanında idim. Bana; “Sefer için artık izin verildi.” dedi. Ben; “Nasıl izin verildi?” dedim. Ravahiye Medresesi'ndeki odasını işaret ederek; “Kalk Beyt-i Makdis'i ziyaret edelim.” dedi. Ben şeyhimin bu sözünü normal bir sefere hamlettim. O hakikî sefermiş. Sonra bana dedi ki: “Kalk ahbap ve dostlar ile veda edelim.” Birlikte hocalarının defnedilmiş olduğu kabristana vardık. Orada, onları ziyaret etti, Kur'an-ı Kerim okudu, dua edip ağladı. Sonra sağ olan dostlarını ziyaret etti. Bu arada Şeyh Yusuf Firkaî, Şeyh Muhammed Ahmimî ve Hanbelîlerin önde gelenlerinden Şeyh Şemseddin ibni Ebu Ömer'i ziyaret etti. Sonra o günün sabahında yola çıktı. Ben de onunla beraber gidiyordum. Öyle hadiseler ve işler başımıza geldi ki, bunlar yazılsa ciltler dolusu tutar.

Neva'ya gitti. Oradan Kudüs'ü, İbrahim Aleyhisselam'ın kabr-i şerifini ziyaret etti, sonra tekrar Neva'ya döndü. Bu ziyareti akabinde hastalandı. Babasının evinde idi. Hastalandığını duyunca Dimaşk'tan kalkıp ziyaret için geldim, buna pek sevindi. Sonra bana; “Ehlü lyaline dön!” dedi. Onunla vedalaştım. En son 676 senesi Recep ayının 20. Cumartesi günü görmüştüm. Sonra 24. günü olan Çarşamba günü vefat etmiştir.”

Pek çok âlim, İmam-ı Nevevî hakkında; “Asrının kutublarından idi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların çoğunu terk eder, dünyaya hiç meyletmezdi. İlimde her sözü birer vesika, senet idi. Eshab-ı Kiram'ın yoluna tam olarak uyan, Ehl-i Sünnet itikadını yaymak için hayatı boyunca çalışan mübarek bir zattı” dediler.

İmam-ı Sübkî anlatır: “Babam 742 (m. 1341) yılında Dar-ı Hadis-i Eşrefiye'de ders okutuyordu. Geceleri salona çıkar, teheccüd namazı kılardı. Zaman zaman yüzünü halılara sürer; “Buraya İmam-ı Nevevî hazretlerinin mübarek ayakları değmiştir. Bu halılara aşık olmamın, hayran kalmamın ve yüzümün en şerefli yerlerini bu yaygılara sürmemin sebebi budur.” derdi.

Eserleri

Yazdığı eserlerin sayısı çoktur. Okuyanlar pek istifade etmektedirler. Bazıları şunlardır:

1- El-Minhac Şerhu Sahih-i Müslim ibni'l Haccac (Şerhu Sahih-i Müslim): Sahih-i Müslim'in şerhi olup basılmıştır.

2- Ravdatü't-Talibin ve Umdetü'l-Müftin: Şafiî mezhebinin itimada şayan bir eseri olan bu kitap Şafiî âlimlerinden Abdülkerim Er-Rafiî'nin, El-Veciz üzerine yazmış olduğu Eş-Şerhu'l-kebir isimli eserinin ihtisarı durumundadır. Bu eser üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Birkaç defa basılmıştır.

3- El-Minhac (Minhacü't-Talibin): Nevevî'nin Şafiî fıkhına dair yazmış olduğu, bir diğer kitabıdır. Nevevî, kitabının başında Besmele ve hamdeleden sonra demektedir ki: “Arkadaşlarımız çoğu El-Muharrer'in muhtasarının çok faydalı olacağını söylemişler idi. Müsannif, âlimlerden, sahih gördüğü rivayetleri delilleri ile birlikte almış, dolayısı ile hacmi çok büyümüştür. Ezberlenmesi de güçleşmiştir. Hacmini yarıya indirecek şekilde ihtisar etmeyi uygun gördüm.” Bu kitap, Şafiîler arasında oldukça şöhret bulmuş, çokça okunmuş, ezberlenmiş ve üzerinde birçok çalışmalar yapılmıştır. El-Minhac üzerine birçok kimse şerh, haşiye ve ihtisar çalışması yapmıştır. Katib Çelebi, kitabında bu eserin 30 kadar şerhini sayar. En meşhur ve kıymetli şerhi İbn-i Hacer Mekkî'nin Tuhfetü'l muhtac adlı şerhidir. Şafiî mezhebinin en muteber kitabıdır. Birkaç sefer basılmıştır.

4- Riyazu's-Salihin Min Kelami Seyyidi'l Mürselin: Vaaz ve nasihat için yazılmış meşhur bir hadis kitabıdır. Birçok defa basılmıştır.

5- El-Ezkaru'l-Müntehabatü min Kelamı Seyyidi'l-Ebrar: Kısa adı ile El-Ezkar da denilen bu eser, Müslümanların günlük yapacakları işler ve bu esnada söyleyecekleri zikirleri ihtiva eden bir eserdir. Zikirlerin tamamı hadislerden derlenmiştir. 1955'te Lübnan'da bastırılmıştır.

6- Şerhu'l-Erbeîn: İslam dininin usûl ve kaidelerine ait hadisleri muhtevi olan bu eser, İslam âlimlerinin itina gösterdikleri ve üzerinde çokça çalıştıkları bir eserdir. Birçok şerhi vardır. Bizzat Nevevî kendisi şerh etmiştir. Nevevî'nin Erbain üzerine kendisinin yapmış olduğu şerh Kahire'de 1973'te basılmıştır.

7- Et-Tahrir fî Elfazı't-Tenbih: Şafiî fakihlerden Ebu İshak Eş-Sirazî'nin Et-Tenbih fî Furui'ş Şafiiyye isimli eserinin şerhidir. Kitabu't-Tenbih'deki lafızları fıkhî ve lügavî yönden incelediği güzel bir lügat kitabıdır.

8- Tehzibü'l-Esma ve'l-lüga: Hadis âlimlerinin hayatını anlatır. Nevevî, bu eserini müsvedde alarak büyük bölümünü yazmış, fakat bitirmeden öylece bırakmıştır. Talebesi Mizzî beyaza çekmiştir. Nevevî'nin bu eseri de üzerinde çokça çalışılan ve sürekli müracaat edilen bir eserdir. Birkaç defa basılmıştır.

10- Et-Tıbyan fi Adabi Hameleti'l-Kur'an: On bab üzerine tertip edilen bu kitapta ilk bab Kur'an-ı Kerim'in tilaveti ve onu yüklenmenin (hafızlığın faziletine) dairdir. 2. babda okuyucunun kıraat tercihi, 3. babda Kur'an ehlinin fazileti, 4. babda hocanın ve talebenin dikkat etmesi gereken adap, 5. babda Kur'an-ı Kerim'i hıfzetmenin edepleri, 6. babda okuyucunun edepleri, 7. babda dinleyicinin edepleri, 8. babda ayet ve surelerin faziletleri ve bazı müstehab edepleri, 9. babda Kur'an-ı Kerim'i yazmanın edepleri, 10. babda ise kitabın lafızlarının zabtı ve muhtevası hakkında bilgi verilmiştir. Bu eser, muhtasar bir eserdir. Üzerine birçok çalışma yapılmıştır ve birkaç defa basılmıştır.

11- Bustanu'l-Arifin: Züht ve tasavvufa dair yazmış olduğu bir eserdir.

12- Menakıbü'ş-Şafiî: Beyhekî'nin aynı adlı eserinin özetidir.

13- Et-Tahkik: Fıkha dairdir. Salatü'l-Müsafir babına kadar gelmiştir. Er-Ravda isimli eserinde zikretmediği bazı meselelerden bahsetmiştir.

14- Tashihü't Tenbih: Nevevî'nin telif ettiği kitapların ilkidir. 1329 yılında Et-Tenbih'in kenarında Mısır'da basılmıştır.

15- El-İzah fi'l-menasik: Hacla ilgilidir. 1954'te Riyad'da basılmıştır.

16- Tabakatu'l-Fukaha: Şafiî fakihlerinin hal tercemelerini ve tabakalarına dair Nevevî'nin bazı mülahazalarını ihtiva etmekte olan eser İbnü's Salah'ın Tabakat'ının ihtisarı durumundadır.

17- El-Mecmu: Şafiî âlimlerinden Er-Rafiî'nin El-Mühezzeb isimli eserinin şerhidir. Eseri tamamlayamamıştır. Kitabu'r-riba'ya kadar şerh etmiştir. Dokuz cilde varan şerhe Takıyyüddin Es-Sübki 3 ciltlik bir tekmile yazmıştır. Mısır'da basılmıştır.

18- Muhtasaru Adabi'l-istiska, 19- Ruusü'l-Mesail, 20- Tuhfetu Tullabi'l-Fedail: Bu üç kitap Şerhu'l-Mühezzeb'den parçalardır. Burada tefsir, hadis, fıkıh ve lügat yönünden incelemeler, hatırlatmalar vardır.

21- Muhtasaru't-Tezhib: Rafiî'nin El-Müntahab isimli kitabının diğer bir ismi Et-Tezhib'dir. Bu kitabın birkaç yaprağını almış ve bir fasikül ilave etmiştir.

22- Edebü'l-müfti ve'l-müstefti, 23- Mes'eletü tahmisi'l-ganaim: Harpte esir alınan cariyelerin ganimet olma durumu hususunda İbnü'l-Firkah ile aralarında geçen bir münazara üzerine yazmıştır.

24- El-Fetava (El-Mesailü'l Mensurat): Talebesi Alaeddin ibnü'l-Attar cemetmiştir.

25- Dekaiku'l-Minhac ve'r-Ravda: Kendi eserleri olan Er-Ravda ve El-Minhac'da bazı yerleri tashih ve bazı yerlere tembih için bu eseri kaleme almıştır.

26- Et-Terhis fi'l-ikram ve'l-kiyam, 27- Şerhu'l-Vesit: İmam-ı Gazalî'nin Vesit adlı eserinin şerhidir.

28- Şerhu'l-Buharî: Bu şerhi tamamlamaya Nevevî'nin ömrü vefa etmemiştir. Kitabu'l İmana kadar küçük bir parçasını şerh edebilmiştir.

29- El-İmla ala hadisi'l-a'mal bi'n-niyyat: Bu eserinde, “Ameller niyetlere göredir...” hadisini ele almıştır.

30- El-Hulasa fi ehadisi'l-Ahkam: Ahkam hadislerini ele aldığı bu eserini de bitirememiş, Kitabu'z-Zekat'a kadar gelebilmiştir.

31- Hulasatu'l-ahkam fi mühimmati's-sünen ve kavaidi'l-İslam: Taharetü'l-Beden ve's-sevb babına kadar yazmış, gerisini tamamlayamamıştır.

32- El-Usul ve'd-davabit: Fıkıh kaideleri ile alakalı küçük bir risaledir.

33- Mekasıdu'n-Neve: Tevhide dair bir risaledir.

34- Menaru'l-hedyi fi'l-vakfi ve'l-ibtida: Tecvide dair bir eserdir.

35- Camiu's sünen, 36- Tuhfetü tullabi'l fedail: İlk yazdığı kitaplardandır. Ebu İshak Eş-Şirazî'nin Et-Tenbih'i üzerinde yaptığı birkaç çalışmadan bir tanesidir. Babü'l-Hayz'a kadar gelebilmiştir.

37- Takribü't teysir İmam-ı Nevevî, yırtık ve eski olup kullanılmayan Mushaf'ı yakmanın mekruh olduğunu bildirdi. Müslim Şerhi adlı eserinde buyuruyor ki: “Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş traş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el ve ayak yıkarken, mescide ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela; ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden, evinden ve odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken, soldan başlamak müstehaptır. Bunların tersini yapmak tenzihen mekruh olur. Çünkü şekilde olan sünneti terk etmek olur.”

İmam-ı Nevevî, Ezkâr kitabında diyor ki: “Gecenin on iki kısmından bir kısmını (bir saat kadar) ihya etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir.”

Buyurdu ki: “Sihir yaparken küfre sebep olan kelime veya iş olursa, küfürdür. Böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük günahtır.”

Hilyetü'l-ebrar ismindeki kitabında diyor ki: “Abdullah ibni Zübeyr halife iken taun hastalığı oldu. Bu taunda, Enes bin Malik'in seksen üç çocuğu öldü. Kendisi, Peygamber Efendimizin hizmetçisi idi ve bereket, bolluk için duasını almıştı. Bu taunda, Abdurrahman bin Ebu Bekr Sıddîk'in kırk çocuğu ölmüştü.”

İmam-ı Nevevî hazretlerinin Riyazü's-salihîn isimli eserinden alınan hadis-i şeriflerden bazıları: Ebu Hüreyre rivayet etti: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Bir insan öldüğünde, amelinin sevabı kesilir. Amel defteri kapanır. Yalnız; sadaka-i cariyesi (çeşme, cami yapmak, ağaç dikmek gibi), ilmî bir eseri, kendisine dua eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz.”

Enes bin Malik rivayet etti: Peygamberimiz buyurdu ki: “İlim öğrenmek için sefere çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allahü Teâlâ'nın yolundadır.”

Abdullah bin Amr bin As rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ ilmi, kullarının hafızasından silmek suretiyle değil, ilim adamlarının ölmesiyle alır. Öyle ki, ortada âlim kalmayınca halk, kendilerine bir takım cahilleri baş edinirler. Onlara dinî bir mesele sorulur da bilmedikleri hâlde fetva vererek hem kendileri dalalete düşer, hem de fetva isteyenleri dalalete sevk ederler.”

İbn-i Mes'ud rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Benim sözümü işitip muhafaza ettikten sonra işittiği gibi başkalarına nakleden kimsenin, Allahü Teâlâ yüzünü ağartsın. Kendisine bildirilen nice kimseler vardır ki, dinleyenlerden daha iyi anlayıp öğrenmiş olurlar.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ'ya hamd-ü sena ile başlanmayan hiçbir işin feyzi ve bereketi olmaz.”

Ebu Musa el-Eş'arî rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kulun çocuğu öldüğü zaman, Cenab-ı Hak meleklerine şöyle buyurur: “Siz kulumun çocuğunu (ruhunu) kabzettiniz değil mi?” Melekler de; “Evet” derler. Cenab-ı Hak; “Siz onun kalbinin meyvesini kabzettiniz?” buyurunca melekler; “Evet” derler. Allahü Teâlâ; “Kulum ne dedi, biliyor musunuz?” buyurur. Melekler de; “Sana hamdetti ve, inna lillah ve inna ileyhi raciûn, dedi.” cevabını verirler. Cenab-ı Hak; “Öyle ise kulum için Cennet'te bir ev inşa edip ona Beytü'l hamd adını veriniz.” buyurur.”

Evs bin Evs rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür. O günde benim üzerime çok salavat getirin. Zira sizin salat ve selamlarınız (melekler vasıtasıyla) bana arz olunur.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her kim günde yüz defa; “Allah'tan başka ilah yoktur. Yalnız Allah vardır. O'nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na mahsustur. O, her şeye kâdirdir” mealindeki; “Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadir.” duasını tekrar ederse, bu dua o kimse için on köle azat etmenin sevabına muadil olur. Ve ona yüz sevap yazılır. Ondan yüz günah silinir ve o kimse için o gün akşama kadar şeytanın şerrine karşı bir sığınak olur. Ve hiçbir kimse onun bu duayı okumasından daha faziletli bir dua getiremez. Meğer ki, o kimse, bu dua ve tehlili daha çok okumuş olsun.”

“Her kim günde yüz defa, “Sübhanallahi ve bi hamdihi” derse, günahları denizin köpükleri kadar çok olsa bile affolunur.”

Hazreti Aişe validemiz rivayet etti: “Resulullah Efendimizin en çok ettiği dua; “İlahî! Bize dünyada ve ahirette iyilik, güzellik ver, ateş azabından bizi muhafaza buyur.” mealindeki; “Allahümme Rabbenå atina fi'd-dünya haseneten ve fi'l-ahireti haseneten ve kına azabennar.” idi.”

Ebüdderda rivayet etti: Resulullah Efendimiz şöyle buyururlardı: “Müslüman bir kişinin, din kardeşi için gıyabında ettiği dua kabul olunur. Onun başucunda memur bir melek vardır ki, o Müslüman, ne zaman bir din kardeşi için hayır ile dua ederse, o melek ona; “Duan kabul olsun, istediğinin bir misli de senin için olsun.” diye dua eder.”

Enes bin Malik rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ben miraca çıkarıldığımda, bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine; “Ya, Cibril! Bunlar kimlerdir.” dedim. “Bunlar, insanların etini yiyenler (gıybet edenler) onların şeref ve namuslarına dokunanlardır.” cevabını verdi.”

Semura bin Cündüb rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Hiçbiriniz diğerine, Allahü Teâlâ sana lanet etsin, Allahü Teâlâ'nın gazabına uğra, Cehennem'de yan gibi beddualarla lanet etmesin.”

İbn-i Mes'ud rivayet etti: Peygamberimiz buyurdu ki: “Kâmil Müslüman, kimseyi zemmetmez, lanetlemez, haddi aşmaz, hayâsızlık etmez.”

Ebüdderda rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki : “Bir kul herhangi bir şeye lanet ederse, o lanet semaya yükselir. Fakat göklerin kapısı bu fena söze karşı kapanır, yere iner, onun da kapıları kapanır. Sonra sağa sola başvurur, girecek yer bulamayınca lanete müstehak olana gider. Eğer lanete layık değilse, bu defa lanet edene rücu eder.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Su-i zandan sakınınız! Çünkü su-i zan, sözlerin en yalanıdır. Müslümanların ayıplarını, kusurlarını araştırmayınız. Nefsanî ve dünyevî bir haz peşinde birbirinize karşı övünmeye kalkışmayınız, birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize buğz ve düşmanlık edip dargın durmayınız. Birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allahü Teâlâ'nın kulları! Allahü Teâlâ'nın emrettiği gibi kardeş olunuz. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımsız bırakmaz. Ona hakaret etmez. (Resul-i Ekrem Efendimiz mübarek göğüslerine işaretle) Takva işte buradadır. Bir kimsenin şerli olması için Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir. Müslümanın Müslüman üzerine; kanı, ırzı, malı haramdır. Muhakkak Allahü Teâlâ, sizin bedenlerinize, suretlerinize ve hâlis olmayan amellerinize bakmaz. Ancak kalblerinize bakar.”

İbn-i Mes'ud rivayet etti: Nebiy-yi muhterem Efendimiz buyurdu ki: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet'e giremez.” Bunun üzerine Eshab-ı Kiram'dan biri; “Ya Resulallah! Bir erkek, elbisesinin ve nalınının güzel olmasını sever. Bu da kibir sayılır mı?” dedi. Resul-i Ekrem; “Şüphe yok ki, Allahü Teâlâ güzeldir, güzeli sever. Kastedilen kibir, hakkı tanımamak ve insanları hakir görmektir.” buyurdu.

Abdullah bin Amr İbnü'l-As rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Dört huy vardır ki bunlar her kimde bulunursa o kimse hâlis münafık olur. Herhangi bir kimsede bu huylardan biri mevcut olursa, o huyu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir huy bulunur. Bu dört huy şunlardır: 1- Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder. 2- Konuşurken yalan söyler. 3- Ahdettiğinde ahdini bozar. 4- Husumet ederek (yalan yere yemin ve batıl sözlerle) haktan ayrılır.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Siz helake sebep olan yedi günahtan sakınınız.” Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Bunlar hangileridir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz; “Allahü Teâlâ'ya şirk koşmak, büyü yapmak, Allahü Teâlâ'nın katlini haram kıldığı kimseyi öldürmek, tefecilik etmek, yetim malı yemek, düşman ile muharebe yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zina isnat ve iftira etmektir.” buyurdu.

Ebu Sa'id el-Hudrî rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız.” Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Yol üzerinde oturmak bizim için zarurîdir. Lüzumlu olan şeyleri orada konuşuyoruz.” dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Yol üzerinde oturmaktan vazgeçmiyorsanız, bu yolun hakkını veriniz.” buyurdu. Eshab-ı Kiram da; “Ya Resulallah! Yolun hakkı nedir?” dediler. Efendimiz de; “Haram olan şeylere bakmamak, gelip geçeni rahatsız etmemek, selam almak, yapılması lazım olan şeyleri emretmek, yasaklanmış olan şeylerden de sakındırmaktır.” buyurdu.

İbn-i Ömer rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Sizden biriniz asla sol eliyle yemesin ve içmesin. Çünkü şeytan sol eli ile yer ve sol eli ile içer.”

Said bin Yezid rivayet etti: Bir gün mescitte bulunuyordum. Ömer İbni'l-Hattab mescitte imiş. Beni yanına çağırıp; “Git şu iki kimseyi bana getir.” buyurdu. Ben de gidip onları Hazreti Ömer'in yanına getirdim. Hazreti Ömer; “Siz nerelisiniz?” diye sordu. “Taif halkındanız.” dediler. Bunun üzerine; “Eğer siz Medineli olsaydınız, muhakkak her ikinizi de incitecektim.” buyurdu. Onlar sebebini sorduklarında; “Her ikiniz de Resulullah'ın mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz. (Mescidin adabına henüz yabancı olduğunuz için sizi mazur gördüm.)” buyurdu.

DESİNLER DİYE

İmam-ı Nevevî'nin Riyazü's-salihîn adlı eserinde bildirilen hadis-i şerif şöyledir: Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet gününde halktan ilk sorgulanacak üç kişiden biri, şehit olmuş bir kimsedir ki, huzura getirilir. Cenab-ı Hak ona ihsan ettiği nimetleri sayar, o da mazhar olduğu nimetleri ikrar eder. Allahü Teâlâ; “Bu nimetlere mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Ya Rab! Senin uğrunda savaştım da şehit düştüm.” der. Cenab-ı Hak; “Hayır, yalan söylüyorsun, sana cesur desinler diye savaştın. Nitekim bu söz de söylenmiştir.” buyurur. Sonra verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklene sürüklene Cehennem'e atılır.

İkincisi, ilim öğrenip öğretmiş, Kur'an-ı Kerim okumuş bir kimsedir ki bu da huzura getirilir. Cenab-ı Hak ona lütuf ve ihsan buyurduğu nimetleri sayar. O da nimetleri ikrar ve itiraf eder. Hak Teâlâ; “Bu nimetlere mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Ya Rab! İlim öğrendim ve öğrettim, Kur'an-ı Kerim okudum.” cevabını verir. Allahü Teâlâ; “Hayır, yalan söylüyorsun, ilmi, sana âlim desinler diye öğrendin, Kur'an-ı Kerim'i sana Kâri (Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen) desinler diye okudun. Nitekim bu söz de söylenmiştir.” buyurur. Verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır.

Üçüncüsü de Allahü Teâlâ'nın kendisine imkan verdiği ve her türlü servetten ihsan buyurduğu kimsedir ki, huzura getirilir. Cenab-ı Hak ona ihsan buyurduğu nimetleri sayar. O da onları itiraf eder. Cenab-ı Hak; “Bunlara mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Ya Rab! Servetimi sırf senin uğrunda, sevdiğin yollarda harcadım.” der. “Hayır, yalan söylüyorsun. Riyakârsın, bunları sana cömert desinler diye yaptın. Nitekim bu söz de söylenmiştir.” buyurur. Sonra emrolunup o da sürüklene sürüklene ateşe atılır.”

İbn-i Ömer rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her kim, Allahü Teâlâ için size sığınırsa, onu koruyup himaye ediniz. Allahü Teâlâ için bir şey isteyene veriniz. Davet edenin davetine icabet eyleyiniz. Her kimin size bir iyiliği geçmişse ona mukabelede bulununuz. Eğer misli ile mukabelede bulunmaya gücünüz yetmezse, o kimseye çok dua ediniz ki, bu suretle kendisine dua ile mukabele etmek istediğinizi anlasın.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Sizden biriniz imamdan önce başını (secdeden veya rükudan) kaldırdığında, Allahü Teâlâ'nın, onun başını merkep başına yahut suretine çevirmesinden korkmaz mı?”

Ebu Bekr-i Sıddîk rivayet etti: “Bir gün Resulullah Efendimizin huzurunda bir kimsenin ismi anılmış ve orada bulunanlardan biri onu mübalağalı bir surette meth-ü sena etmişti. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Yazık sana! Dostunun boynunu kopardın, onu ma'nen mahvettin.” buyurdu. Sonra; “Şayet biriniz diğerini mutlaka methedecek olursa, “Öyle sanırım ki, o şöyle iyidir, böyle iyidir...” desin ve bu sözü de methettiği adamda bu sıfatların bulunduğunu zannederek söylesin. Onun iç yüzünü Allahü Teâlâ bilir, ona göre hesaba çeker. Sizden biriniz, Allahü Teâlâ'yı şahit tutarak hiçbir kimseye kesin olarak iyidir demesin. Allahü Teâlâ onun hâlini sizden iyi bilir.” buyurdu.

Huzeyfe rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Hâlis ipek ve atlas elbise giymeyiniz. Altın ve gümüş kaptan su vesaire içmeyiniz. Altın ve gümüş tabaklardan da yemek yemeyiniz.”

Nevvas bin Sem'an rivayet etti: “Bir sabah Resul-i Ekrem Deccal'den bahsederken, onu zem ve tahkir etti ve büyük bir bela olduğunu belirtti. Öyle ki, biz onu Nahl civarında zannettik. Nihayet O'nun yanına gidince bizdeki hüzün ve teessürü anladı da; “Size ne oluyor?” buyurdular. Biz de; “Ya Resulallah! Sabahleyin Deccal'den bahis açarak onu çok kötülediniz ve onun büyük bir bela ve fitne olduğunu belirttiniz. Hatta biz, onun Nahl denilen mevkide bulunduğunu zannetmiştik.” dedik.

Bunun üzerine; “Sizin için en çok korktuğum Deccal'den başkalarıdır. Sizin için Deccal'den daha çok, başka şerlilerden korkarım. Şayet Deccal, ben sizin aranızda iken zuhur ederse, yalnız başıma onu sustururum ve davasını iptal edebilirim. Eğer ben aranızda değil iken çıkarsa, artık herkes kendisini müdafaa edip onun şerrinden korunmalıdır. Zaten Allahü Teâlâ her Müslümanı onun şerrinden himaye buyuracaktır. Deccal, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışına fırlamış bir gençtir. Ben onu sanki Katanoğlu Abdüluzza'ya benzetiyorum. Her kim Deccal'a yetişirse, ona karşı Kehf suresinin evvelinden (ve sonundan on ayet) okusun. Deccal, Şam ile Irak arasındaki yoldan çıkıp sağa ve sola fesat salacaktır. Ey Allahü Teâlâ'nın kulları (imanda) sebat ediniz.” buyurdu.

Biz; “Ya Resulallah! Deccal yeryüzünde ne kadar kalacaktır?” dedik. “Kırk gün kalacak. Bir günü bir sene ve bir günü bir ay ve bir günü de bir Cuma (bir hafta) kadardır. Diğer günleri de sizin günleriniz gibi olacaktır.” buyurdu. Bunun üzerine biz de; “Ya Resulallah! O bir sene gibi (uzun) olan günde, bir günün (beş vakit) namazı bize kâfi gelir mi?” dedik. Resulullah Efendimiz; “Hayır. Kâfi gelmez. Siz ona göre namaz vakitlerini tahmin ve takdir ediniz. (Her yirmi dört saati, normal günlerdeki gibi hesap ederek, zamanında namazlarınızı kılınız.)” buyurdu.

“Ya Resulallah! Deccal'in yeryüzündeki sürati ne kadardır?” dedik. Resul-i Ekrem Efendimiz; “Şiddetli rüzgâr önündeki bulut sürati gibi mesafe kateder. Bir kavmin yanından geçer. Onları kendisinin ilahları olduğuna inanmaya davet eder. Onlar da ona iman ve icabet ederler. O da bulutlara emreder, yağmur yağar. Yere emreder (istidraç olarak) otlar, çayırlar biter. Hayvanlar da meradan fevkalade besili ve sütlü olarak dönerler.

Sonra Deccal başka bir kavme gelir, onları da kendisinin ilah olduğuna inanmaya davet eder. Lakin onlar bu daveti kabul etmeyip reddederler ve İslam dininde sebat ederler. Deccal onların yanından döner. (Bu defa) o kavimden yağmur kesilir, otlar kurur. (Mera olmadığı için hayvanlar da ölür.) Mal namına ellerinde hiçbir şey kalmaz. Deccal harap bir yere uğrar. Oraya; “Definelerini, madenlerini çıkar!” diye emredince bal arılarının beylerini takip ettikleri gibi defineler de süratle Deccal'i takip ederler.

Sonra Deccal, tam manasıyla kuvvetli bir genci (uluhiyetine iman etmeye) davet eder. (Kabul etmediğinden dolayı öfkelenerek) o delikanlıya bir kılıç havale eder ki hedefe atılmış ok gibi süratle delikanlının vücudunu birbirinden uzak iki parçaya böler. (Onu tekrar hayata kavuşturup) yine uluhiyetine imana davet eder. Delikanlı parıldayan bir çehre ile gülerek; “Bu kimse nasıl ilah olabilir?” der. Delikanlı bu vaziyette iken, Allahü Teâlâ, Meryem'in oğlu Mesih'i gönderir. İsa, boyanmış iki hulleye bürünmüş, ellerini de iki meleğin kanatları üzerine koyarak, Dımaşk'ta (Şam'da) Ümeyye Camii'nin minaresine iner. Başını eğince hamamdan çıkmış gibi tertemiz bir hâlde terler, başını kaldırdığı zaman da saçından inci taneleri gibi nuranî damlalar iner. Onun nefesinin kokusunu koklayan bir kâfir muhakkak ölür. O nefes, göz alabildiği yere kadar uzanır.

İsa, Deccal'i aramaya koyulur. Nihayet ona Bab-ı Lud'da (Beyt-i Makdis'e yakın bir beldede) yetişir ve onu öldürür. Sonra İsa'nın yanına Deccal'in şerrinden Allahü Teâlâ'nın muhafaza buyurduğu bir kavim gelir. İsa, (teberrüken onların) yüzlerini mesh eder. (Onların korkularını giderir.) Cennet'teki derecelerini haber verir. Bu sırada Allahü Teâlâ, İsa'ya şöyle vahyederek; “Ben, sana itaat eden bir cemaat meydana getirdim. Hiçbir kimsenin onları öldürmeye gücü yetmez. O kullarımı Tur Dağı'nda muhafaza et.” buyurur.”

Allahü Teâlâ (Cenab-ı Hak), Ye'cüc ve Me'cüc'ü gönderir. Bunlar, yüksek yerlerden akın ederler. İlk kafile Taberiyye Gölü'ne uğrayıp oradan geçecek ve; “Vaktiyle burada çok su varmış.” derler. Sonra Beyt-i Makdis Dağı'na yürürler ve; “Yeryüzündekileri öldürdük. (Şimdi sıra göklere geldi.) Geliniz de gökyüzündekileri de öldürelim.” derler ve oklarını göklere doğru atarlar. Allahü Teâlâ onların attıkları okları (istidrac olmak üzere veya gökteki kuşlara isabet ettiğinden) kana boyanmış olduğu hâlde onlara iade eder.

İsa ve eshabı Tur Dağı'nda mahsur kalırlar. Öyle ki, muhasaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri için bugünkü paranızla yüz dinardan daha kıymetli olur. Bunun üzerine Nebiyyullah İsa ve eshabı, onların belasından halas için Allahü Teâlâ'ya yalvarırlar. Allahü Teâlâ onların duasını kabul edip Ye'cüc ve Me'cüc kabilesinin enselerine, nugaf denilen küçük kurtları musallat eder. Sabahleyin hepsi de Allahü Teâlâ'nın kudretiyle tek bir nefes gibi bir anda helak olurlar.

Sonra İsa ve eshabı Tur Dağı'ndan yere inerler. Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. İsa ve eshabı, yine Allahü Teâlâ'ya yalvarırlar da Allahü Teâlâ (Cenab-ı Hak), deve boynu gibi kuşlar gönderir. Onlar leşleri alıp Allahü Teâlâ'nın istediği yere atarlar. Sonra Allahü Teâlâ (Cenab-ı Hak), pek çok yağmur indirir ki, hiçbir ev ve çadır, yağmurun inmesine engel olamaz. O yağmur, bütün yeryüzünü ayna gibi tertemiz, yemyeşil bir hale getirir.

Sonra yeryüzüne; “Meyvelerini bitir, evvelki gibi feyiz ve bereket ver!” diye emrolunur. İşte o gün bir cemaat, tek nardan yiyip doydukları gibi, onun kabuğu ile de gölgelenirler. Meraya gönderilen deve, sığır, koyun ve keçilerin de sütleri bereketli olur. Öyle ki, sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemaati, sığırınki bir kabileyi, koyunun sütü de yakın akrabadan bir cemaati doyurur.

İşte bunlar böylece bolluk içinde huzurlu bir hayat geçirirken Allahü Teâlâ hoş bir rüzgâr gönderir. Bu latif rüzgâr onları koltuk altlarından tuttuğu hâlde her Mümin ve Müslümanın ruhları kabzolunur. Ortada en şerli insanlar kalır. O zaman da birbirleriyle boğuşurlar. Merkepler gibi halkın huzurunda alenen zina ederler, işte bu fena adamlar üzerine de kıyamet kopar.”

Rifaa bin Rafi' ez-Zükkî rivayet etti: Cebrail Aleyhisselam Resulullah Efendimize geldi de; “Ya Resulallah! İçinizde Bedr kahramanlarını ne derece sayarsınız?” diye sordu. Resulullah Efendimiz; “Müslümanların en faziletli sîmâları sayarız.” buyurdu. Yahut bunun benzeri olan bir söz söyledi. Cebrail de; “İşte biz de meleklerden Bedr'de hazır bulunanları, böylece meleklerin hayırlısı kabul ederiz.” dedi.

Ebu Hüreyre rivayet etti. Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Şüphe yoktur ki, Allahü Teâlâ paktır (zatında ve sıfatlarında ayıp ve kusuru yoktur). Ancak pak olanları kabul eder. Cenab-ı Hak, Peygamberlerine neyi emrettiyse, Müminlere de onu emretmiştir. Allahü Teâlâ, Peygamberlere; “Ey Resuller! Pak ve helal taamlardan yiyiniz, iyi ve hayırlı işler yapınız.”, Müminlere de; “Ey Müminler! Verdiğimiz pak ve helal şeylerden yiyiniz!” buyurmuştur.”

Sonra Resul-i Ekrem bununla ilgili olarak; “Allahü Teâlâ'nın yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir kimse, ellerini gökyüzüne uzatarak; “Ya Rab! Ya Rab!” diye yalvarıyor. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?” buyurdu.

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, kıyamet günü üç kimse ile konuşmayacak, hepsine çok acı azap yapacaktır. Zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükûmet reisi ve kibirli olan fakir.”

Şeddad bin Evs rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İstiğfar dualarının en üstünü, kulun, şu yolda af ve mağfiret dilemesidir: “Allah'ım! Sen benim Rabbimsin, senden başka ilah yoktur. Ancak sen varsın, beni sen yarattın, şüphesiz ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar, ezelde sana verdiğim ahd-ü misak ve vaadin üzerinde duruyorum. Ya Rabbî! İşlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum. Bana lütuf ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itiraf ederim, günahımı da itiraf eylerim. Sen beni affet Allah'ım. Zira senden başka günahları kimse affedemez.” İşte her kim bu Seyyidü'l-istigfar duasını (ihlas ile sevap ve faziletine inanarak) gündüz okuyup o gün akşam olmadan ölürse, o kimse Cennetlik olur. Her kim de sevap ve faziletine inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse, o kimse de Cennet ehlindendir.”

Enes bin Malik rivayet ediyor: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ buyurdu ki: ‘Ey Âdemoğlu! Sen benden ümitli bulundukça, senden meydana gelen günahları mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu! Senin günahların gökyüzünü dolduracak dereceyi de bulsa, benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Bütün yer dolusu günahlarla gelip de bana hiçbir şerik (ortak) koşmayarak huzuruma çıkarsan, ben seni bütün yer dolusu mağfiretle karşılarım.’”

İbn-i Abbas rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “İbrahim Aleyhisselam, Hacer ve emzirmekte olduğu oğlu İsmail ile beraber Mekke'ye geldi. Hacer ile İsmail'i Beyt-i şerifin yanında yüksek bir yerde ve Zemzem Kuyusu'nun üzerinde büyük bir ağacın yanına bıraktı. Halbuki o tarihte Mekke'de hiçbir kimse olmadığı gibi, içecek su da yoktu. İşte İbrahim Aleyhisselam, Hacer ile oğlunu burada, yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi ile bıraktı. Sonra Şam'a gitmek üzere geri döndü. İsmail'in anası Hacer de İbrahim'in arkasını takip etti ve; ‘Ey İbrahim! Görüp görüşecek bir fert, yiyip içecek bir şey bulunmayan bir vadide bizi bırakıp da nereye gidiyorsun?’ dedi. Hacer, bu sözleri tekrarlamışsa da İbrahim ona iltifat etmeyip yoluna devam etti.

Nihayet Hacer ona; ‘Bizi burada bırakmayı sana Allahü Teâlâ mı emretti?’ diye sordu, İbrahim Aleyhisselam; ‘Evet, Allahü Teâlâ emretti.’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hacer; ‘Öyleyse Allahü Teâlâ bizi zayi etmez, korur.’ dedi. Sonra oğlunun yanına döndü. İbrahim Aleyhisselam da ayrılıp gitti. Mekke'nin üst tarafında, Hacer ile İsmail'in gözlerinden kaybolduğu ‘Seniyye’ mevkisine vardığında, yüzünü Kâbe'ye çevirdi. Sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

“Ey Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını (İsmail ile onun zürriyetini) hürmeti vacip olan mukaddes evinin yanına, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Orada namazı dosdoğru kılsınlar diye, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara yönelt. Kâbe'yi ziyarete gelsinler. Onları dışarıdan gelecek her türlü meyvelerle rızıklandır ki, sana şükretsinler.” (İbrahim suresi: 37)

Artık Hacer, oğlu İsmail'i emziriyor ve testideki sudan içiyordu. Nihayet testideki su tükenince hem Hacer hem de çocuğu susadı. Hacer çocuğunun susuzluktan toprak üstünde yuvarlandığını görünce yavrunun bu acıklı hâline bakmaktan üzüldü. Onun yanından kalkıp o mıntıkada Kâbe'ye en yakın dağ olan Safa Tepesi'ni buldu ve bunun üstüne çıktı. Sonra vadiye karşı durup bir kimse görebilir miyim diye bakıyor fakat hiçbir kimseyi göremiyordu. Bu defa Safa Tepesi'nden indi. Vadiye varınca ayağını çelmesin diye gömleğinin eteğini topladı. Sonra çok müşkül bir işle karşılaşan bir insan azmiyle koştu. Nihayet vadiyi geçip Merve mevkisine geldi. Orada da biraz durdu ve bir kimse görebilir miyim diye baktı, fakat hiçbir kimse göremedi. Hacer bu suretle Safa ile Merve arasında yedi defa gidip geldi.”

İbn-i Abbas rivayet ediyor ki: Nebiy-yi muhterem; “İşte bunun için halk, Safa ile Merve arasında sa'y ederler.” buyurdu.

İbn-i Abbas rivayetine şöyle devam etti: “Hacer, son defa Merve üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine hitap ederek; ‘Sus, iyice dinle!’ dedi. Sonra dikkatle dinleyince bu sesi evvelki gibi bir defa daha işitti. Bunun üzerine sesin geldiği tarafa bakıp; ‘Ey ses sahibi, sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edebilecek vaziyette isen, imdadımıza yetiş, bize yardım et.’ dedi ve böyle der demez (şimdiki) Zemzem Kuyusu'nun bulunduğu yerde bir melek (Cebrail Aleyhisselam) göründü. Topuğu ile (veya kanadıyla) toprağı kazıp suyu (Zemzem'i) meydana çıkardı. Hacer de taşıp zayi olmasın diye hemen suyun etrafını çevirip havuz hâline getiriyor, bir taraftan da testisini doldurmaya çalışıyordu. Su ise avuç avuç alındıktan sonra yeniden fışkırıyordu.”

İbn-i Abbas bildirdi ki: Resulullah Efendimiz; “Allahü Teâlâ İsmail'in anasına rahmet etsin! O Zemzem'i kendi hâline bırakmış olsaydı, yahut suyu avuçlamasa idi, muhakkak Zemzem akar bir ırmak olurdu.” buyurdu.

İbn-i Abbas rivayetine şöyle devam ediyor: “Hacer, bu sudan içti. Çocuğa süt olup emzirdi. Cibril Aleyhisselam Hacer'e; ‘Sakın mahvoluruz diye korkmayınız! İşte şurası Beytullah'ın yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki Allahü Teâlâ, o beytin ehlini zayi etmez.’ dedi. Beytullah'ın mahalli, tepe gibi yerden yüksekçe idi. (Uzun zaman) seller, sağını solunu kazıp aşındırmıştı. Hacer bu suretle yaşarken, günün birinde Cürhüm kabilesinden veya onların ehl-i beytinden bir cemaat, Keda' yoluyla gelip Mekke'nin alt tarafına indiler. Cürhümîler, Zemzem Kuyusu'nun bulunduğu yerde bir takım kuşların dolandığını görünce; ‘Kuş kısmı, muhakkak bir suyun başında döner, dolaşır. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk, anlayalım.’ diyerek, oraya, ayağına çevik bir iki kişi gönderiler. Onlar, orada Zemzem Kuyusu'nu bulunca dönüp geldiler ve suyun mevcut olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Cürhümîler de kuyunun yanına gelip yerleştiler.”

İbn-i Abbas rivayetine devamla demiştir ki: “Cürhümîler geldiğinde, İsmail'in anası da su başında idi. Cürhümîler ona; ‘Bizim de şuraya gelip civarınızda barınmamıza müsaade eder misiniz?’ dediler. Hacer de; ‘Evet, inebilirsiniz ve bu sudan istifade edebilirsiniz. Fakat bu suda mülkiyet iddia edemezsiniz.’ dedi. Onlar da razı oldular.”

İbn-i Abbas rivayet ediyor ki: Resulullah Efendimiz sözüne şöyle devam etti: “İsmail'in anası, kadınlarla sohbet etmeye muhtaç olduğu bir sırada, Cürhümîlerin gelişi onun arzusuna muvafık oldu. Cürhümîler Mekke civarına yerleştiler. Sonra diğer Cürhümîlere de haber gönderdiler. Onlar da gelip Mekke'de ikamet ettiler. Ev bark sahibi oldular.

Hacer'in oğlu İsmail büyümüş, Cürhümîlerden Arapça öğrenmiş, iyi hâlleriyle Cürhümîler arasında en sevimli sîmâ olmuş, takdirlerini celb etmişti. Sonra büluğ çağına erişince Cürhümîler onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde İsmail'in anası da vefat etti. İsmail evlendikten sonra İbrahim Aleyhisselam, Hacer'i ve oğlunu görmeye geldi. İsmail o sırada evde yoktu, İsmail'in hanımına; ‘Nereye gitti?’ diye sordu. O da; ‘Rızkımızı (bir rivayette av eti) tedarik etmek üzere gitti.’ diye cevap verdi.

Sonra İbrahim (Aleyhisselam) ona, maişetlerinden ve durumlarından sordu. İsmail'in zevcesi; ‘Gayet fena bir hâldeyiz, şiddetli darlık ve sıkıntı içindeyiz.’ diye şikayet etti. İbrahim; ‘Kocan geldiğinde benden selam söyle ve ona de ki, kapısının eşiğini değiştirsin.’ İsmail avdan geldiğinde, hanımına; ‘Evimize gelen oldu mu?’ diye sordu. O da; ‘Evet, şu şekilde yaşlı bir adam geldi, seni sordu. Ben de ava çıktığınızı haber verdim. İdare ve maişetimizden sordu. Çok sıkıntılı bir durumda bulunduğumuzu söyledim.’ dedi.

Bunun üzerine İsmail; ‘Sana bir şey tavsiye etti mi?’ diye sordu. Ailesi de; ‘Evet sana selam söylememi ve kapısının eşiğini değiştirsin, dememi tembih etti.’ dedi. İsmail hanımına; ‘O gelen ihtiyar, babamdır. Bana, senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailenizin evine gidebilirsin.’ dedi ve onu boşayıp Cürhümîlerden diğer bir kadınla evlendi. İbrahim, Allahü Teâlâ'nın dilediği bir müddet uzaklaştı da sonra yine geldi. Bu defa da İsmail'i evde bulamadı. Bunun üzerine İsmail'in hanımının yanına geldi. Ona da İsmail'in nereye gittiğini sordu. O da; ‘Maişetimizi tedarik etmeye çıktı.’ dedi. ‘Ne hâldesiniz, idareniz, maişetiniz nasıldır?’ diye sordu. ‘Allahü Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun, hayır ve bolluk içinde mesut yaşıyoruz.’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine İbrahim; ‘Ne yiyor, ne içiyorsunuz?’ diye tekrar sordu. Kadın; ‘Av eti yiyoruz, Zemzem içiyoruz.’ dedi. İbrahim; ‘Allah'ım! Bunların etlerini ve sularını mübarek kıl, bereket ihsan buyur.’ diye dua etti.”

Ravi İbn-i Abbas diyor ki: Nebiy-yi muhterem; “İbrahim zamanında, Mekke'de hububat namına bir şey yoktu. Eğer olsaydı, İbrahim (Aleyhisselam) hububat için de dua ederdi.” buyurdu.

İbn-i Abbas rivayet ediyor ki: “İbrahim'in bu duası bereketiyledir ki, et ile su, Mekke'den başka muhitlerde, Mekke'deki kadar, hiçbir kimsenin sıhhatine muvafık düşmezdi.”

Buharî'nin bir rivayetinde; “İbrahim Mekke'ye geldi ve; ‘İsmail nerededir?’ diye sordu, İsmail'in hanımı; ‘Ava gitti; buyursanız da yemek yiyip su içseniz.’ dedi. İbrahim; ‘Yiyeceğiniz ve içeceğiniz nedir?’ dedi. İsmail'in hanımı; ‘Taamımız av eti, içeceğimiz de Zemzem suyudur.’ dedi. (Hazreti) İbrahim de; ‘İlahî! Bunların yiyip içeceklerini mübarek kıl!’ diye dua etti.” buyurulmuştur.

İbn-i Abbas rivayetine şöyle devam ediyor: “İbrahim, İsmail'in hanımına hitaben; ‘Eşiğini iyice tutsun.’ diye emretti ve yine Şam'a gitti. İsmail avdan geldiğinde, haremine; ‘Evimize gelen oldu mu?’ diye sordu. O da; ‘Evet, güzel yüzlü bir ihtiyar geldi.’ dedi ve İbrahim'i meth-ü sena etti. Sonra hanımı sözüne devam etti: ‘Seni sordu. Ben de haber verdim. ‘Geçiminiz nasıl?’ dedi. Ben de; ‘Hayır ve saadet içindeyiz.’ dedim. Sonra İsmail; ‘Sana bir şey tavsiye etti mi?’ diye sordu. O da; ‘Evet, sana selam söyledi ve kapının eşiğini iyi tutmanı emreyledi.’ dedi. Bunun üzerine İsmail, hanımına; ‘İşte o zat, babam İbrahim Aleyhisselam'dır. Sen de evimizin eşiğisin. Babam bana, seni hoş tutup iyi geçinmemi emreylemiş.’ dedi.

Sonra İbrahim, Allahü Teâlâ'nın dilediği bir müddet daha İsmail ve ailesinden uzakta yaşadı. Ondan sonra Mekke'ye geldi. O sırada İsmail Zemzem kuyusunun civarında büyük bir ağacın altında okunu düzeltmekte idi. İsmail babasını görünce hemen kalkıp karşıladı. Her ikisi de çoktan beri hasret çeken bir babanın oğluna, bir oğlun da babasına karşı ne yapmaları layıksa, o suretle sevgi ve saygıda bulundular.

Sonra İbrahim oğluna; ‘Ya İsmail! Allahü Teâlâ bana şerefli bir iş emretti.’ dedi. İsmail de; ‘Rabbin ne emretti ise o emri yerine getir.’ diye cevap verdi. İbrahim; ‘Oğlum, bu işte sen de bana yardım edeceksin.’ deyince İsmail; ‘Babacığım! Ben de sana her bakımdan yardım ederim.’ dedi. Bunun üzerine İbrahim (Aleyhisselam), etrafında bulunan yüksekçe bir tepeye işaret ederek; ‘Allahü Teâlâ burada bir beyt yapmamı emir buyurdu.’ dedi.

İbn-i Abbas rivayetine şöyle devam ediyor: “Orada baba oğul, Kâbe'nin esasını kurup duvarlarını yükselttiler. İsmail taş getirir, İbrahim de bina ederdi. Nihayet Beyt-i şerifin binası ilerleyip duvarları epeyce yükselince İsmail, (şimdi Makam-ı İbrahim namıyla ziyaretgâh olan) taşı getirdi. İbrahim Aleyhisselam da onu ayağının altına (iskele olarak) koydu, üzerinde inşaata devam eyledi. İbrahim yapar, İsmail de taş uzatırdı. Binanın yapımı bitirildikten sonra her ikisi de Allahü Teâlâ'ya şu mealde dua ve niyaz ettiler: ‘Ey Rabbimiz! Bizden (bu hizmeti) kabul buyur. Şüphe yok ki, duamızı duyan, niyetimizi bilen sensin.’”

Cabir bin Abdullah rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennetlikler Cennet'te (ihtiyaçları olduğu için değil de sırf daimi bir zevk için) yerler ve içerler. Lakin bunlar abdest bozmazlar, aksırıp sümkürmezler. Onların yedikleri, vücutlarından ter hâlinde çıkar. Terleri de misk gibidir. Onlar, külfetsizce nefes aldıkları gibi, sabah akşam Allahü Teâlâ'yı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatlarıyla tavsif etmekten zevk alırlar.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, ‘Salih kullarım için Cennet'te, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin gönlünden geçirmediği bir takım nimetler hazırladım.’ buyurmuştur.”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennet'e ilk giren cemaatin yüzleri, Ay'ın ondördüncü gecesindeki gibi parlaktır. Onların peşi sıra girenler de en kuvvetli ziya neşreden yıldızlar gibidir. Onların tarakları safi altındandır. Buhurdanlıklarındaki ud, Cennet'in ud ağacıdır. Zevceleri de hurilerdir. Onlar, babaları Hazreti Âdem suretinde yaratılmış bir kimse gibidir. Boyları altmış zradır (otuz metre kadardır).”

Buharî ve Müslim'in bir rivayetine göre; “Onların Cennet'teki kapları hep altın ve gümüştür. Onların teri misktir. Ehl-i Cennet'ten her birinin iki hanımı vardır ki, vücutlarının güzellik ve letafetinden dolayı, her birinin baldırındaki kemiğin iliği, etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne anlaşmazlık ne de düşmanlık vardır.”

Enes bin Malik rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennet'te bir pazar yeri vardır ki, Cennet sakinleri oraya gelirler. Kuzey rüzgârı esip onların yüzlerine ve elbiselerine Cennet kokuları saçar. Bu suretle onların yüzleri daha da güzelleşir. Onlar, güzellikleri artmış oldukları hâlde çarşıdan evlerine döndüklerinde, aileleri; ‘Yemin ederim ki, siz bizden ayrıldıktan sonra hüsn-i cemalinizi arttırmış oldunuz.’ derler.”

Sehl bin Sa'd rivayet etti: Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Şüphesiz Cennet ehli, sizin (dünyada) semadaki yıldızları gördüğünüz gibi, Cennet'te yüksek köşkleri uzaktan seyrederler.”

Ebu Sa'id ve Ebu Hüreyre rivayet ettiler: Resul-i Ekrem Efendimiz buyuruyor ki: “Cennet ehli, Cennet'e girdiklerinde bir münadi şöyle nida eder: ‘Şüphesiz ki, siz Cennet'te ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve daima sıhhatli bulunacak, ihtiyarlamayacak, ebedî genç kalacaksınız. Sonsuz nimetlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz.’”

Ebu Hüreyre rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Muhakkak sizden biriniz Cennet'in en alt tabakasında bulunsa bile, ona; ‘Gönlünden geçeni temenni et.’ denir. O da devamlı temenni eder durur. Bunun üzerine ona; ‘Kalbinden geçenlerin hepsini temenni ettin mi?’ diye sorulur. ‘Evet.’ cevabını verince; ‘Muhakkak temenni ettiğin şeyler, bir misli fazlasıyla sana verilecek.’ denir.”

Ebu Sa'id-i Hudrî rivayet etti: Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ hazretleri Cennet ehline; ‘Ey ehl-i Cennet!’ diye hitap eder. Onlar da; ‘Lebbeyk, ey Rabbimiz!’ diye arz-ı tazimat ederler. Allahü Teâlâda; ‘Mazhar olduğunuz bu nimetlerden razı mısınız?’ buyurur. Cennetlikler; ‘Nasıl razı olmayalım ki, sen bize mahluklarının içinden hiçbirine bahşetmediğin nimetleri verdin.’ derler. Cenab-ı Hak; ‘Size bundan daha iyisini vereyim mi?’ buyurur. Onlar da; ‘Ey Rabbimiz! Bundan daha iyisi ne olabilir?’ diye memnuniyetlerini arz ederler. Bunun üzerine Allahü Teâlâ; ‘Size Rıdvanımı inzal edeceğim ve bundan sonra da ebedî olarak size gazab etmeyeceğim.’ buyurur.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları