Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden ve İran'ı zapt eden ordunun kumandanı. Dünyada iken Cennet'le müjdelenen on Sahabiden biridir. İsmi Sa'd, künyesi Ebu İshak'tır. Babasının adı Malik ve künyesi Ebî Vakkas'tır. Babasının adı yerine künyesi kullanılmaktadır. İlk Müslüman olanların yedincisidir. Fil vakasından 23, Hicret'ten 30 yıl önce Mekke'de doğdu. On yedi yaşında iken Hazreti Ebu Bekr'in vasıtasıyla Müslüman oldu. Müslüman oluş hadisesi şöyle rivayet edilir: Müslüman olmadan önce bir rüya görür. Rüyasında kendisi zifiri bir karanlığın içinde iken, birdenbire her tarafı aydınlatan parlak bir ay doğar. Ayın aydınlattığı yolu takip ederken aynı yolda Zeyd bin Haris, Hazreti Ali ve Hazreti Ebu Bekr'in önünden ilerlediğini görür. Kendilerine; “Siz ne zaman buraya geldiniz?” diye sorar. Onlar da “Şimdi” diye cevap verirler. Gördüğü bu rüyadan üç gün sonra Hazreti Ebu Bekr'in kendisine İslamiyet'i anlatması üzerine, kalbinde İslamiyet'e karşı bir sevgi hasıl oldu. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekr onu Peygamberimize götürdü. Peygamberimizin huzurunda iman edip, Müslüman oldu.
Nesebi hem baba tarafından, hem de anne tarafından Peygamber Efendimizle birleşir. Babası Malik bin Üheyb bin Abdimenaf bin Zühre bin Kilab el-Kureyşi'dir. Annesi, Zühre oğullarından Hamne binti Ebu Süfyan'dır. Annesi oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çok sinirlenip, onu İslam dininden döndürebilmek için çeşitli yollara müracaat etti. Oğlu Sa'd'ın kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bildiğinden İslam dininden döndürebilmek için; “Allah'ın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya daima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değil misin?” der. Hazreti Sa'd da; “Evet.” dedi. Bunun üzerine annesi asıl maksadını bildirmek için şöyle söyledi: “Ya Sa'd! Vallahi, sen Muhammed'in getirdiklerini inkar etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helak oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın.” O güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemişti. Allahü teala ve Resulüne bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu iman kuvveti üstün geldi, annesinin isteğini kabul etmedi. Annesinin yiyip içmediğini ve bunda inat ettiğini görünce, şöyle dedi: “Ey Anne! Senin yüz canın olsa ve her birini İslamiyet'i bırakmam için versen, ben yine dinimden vazgeçmem. Artık ister ye, ister yeme.” Annesi Hazreti Sa'd'ın dinine bağlılığını, imanındaki sebatını görünce şaşırdı, çaresiz kaldı. Yemeye ve içmeye tekrar başladı.
Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri ile annesi arasında geçen bu hadiseden sonra Allahü teala evladın anne ve babaya hangi hallerde tabi olacağını, hangi hallerde tabi olmayacağını bildiren Ankebut suresi, sekizinci ayet-i kerimesini göndererek mealen; “Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için uğraşırlarsa, artık onlara (o şirkleri hususunda) itaat etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı (amellerinizin karşılığını) size vereceğim.” buyurdu.
Sa'd bin Ebu Vakkas, Eshab-ı Kiram arasında en cesur ve kahraman olanlardandır. Şecaatta (cesarette), düşmana karşı şiddette en ileri, Eshab-ı Kiram arasında Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Hazreti Zübeyr bin Avvam ve Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleriydi. İslamiyetin, ilk yıllarında Müslümanlar müşriklerden çok eza ve cefa görüyorlardı. Hazreti Sa'd da çok eziyet çekmişti. Eshab-ı Kiram ibadetlerini serbestçe yapamıyorlardı. Hazreti Sa'd ilk Müslüman olan Sahabilerden birkaçı ile beraber, Mekke'de Ebu Düb denilen bir vadide namaz kılmakta idiler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan, birkaç müşrikle beraber yanlarına gelerek onların namazlarıyla alay etmeye ve kötülemeye başladılar. (Ebu Süfyan, o sırada henüz Müslüman olmamıştı). Bunun üzerine birbirlerine girdiler. Hazreti Sa'd, eline geçirdiği bir deve kemiğiyle bir müşriğin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler korkuya kapılıp kaçtılar. Böylece Hazreti Sa'd, Allah yolunda, ilk kafir kanı döken Sahabi oldu.
Hazreti Sa'd bütün gazalarda ve birçok seriyyelerde bulundu. Savaşlarda çok kahramanlıklar gösterdi. Mekkeli Müslümanların üç bayrağı bulunuyordu. Bunlardan biri kendisine verilmiş, Müslümanların bayraktarlığını yapmıştır. Bedr Harbinde, büyük kahramanlık göstermiş, düşman tarafında bulunan, müşriklerin en başta gelen kumandanı ve en azılı din düşmanlarından olan Sa'd bin el-As'ı öldürmüştür. Uhud Harbinde de, Müslümanların sıkışık durumlarında büyük bir metanetle çarpışmış, Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayıp, düşmana karşı savaşmıştır.
Hazreti Sa'd ok atmakta çok maharetliydi. Her attığı ok isabet ediyordu. İslamiyette, Allah yolunda ilk ok atan Sahabi olup, okçuların (kemankeşlerin) pîriydi. Uhud Harbinde, 1.000'den fazla ok attı. Peygamberimiz tarafından, büyük iltifatlara ve dualara mazhar oldu. Peygamberimiz ok atarken Ona; “At ya Sa'd! Anam, babam sana feda olsun!” diye dua etmiş, her ok atışında; “İlahi bu senin okundur. Atışını doğrult.” “Allah'ım sana dua ettiğinde Sa'd'ın duasını kabul eyle.” diye dua etmiştir. Peygamber Efendimiz, hayatında; “Anam, babam sana feda olsun.” diye sadece Hazreti Sa'd için dua etmiş, bunun dışında hiç bir kimseye böyle dua etmediğini Hazreti Ali bildirmiştir.
Hazreti Aişe anlatır: Resulullah Efendimiz gazvelerin birinde, geceleyin Medine'ye dönüp geldiğinde; “Ne olurdu, salih bir kimse beni korumayı üzerine alsaydı!” buyurdu. Birden bir silah sesi duyduk. “Bu kimdir?” buyurdu. “Benim, Sa'd bin Ebu Vakkas.” dedi. Peygamberimiz; “Seni buraya hangi şey getirdi.” yani buraya niçin geldin? buyurdu. Hazreti Sa'd; “İçimden bir ses Resulullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir sıkıntı ve eziyet verirler dedi. Bunun için Onu korumağa ve hizmetine geldim.” Bunun üzerine Resulullah ona dua etti ve uyudu.
Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri, birçok birliklere de kumandanlık etmiştir. Peygamberimiz zamanında Hicaz'da, el-Harrar mevkiine gönderilen seriyyeye kumandanlık yapmıştır. Medine şehrinin emniyetinin sağlanmasında önemli vazifelerde bulunmuş, Resulullah efendimizle Buvat Seferi'ne katılmış, bu seferde Peygamberimizin sancağını taşımıştır. Hudeybiye antlaşmasında bulunmuş, şahit olarak anlaşmayı imza etmiştir. Hazreti Ebu Bekr, halife seçilince ilk biat edenler arasında olmuştur.
Hazreti Ömer zamanında, Hevazin bölgesine zekat toplamak için gönderilmişti. Bu sırada İran taraflarındaki olaylar büyüyünce, hem bu olayları önlemek, hem de düşmana bir ders vermek için bir İslam Ordusu hazırlandı. Bu ordunun başına kimin geçirilmesi gerektiği yapılan şurada görüşüldü. Bazıları bizzat bu ordunun başına kumandan olarak Halife Hazreti Ömer'in getirilmesini istiyorlardı. Bir kısmı da bunun çeşitli sebeplerle uygun olmayacağını, başka birisinin kumandanlığına getirilmesini istiyordu. Bu sırada Sa'd bin Ebu Vakkas hazretlerinin Hevazin'den mektubu geldi. Sa'd bin Ebu Vakkas'ın ismini duyan Eshab-ı Kiram'ın hepsi ittifakla Hazreti Ömer'e: “İşte aradığın kimseyi buldun.” dediler. Bunun üzerine Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebu Vakkas'ı Medine'ye çağırarak, onu İslam ordularına başkumandan tayin etti. Ona: Ey Sa'd! Sana Resulullah'ın dayısı ve eshabı dediklerine bakıp da gururlanma. Allahü teala kötülüğü ancak iyilik ile yok eder. Allah ile kul arasında kulluktan başka bir bağ yoktur. Allah onların Rabbi, onlar da, O'nun kullarıdır. Fakat ölürken ki son durumları ve bu son nefeste ettikleri son sözleri bakımından birbirlerinden üstün olurlar. Ancak kullukla Allah katında karşılık bulur, sevap kazanırlar. Bak Allah'ın Resulüne ne yapıyor idiyse sen de öyle yap ve sabrı elden bırakma.” dedi. Hazreti Ömer bu şekilde nasihat ettikten sonra Sa'd bin Ebu Vakkas'ın emrine dört bin asker verdi. Hazreti Sa'd bu askerlerle Medine'den çıktı. İran topraklarında bulunan İslam askerleri ile birleşerek meşhur Kadisiye Meydan Muharebesi'ni kazandı.
Kadisiye Muharebesi; İslam ordusu ile İran ordusu arasında oldu. İslam ordusuna Sa'd bin Ebu Vakkas, İran ordusuna da Rüstem kumanda ediyordu. İslam ordusu, Fırat Nehri'nin bir kolu olan Atik Nehri'nin Kadisiye denilen yerinde ordugah kurdu. Harpten önce İran'ın baş şehri Medayin'e elçiler gönderildi. İran Kisrası Yezd-i Cürd ile görüştüler, İranlıları İslam'a davet ettiler. “Ya Müslüman olununuz, ya cizye verirsiniz veya harp edersiniz.” diye şart ileri sürdüler. İran Kisrası buna sinirlenerek; “Eğer benden önce elçi öldüren bir melik olsaydı, ben ikincisi olup, sizi öldürürdüm!” dedikten sonra bir miktar toprak getirtti. “Bende sizin için başka şey yok. En büyüğünüz kimse bunu yüklensin reisinize götürsün ve biliniz ki, cümlenizi Kadisiye hendeğine gömmek için Rüstem'i göndermek üzereyim.” dedi. Bunun üzerine elçiler arasında bulunan Asım bir Arar kalkıp toprağı yüklendi, dışarı çıktılar. Arkadaşlarıyla beraber Hazreti Sa'd'ın yanına döndüler ve; “Ya Sa'd müjde. Allahü teala onların toprağını bize verdi.” dediler. Eshab-ı Kiram verilen bu bir parça toprağın daha sonra İran toprağının tamamının verileceğine dair Allahü tealanın bir müjdesi olduğuna inandılar.
İran ordusu da gelip; Atik nehri kıyısında ordugah kurdu. 120 bin kişi olan İran ordusunun 30 bini zırhlı ve birbirinden ayrılmaması için zincirle bağlı idiler.
Ayrıca İran ordusunun ön saflarına filler yerleştirilmişti. İslam ordusu ise 34 bin kişi idi. Hazreti Sa'd, anlaşma ile işi halletmek istiyordu. Yine elçi göndererek kendilerine üç gün süre tanıdıklarını, bu üç gün içinde ya Müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya cenge hazır olursunuz diye haber gönderdi. Onlar üç gün içinde bunları kabul etmediler. Dördüncü gün harp başladı. Harp başlamadan önce Hazreti Sa'd askerlerine şöyle hitap etti: “Mevkilerinizde sebat ediniz. Öğle namazından sonra ben dört tekbir alacağım. İlkindesizde tekbir alırsınız, harbe hazır olursunuz. İkinci tekbirde, siz de tekbir alır silahlanırsınız. Üçüncü tekbirde siz de tekbir alıp, askeri harp için coşturursunuz. Dördüncü tekbirde düşman üzerine hücum ediniz ve; “La havle vela kuvvete illa billah.” deyiniz.”
İslam askerleri, bildirilen emirle düşmana hücum ettiler. İran ordusu beraberinde getirdikleri fillerle karşılık verdiler. İlk gün şiddetli çarpışmalar oldu. Sonraki günlerde İslam orduları uyguladıkları dahiyane taktiklerle İran ordusunu bozguna uğrattılar, önce İran ordusu komutanları öldürüldü. İran ordusunun başkomutanı Rüstem de öldürülünce ordu dağıldı. Kaçışmaya başladılar. Kaçmaya çalışanların çoğu da nehre düşerek boğuldu, kalanlar da esir edildi. Bu harbde Müslümanlar 2.000 şehit verdi. İranlıların tamamına yakını öldürüldü. Müslümanlar büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra Hazreti Ömer'in emriyle Sasanî Devleti'nin baş şehri ve İran Kisrası'nın bulunduğu Medayin şehrine hareket edildi. İslam askerinin Medayin'e hareket ettiğini İran Kisrası Yezd-i Cürd duyunca korkudan şehri terk etti. İslam ordusu Medayin şehrine kolayca girerek burayı fethetti. Sa'd bin Ebu Vakkas bu fethi şu mektubla Halife-i Müslimine bildirdi:
“Rahman ve Rahim olan Allahütealanın adıyla: Irak valisi Sa'd bin Ebu Vakkas'tan, Müminlerin emiri Ömerü'l-Faruk'a: Allah'ın selamı üzerine olsun. Kendisinden başka hak mâbut olmayan, eşi benzeri olmayan Allahütealaya hamd eder, Onun habibi olan Muhammed Aleyhisselam'a salat ve selam ederim. Allahüteala, şeytana uyan bir kavme karşı bize zaferi ihsan etti. Gözün görmediği meydanlarda at koşturmayı nasib etti. Allahüteala bize ihsanı ile muamele etti. Kisra'nın yurdunun büyük bir kısmını ele geçirdik. Ordu kumandanlarının çoğunu öldürdük. Bu savaşta melekler onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlardı. Çünkü Allahüteala iman edenlerin yardımcısıdır. İman etmeyenlerin yardımcısı yoktur. Yezd-i Cürd kaçtı. Kızı, esir olarak ele geçirildi. Bundan sonra ne yapacağımız hususunda, Medayin şehrinde emirlerinizi bekliyorum. Allahütealanın selamı bütün Müslümanların üzerine olsun.”
Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebu Vakkas'ın mektubunu aldı. Medine'de bulunan Eshab-ı Kiram ile uzun uzun istişare etti. Haşr suresi 7, 8, 9, 10'uncu ayetlerini delil getirerek, arazinin eski sahiplerinde kalmasına ve araziye haraç vergisi konulmasına karar verildi. Bu kararı Hazreti Ömer şu mektubla Sa'd bin Ebu Vakkas'a bildirdi:
Mektubunu aldık. Orada, bildirdiğine göre, gaziler senden, elde ettikleri ganimetleri ve Allahütealanın fey olarak kendilerine ihsan ettiği malları kendi aralarında taksim etmeni istemişler. Benim mektubum sana ulaşınca meseleye nazaret ve eğil. Mal, hayvan ve eşya olarak insanların sana celbettikleri ganimetleri topla. Onları Müslümanlardan hazır bulunanlara bölüştür. Arazi ve nehirleri işleyicilerine bırak ki, onlar bütün Müslümanların atıyyelerine dahil olsun. Çünkü, eğer sen onları yani arazi ve nehirleri halen orada bulunanlara taksim edersen, onlardan sonra geleceklere bir şey kalmaz. Ben sana, karşılaştığın kimseleri, harpten önce İslam'a davet etmeni emretmiştim. Her kim muharebeden önce davetine icabet eder de Müslüman olursa, o kimse Müslümanlardan bir fert sayılır. Müslümanlar için yapılması lazım olan hak ve vecibeler onun için de tahakkuk etmiştir. Onun da İslam'da bir hissesi (sehmi) vardır. Her kim harp ve hezimetten sonra İslam davetine icabet ederse o da Müslümanlardan bir ferttir. Lakin onun malı Müslümanlarındır. Zira Müslümanlar onun malını, o İslam olmazdan önce elde etmişlerdir, işte bu benim emrim ve sana yollanan ahdimdir.
Kadisiye Harbi ve Medayin'in fethinde büyük ganimet elde edilmiş, Kisra'nın sarayları ve hazineleri Müslümanların eline geçmişti. Medayin şehrinin, havasının ve suyunun askerlere iyi gelmediğini anlayan Hazreti Sa'd, Hazreti Ömer'e durumu bildirdi. Bunun üzerine Hazreti Ömer, yeni bir şehir tesis edilmesini emretti. Hazreti Sa'd da Kufe şehrini kurdu, Kufe şehrinin ilk valisi tayin edildi.
Hazreti Ömer, şehit olmadan önce kendisinden sonra yerine geçecek halifeyi seçmek için altı kişilik bir şura teşkil edilmesini vasiyet etmişti. Bildirmiş olduğu altı kişiden biri de Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleriydi. Eğer Sa'd, halife seçilmezse ona bir vezirlik verilmesini de vasiyet etmişti. Hazreti Osman halife seçilince Hazreti Ömer'in tavsiyesine uyarak, Hazreti Sa'd'ı tekrar Kufe valiliğine tayin etti.
Hayatının sonlarına doğru, Medine'ye yakın Akik denilen yerde hastalandı ve orada 65 (m. 675) yılında vefat etti. Mübarek cesedi Medine-i Münevvere'ye götürüldü. Namazını Medine Valisi Mervan kıldırdı. Vasiyetine uyularak Bedr Harbinde giymiş olduğu elbisesi ile defnedildi. Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri, Cennet'le müjdelenen on Sahabiden (Aşere-i Mübeşşere'den) en son vefat edendir.
Hazreti Sa'd, heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesur, sözü, özü doğru büyük bir zattı. Çok cömert olup, sadeliği severdi. Hazreti Sa'd, Veda Haccı'ndan sonra hastalandığında, Peygamber Efendimiz kendisini ziyarete gelmişti. Sa'd hazretleri hastalığı şiddetlendiğinden dua almak için Peygamberimize “Ya Resulallah! Siz Medine'ye döneceksiniz de ben burada ölüp dostlarımdan geriye mi kalacağım?” dedi. Peygamber Efendimizde; “Hayır! Sen bizden geri kalamazsın! Burada kalır da salih ameller işlersen, elbette onunla derecen artar, merteben yükselir. Umarım ki: Sen uzun zaman yaşayacaksın! Öyle ki, senden, bir takım kavimler faydalanacak, bir takımları da mahrum kalacak.” buyurdu. Ve; “Ya Rab! Eshabımın Mekke'den Medine'ye dönüşünü tamamla.” diyerek dua etti. Bunun üzerine iyileşti, şifa buldu. Medine'ye döndü.
Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından akraba olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona; “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin.” diyerek iltifatlarda bulunurdu. Peygamber Efendimiz yine bir hadis-i şeriflerinde; “Ebu Bekr Cennet'tedir, Talha Cennet'tedir, Zübeyr Cennet'tedir, Abdurrahman bin Avf Cennet'tedir, Sa'd bin Ebu Vakkas Cennet'tedir, Sa'id bin Zeyd Cennet'tedir.” buyurdu. Sa'd bin Ebu Vakkas'tan oğulları İbrahim, Âmir, Ömer, Muhammed, Mus'ab, Aişe-i Sıddika, İbni Abbas, Osman Mehdi Alkame bin Kays, Ahnef bin Kays, Şureyh bin Hani ve daha birçokları hadis-i şerif rivayet etmişlerdir.
Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri de 270 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Resulullah her namazın ardından muhakak şöyle dua ederdi: “Allahım, korkaklıktan, cimrilikten sana sığınıyorum. Rezil bir hayata düşmekten, dünyanın ve kabrin imtihanından sana sığınıyorum.”
“Sizden kim her gün bin tane sevab kazanmak isterse 100 defa tesbihte bulunsun. Böyle yaparsa bin sevab kazandığı gibi, onun misli kadar günahını da Allahüteala yok eder.”
Resulullah Eshab-ı Kiram arasında kardeşlik tesis ettikleri zaman, Hazreti Ali'yi kendine seçerek; “Ya Ali! Sen benim dünyada da ahirette de kardeşimsin.” buyururdu.
Resulullah'a bir köylü gelerek, benim söyleyebileceğim bir kelime öğret dedi. Resulullah efendimiz, “Allah birdir, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur ve O'nun ortağı da yoktur. Allah her şeyden yücedir. Bütün hamdlerin hepsi Allah'a mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne yücedir. Günahtan kaçmaya kuvvet, ibadet yapmaya kudret ancak aziz ve hakim olan Allah'ın yardımı iledir de.” Köylü; “Bunlar Rabbim içindir. Ya kendim için ne söyleyeyim?” dedi. Resul-i Ekrem; “Allahım beni bağışla ve koru. Bana hidayet ver ve rızıklandır, de.” buyurdu.
“Her kim ihtiyacından fazla bir suyu, muhtaç olanlardan esirgerse, Kıyamet gününde Allahütealanın kerem ve ihsanına kavuşamaz.”
“Ya Ali, Musa'nın yanında Harun nasıl idi ise, sen de, benim yanımda öylesin. Yalnız şu fark var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir.”
“Peygamber Efendimiz şöyle dua edilmesini emrederdi: “Allahümme inni euzü bike minel buhli ve euzü bike minel cübni ve euzü bike en erudde ila erzeli'l-umri ve euzü bike min fitneti'd-dünya yani fitnete'd-deccal ve euzü bike min azabi'l-kabri.” (Ya Rabbî! Cimrilikten, korkaklıktan, erzel-i ömürden ileri ihtiyarlıktan, bunaklıktan, dünya fitnesinden yani Deccal'ın fitnesinden ve kabir azabından sana sığınırım.”
“Müslümanın Müslümanla üç günden fazla dargın durması helal değildir.”
“Kim müezzinin okuduğu ezanı dinler de, tek ve ortağı olmayan Allah'tan başka hiçbir ilahın bulunmadığına, Muhammed Aleyhisselam'ın O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim, Rab olarak Allah'ı, peygamber olarak Muhammed'i ve din olarak İslamiyet'i seçip, razı oldum derse günahları bağışlanır.”
“Kur'an-ı Kerim okurken ağlayın; eğer ağlamazsanız, ağlamaya çalışın.”
“Kişinin aile fertlerine harcadığı sadakadır. Kişiye ailesine yedirdiği lokmadan muhakkak sevab verilir.” Duasının kabul edilmesi için dua istendiğinde Peygamber Efendimiz; “Dua kabul olmak için helal lokma yiyin.” buyurdu. Sa'd bin Ebu Vakkas Peygamberimizin duasını aldığından her duası kabul olurdu. Bunun için, Müslümanlar onun duasını almaya çalışırlardı. Düşmanlar da, her attığı ok isabet ettiğinden, çok korkarlardı.
Ömrünün sonlarına doğru, gözleri görmez olmuştu. Bu halde iken Mekke'ye gelmişti. Mekke halkı etrafına toplanıp, “Bana dua et, bana dua et.” deyince hepsine dua ediyordu. Abdullah bin es-Saib anlatır. “Ben genç idim, bir ara ona yaklaştım ve kendimi tanıtmaya çalıştım. Beni tanıdı ve; “Sen Mekke'nin en iyi okurlarından birisin.” dedi. Ben de “Evet.” dedikten sonra bir ara; “Amca senin duan makbul, herkese dua edip duruyorsun, kendin için dua etsen de gözlerin açılsa olmaz mı?” dedim. Sa'd gülümseyerek; “Oğlum Allahütealanın benim hakkımdaki takdiri (gözümün görmemesi), gözümün görmesinden daha güzeldir.” buyurdu.
Sa'd bin Ebu Vakkas hazretleri buyurdu ki: “Hayatımda üç gün ağladım. Bunlardan biri, Resul-i Ekrem'in vefat ettiği zaman, ikincisi Hazreti Osman'ın şehit edildiği zaman, üçüncüsü de Hakk'a sığınırken ağladım.” Yine buyurdular ki: “Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar dua eder. Gece okursa sabaha kadar dua eder.”