SEMERKANDÎ, Hasanbin Ahmed

Hasan bin Ahmed bin Muhammed bin el-Kasım bin Ca'fer el-Kasımî es-Semerkandî Büyük hadis âlimlerinden
A- A+

Büyük hadis âlimlerinden. Künyesi, Ebu Muhammed olup; ismi, Hasan bin Ahmed bin Muhammed bin el-Kasım bin Ca'fer el-Kasımî es-Semerkandî'dir. 409 (m. 1018) yılında Semerkand'da doğdu. 491 (m. 1098) senesinde orada vefat etti.

Ebu Muhammed, Abdüssamed el-Asımî, Ca'fer bin Muhammed el-Müstagfirî, Hamza Bin Muhammed el-Ca'ferî, Nişabur'da Ebu Hafs bin Mesrur, Ebu Osman Abünî ve Ebu Sa'id Kuncerudî'den ilim öğrenip hadis-i şerif dinledi. Hadis-i şerif dinlemek ve ezberlemek için Buhara ve Belh'e de gitti.

Kendisinden ise; İsmail bin Muhammed et-Temimî, Hibeturrahman bin el-Kuşeyrî, Muhammed bin Camî Hayyat, Cüneyd el-Kainî ve birçok âlim ilim öğrenip hadis-i şerif rivayet etti.

Ebu Sa'd Semanî, Hafız İsmail'in Hasan bin Muhammed hakkında şöyle dediğini nakleder: “O büyük âlim, hafızdır. Çok hadis-i şerif dinlemiş ve toplamıştır. Birçok kitap yazmıştır.”

Ömer bin Muhammed en-Nesefî, Kitabü'l Kand adındaki eserinde diyor ki: “Büyük âlim ve hafız olan Ebu Muhammed-i Semerkandî, Sünnet-i seniyyenin direği olan, onu ayakta tutan bir zat olup, Nişabur'a yerleşti. Yaşadığı devirde, onun sahip olduğu çeşitli ilimlerde, doğuda ve batıda onun gibi bir âlim yetişmedi. Kitabü Bahri'l-esamid fî sıhah-ı mesanid adında çok kıymetli bir eseri vardır. Onda yüz binden çok hadis-i şerif vardır. Şayet bu eserini konularına göre tertip ederek düzenleseydi, İslam âleminde onun bir benzeri bulunmazdı. Onun hepsi 800 cüzden (küçük ciltlerden) ibaretti.”

Hafız Zehebî diyor ki: “İslam âleminde onun eserinin bir benzeri yazılmadı.”

Semerkandî hakkında Abdülgafir el-Farisî ise şöyle demektedir: ”Hadis ezberlemede bir benzeri yoktu. Nişabur'da ikamet etti. Müstagfirî'den çok hadis-i şerif rivayet etti.”

Semerkandî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Ben ilim şehriyim, Ali de ilim şehrinin kapısıdır. Kim ilim şehrinin kapısını isterse, Ali bin Ebu Talib'e gitsin.” buyurdu.

Ebu Muhammed Bahrü'l-Esanid fî sıhahi'l mesanid adlı eserinde yüz bin hadis-i şerif topladı. Diğer bir eseri de Cüz'ün fihi mine'l-ebdali mine'l-ümmet'tir.

Ebu Muhammed Hasan bin Ahmed Semerkandî, Cüz'ün fihi mine'l-ebdali mine'l-ümmet adlı eserinin bazı bölümlerinde şöyle yazmaktadır: “Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Ümmetimin ebdali Cennet'e, oruçlarının çokluğu, namazlarının çokluğu ile değil, kalblerinin Allahü tealadan başkasından kurtulmuş olması, cömertlikleri ve Müslümanlara nasihatları sebebiyle girerler.” buyurdu.

Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ise, Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ümmetimin ebdali, Cennet'e amelleri ile girmezler. Onlar Cennet'e, Allahü tealanın rahmetiyle, cömertlikleriyle gönüllerinin Allahü tealadan başka her şeyden temizlenmiş olması ve merhametleri sebebiyle girerler.”

Ebu Bekr Buharî dedi ki: “İsyanları sebebiyle insanoğluna gelen bela ve musibeti, Allahü teala, ebdallerin yüzü suyu hürmetine defeder. Bu hususta onlar, Resulullah'ın ve Eshab-ı Kiram'ın makamında oldukları için onlara “Ebdal” denmiştir. Çünkü Resulullah, ümmeti arasında eman (bela ve musibetlere karşı teminat) idi. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Enfal suresi 33. ayet-i kerimesinde mealen; “Halbuki sen (Ey Resulüm) onların içinde iken Allahü teala onlara azap verecek değildir.” buyurur.

Resulullah'ın Eshabı ve Ehl-i Beyt'i, O'ndan sonra, O'nun yerindedirler. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eshabım, ümmetimin eminleridir (teminatı durumundadırlar). Eshabım gittikten sonra, ümmetime vaat olundukları şey gelir.” Resulullah'ın Ehl-i Beyt'i de, ümmeti için belalara karşı eman ve teminattırlar! Başka bir hadis-i şerifte ise; “Ehl-i Beytim, ümmetim için emandırlar.” buyuruldu.

Peygamber Efendimiz, Hazreti Ebu Bekr hakkında buyurdu ki: “O size, namazının, orucunun çokluğu ile değil, göğsünde bulunan şey ile, Allahü tealadan başkasını bırakmak suretiyle, cömertliğiyle ve gönlün Allahü tealadan başkasına meyilden kurtulmasıyla üstündür.”

Denildi ki: Selim kalb; Allahü tealadan başkasının bağından kurtulandır. Müslümanlara merhamet; yüklerine tahammül, onların rızıklarını teminde yardım suretiyle Allahü tealanın kullarına şefkat etmektir.

Muaz bin Cebel'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Kimde şu üç haslet varsa, o, dinin kendileri sebebiyle ayakta durduğu ebdalden olur. İlki, Allahü tealanın kazasına rıza göstermek, ikincisi, Allahü tealanın haram kıldığı şeyleri yapmama hususunda sabır. Üçüncüsü, Allahü teala için kızmaktır.” buyurdu.

Hasan bin Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ise; “Batın ilmi, Allahü tealanın sırlarından bir sır ve O'nun hikmetinden bir hikmettir ki, onu, evliya kullarından dilediğine verir.” buyurdu.

Ubade bin Samit'in rivayet ettiği hadis-i şerifte de; “Bu ümmette, her zaman otuz kimse bulunur. Her biri İbrahim Aleyhisselam gibi bereketlidir.” buyurdular.

Abdullah bin Mesva'nın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü tealanın yeryüzünde üç yüz tane kulu vardır. Onların kalbleri Âdem'in kalbi gibidir. Yine Allahü tealanın kırk tane kulu vardır. Onların kalbleri Musa'nın kalbi gibidir. Allahü tealanın yedi kulu vardır. Onların kalbleri İbrahim'in kalbi gibidir. Beş kulu vardır. Kalbleri Cebrail'in kalbi gibidir. Üç kulu vardır. Kalbleri Mikail'in kalbi gibidir. Bir kulu vardır, kalbi İsrafil'in kalbi gibidir. İsrafil'in kalbi üzere olan vefat ettiği zaman, Allahü teala onun yerine üç taneden getirir. Üç taneden vefat eden olduğu zaman, onun yerine beş taneden getirir. Beş taneden vefat ettiği zaman, onun yerine yediden birisini getirir. Kırk kuldan birisi vefat ettiği zaman, onun yerine üç yüz kulundan birisini getirir. Üç yüz kulundan birisi vefat ettiği zaman, onun yerine diğer insanlardan birini getirir. Allahü teala onlar sebebiyle diriltir ve öldürür. Yağmur yağdırır ve durdurur.”

İbn-i Mes'ud'a; “Allahü tealanın onlar sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl olur?” diye sorulunca, o cevap olarak; “Çünkü onlar, ümmetin çoğalmasını isterler. Allahü teala onlar sebebiyle bu ümmeti çoğaltır. Zorbalara ve zalimlere beddua ederler. Bu sebeple zalimler helak olurlar. Onlar, Allahü tealadan ümmet için yeryüzünde rahatlık isterler. Allahü teala, onlar sebebiyle çeşitli belaları kaldırır.” buyurdu.

Abdullah bin Ömer'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz; “Ümmetimde, her yüz senede iyiler bulunur. Bunlar beş yüz kişidir. Kırkı ebdaldir. Bunlar her memlekette bulunurlar.” buyurdu.

Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Bize onların amellerini bildirin.” dediklerinde, Resulullah; “Onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik ederler. Allahü tealanın kendilerine verdiği şeylerle başkalarına yardım ederler.” buyurdu.

Abdullah bin Ömer bu hadis-i şerifi açıklarken buyurdu ki: “Kur'an-ı Kerim'de Allahü teala bu hususu mealen şöyle beyan buyurmaktadır: “O takva sahipleri varlıkta da yoklukta da infak edenler, öfkelerini yutanlar, (zarar gördükleri kimselere karşı muktedir oldukları hâlde intikama kalkışmayanlar), insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmran suresi: 134)

Ebü'z-Zinad buyurdu ki: “Arzın direkleri mesabesinde (derecesinde) olan Peygamberimiz ve diğer Peygamberler gidince, Allahü teala Muhammed'in ümmetinden kırk kişiyi onların yerine getirir. Bunlara ebdal denir. Onlardan birisi vefat ederse, Allahü teala yerine başka birini yaratır ve onun yerine getirir. Onlar yeryüzünün direkleridir. Onlardan otuzunun kalbi yakîn üzere bulunur. Onlar, namazlarının, oruçlarının, huşularının, yaşayış ve ahlâk güzelliklerinin çokluğu ile üstün olmazlar. Onlar veralarının doğruluğu, niyetlerinin güzelliği, kalblerinin Allahü tealadan başkasının ilgisinden kurtulması, hilmi ve zillete düşmeden, tevazu ile Allahü tealanın razı olduğu şeyleri bütün Müslümanlara nasihat etmek suretiyle diğer insanlardan üstündürler. Hatta, onlar hiçbir şeye lanet etmezler. Hiçbir kimseye eziyet etmezler. Kendilerinden aşağıda olan kimselere karşı kibir göstermezler. Onları hakir görmezler. Kendilerinden yüksekte olan hiçbir kimseyi haset etmezler. Dünyayı sevmezler.”

Süfyan bin Hüseyin; Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini nakletti: “Eğer Ebdal olmasaydı, yeryüzünde bulunanlar batar, helak olurdu. Salihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı. Ulema olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Sultan olmasaydı, insanlar birbirini yerdi. Rüzgâr olmasaydı, dünya kokardı. Ahmaklar olmasaydı, dünya harap olurdu.”

Semerkandî hazretleri Cüz'ün fihi mine'l ebdali mine'l-ümmet adlı eserinde buyuruyor ki: Ebu Abdullah Antakî şöyle anlatır: “İbrahim Aleyhisselam bir gün yolda yürürken havada oturan bir kişiyi gördü. Ona; “Ey Allah'ın kulu! Bu mertebeye nasıl eriştin?” diye sordu. Gemini said

O da cevap olarak; “Basit bir şeyle bu mertebeye kavuştum. Beni ilgilendirmeyen şeyi terk ettim. Bana lazım olan şeye yapıştım. Onun için, dua ettiğim zaman Allahü teala duamı kabul buyurdu, istediğimi bana verdi. Onun adını vererek yemin ettiğim zaman, yeminimi yerine getirdi.” dedi.

Şakik-i Belhî anlatır: “Hac etmek üzere yola çıkmış, Kadisiye'ye varmıştım. Orada insanlara bakıyor, onların kalabalıklığını, hepsinin ayrı ayrı rütbelere sahip olduğunu düşünüyor, etraftaki kubbeleri, çadırları, binaları seyrediyordum. Her insan kendi hâlindeydi. O zaman kendi kendime; “Allah'ım! Bunlar, senin fadl ve ihsanını umarak sana doğru yola çıkmışlardır. Onları boş çevirme.” diye niyaz ettim. Ben orada, bineğimin yuları elimde olduğu hâlde duruyordum. İnsanlardan uzak, tenha, yalnız başıma kalacağım bir yer arıyordum. Bu sırada, koyu esmer, güzel yüzlü, iki gözü arasında secde izi, ayaklarında nalınları bulunan yakışıklı bir gence rastladım. İnsanlardan uzakta, tenha bir yerde oturdu. Bunu görünce, ben o genç hakkında iyi düşünmedim ve onun yanına doğru yaklaştım. Benim kendisine doğru geldiğimi görünce bana; “Ey Şakik!” deyip; “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi? O hâlde (gıybet etmekte) Allah'tan korkun.” (Hucurat suresi: 12) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Daha sonra benim yanımdan gitti.

Ben kendi kendime; “Vallahi bu büyük bir iştir. Bu zat kalbimden geçeni anladı ve ismimi bildi. Bu, ancak salih bir kul olabilir. Peşinden gidip onunla görüşeyim, beni dost edinmesini söyleyeyim.” dedim. Hızla peşinden gittim. Onu yakalayacağım sırada gözümden kayboldu. Hacıların arasına karıştı. Bir süre sonra onu namaz kılarken gördüm. Allahü tealanın korkusundan vücudu titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yine kendi kendime; “Onun yanına gideyim, hakkını helal etmesini isteyeyim.” diye düşündüm. Biraz bekledim. Sonra yanına gittim. Bana bakarak; “Ey Şakik!” deyip sonra; “Bununla beraber, şüphe yok ki, ben tövbe eden, iman edip salih amel işleyen sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için Gaffarım. (Çok çok bağışlayıcıyım.)” (Taha suresi: 82) mealindeki ayet-i kerimeyi okumamı söyledi ve yine beni bırakıp gitti.

Ben; “Bu genç ebdaldendir. İki kere kalbimden geçeni bildi.” diye düşündüm. Sonra hacılarla beraber yola çıktık. Biraz su almak için bir yerde durduk. Bir de ne göreyim, o genç kuyunun başında duruyordu. Elinde de küçük bir kova vardı. Su içmek istiyordu. Bu sırada kova elinden kuyuya düştü. Ben de durmuş ona bakıyordum. Allahü tealaya şöyle niyazda bulundu: “Sen benim Rabbimsin! Susuzluktan yandığımı biliyorsun. Yiyecek istediğim zaman sen benim kuvvetimsin! Allah'ım senden başka yardımcım yok! Beni bu sudan mahrum etme!” dedi. Vallahi bu sırada kuyunun suyunun yükseldiğini, kovanın ortaya çıktığını gördüm. Elini uzatıp kovayı aldı. Onu doldurup güzelce abdest aldı. Birkaç rekat namaz kıldı. Onun yanına gittim. Selam verdim. Selamıma cevap verdi. Ona; “Allahü teala sana merhamet etsin! Allahü tealanın sana ihsan ettiğinden beni de nasiplendir.” dedim. Bana bakarak; “Ey Şakik! Allahü tealanın zahirî ve batınî nimetleri bizim üzerimize yağıyor. Allahü tealaya zannın güzel olsun. O, kendisi hakkında güzel zan sahiplerinin ecrini (sevabını) zayi etmez.” deyip, su kovasını verdi. O kovadan içtim. Bir de ne göreyim, içindeki tatlı, çorba gibi bir şey idi. Vallahi ondan daha lezzetli bir şey içmedim ve ondan daha hoş kokulu bir şey görmedim. Hem doydum, hem de susuzluğum gitti. Bundan sonra, günlerce ne acıktım, ne de susadım. Sonra kovayı kendisine verdim. Yine yanımdan uzaklaşarak gözden kayboldu. Mekke-i Mükerreme'ye gidip haccı eda edinceye kadar onu görmedim.

Bir gece Kâbe-i Muazzama'da idim. Herkes uyumuş, her taraf sessiz idi. Yine onu gördüm. Mizab'ın bulunduğu tarafta (yani Altın oluğun bulunduğu tarafta) idi. Huşu ve inleyerek namaz kılıyordu. Ağlayarak Kur'an-ı Kerim okuyordu. Bir müddet ben onun hâlini düşündüm. Bu sırada, içerisinde nimetlerin vaat edildiği, azap ile korkutulduğu bir ayet-i kerime okuyordu. Onu tekrar ederken ağlıyordu. Bütün gece sonuna kadar bu hâl üzere kaldı. Fecir doğunca da, namaz kıldığı yere oturdu. Allahü tealayı tesbih ve zikirle meşgul oldu. Sonra kalkıp sabah namazını kıldı. Bir hafta Kâbe-i şerifi tavaf ettikten sonra oradan ayrıldı. Onu takip ettim. Oturduğu beldeye varınca bir de ne göreyim, yanında birçok hizmetçi ve köleleri var. Oradaki insanlar, hemen onun etrafını sardılar. Herkes ona selam veriyordu. Yakınlarından birisine bu zatın kim olduğunu sorunca, cevap olarak; “O, Ebu İbrahim Musa bin Ca'fer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib'dir.” dedi. Ben, onda gördüğüm yüksek hâllerden hayretler içerisinde kalıp; “Böyle güzel ve yüksek hâller ancak böyle bir seyyid için olabilir.” dedim.

Muhammed bin Ahmed el-Abd anlattı: “Cuma günü ikindiden sonra, Beyt-i Makdis'te Selma kuyusu yanında oturuyordum. Bu sırada yanımda iki kişi göründü. Birisi benim yanıma, diğeri bizden uzakça bir yere oturdu. Ben yanıma oturana; “Allahü teala sana merhamet eylesin. Sen kimsin?” dedim. “Hızır'ım.” cevabını verdi. “Uzakta oturan kim?” dedim. “Kardeşim İlyas.” dedi. Bu sırada normal olarak, insanın hatırına gelebilecek düşünceler hatırıma geldi. Bunun üzerine bana; “Zararı yok, yine de biz seni seviyoruz.” dedi. Sonra bana; “Kim Cuma günü ikindi namazını kılar, kıbleye yönelir, güneş batıncaya kadar; “Ya Allah! Ya Rahman!” der ve Allahü tealadan bir şey isterse, Allahü teala ona o istediği şeyi verir.” dedi. Sonra bana şunları anlattı: “Resulullah ahirete irtihal buyurdukları zaman, yer, Allahü tealaya; “Bundan sonra kıyamete kadar üzerimde hiçbir peygamber yürümeyecek.” diye sitemde bulundu. Allahü teala yere şöyle vahyetti: “Ben Muhammed'in ümmetinden öyle kimseler yaratacağım ki, onlar peygamberler gibi, kalbleri peygamberlerin kalbleri gibidir.” “Onlar kaç tanedir?” diye sordum. “Üç yüz tanedir, hepsi de Allahü tealanın veli kullarıdır. Yetmiş tanesi ise Nüceba'dır. Kırk tanesi Evtad'dır. On tanesi Nükaba'dır. Yedi tanesi Ariftir. Üç tanesi Nakib, bir tanesi ise Gavs'tır. Gavs vefat ederse, üç nakibden birisi seçilir. Onun mertebesine konur. Yedi taneden biri de, o üç taneye konur. On taneden yediye ilave olunur. Kırk taneden ona, yetmişten kırka, üç yüzden yetmişe, dünyadan bir kişi de üç yüze ilave edilir. Sur üfürülünceye kadar böyle gider. Onlardan bir kısmının kalbi, Musa ve İsa Aleyhisselam'ın kalbi gibidir. Bir kısmının kalbi, Nuh ve İbrahim Aleyhisselam'ın kalbi gibidir. Yine bir kısmının kalbi, Cebrail, Davud, Süleyman ve Eyyub'un (aleyhimüsselam) kalbi gibidir. Kur'an-ı Kerim'de Allahü teala (mealen); “O Peygamberler, Allahü tealanın hidayete eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü. (Onların tevhit yolunda bulun.)” buyurmaktadır. (En'am suresi: 90) Konuşmalardan sonra, ona nereye gideceğini sordum. “Niçin soruyorsun?” dedi. “Orada namaz kılmak ve teberrük için.” dedim. O da; “Sabah namazını Mekke-i Mükerreme'de kılarım. Sonra güneş doğuncaya kadar, Rükn-i Şamî'nin yanında Hicr denen yerde otururum. Sonra Beyt-i şerifi bir hafta tavaf ederim. Sonra Makam-ı İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kılarım, öğle namazını Medine-i Münevvere'de, İkindi namazını Beyt-i Makdis'te, akşamı Tur-i Sina'da, yatsıyı Zülkarneyn'in seddinde kılarım. Sonra sabaha kadar konuşmam.” dedi.

Abdullah bin Ubeyd ibni Umeyr Leysî anlattı: “Babam ile beraber bir sahrada yolculuk yapıyorduk. Çölün ortasına varınca, namaz kılan birisini gördük. Babam, onun yanına uğramak, buralarda ne yaptığını sormak için bekledi. Ona; “Yanında yiyecek yok, su yok, buralarda ne arıyorsun böyle? Sana biraz yiyecek ve su bırakmak istiyoruz.” dedi. O zat; “Hayır bırakmayın.” dedi. Bu sırada bulut çıktı. Yağmur yağdı. Ondan sonra biz oradan ayrıldık. Biz yolumuza devam ettik. Babam, uğradığımız ilk kasabanın halkına, rastladığımız o zatı anlattı. Onlar da bize; “O zat nerede bulunursa, mutlaka oraya yağmur yağar.” dediler.”

Hammad bin Zeyd anlattı: “Sıcak bir günde Eyyub-i Sahtiyanî ile beraber bulunuyorduk. Ben çok susamıştım. Ona çok susadığımı söyleyince, ayağı ile yere vurdu ve oradan su fışkırdı.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası