SEMENTARÎ

Atik bin Ali bin Davud bin Ali bin Yahya Hadis, tasavvuf, tarih ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi.
A- A+

Hadis, tasavvuf, tarih ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebu Bekr olup; ismi, Atik bin Ali bin Davud bin Ali bin Yahya'dır. Sicilya (Sakliyye) adasında bir köy olan Sementar'da doğdu. Saklî, Sementarî ve Temimî nisbet edildi. 464 (m. 1071) yılında vefat etti.

Din ve alet ilimlerinde temel olan bilgileri öğrendikten sonra, hadis-i şerif öğrenmek ve ilim tahsil etmek için doğuya giden Ebu Bekr Sementarî, İsfehan'da; Ebu Nuaym İsfehanî, Ebü'l-Feth Muhammed bin Abdürrezzak, Sehl bin Muhammed bin Hasan ve Abdurrahman bin Ahmed Razî'den hadis-i şerif işitti. Şam'da; Ebu Bekr Muhammed bin Hüseyin'den, Musul'da; Ebü'l-Feth Muhammed bin Ubeydullah bin Ahmed ve daha birçok âlimden hadis-i şerif alıp, ilim öğrendi. Gece gündüz demeden çalışan Ebu Bekr Sementarî, zamanın bütün ilimlerini öğrendi. Hadis, fıkıh ve tarih ilimlerinde söz sahibi oldu. “Mu'cemü'l-Büldan” adlı şehirler ve tarihlerini anlatan meşhur eserde, Sementarî'nin uğradığı şehirler ve hocalarından yetmiş yedi tanesinin isimleri yazılıdır. Allahü tealanın rızasını kazanmak için ilim öğrendi. İlmini insanlara öğretmek ve nasihat ederek onları Cehennem ateşinden kurtarmak için gayret etti. Züht ve takvada eşi yoktu. Tasavvufta yüksek makamlar sahibiydi. Dünya malına ehemmiyet vermez, az şeye kanaat eder, eline geçenin fazlasını fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Güzel sözleri, üstün ahlâkı, fevkalade yüksek hâlleri ile insanlara örnek oldu. Birçok kimseyi ilim ile irşat edip, gönüllerine feyizler saçtı. Sohbetlerinde çok kimse tövbe edip salih Müslüman oldu.

Sementarî'nin Abdullah bin Amr hazretlerinden naklen rivayet ettiği; “Allahü teala, ilmi (yeryüzünden) çekip alarak kaldırmaz. Ancak, âlimlerin ölümleriyle insanlar arasından ilmi çeker alır. (Yeryüzünde) cahil reisleri bırakır. Bunlar, ilimsiz olarak fetva verirler. Böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” manasındaki hadis-i şerif.

Sementarî'den; Ebu Muhammed Abdullah bin Hasan, Ebü'l-Hasan Ali bin Ubeydullah bin Hass ve daha birçok âlim ilim öğrenip hadis-i şerif rivayet etti. Talebeleri de hocaları gibi din-i İslam'a hizmet edip, Allahü tealanın rızasını kazanmaya gayret ettiler. Bu mübarek âlimlerin çalışmaları, gayretleri ve duaları bereketiyle, zamanlarındaki insanlar huzur içinde yaşadılar.

Eserleri: Ebu Bekr Sementarî hazretleri, pek kıymetli eserler de yazarak, kendisinden sonra gelenlere miras bıraktı. Dünyadan el çekmenin nasıl olması gerektiğini anlattığı “Delilü'l-kasidîn”, salih insanların hayatlarını anlattığı “Ahbarü's-salihîn”, âlimlerin hâllerini anlattığı “Ahbarü'l-ulema” ve “Kitabü'r-rekaik” adlı eserleri ve bilhassa “Menakıb-ı İmam-ı A'zam'ı” pek kıymetlidir. Ayrıca fıkıh ve hadis ilmine dair çok güzel eserleri vardır.

Menakıb-ı İmam-ı A'zam kitabında buyurdu ki: Biz, İmam-ı A'zam hazretlerini sever, mezhebine tâbi oluruz. Bunun sebebi sorulursa, şöyle cevap veririz: “Hanefî mezhebi, mezheplerin ilki, en kuvvetlisi, en ince olanı, en veciz, en geniş, en emniyetli, en kolay, en şerefli olanı olup, en açık mezheptir. Çünkü, kitaba (Kur'anı Kerim'e) ve Sünnete en uygun, Selef-i salihîn'in hepsine ve Eshab-ı Kiram'a tâbiiyyeti en güzel olandır. Hanefî mezhebini takdim ettim. Çünkü; Selef-i salihîn'in (önce gelen âlimler) yoluna en uygun olan, halef (sonra gelen) âlimlerce en çok tercih edilen, âlimleri en çok bilinen, cevapları en kesin olan, temelleri en sağlam olan, kıyası en kuvvetli olan mezheptir. Bu sayılan üstünlükleri anlamak, akıl sahipleri için zor değildir. Çünkü, Peygamberi Muhammed'e indirdiği İslam dinini koruyacağını Allahü teala vaat etmiş, Hicr suresi 9. ayet-i kerimesinde mealen; “Hiç şüphe yok ki, Kur'an-ı Kerim'i biz indirdik ve muhakkak ki, onu tahrif ile tebdilden (değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız.” buyurmuştur. Fıkıh usul ve kaidelerini ilk ortaya koyan İmam-ı A'zam Ebu Hanife efendimizdir. Ondan önce Tabiîn-i ızam'dan hiç kimse fıkıh, usul ve füruu üzerinde onun gibi durmamış, fıkıh ilmini kısımlara ayırıp düzenli bir şekilde kitaplara geçirtmemiştir. Ondan öncekiler, bu konuda hafızalarına ve anlayışlarına itimat etmişler ve ilim hazinesi olarak kitapları değil, kalblerini görmüşlerdi. O mübarek insanların son zamanlarına yetişen Ebu Hanife, önce gelenlerin yaydığı sağlam ve güzel ilmi, sonra gelenlerin zayi etmelerinden korktu. İlmin kaidelerini koyup, tedvin ve tasnifini yaptı. O, Allahü tealanın insanlara bir lütfu idi. Nitekim Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifinde; “Allahü teala, ilmi (yeryüzünden) çekip alarak kaldırmaz. Ancak, âlimlerin ölümleriyle insanlar arasından ilmi çeker alır. (Yeryüzünde) cahil reisleri bırakır. Bunlar, ilimsiz olarak fetva verirler. Böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” buyurdu.”

İmam-ı A'zam rahmetullahi aleyh, fıkıh ilmini; temizlik, namaz, ibadet, velâyet (velilik), muamelat, vasiyet ve miras gibi bablara ayırdı. Bu ilmi anlatmaya, önce taharetle başladı. Zira mükellef olan bir kimse, itikadını (Ehl-i Sünnet itikadına göre) düzelttikten sonra, muhatap olacağı ilk şey namazdır. Zira namaz; ibadetlerin özü, yapılması mutlak olan vecibelerin ve emirlerin en umumîsidir. Tahareti, namazdan önce getirdi. Çünkü namaz, taharetsiz sahih olmaz. Muamelatı, ibadetten sonraya tehir etti. Zira muamelelerin bulunmaması ve onların haklarından zimmetin beri olması asıldır. (Yani muamelat, ibadetler gibi periyodik olarak belli zamanlarda yapılması emredilen şeyler değildir. Ancak lüzum hasıl olunca yapılırlar.) İmam-ı A'zam, fıkıh kitaplarını vasiyet ve miras bahisleri ile bitirdi. Zira, mükellefin vefatından sonraki en son işleri bunlardır. Zira vefatından sonra vasiyetlerinin yerine getirilmesi ve terekesinin vârislere taksimi, mükellefin en son yapılan işleridir.

İmam-ı A'zam'dan sonra gelen imamlar, onun ilminden istifade etmişler ve onu örnek almışlar, kitaplarını onun usulüne göre tasnif etmişlerdir. Bunun için İmam-ı Şafiî; “İnsanlar fıkıhta İmam-ı A'zam'ın çocuklarıdır.” buyurdu. İmam-ı A'zam hazretleri ilm-i fıkhı ortaya koymak suretiyle, bu ilmi hatadan koruyan ilk âlimdir. Zira o, feraiz (miras taksimi) ilminde de ilk kitap yazandır. Resulullah Efendimiz bu hususta; “Feraiz ilmini öğrenmeye çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz! Feraiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey, bu ilim olacaktır.” buyurmuşlardır. İmam-ı A'zam hazretleri, ilm-i şürutta (noterlik ilminde) da ilk kitap yazandır. Nitekim Allahü teala, Bakara suresi 282. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey iman edenler, muayyen bir vade ile birbirinizle borçlandığınız zaman, onu yazın (senet yapın). Aranızda bir yazıcı da, doğrulukla onu yazsın. Kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın yazsın. Üzerinde (başkasına ait) hak olan kimse, borcunu ikrar ederek yazdırsın ve rabbi olan Allah'tan korksun, o haktan (borcundan) hiçbir şeyi eksik etmesin.” buyurmaktadır.

İmam-ı A'zam ilm-i şürutun ilk muallimidir. İlm-i şüruta, ilimde nihayete varmış olanlar ancak ulaşabilir. Bu ilme kavuşan kimse, âlimlerin mezheplerini, yollarını öğrenmiş kimse demektir. Zira ilm-i şürut, bütün mezheplerin bilgilerini ihtiva eder. Bu ilmi öğrenene şaşılmaz. Asıl şaşılacak kimse, bu ilmi kuran, kaidelerini koyan kimsedir. Bu da İmam-ı A'zam'ın ilminin çokluğunu ve yüksekliğini gösterir. Bu durumu ancak kibirli olan veya ona düşman olanlar inkâr eder.

İmam-ı A'zam hazretleri Sahabeden on dört zatı görmüştür. Enes bin Malik, Abdullah bin Ebu Evfa, Abdullah bin Cüz Zebidî, Ebü't-Tufeyl Âmir bin Vasile ve Meryem binti Acred bunlar arasındadır. İmam-ı A'zam hazretleri buyurdu ki: “On beş yaşında iken, babamla beraber bir âlimin meclisine oturdum. Âlim, meclisin ortasına oturmuş şöyle diyordu: “Resulullah'tan işittim, buyurdu ki: “Kardeşinin başına gelen bir musibetten dolayı, şamata etme (sevinme), Allahü tealanın ona afiyet verip, seni mübtela kılması mümkündür.” “Bu zat kimdir?” diye sordum. “Resulullah'ın hadimi Enes bin Malik'tir.” diye cevap verdiler.”

İmam-ı A'zam, ikinci asırda yetişti. Fıkıh tahsil edip fakih oldu. Fetva verdi. Münazaralarda bulundu. Buyurdu ki: “Sahabeden gelen bir fetvanın, başımızın üzerinde yeri var. Tabiînden gelen ise, onlar da insan, biz de insanız.” Ebu Bekr-i Razî Cessas diyor ki: “İmam-ı A'zam'ın talebelerinden İmam-ı Muhammed'in Camiu's-sagîr'inin bazı yerlerini, meşhur nahiv âlimlerine sorduğumda; “Bu zat (İmam-ı Muhammed), nahivde Halil bin Ahmed ve Sibeveyh ayarında imiş.” diyerek hayretlerini belirttiler. Bu da gösteriyor ki, mezhep imamlarımız her ilimde âlimdiler.”

İmam-ı A'zam'ın mudarib bir ortağı vardı. İmam bir gün, satılan malda bir kusur gördü. Ortağına; “Bu elbiseyi satın alacak olan kimseye, malın ayıbını söyle.” dedi. Ortağı, Maveraünnehr civarına giderek malı sattı. Döndüğünde İmam-ı A'zam ona; “Malın ayıbını söyledin mi?” diye sordu. Ortağı “Unuttum.” dedi. Bunun üzerine İmamı A'zam, hissesine düşen kısmı sadaka olarak dağıttı. Denildi ki; İmam-ı A'zam'ın hissesi, yirmi bin dinar idi. Bunların hepsini verdi. İmam'ın bütün hayatı bu hâl üzereydi. [Mudarebe şirketi ortaklığı; ortaklardan bir kısmı sermaye vermek, bir kısmı da iş yapmak üzere kurulur. İşte böyle bir ortaklıkta, ortaklardan her birine mudarib denir.]

Lokman suresi 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Andolsun ki biz Lokman'a, Allah'a şükret diyerek hikmet verdik.” buyuruluyor. Burada geçen “hikmet'i” izah eden bazı müfessirler, Kur'an-ı Kerim'de geçen “hikmet”ten maksadın “fıkıh” olduğunu bildirdiler. İmam-ı A'zam, Âlim ve müteallimîn adındaki kitabında buyuruyor ki: “İbadet; içinde taat, rağbet (arzu), rehbet (korku), Rabbini ikrarın toplandığı bir kelimedir. Bir kul Allahü tealaya itaat ederse, onun gönlüne havf (korku) ve reca (ümit) girer. Kul, havf ve recasız Mümin olamaz. Havf ve reca, ancak Allahü tealadan olur. Her kim şeytana itaat ederse, onun kölesi olur.” “İnsanlar, Rablerini bilmek ve O'nu tasdik etmek ile Mümin olurlar. O'nu inkâr etmek suretiyle de kâfir olurlar.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası