Tefsir, hadis ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı büyük velî. İsmi, Muhammed Senaullah olup, Şeyh Celal-i Kebir-i Çeşti'nin on ikinci torunudur. "Mazhar-ı Can-ı Canan" hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, Hazreti Osman bin Affan'ın soyundandır. 1143 (m. 1730) senesinde Pani-püt (Pani-pat) şehrinde doğdu. 1225 (m. 1810) senesinde aynı yerde vefat etti. Kabri, "Mazhar-ı Can-ı Canan" hazretlerinin zevcesinin kabri yanındadır.
Senaullah-i Pani-pütî, yedi yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi'ye giderek, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî'den hadis ilmini öğrenip, bu ilimde kemale geldi. Önce Mevlana Muhammed Abid-i Sünnamî'nin, bunun vefatından sonra, "Mazhar-ı Canı Canan" hazretlerinin teveccühleriyle kemale erdi. Sonra vatanına gidip, vefat edinceye kadar kadılık yaptı. Hocası "Mazhar-ı Canan" hazretleri ile devamlı görüştü. Hocası onun yanına üç defa geldi. Kendisi de defalarca Delhi'ye gitti. Hocasının sohbetlerinden kendisi, hanımı Bibi Acibe "Mazhar-ı Canan" hazretlerinin kadın halifelerinden oldu. Oğlu Ahmedullah da hilafet aldı. Senaullah Dehlevî hazretleri Pani-püt'te adaletle kadılık yaptığı gibi Kuzey Hindistan'ı Maratha sürülerinden kurtarmak için cihada da katıldı.
"Mazhar-ı Can-ı Canan" hazretlerinin halefi ve Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, Makamat-ı Mazhariyye adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: “Senaullah-i Pani-pütî, Rabbanî âlimlerin önderi ve Hak tealanın sevgili kullarından biriydi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz derya idi. Fıkıh ve usul ilimlerinde mezhepte içtihat derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dair büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delilleriyle dört mezhep müçtehidinin beyanlarını bildirmiştir. Kendi fetvalarında kuvvetli olan hususu ayrı bir risale hâlinde telif etti. Usul ilmine dair olan kendi izahlarını da ayrıca yazdı. Tefsirinde önceki müfessirlerin ifade ve beyanlarını aldığı gibi, kendi tevilleri yanında, Ahrariyye ve Müceddidîyye büyüklerinin izahlarına da genişçe yer verdi. Tasavvufa ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin marifetlerine dair açıklayıcı risaleler yazdı. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından bazılarıydı. "Mazhar-ı Can-ı Canan" hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makamat-ı Ahmediyye'ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve süluku tamamlayıp, tasavvuf hallerinde nihayete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve marifet taliblerine feyz saçtı. Bunun üzerine bizzat hocası "Mazhar-ı Canı Canan" hazretleri, kendilerine, “Alemü'l-hüda = Hidayet sancağı” ünvanını verdiler. Bir defasında Gavsü's-sakaleyn Hazreti Abdülkadir-i Geylanî'nin kabr-i şeriflerini ziyaret etti. Abdülkadir-i Geylanî, kendisine kabirde taze hurma ikram eyledi. Yine bir defasında rüyasında Hazreti Ali'yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Hazreti Ali rüyasında ona buyurdu ki: “Sen bana Harun Aleyhisselamın Musa Aleyhisselam'a yakınlığı gibisin.” Bu rüyasını tabir eden hocası "Mazhar-ı Canan" hazretleri onun halifelik vaktinin geldiğini bildirip 1164 (m. 1750) yılında hilafetini vermiştir.
Bizzat hocası "Mazhar-ı Can-ı Canan" hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur: “Senaullah-i Pani-pütî'nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zahir ve bâtın kemallerini toplamada mevcudatın en azizidir. Dinin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nurlandırıcısıdır. Melekler ona tazim ederler. Kıyamet günü bana; “Ne getirdin?” denilince; “Senaullah-i Pani-pütî'yi getirdim.” diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hasıl oluyor. O, salih, takva ve diyanette âdeta ruh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hürmet ederler.” Abdullah-ı Dehlevî hazretleri de; “O takva ve şeriate uyma bakımından zamanının bir tanesi idi.” buyurmaktadır.
Senaullah-i Pani-pütî hazretlerinin vasiyetnamesi: “Allahü tealaya hamd ve Resulüne salat ve selam olsun. Bu fakir Senaullah Pani pütî derim ki: Seksen yaşıma geldim. Kur'an-ı kerimde yakin diye bildirilen ölüm, başucuma kadar geldi. Başka bir şey yapmaya fırsat bırakmadı. Artık evladıma ve sevdiklerime birkaç vasiyetimi yazmak istiyorum. Bazısını yerine getirmek bu fakir için, bir kısmı ise çocuklarım ve dostlarım için faydalı, hatta zaruridir. Şahsım ile ilgili olanlar yerine getirilirse, ruhum hoşnud olacak. Hak teala kendilerine hayırlı karşılıklar verecektir. Yoksa öbür dünyada eteklerine yapışacağım. Kendileri ile ilgili vasiyetime riayet ederlerse, hem dünya, hem de ahirette bunun iyi netice ve meyvesini göreceklerdir. Yoksa akıbet kötü olacaktır.
Şahsıma ait vasiyetim: Techiz, tekfin, gasl ve defnde sünnet-i seniyyeye uyulacak. Hocam "Mazhar-ı Can-ı Canan"'ın lutfedip verdikleri iki bez ile kefenlesinler. Sarık sarmak sünnete muhaliftir. Hem zaruri de değildir. Cenaze namazımı kalabalık bir cemaat ile Hafız Muhammed Ali veya Hakim Sekha veya Hafız Pir Muhammed gibi salih bir imam ile kılsınlar. Cenaze namazımda birinci tekbirden sonra Fatiha-yı şerifeyi de okuyunuz. Vefatımdan sonra onuncu, yirminci, kırkıncı, altmışıncı günler yapmasınlar. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem üç günden fazla mateme izin vermeyip, haram olduğunu bildirdiler. Kadınların ağlayıp sızlamalarına şiddetle mani olunuz. Fakir hayatta iken böyle şeylere rıza göstermezdim. Kelime-i tevhid, salevat-ı şerife, Kur'an-ı kerim hatmi, istigfar ve fakirlere gizli olarak helal maldan sadaka vermek suretiyle bu fakire imdad ve yardım ediniz. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Ölü, kabirde, denizde boğulmak üzere olup imdad isteyen kimse gibidir. Babasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı bekler.” buyurdu. Vefatımdan sonra borçlarımı ödemekte çok gayret gösteriniz... Bunları yerine getirmekte gevşeklik yapmayınız. Hocanın vasiyetini, herkesin gücü yettiği kadar yerine getirmesi lazım olduğunu biliniz...
Geride kalanların faydası için olan vasiyetim şudur: Dünyaya fazla kıymet vermeyiniz. İnsanlar çoğunlukla çocukluğunda ve gençliğinde ölmektedirler. Yaşlanan pek azdır. Hepsinin ömrü kısa süren bir sabah rüzgarı gibi geçmektedir. Nereye gittiğini bilmezler. Kalan ise bitmeyecek olan ahiret işleridir. Bu dünya lezzetleri sıkıntı çekmeden ele geçmiyor. O da az bir şeydir. Bu geçici ve az bir şey olan lezzetlere dalıp, ebedî lezzeti, ahiret saadetini, Allah korusun elden kaçırmak ve ebedî felakete düşmek ahmaklıktır. Din ve dünya faydası bir araya geldiği zaman, tercihini din menfaatini öne almakta kullan. Dünyada zaten takdir edilen şey insana ulaşır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Bütün maksatlarını tek bir maksad edinenin (yani) maksad ve düşüncesi ahiret olanın dünyasına Allahü teala kefildir.” buyurdu. Dünyayı tercih eden, önde tutanın eline bazan dünya da geçmez. Nitekim zamanımızdaki insanlarda bu hal çok görülmektedir. Bu durumda olan dünyada da ahirette de zarar eder. Diyelim ki, dünya malı eline geçti. O da kısa bir zaman sonra yok olup gidecek, gene sonsuz ziyanda kalacak. Dünya saadetlerine ve nimetlerine kavuştukları hâlde bunlardan bir zerresini götüremeden ölüp giden binlerce insan gördüm.
Ben, biraderim, babam ve dedem kadılık vazifesi yapageldik. Gerçi bu hizmeti hakkıyla yerine getiremedik. Bilhassa bu kusuru çok fakirin hayatının büyük kısmı bozuk şartlar içinde vazife yapmakla geçti. Bu sebepten pişmanım ve istiğfar etmekteyim. "La havle vela kuvvete" okuyup derim ki, bu vazifeyi isteyerek almadım. Yine de zamanımız ehlinin çoğundan iyi yürüttüm. Allahü tealaya hamd olsun. Bu bakımdan Allahü tealanın fazlından mağfiret ummaktayım. Bütün maksadım da Rabbime kavuşmaktır. Kadılık vazifesi sebebiyle Müslümanlar hatta Hindliler dahil karşılaştığım herkes bize kıymet vermektedir. Halbuki benden daha kıymetli âlimler vardır. Hiç kimse onları sormuyor. Başkasının bâtınından, iç dünyasından kimin ne haberi olur. Bu da dinî faydayı dünya menfaatine tercih edenden dünyanın da yüz çevirmeyeceğine delildir. O halde çocuklarımdan kadılık vazifesi yapmak isteyenler, haksız olanı savunmaktan uzak dursunlar. Muteber ve meşhur olan rivayetler ile amel etsinler. Hülasa, dini dünyadan önde tutmanın bir yönü de kızını dindar bir damadla evlendirmektir. Çünkü zamanımızda bu şehirde rafiziler çok yayılmıştır. Memleketin ileri gelenleri ya aile asaletine, soya sopa veya mala, paraya ve zenginliğe bakıyorlar. Halbuki ilk önce dindarlığa bakmak lazımdır. Soyu yüksek ve zengin de olsa, böyle rafızi olduğu bilinen ve sezilen kimseye kız vermemelidir. Kıyamet günü dindarlık ve takva, haramlardan sakınıp sakınmamak sorulacaktır. Bu yolda falan oğlu filan olmak hiçbir şey değildir. Elde bulunan mala, nimet çokluğuna itibar olunmaz. Çünkü bunlar el değiştirir. Nitekim; "Mal gelir gider." demişlerdir.
Şunu da bilmek lazımdır ki, bir kimse gizlide ve açıkta ve bütün hallerinde Resulullah sallallahü aleyhi ve selleme ilim, itikad, âdet ve ibadetlerindeki amelinde ne kadar tabi olursa, O'na benzerse, onu o kadar kamil bilmelidir. Resulullah'a uymakta kusur ettiği kadar noksandır. Bu sebeple Nakşibendiyye büyükleri, sünnet-i seniyyeye uymakta en yüksek dereceye varmak için sanki yarış etmişlerdir. Tabi olma bakımından Resulullah sallallahü aleyhi ve selleme benzemelerindeki kemalleri, faziletlerine üstünlüklerine delildir. Bizim gibi zayıf himmetli, Resulullah'a tam mânâsıyla tabi olamayanlar, nafilelerle çokça meşgul olmasa da fakat farzları yerine getirirse, bilhassa muamelelerde, ibadetlerde, âdetlerde, haramları, mekruhları, şüphelileri terk ederse, bu da büyük kazançtır. Eğer insanın himmeti bu dereceden de aşağı olur, şeytan ve nefse uyarak haramları işlerse, artık kulların haklarını zayi etmeye başlar. İşlenen günahları Allahü tealanın merhamet edip affetmesi, din büyüklerinin şefaatine kavuşmak ümid edilirse de, kul hakları için böyle bir bağışlanma yoktur. Bu hususta ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler çoktur. Hepsini buraya yazmak mümkün değildir. Bunlardan ikisi şöyledir: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.” “Kendin için istediğini, insanlar için de istemek, kendin için istemediğini insanlar için de istememek.” Bir şiirin manası ise şöyledir: “Ne istersen yap, fakat, insanlara eziyet ve sıkıntı verme yolunu seçme. Çünkü dinde bunun gibi büyük günah yoktur.”
Nasihatlardan biri de şudur: Hanımına, çocuklarına, hizmetçilerine ve diğer emri altında olanlara öyle muamele etmeli ki, hepsi sizden razı olsunlar ve sizi sevsinler. İyi bir insan ve onların dert ortağı olduğunuza, kendilerine güçlerinin yetmeyeceği şeyleri yüklemeyeceğinize iyice inansınlar. Bununla beraber onlardan bazısının hased, kıskançlık sebebiyle birbirinden memnun olmamaları önemli değildir. Amir mevkiinde olanları, kendilerine itaat etmekle ve hizmetlerini yerine getirmekle memnun etmeli. Yalnız günah olan emirleri yerine getirilmez. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Allahü teala katında günah olan şeylerde, kula itaat olunmaz.” buyurdu. Yakın akrabaya, kardeşlerine, dostlarına, sevdiklerine, arkadaşlarına, komşularına samimi bir sevgi, tevazu ve alçak gönüllülük üzere olmalı, onların sıkıntılarını paylaşmalıdır. Dünya o kadar ahım şahım bir yer değildir. Dünya işleri için birbiriyle irtibatı kesip, kopmamalıdır. Hiçbir aile ocağı çekişmekten başka bir şeyle sönmemiştir. Düşmanlık yapanlara da iyilik ederek onları mahcub etmelidir. Şiir: İki dünya rahatını şu iki sözde ara, Dostlara iltifat, düşmanına müdara. Kur'an-ı kerimde mealen şöyle buyruluyor: “Düşmanların kötülüğünü onlara iyilik yapmak suretiyle def et. Böyle yaparsan, düşman olan kimsenin sana dost olduğunu, seni sevdiğini göreceksin. Bunu (düşmana iyiliği) ancak çok sabırlılar ve büyük nasib sahipleri yapar.” (Fussilet suresi: 34). Bu sözümüz, dünyalık sebebiyle, kendisine düşmanlık edilen bir Müslümanın takib edeceği yol hakkındadır. Fakat, rafizîler, haricîler ve benzerleri gibi kendilerine sırf Allah için düşmanlık yapılması gereken kimselere karşı tavrımızın ve tutumumuzun nasıl olacağına gelince, bozuk itikadlarından tövbe etmedikçe kendilerine muvafakat edilemez. İsterse babası ve oğlu olsun.
Ailemizden her asırda mümtaz âlimler bulunagelmiştir. Çocuklarımdan Ahmedullah bu devlete kavuşmuştur. Fakat vefat eyledi. Allahü teala ona rahmet eylesin. Delilullah ve Safvetullah'ın da bu (ilim) devletini elde etmesini istediysem de icabet olunmadı. Üzgünüm. Fetvalardan hâlen anlayabildikleri yeterli değildir. Bu hususta çalışabilirlerse elbette çalışsınlar. Bu sonsuz devleti ve nimeti kazanmak için kendi çocukları üzerinde titizlikle dursunlar. Çünkü hem dünyada ve hem ahirette büyük faydalara sebeb olur. İlim, doğru itikadı (inancı), güzel ahlâkı, işlerin ve hallerin iyisini ve kötüsünü bilmekten ibarettir. Bunları akaid, fıkıh ve İslam ahlâkı kitapları anlatır. Bu ilim, Kur'an-ı kerim, hadis-i şerif, tefsir, hadis-i şerif şerhlerini (açıklamalarını), usul-i fıkhın delillerini bilmeden, Eshab-ı kiram ve tabiin, hususîyetle dört mezheb imamlarının sözlerini anlamadan, ayrıca lügat, sarf, nahvi iyice öğrenmeden ele geçmez. Bütün bunlar bilinmeden işin doğrusu yanlışından ayrılamaz. Bu ilimlere çalışmak lazımdır. Felsefecilerin hikmetini okumanın hiç faydası yoktur. Fakat mantık ilmi müstesna. O, diğer ilimleri anlamada yardımcıdır. Onu okumak elbette faydalıdır.”
Eserleri: Senaullah-ı Pani-pütî, otuzdan fazla eser yazdı. Bunların bazıları şunlardır:
1- "Tefsir-i Mazharî": Çok kıymetli bir tefsirdir. Arapça olup on cilddir. 1964 senesinde Delhi'de basılmıştır. 1980'de Urduca'ya tercüme edilip Karaçi'de basılmıştır. En büyük sufî tefsirlerinden biri kabul edildiği gibi aynı zamanda fıkhî hükümleri geniş anlatması sebebiyle ahkam tefsiri olarak kabul edilmektedir. 2- "İrşadü't-Talibîn": Tasavvufa dair çok kıymetli bir eserdir. Farisî olup 1899'da Delhi'de basılmıştır. 3- "Ma la büdde minh": Hanefî mezhebine göre yazılmış kısa bir ilmihal kitabıdır. Eser son olarak Hakikat Kitabevi tarafından 1990'da İstanbul'da basılmıştır. 4- "Hakikatü'l-İslam veya Hukuku'l-İslam": Kişinin vazife ve hakları konusunu anlatan bu eser Hakikat Kitabevi tarafından 1990'da İstanbul'da basılmıştır. 5- "Tezkiretü'l-mevta ve'l-kubur": Ölüm ve ölüm hallerini anlatan bu eser de 1990'da Hakikat Kitabevi tarafından basılmıştır. 6- "Tezkiretü'l-mead": Ölümü anlatan küçük bir risale olup, 1863'te Kanpur'da basılmıştır. 7- "Cevahirü'l-Kur'an": Ayeti kerime indeksidir. 8- "Risale der mes'ele-i sema ve vahdet-i vücud": Müziğin hükmü ve vahdet-i vücudu anlatan bu eser 1891'de Delhi'de basılmıştır. 9- "Risale der ibahat ve hürmet-i sürud": Musiki ile alakalıdır. 10- "Es Seyfü'l-meslul": Şia'nın bozukluğunu anlatan bir eserdir. 1846'da Delhi'de basılmıştır. 11- "Risale-i İhkaku'l-hak": Abdülhak-ı Dehlevî'nin İmam-ı Rabbanî hazretleri için söylediği sözleri açıklamaktadır. 12- "Risale-i Fıkh der mezahib-i erbea", 13- "Fetava-yı Mazharî", 14- "Risale-i Pencruzi der usul-i fıkh", 15- "Fevaid-i Seb'a", 16- "Risale der hakaik-i Hakka", 17- "Risale-i Telhis-i Hevami", 18- "Çihil hadis", 19- "Terceme-i Şemaili Tirmizî", 20- "Risale der Zikr-i Neseb-i Ethar ve Ezvac-i Mübareke". 21- "Keyfiyyet-i Murakabe ve Ezkar", 22- "Meahizü'l-akva", 23- "Vasiyyetname", 24- "El-Lübab", 25- "İrşadü'n-nakısin ve te'yidü'l-kamilin", 26- "Risale der ensab-ı evlad-ı Hazreti Müceddid-i elf-i sanî", 27- "Risale der cevab-ı şübehat ber kelam-ı Hazreti Müceddid-i elf-i sanî". 28- "Risaletü'z-zeb ani'l-kutbi'r-rabbanî ve'l-imami's-semedanî".
Senaullah Dehlevî'nin mektupları "Kelimat-ı Tayyibat" adlı mecmua içinde 1891'de Delhi'de yayınlanmıştır. Sözleri de "Melfuzat-ı Kudsiyye" adıyla yayınlanmıştır.
Tefsir-i Mazharî'de rivayet edilen hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Cebrail Aleyhisselam, Kabe kapısı yanında, iki gün bana imam oldu. İkimiz, fecir doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca; ikindiyi, bundan hemen sonra; akşamı, oruç bozulduğu zaman, yatsıyı, gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; “Ya Muhammed! Senin ve geçmiş Peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın her birini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar.” dedi.”
Tefsir-i Mazhari'nin birinci ve üçüncü ciltlerinde buyuruluyor ki: “En'am suresindeki “Azer” kelimesi, “Ebihi” kelimesine atf-ı beyandır. Azer'in, İbrahim Aleyhisselam'ın babası değil, amcası olduğunu bildiren haberler daha doğrudur. Arabistan'da amcaya baba denilir. Kur'an-ı Kerim'de de, İsmail Aleyhisselam'a, Ya'kub Aleyhisselam'ın babası denilmiştir. Halbuki amcasıdır. Azer'in asıl ismi “Nahur” idi. Nahur, dedelerinin hak dininde idi. Nemrut'un veziri olunca, dinini dünyaya değişerek kafir oldu. Fahreddin-i Razî ve selef-i salihin'den çoğu da, Azer'in amca olduğunu bildirdiler. Zerkanî, "Mevahib-i ledünniyye"'yi şerh ederken, İbn-i Hacer-i Heytemînin; “Azer'in amca olduğunu Ehl-i kitap ve tarihçiler söz birliği ile bildirmişlerdir.” sözünü vesika olarak yazmıştır. İmam-ı Süyutî; “Azer'in baba olmadığını, İbrahim Aleyhisselam'ın babasının Taruh olduğunu İbn-i Abbas bildirdi” diyor. İbn-i Abbas'ın sözünü, Mücahid, İbn-i Cerir ve Süddî senetleri ile bildirmişlerdir. İbn-i Münzir'in tefsirinde de, Azer'in amca olduğunun açıkça bildirildiğini yine Süyutî haber vermektedir. Kamus'ta, Azer kelimesini anlatırken; “İbrahim Aleyhisselam'ın amcasının ismidir.” diyor. İmam-ı Süyutî, Resulullah'ın, Adem Aleyhisselam'a kadar bütün dedelerinin Müslüman olduklarını bildiren bir risale yazmıştır.”
“Senaullah-ı Panipütî, Talak suresinin 3. ayet-i kerimesinin tefsirinde buyuruyor ki: “İmam-ı Rabbanî, din ve dünya zararlarından kurtulmak için, her gün beş yüz kere; “La havle ve la kuvvete illa billah.” okurdu. Buna “Kelime-i temcid” denir. Okumaya başlarken ve okuduktan sonra da yüzer kere salavat okurdu. Hadis-i şerifte; “Allahü tealanın bir nimet vermesini ve bunun devamlı olmasını isteyen; “La havle ve la kuvvete illa billah.” çok okusun.” buyuruldu. Sahihayn'daki hadis-i şerifte; “Bu, Cennet hazinelerinden bir hazinedir!” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de; “La havle ve la kuvvete” okumak, doksan dokuz derde devadır. Bunların en hafifi, hemm'dir.” buyuruldu. Hemm; gam, hüzün, sıkıntı demektir.” Enbiya suresinin 8. ayetinin tefsirinde buyurdu ki: “Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Birinize dert ve bela gelince, Yunus peygamberin duasını okusun! Allahü teala onu muhakkak kurtarır. Dua şudur: La ilahe illa ente sübhaneke inni kuntü minezzâlimin.”
"İrşadü't-talibin" risalesinden bazı bölümler: Evliyaya inanmayan var. “Evliya vardı, şimdi yok” diyen var. “Evliya hiç günah işlemez, gaybleri bilirler, her diledikleri hemen olur, istemedikleri hemen yok olur.” diyenler ve bunun için, evliyanın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki evliyanın böyle olmadıklarını görünce, bunların evliya olduklarına inanmıyor. Bunların feyizlerinden mahrum kalıyorlar. Müslüman ile kafiri birbirinden ayıramayacak kadar cahil olanlar da, kendilerinin evliya olduklarını söylüyor. Böyle cahilleri evliya sanarak, bunlara bağlanan akılsızlar da var. Evliyanın sekr halinde iken, yani Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmeyerek söylediklerini dillerine dolayarak, evliyaya kafir diyenler de var. Evliyanın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış mânâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i Sünnet âlimlerinin Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmayanlar, sapıtanlar var. Resulullah'ın hepsini tebliğ etmeye memur olduğu zahir bilgilerini öğrenip, Resulullah'ın, eshabından dilediğine, dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf marifetlerine inanmayanlar var. Evliyaya kıymet vermeyen, saygı göstermeyenler bulunduğu gibi, evliyaya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kabe tavaf eder gibi kabirleri etrafında dönenler var. Bunun için velayetin yani evliyalığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve Arabî dil ile, "İrşadü't-talibîn" kitabını yazdım. Bu kitap beş kısımdır.
Birinci kısım, velayetin doğru olduğunu bildirmektedir. İkinci kısım, tasavvuf yolunda gözetilecek edeplerdir. Üçüncü kısım, rehberin gözeteceği edeplerdir. Dördüncü kısım, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeplerdir. Beşinci kısım, Allahü tealaya yaklaşmayı ve yaklaştırmayı bildirmektedir.
Birinci kısım: İslamiyette velayet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zahirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, bâtınî üstünlükler de vardır. Zahirî üstünlükler, Ehl-i Sünnet âlimlerinin, Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları vacipleri, sünnetleri, müstehapları yapmak ve haramlardan, mekruhlardan, şüphelilerden, bidatlerden sakınmaktır. Batınî üstünlükler insanın kalbinin, ruhunun yükselmesidir. Buharî ve Müslim kitaplarında, Hazreti Ömer şöyle bildiriyor: “Bir gün, Resulullah'ın yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. “İslam ne demektir?” diye sordu. Resul-i Ekrem; “Kelime-i şehadet söylemek, her gün beş kere namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekat vermek ve gücü yetince hacca gitmek.” buyurdu. Soran kimse; “Doğru söyledin” dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine biz dinleyiciler şaşırdık. Sonra; “İman ne demektir?” diye sordu. Resul-i Ekrem; “İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, Peygamberlere, kıyamet gününe ve hayrın ve şerrin Allah'ın takdiri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır.” buyurdu. Buna da; “Doğru söyledin” dedi. Sonra; “İhsan ne demektir?” diye sordu. Resul-i Ekrem; “Allahü tealaya, O'nu görür gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyor isen de O seni hep görmektedir.” buyurdu. Sonra; “Kıyamet günü ne zaman olacaktır?” diye sorunca; “Bunu senden daha çok bilmem.” buyurdu. Sonra; “Kıyametin alâmetleri nedir?” diye sordu. Resulullah kıyamet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra bize dönerek; “Bunları sorup giden Cebrail Aleyhisselam idi. Size dininizi bildirmek için gelmişti.” buyurdu.
Bu hadis-i Cibril'den anlaşılıyor ki: imandan ve ibadetlerden başka, “İhsan” denilen bir kemal, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe “Velayet” diyoruz. Velîyi, Allahü tealanın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbi, sevgilisinin müşahedesinde yok olur. Bu hale “Fena-i kalb” denir. Bu müşahede Allahü tealayı görmek değildir. Allahü teala, bu dünyada görülmez. Fakat velîde, Allahü tealayı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl istemekle hasıl olmaz. İşte Resulullah; “Allahü tealayı görüyormuş gibi ibadet etmektir.” buyurmakla, bu hâli haber vermiştir.
İkinci olarak deriz ki: Hadis-i şerifte; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu salih olursa, bütün beden salih olur. Fasit olursa, bütün beden fasit olur. Bu et parçası, kalbdir.” buyuruldu. Bedenin salih olması için, kalbin salih olmasına, tasavvufçular “Fena-i kalb” demektedir. Kalb, Allahü tealanın sevgisinde fanî olunca, kalbin bu fenası, komşusu olan nefse de tesir eder. Nefis, emmareliğinden kurtulmaya başlar. “Hubb-i fillah” ve; “Buğd-i fillah” kazanır. Yani Allahü tealanın beğendiği şeyleri sever, Allahü tealanın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslam'ın ahkâmına uymak ister. “Kalbin salih olması için, imandan ve amelden başka bir şey var mıdır?” sualine şöyle cevap verir: Hadis-i şerifte; “Kalb salih olunca, beden de salih olur.” buyuruldu. Bedenin salih olması, İslam'ın ahkamına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde iman var iken, İslam'ın ahkâmına uymuyor, imanı olup da, salih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennem'de azap görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde iman bulunması, bedenin salih olmasına sebep olmamaktadır. O hâlde kalbin salih olması, imanlı olması demek değildir. Kalbin salih olması, hem imanlı olması hem de bedenin salih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü bedenin salih olmasını, yine bedenin salih olmasına sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin salih olması, iman ve ibadetten başka bir şeyin kalbde bulunmaması demektir. Bu da tasavvufçuların “Fena-i kalb” dedikleri hâldir.
Üçüncü olarak deriz ki: Eshab-ı Kiram'ın her birinin, Eshab olmayan Müslümanların hepsinden daha üstün oldukları söz birliği ile bildirilmiştir. Halbuki kıyamete kadar gelecek olan İslam âlimleri arasında, ilimleri ve amelleri, Eshab-ı Kiram'ın bazılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır. Bundan başka, hadis-i şerifte; “Başkaları Allah rızası için Uhud Dağı kadar altın sadaka verseler, Eshabımın Allah yolunda verdiği yarım sa' arpanın sevabına kavuşamazlar.” buyuruldu. Eshab-ı Kiram'ın ibadetlerinin böyle kıymetli olması, Resulullah'ın sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hasıl olan bâtınî kemallerinden dolayıdır. Onların bâtınları yani kalbleri, Resulullah'ın mübarek bâtınından nur aldı. Bâtınları nurlandı. Hazreti Ömer vefat edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu gitti.” buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşırdıklarını görünce; “Sizin bildiğiniz fıkıh ve kelam ilimlerini söylemiyorum. Resulullah'ın mübarek kalbinden fışkırmış olan bâtın ilminin, marifetin onda dokuzu gitti diyorum.” dedi. Eshab-ı Kiram'dan sonra gelen Müslümanlar arasında bu bâtın nuruna kavuşanlar, hocalarının sohbetleriyle kavuştular. Onlar vasıtası ile, Resulullah'ın mübarek kalbinden fışkıran nurlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nur, Resulullah'ın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshab-ı Kiram'ın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zahirin kemallerinden, yani üstünlüklerinden başka, bâtının da kemalleri vardır. Bu kemallerin çeşitli dereceleri vardır. Böyle olduğunu şu hadis-i kudsi de göstermektedir. Hadis-i kudside, Allahü teala buyurdu ki: “Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibadet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, dualarını kabul ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.” Allahü tealanın böyle çok sevmesine sebep olan nafile ibadetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır.
Dördüncü olarak deriz ki: Bin seneden daha çok bir zamanda, dünyanın üç büyük kıt'asından gelmiş olan milyonlarca Müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve salihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hasıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan bir şey için böyle dehşetli bir söz birliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu söz birliğini yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takva sahibi, salih kimseler oldukları meydandadır. Böyle kâmil, iyi kimselerin yalan söyleyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, kâmil insan söz birliği ile bildiriyorlar ki, her biri kendi rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resulullah'ın sohbetinde yayılan nurlara kavuşmuştur. Her biri; “Salihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde imandan ve fıkıh bilgilerinden başka bir hâl hasıl oldu. Kalblerimizde bu hâl hasıl olunca, Allah sevgisi ve Allah'ın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü tealanın emrettiği şeylerin sevgisi, kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibadetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru itikatlar gönüllerimize yerleşti” demişlerdir. Kalblerde hasıl olan bu hâl, elbet kemaldir, yüksekliktir. Kemale sebep olan bir hâldir.
Beşinci olarak deriz ki: Evliyanın kerametleri olur. “Keramet” Allahü tealanın, âdeti dışında, yani fen ve tabiat bilgilerinin dışında yarattığı harikulade şeyler demektir. Fakat bir insanda, fen kanunları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir velî olduğunu göstermez. Allahü tealanın sevmediği kimselerde, hatta kafirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hasıl olabilir. Kafirlerde hasıl olan âdet dışı şeylere sihir denir. Evliyada keramet ile birlikte takva da bulunur. Takva, Allahü tealadan korkmak, O'nun emirlerine ve yasaklarına uymaktır.
Velayet: Şimdi evliyalığın ne demek olduğunu bildirelim. Evliyalık, Allahü tealaya yakın olmak demektir. Fakat insanların Allahü tealaya yakın olması, iki türlü olur. Birinci yakınlık, Allahü tealanın her insana yakın olmasıdır. Allahü teala Kaf suresinin 16. ayetinde mealen; “Biz ona, boynundaki şah damarından daha yakınız!” ve Hadid suresinin 4. ayetinde mealen; “Her nerede olursanız olunuz, Allahü teala sizinle beraberdir.” buyurdu. İkinci yakınlık; Allahü tealanın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alâk suresinin son ayetinde mealen; “Secde et ve Allahü tealaya yaklaş!” buyuruldu. Yukarda bildirdiğimiz hadis-i kudside; “Kulum bana, nafile ibadetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...” buyuruldu. Bu ayet-i kerimede ve hadis-i kudside bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hasıl olur. Bu yakınlığa, “Velayet” yani evliyalık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i Sünnet itikadına uygun iman etmek lazımdır. İmran suresinin 68. ayetinde mealen; “Allahü teala, iman edenleri sever.” buyuruldu. Fakat Müminler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her Mümini sevmesine “Velayet-i amme” denir. Seçilmiş Müminleri çok sevmesine; “Velayet-i hassa” denir. Yukarda yazılı hadis-i kudside bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teala, insan aklı ile anlaşılamayacağı gibi, O'nun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü tealanın kendisi gibi ve sıfatlarının herhangi biri gibi, hiçbir şey yoktur. Bunun için, Allahü tealanın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemeyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü tealanın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak bazı seçilmiş Müminlere verdiği marifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye “İlm-i huzurî” denir. Bizim bilgilerimiz “İlm-i husulî”dir. Allahü tealanın, kullarına olan bu iki yakınlığı, ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vaciptir. Allahü tealanın bizleri gördüğüne inanmamız lazım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lazımdır. Allahü tealanın görmesi, fizik kanunları ile izah edilen, ışığın yansıması ile olan görmek olmadığı gibi, O'nun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstrom ile bildirilen yakınlık değildir. Bazı hadis-i şeriflerde; arşın, metre, karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir. Velayet, Allahü teala ile kul arasında olan, insanların anlayamayacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır? Sorusuna cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lazımdır:
Gemini said
1- Evliyaya hasıl olan keşif ve herkesin gördüğü rüyalar, bir şeyin misalinin, hayal aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rüya denir. Uyanık iken olunca, keşif denir. Hayal aynası, ne kadar çok saf, temiz ise, keşif ve rüya, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin “aleyhimüsselam” rüyaları, tam inanılacak ve güvenilecek **"Vahiy"**dir. Çünkü Peygamberlerin hepsi masumdurlar. Yâni hiç yanılmazlar. Hayalleri çok saf, temizdir. Bâtınları, yani kalbleri tertemizdir. Evliyanın rüyalarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshab-ı Kiram'da olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshabdan sonra gelenlerde olduğu gibi, rehberleri vasıtası ile, Resulullah'ın sohbetinde kazanılan nurlar ile ve O'nun emirlerine uymak ile, evliyanın hayalleri temizlenmiş ve kalbleri cilalanmıştır. Celaleddin-i Rumî, bu inceliği Mesnevi'sinde ne güzel anlatıyor. Beyt: Evliyayı avlayan hayaller bilir misin nedir? Hüda bostanı güzellerinin görüntüleridir!” Peygamberlere uymaları sayesinde, evliyanın bâtınları cilalanır, parlak ayna gibi olur. Bazen batınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayal aynaları bulanır. Keşif ve rüyalarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, bazen haram veya şüpheli bir şey yaparak veya haddi aşarak, bazen de cahillerden, sapıklardan bulaşarak hasıl olur. Cahillerin, günah işleyenlerin rüyaları çok kere yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar.
2- Allahü tealanın yarattığı şeylerin hepsine "Âlem" denir. Üç türlü âlem vardır. "Âlem-i şehadet", bildiğimiz madde alemidir. "Âlem-i ervah", maddi olmayan, ölçüsüz olan ruh alemidir. **"Âlem-i misal"**de maddeli ve maddesiz hiçbir şey yoktur. Âlem-i misalde, birinci ve ikinci âlemde bulunan her şeyin ve Allahü tealanın hatta düşüncelerin ve mânâların misalleri vardır. Allahü tealanın misli yoktur. Misali vardır denildi. Bir şeyin kendisine ve sıfatlarına benzeyen başka bir şeye, birinci şeyin misli denir. Allahü tealanın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Bir şeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misali denir. Mesela, güneşe padişah denir. Padişah, güneşin misali olur. Nur suresi 35. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü tealanın Müminin kalbindeki nuru, fener içindeki mum gibidir.” buyurulmuştur. Bir hadis-i şerifte; “Öyle bir Hakimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur.” buyurularak, Allahü tealaya misal bildirilmiştir. Yusuf Aleyhisselam, kıtlık senelerini zayıf sığırlar gibi, bolluk senelerinde, semiz sığırlar ve buğday başakları gibi rüyada gördü. Buharî kitabında bildirilen bir hadis-i şerifte; “Rüyada gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömer'i gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu.” buyurdu. Mânâsını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki, misli olmayan ve madde olmayan şeylerin misalleri rüyada ve keşif yolu ile görülebilir.
Yukardaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, velayet denilen, bilinmeyen bir hal vardır. Bu hal keşif yolu ile alem-i misalde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Velayet hâli ilerledikçe, keşif de, Allahü tealaya doğru yürümek gibi, yahut Onun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyanın bilinmeyen hâllerindeki değişmeler, Âlem-i misalde böyle göründüğü için, bu hâllere, "Kurb-i İlahî" ve değişmelerine de, "Seyr-i ilallah" ve; "Seyr-i fillah" gibi isimler verilmiştir.
Tasavvuf yolunda "Fena" hasıl olunca, geriye dönülmez. Geri dönenler fenadan önce dönmüşlerdir. Bu fakir (yani Senaullah hazretleri) bunu, Bekara suresinin 143. ayet-i kerimesinin meali olan; “Allahü teala imanınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır.” dan anlamaktayım. Resulullah buyurdu ki: “Allahü teala, kullarının imanlarını geri almaz. Fakat âlimleri yok ederek ilmi giderir.” Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, Allahü teala, hakikî imanı ve bâtın ilmini geri almaz. (Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerif, Eshab-ı Kiram'ın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şahididir. Çünkü hepsinin imanı, hakiki idi. Ehl-i Sünnet düşmanları, bu inceliği bilselerdi, Eshab-ı Kiram'ın hiçbirine dil uzatamazlardı.)
Tam takva, ancak evliyada hasıl olur. Haset, kin beslemek, kibir, riya, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tam takva hasıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, "Fena-i nefs" yani nefsin fanî olması lazımdır. Allah'ı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hatta kalbde Allah'tan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kamil iman ve tam takva elde edilemez. Bu da, ancak "Fena-i kalb" ile hasıl olur. Fena-i kalb için, hadis-i şerifte; “Kalbin salih olması…” denildi. Buhari ve Müslim kitaplarında bildirilen hadis-i şerifte; “Bir Mümin beni ana babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onun imanı kamil olmaz.” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte; “Üç kimse imanın tadını bulur: Allah'ı ve Resulünü her şeyden daha çok sever. Yalnız Allah'ın sevdiği kimseleri sever, imana kavuştuktan sonra, kafir olunmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur.” buyuruldu. Rabia hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. “Böyle nereye gidiyorsun?” dediklerinde; “Cehennem ateşini söndürmeye ve Cennet'i yakmaya gidiyorum. Böylece Müslümanları Allahü tealaya, Cehennem korkusu ve Cennet'e kavuşmak arzusu ile ibadet etmekten kurtarmak istiyorum.” dedi ki, evliyalık da böyledir.
Resulullah; “Eshabıma ikram ediniz!” buyurdu. Allahü teala da, Hucurat suresinde mealen; “İkrama layık olanınız, ittikası çok olanınızdır.” buyurdu. Bunun için, İslam âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki, Eshab-ı Kiram'ın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekileridir. Çünkü Eshab-ı Kiram'ın hepsi, Allah'ın Resulünün sohbetlerinde bulunmakla, velayet makamlarının en ilerisine vardılar. Allahü teala, Tevbe suresinin 101. ayetinde mealen; “İmanları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar.” buyurarak, Eshab-ı Kiram'ı övüyor. Vakıa suresinin 10. ayetinde mealen; “İmanları ileride olanlar, Allahü tealaya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir.” buyurdu.
Batının kemale kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vaciptir. Allahü teala, İmran suresinin 102. ayetinde mealen; “Ey Müminler! Allahü tealanın yasak ettiği şeylerden tam olarak sakınınız!” buyurdu. Yani zahirdeki işlerde ve batındaki ahlak ve akaitte, Allahü tealanın beğenmediği hiçbir şey kalmasın! Bu ayet-i kerimedeki emir, vacip olduğunu göstermektedir. Tam takva, ancak velayet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tam takva elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenası ile temizlenebilir. Takva, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadis-i şerifte; “Bedenin salih olması” denildi. Bedenin salih olması için de, kalbin salih olması lazımdır. Kalbin salih olmasına, tasavvufçular "Fena-i kalb" demişlerdir.
Velayet, kalbin ve nefsin fanî olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki: velayet yedi derecedir. Beşi, alem-i emrden olan kalb, ruh, sır, hafi, ahfa adındaki beş latifenin fani olmalarıdır. Altıncısı nefsin fanî olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fani olmasıdır. Beden maddelerin fanî olmasına “Bedenin salih olması” adı verildi. Takva, yalnız nafile ibadet yapmakla elde edilmez. Takva, farzları ve vacipleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlas ile yapılmayan farzların, vaciplerin hiç kıymeti yoktur. Allahü teala, Zümer suresinin 2. ayetinde mealen; “Allah'a ihlas ile ibadet et! ibadet, ancak O'na yapılır.” buyurdu. Haramlardan kaçınmak da, fena-i nefs olmadan hasıl olamaz. Görülüyor ki, velayetin kemallerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat velayete kavuşmak, Allahü tealanın bir ihsanıdır. dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teala, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegabün suresinin 16. ayetinde mealen; “Allah'ın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz.” buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lazımdır.
Velayetin dereceleri sonsuzdur. Sa'di Şirazi, Gülistan kitabında; Onun güzelliği sonsuz, Sa'di'nin sözü uçsuz, Hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz! beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takva dereceleri de sonsuzdur. Hadis-i şerifte; “Allah'ı en iyi tanıyanınız ve O'ndan en çok korkanınız benim.” buyuruldu. Bir kimse, velayet derecelerinde yükseldikçe, Allah'tan korkusu da artar. Hucurat suresinin 13. ayetinde mealen; “Allahü teala indinde en yükseğiniz, O'ndan en çok korkanınızdır.” buyuruldu. Takva dereceleri sonsuz olduğundan, velayet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vaciptir. Bâtın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. “Sevgili peygamberim! Sen hep, ya Rabbi benim ilmimi arttır duasını söyle!” mealindeki Taha suresi 114. ayet-i kerimesi, böyle olduğunu bildirmektedir. Bir velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Baki-billah hazretleri buyuruyor ki: “Allah yolunda edep lazımdır edep!; Ölünceye dek, talep gerektir talep, Deniz dolusu ağzına dökseler de, Hiç doymamak, hep su aramak gerek!” Celaleddin-i Rumî de: “Kardeşim, bu yolun yoktur sonu, Çok gitsen de, yine yürümeli!” buyurdu. Hace Muhammed Baki-billah: “Ne kadar çok içirsen de bana, Ateşim artıyor senden yana!” buyurdu.
Bâtında yükselmeye çalışmak vacip olduğu için, rehber aramak da vacip olmaktadır. Çünkü rehber arada olmaksızın Allahü tealaya kavuşmak, çok az kimseye nasip olmuştur. Bunun için, Celaleddin-i Rumî: “Rehberden başka yoktur insanı çeken, Bir rehber ara, ona sarıl pek muhkem!” buyurdu. Fakat yalancı rehberlere aldanmamalıdır. Rehberin alâmeti, Ehl-i Sünnet itikadında olması ve İslam ahkamına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkamına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Kehf suresinin 28. ayetinde mealen; “Kalbi bizi zikretmekten gafil olan, nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslam'ın dışına taşan kimseye itaat etme!” buyurdu. Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gafil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, yani günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir. (Günah işleyenler ve ibadet etmeyenler, Müslümanları aldatmak için) “Sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar.” diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu ayet-i kerime göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifte; “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.” buyurulmuştur. Bu hadis-i şerif de, günah işleyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. “Allah dışınıza bakmaz. Kalbinize ve niyetinize bakar.” hadis-i şerifi, ibadet yapanlar, hayır işleyenler içindir. Yani, ibadetin kabul olması için, Allah rızası için yapılması lazımdır. Rehberin ikinci alâmeti, hadis-i şerifte bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü tealayı hatırlamaya sebep olur. Allah'tan başka her şey kalbe soğuk gelir. İmam-ı Nevevî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah'tan evliyanın alametleri sorulunca; “Onlar görülünce, Allah hatırlanır.” buyurdu. Bu hadis-i şerifi İbn-i Mace de bildirmektedir. İmamı Begavî'nin haber verdiği hadis-i şerifte; “Allahü teala buyurdu ki: Ben zikrolunduğum zaman evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da, ben hatırlanırım.” buyurulmuştur. Fakat Allah'ı hatırlamak için velî ile bağlılık lazımdır. Velîyi inkar eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmayan, bu nimete kavuşamaz. Beyt: Her velîde böyle tesir vardır. Bazısında daha kuvvetli tesirler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara "Kamil ve mükemmil" denir.
Cahiller ve yalancılar, ilk görmekte ve birkaç görüşmekte velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lazımdır. Allahü teala, Nahl suresinin 43. ayetinde ve Enbiya suresinin 7. ayetinde mealen; “Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!” buyurdu. Hadis-i şerifte; “Cehaletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir.” buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hasıl olmayan kimse, onun yanından ayrılmalıdır. İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Ahmed Faruki Serhendi buyuruyor ki: Resulullah vefat edince, Eshab-ı Kiram sıra ile dört halifeyi seçtiler. Halife seçmek, yalnız dünya işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemale getirmek için de, seçmişlerdi.
Evliya ölünce, onun feyiz vermesi kesilmez. “Feyiz almak için hep diri olanı aramak lazım mıdır?” sorusuna şöyle cevap veririz: Evliya ölünce, feyiz vermesi bitmez. Hatta artar. Fakat nakıs olanların, kendilerini kemale erdirecek kadar, meyyitten feyiz almaları pek az nasip olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyiz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medine'de yaşayan Müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resulullah'tan feyiz alarak, Eshab-ı Kiram derecesinde olmaları lazım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzum kalmazdı. Çünkü rehberden feyiz alabilmek için, feyiz alan ile feyiz veren arasında bağlılık lazımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fena ve bekaya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hasıl olup, kabirden de, çok feyiz alınabilir ise de, bu feyiz de, diri iken alınan feyiz kadar olamaz.
Ehl-i Sünnet âlimleri buyuruyor ki: Hiçbir velî, gaybı bilmez. Allahü teala keşif veya ilham ile bildirirse, ancak onu söyleyebilir. Evliya gaybı bilir diyen imansız olur. Evliya, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızık veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A'raf suresinin 188. ayetinde mealen; “Ey Sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fayda ve zarar vermeye gücüm yetmez. Ancak Allah'ın dilediği olur.” buyuruldu. Allahü tealadan başkasından yardım beklemek caiz değildir. Fatiha suresinde mealen; “Ancak sana ibadet eder, senden yardım bekleriz.” dememizi emretmektedir. “İyyake” yalnız sana mahsustur demektir. Bunun için, evliyaya adak yapmak caiz olmaz. Çünkü nezir (adak) yapmak ibadettir. Evliyadan birine nezir yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lazımdır. Çünkü elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vaciptir. Mezar etrafında saygı için dönmek caiz değildir. Çünkü Kabe etrafında dönmeye benzemektedir ki bu dönmek yani, Kabe'yi tavaf etmek namaz kılmak gibi ibadettir.
Peygamberlerin ve velîlerin dirilerine ve ölülerine dua etmek, kendiliğinden bir şey yapmasını istemek caiz değildir. Hadis-i şerifte; “Dua ibadettir.” buyuruldu. Mümin suresinin 60. ayetinde mealen; “Bana dua ediniz! Duanızı kabul ederim. Kibredip bana ibadet etmek istemeyenler, zelil olarak Cehennem'e gideceklerdir.” buyuruldu. Cahiller; “Ya Abdülkadir-i Geylanî, ya Şemseddin Panipütî, (ya Tezveren Dede), Allah için bana şunu ver.” diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. “Ya Rabbi. Abdülkadir-i Geylanî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifa ver!” demelidir.
Allahü tealaya böyle dua etmek caizdir ve faydalıdır. A'raf suresinin 193. ayetinde mealen; “Allah'tan başka her kime dua ederseniz, onlar da, sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur.” buyuruldu.
“Bu ayet-i kerime kafirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyayı putlara benzetmek doğru mudur?” sorusuna da şöyle cevap veririz: Ayet-i kerimede, "Allah'tan başka" buyuruldu. Bu ifade, Allah'tan başka her şey demektir. Evet, hadis-i şerifte; “Peygamberleri zikretmek ibadettir. Salihleri zikretmek günahlara kefarettir. Ölümü zikretmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikretmek, sizi Cennet'e yaklaştırır.” buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Ebu Nasr Deylemî'nin "Müsnedü'l-firdevs" kitabında yazılıdır. “Ali'yi zikretmek ibadettir.” hadis-i şerifini de Deylemî bildirmektedir. Bu hadis-i şeriflerdeki zikretmek; onların yüksek mertebelerini, hallerini, güzel huylarını hatırlamak ve anlatmak demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, onlar gibi olmaya çalışmalıdır.
Yalnız ezanda ve ikamette, Allahü tealanın ismi yanında Muhammed Aleyhisselam'ın ismini de zikretmek ibadettir. İnşirah suresi 4. ayet-i kerimesinde mealen; “Senin için, senin zikrini yükselttik.” buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed Aleyhisselam içindir. Bir kimse; “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah.” dedikten sonra, “...li velîyyullah” dese, bu kimse tazir olunur; yani cezalandırılır. Muhammed Aleyhisselam'ın ismini zikretmek de, yalnız dinimizin bildirdiği yerde farz olur. Mesela; “Ya Muhammed, ya Muhammed” diyerek tesbih çekmek caiz değildir.
"İsmet", Peygamberlere mahsustur. İsmet demek; bilerek veya bilmeyerek, büyük veya küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyada ismet vardır, yani günah işlemezler demek küfür olur. Eshab-ı Kiram'ın hepsi, evliyanın hepsinden daha yüksektirler. Tabiinin büyüklerinden olan Abdullah bin Mübarek hazretleri dedi ki: “Hazreti Muaviye'nin, Resulullah'ın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karani'den ve Ömer bin Abdülaziz'den daha hayırlıdır.”
Evliyanın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyafet vermek, kabirlerinde kandil veya mum yakmak bidattir. Kimisi haram, kimisi mekruhtur. Resulullah Hazreti Ali'yi göndererek, kafirlerin yüksek mezarlarını yıktırdı ve resimleri yok ettirdi. (Evliya öldükten sonra da kendilerini sevmek, hürmet etmek lazımdır. Böylece ruhlarından feyiz alınır, istifade olunur, insanın kalbi temizlenir. Ziyarete gelenlerin, bir velî mezarı olduğunu anlayarak saygı göstermeleri için ve ziyaret edenin doğaldan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvanlardan korunması için, evliyanın kabirleri üzerine türbe yapmak caiz hatta lazımdır. Türbe, velî için değil, ziyarete gelen diriler için yapılmaktadır.)
Resulullah'ın kabrini ziyaret etmek için sünnet şöyledir:
- Abdestli olmalı,
- Resulullah'a salavat getirmeli,
- Önceden yapmış olduğu namaz, sadaka, oruç, Kur'an-ı Kerim okumak gibi hayırlı işlerin sevabını O'na bağışlamalı,
- Gönlü uyanık olmalı,
- O'nu sevmeyi ve sünnetine uymayı Allahü tealadan dilemelidir.
Eğer ziyaret ettiği kabir, mensup olduğu velinin kabri ise kalbinden dünya düşüncelerini çıkarıp ondan feyiz almayı beklemelidir. Kabir başında Kur'an-ı Kerim okumak caizdir. Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak veya saygı toplamak için rehberlik yapanlar, şeytanın vekilleridir. Müseylemetü'l-Kezzab gibidirler.
Evliyanın, Allahü tealadan kendilerine gelen nimetleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri caizdir. Hadis-i şerifte; “Allahü tealanın verdiği nimetleri bildirmek, bunlara şükretmek olur.” buyuruldu. Övünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri ve nimetleri kendinden bilirse, Allahü tealanın verdiğini düşünmezse övünmek olur (Tezkiye-i nefs). Bu nimetlerin Allahü tealadan geldiğini bilir ve kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, bu şükür olur.
İnsanların Allahü tealaya yaklaşması, ancak Allahü tealanın çekmesi ile olur. Eğer vasıtasız, doğrudan doğruya çekerse buna "İctiba" denir. Vasıta ile çekmesi iki türlü olur:
-
1İbadet ve Riyazet: İbadet yapmak ve riyazet çekmek vasıtası ile çeker. Buna "Süluk" denir.
-
2Sohbet: Bir rehberin sohbeti vasıtası ile cezb eder.
Bütün bu çekişlerin asıl sebebi, insanın kendi kabiliyetidir. Bu kabiliyetler insana yaratılışta verilir. İnsanların kabiliyetleri ve istidatları başka başkadır. İnsanın Allah'a yaklaşmasına en büyük mani, nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyaç ve kötülükleridir. İkinci mani, "Âlem-i emr" latifelerinin kendilerinden ve Rablerinden gafil olmalarıdır. İnsanı Allahü tealaya yaklaştıran ibadetleri ve riyazetleri bir rehberin göstermesi lazımdır.
Riyazet ve ibadet yapmakla hem nefis ve beden tezkiye bulur (kötülüklerden temizlenir), hem de Âlem-i emrden olan latifeler, beden maddelerinden ve nefisten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur; gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda önce süluk yapılır, iki mani ortadan kaldırılır. Böylece Âlem-i emrin beş latifesi saf olur ve nefis "Makamat-i aşere" denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra rehber saliki Allahü tealaya cezb eder. Bu salike "Salik-i meczub" denir. Böyle ilerlemesine "Seyr-i afaki" denir. Çünkü rehber salikin temizlenmesini âlem-i misalde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer.
Allahü teala, Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buhari'ye sülukten önce cezb yapmasını ilham eyledi. Önce teveccüh ederek her latifede zikir yaptırırlar. Her latifede fanî olurlar. Buna "Seyr-i enfüsi" denir. Seyr-i afakinin çoğu da bununla birlikte hasıl olur. Sonra nefsi ve bedeni temizlemek için riyazet yaptırılır. Bu salike "Meczub-i salik" denir; bu seyr kolay ve çabuk olur.
Nakısların ve cahillerin kendiliklerinden yaptıkları ibadetlerle terakkileri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü bu ibadetlerin sevabı azdır. Elli sene ibadet ile velayetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücahede ve riyazet ile velayet elde edilemez. İbadetlerin ve riyazetlerin ancak sünnete uygun olanları faydalıdır. Bunun için bidatlerden sakınmak şarttır. Hadis-i şerifte; “Amelsiz söz kabul olmaz. Niyetsiz amel kabul olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabul olmaz.” buyuruldu.
“Çok sıkıntılı riyazetler çekenlerin çok ilerledikleri, harikalar gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?” sualine şöyle cevap veririz: Riyazet çekerek ve çeşitli harikalar göstererek dünya işlerinde menfaat elde edilebilir. Eski Yunan filozofları ve Hint papazları böyle yaparlardı. Allah adamları bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak ve şeytanı öldürmek ancak sünnete uymakla mümkündür.
Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Bazılarına bidat karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları bu bidatin zararını giderebilir. Bunlara bidat karışması, içtihatlarında hata ettikleri içindir. Müctehidin hatası affolunur. Cahillerin ve yalancıların hatası böyle değildir; bunlar hep zarardadırlar.
Nakıs ve kamil herkes, daha kamil olandan daha çok feyiz alabilir. Velayet ancak kamilin sohbeti ile elde edilebilir. Nakıslar ve cahiller, “ictiba” ile çekerek velayete kavuşturamaz; çünkü bunların Hak teala ile münasebetleri yoktur. Kamil olan rehberin zahiri halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü tealadan aldığı feyzi insanlara vererek onları velayete kavuşturur.
Peygamberlerin insandan gönderilmesi, sohbette hasıl olan tesir içindir. Çünkü itikat ve fıkıh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir; Cibril hadisi bunu göstermektedir. Sohbetin tesiri için, yol göstericilerden feyiz alabilmek için arada tam münasebet (tanımak ve sevmek) bulunması lazımdır.
Az kimse vardır ki, istidatları çok kuvvetli olup Peygamberin veya bir velînin ruhundan feyiz alarak velayet mertebesine kavuşurlar; bunlara "Üveysi" denir. Eshab-ı Kiram'ın sohbeti de feyiz verdi; fakat bir sohbet yetişmezdi, çok defa sohbet etmek lazımdı. Sonra gelen evliyanın sohbetleri ancak riyazet çekmekle birlikte tesir etti.
Farzları ve vacipleri yaptıktan, haram ve şüphelilerden kaçtıktan sonra nafile ibadetlerin en tesirlisi Zikirdir. Hadis-i şerifte: “Cennet'tekiler, en çok, dünyada Allahü tealayı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler.” buyuruldu. Bâtını temizlemedikçe diğer nafilelerle terakki olmaz. Bâtını temizlemek Allah'ı zikretmekle olur. “Zikrin en iyisi, La ilahe illallah'tır.” buyuruldu.
Boş zamanlarda hep kelime-i tevhidi okumalı, kalan zamanlarda ahiret adamları ve salihlerle sohbet etmelidir. Salih kimse bulamazsa; mürtedlerle, bidat sahipleriyle ve fasıklarla arkadaşlık etmemelidir. Salih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Evliyanın sohbetinde bulunmak, zikirden ve diğer nafile ibadetlerden daha faydalıdır. Celaleddin-i Rumî buyuruyor ki:
“Evliya yanında geçen az zaman, Faydalıdır yüzyıllık takvadan!”
Kötü arkadaşlarla hiç görüşme; o, zehirli yılandan da fenadır. Yılan insanın canını alır, kötü arkadaş ise canını ve imanını alır.
Senaullah-ı Panipütî hazretlerinin "Tefsir-i Mazhari"'sinden bazı kısımlar:
- Mütteki: Ahirette zarar verecek olan şirk, günah ve malayani (faydasız şeyler) ile meşgul olmaktan sakınan kimsedir.
- Takva: Kendini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemektir.
- Kalb: Bedende bir et parçasıdır; o salih olursa bütün beden iyi olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Tasavvuf ehli buna "Fenaü'l-kalb" demiştir.
Günah ve Kalb Kararması: Mümin günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Tövbe ederse leke gider, devam ederse siyahlık kalbi kaplar. Gemini said
Nitekim Kur'an-ı Kerim'in, Mutaffifin suresinin 14. ayet-i kerimesinde mealen;
“Hayır (onların zannettikleri gibi değil)! Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır.” buyuruldu.
Kalbin siyahlaşması, bu hadis-i şerifte bildirilen kalbin bozulmasıdır. Müminin işlediği günahın durumu böyle olursa, kafirin inkarının onda neler yapacağı buradan kolayca anlaşılır.
Müminlerin imtihan edilmesi: Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen buyurdu ki: “Ey Müminler, (itaatkarı, asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz çocuk, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habibim! Sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele.” (Bekara suresi: 155) Yani; Ey Muhammed'in ümmeti! Size verilen bela ve musibetlere sabredip, benim kazâma boyun eğip eğmediğinizi denemek için size (bela ve musibet) veririz. Eğer siz, sabreder ve kazâma razı olursanız, size semadan bereketler göndeririz. (Allahü tealanın, böyle bir imtihanı, olmadan önce haber vermesi, onların, kendilerini böyle bir imtihana alıştırmaları, hazırlamaları içindir.)
Ebu Muse'l-Eş'ari şöyle rivayet etti: “Resulullah buyurdu ki: “Bir kimsenin oğlu vefat ettiği zaman, Allahü teala meleklere; “Kulumun çocuğunu mu aldınız?”, buyurur. Melekler; “Evet” derler. Allahü teala; “Gönlünün meyvesini mi aldınız?” buyurur. Melekler; “Evet” diye cevap verirler. Allahü teala; “O (kulum) ne dedi?” diye sorduğunda da; “İnna lillah ve inna ileyhi raciun: Biz Allahü tealanın kuluyuz ve yine O'na döneceğiz” diyerek sana hamdetti.” derler. Bunun üzerine Allahü teala; “O kuluma Cennet'te, “Hamd Evi” isminde bir ev yapınız.” buyurur.” Bu hadis-i şerifi Tirmizî rivayet etti ve hasen hadis olduğunu bildirdi.
Ölümü temenni etmek: Günah işlemekten, ibadet ve taatlerde eksiklik olmasından korkmak sebebiyle ölümü temenni etmek kat'i olarak caizdir. Bundan başka ölümü temenni etmek, Allahü tealaya kavuşma arzusuyla da olur. Bu şekildeki ölümü temenni etmek övülmüştür ve selef-i salihin'de görülmüştür. Çünkü onlarda, Allahü tealaya kavuşmaktan başka bir arzu kalmamıştır. Ubade bin Samit'in bildirdiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim Allahü tealaya kavuşmayı isterse, Allahü teala da ona kavuşmak ister. Kim Allahü tealaya kavuşmayı istemezse, Allahü teala da ona kavuşmak istemez.”
Bunun üzerine Hazreti Aişe ve Resulullah'ın bazı zevceleri; “Biz de ölümü istemeyiz” dediler. Peygamber Efendimiz; “Bu (sizin dediğinizden başkadır.) Mümine ölüm anında Allahü tealanın kendisinden razı olduğu ve ona yapacağı ikramları müjdelenir. İşte o zaman, o Mümine, önündeki bu nimetlerden daha sevimli bir şey olmaz. Bu müjdeyi alan Mümin bir an önce Allahü tealaya kavuşmayı ister. Allahü teala da ona kavuşmayı ister. Kafir olan kimseye de vefatı sırasında düçar olacağı azap bildirilir. O zaman kafir ölümü istemez, o zaman ona önündekinden daha kötü bir şey olmaz. Bundan dolayı Allahü tealaya kavuşmayı istemez. Allahü teala da ona kavuşmak istemez.” Evliyaya ölüm yaklaştığı zaman, Allahü tealanın razı olduğunun müjdelenmesi, ya keşif ile, ya gizliden birisinin sözü ile, yahut başka şekillerle, ya o sırada üzerlerine inen pek çok bereketi tatmakla, yahut da Melekü'l-mevt'i ve rahmet meleklerini görmek suretiyle olur. Kafirin azap ile korkutulması, öleceği sırada Melekü'l-mevt'i ve azap meleklerini (onları korkutacakları şekilde) görmek suretiyle olur.
İbn-i Sa'd ve Şeyhayn (İmam-ı Buharî ve Müslim) rivayet ettiler ki: “Hazreti Aişe buyurdu ki: “Her peygamber, dünya veya ahireti seçme arasında muhayyer bırakılır. Sonra vefat eder.” diye duyardım. Resulullah'ın hastalıkları şiddetlendiği bir sırada Nisa suresinin; “... Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberlerle, sıddiklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler.” mealindeki 69. ayet-i kerimesini okuduğunu işittim. Bundan bende, Resulullah'ın dünya ile ahiret arasında muhayyer bırakıldığı zannı meydana geldi.
Nesai şöyle bildirdi: “Hazreti Aişe buyurdu ki: “Resulullah kucağımda iken, rahatsızlığı ağırlaşmıştı. Ben: “Ya Rabbî! Ondan bu rahatsızlığı gider!” diye dua ediyordum. Bir müddet sonra elini elimden çekti ve; “Allahü tealadan Refik-i A'layı istiyorum.” buyurdu.
Taberanî de şöyle bildirdi: “Melekü'l-mevt, İbrahim Aleyhisselam'ın ruhunu almak için gelmişti. İbrahim Aleyhisselam; “Ey Melekü'l-mevt! Hiç dost dostun canını alır mı?” deyince, Allahü teala, İbrahim Aleyhisselam'ın bu sözünü bilmekle beraber, Melekü'l-mevt bu sözü Allahü tealaya arz etti. Allahü teala, Melekü'l-mevt'e; “Sen de İbrahim'e; “Hiç dost dosta kavuşmak istemez mi? de!” buyurdu. Melekü'l-mevt İbrahim'in yanına gelince, İbrahim Aleyhisselam; “Hemen ruhumu al” dedi.
Selef-i salihin, sıhhat hâlinde iken ölümü istememişlerdir. Fakat günaha düşmekte ve ibadetleri yapmakta eksiklik olmasından korktukları zaman ölümü istedikleri görülmüştür. Buradan anlaşıldığı gibi, kişinin malına, vücuduna ve çoluk çocuğuna gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesi ve bunun için dua etmesi caiz değildir. Çünkü Resulullah Efendimiz; “Sizden birisi, kendine gelen bir zarardan dolayı ölümü temenni etmesin. Muhakkak ölümü istiyorsa; “Allah'ım! Yaşamak hakkımda hayırlı ise beni yaşat. Ölüm hakkımda hayırlı ise benim canımı al.” desin.” buyurdu. Buhari'deki bir başka hadis-i şerifte de; “Sizden birisi ölümü temenni etmesin. Ölüm gelmeden ölümü için dua etmesin. Çünkü o öldüğü zaman ameli kesilir. Müminin yaşaması onun hayrının artmasına vesile olur.”
Ahmed bin Hanbel, Ebu Ümame'den şöyle rivayet etti: “Resulullah Efendimizin huzur-u şeriflerinde oturuyorduk. Bize nasihatta bulundu. Peygamberimizin mübarek sözleri bize çok tesir etti, kalblerimiz inceldi. Orada bulunan Sa'd bin Ebu Vakkas pek çok ağladı ve; “Keşke ölseydim.” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Ey Sa'd! Benim yanımda mı böyle ölümü temenni ediyorsun?” buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrar ettikten sonra; “Ey Sa'd! Eğer Cennet için yaratılmış isen ömrünün uzun olup, amelinin güzel olması senin için daha hayırlıdır.” buyurdu.
İşte malına, canına ve çoluk çocuğuna bir zarar gelen kimse, istiğfar (estağfirullah el-azim) okuyarak, Allahü tealadan affını ve mağfiret olunmasını istemeli, salih ameller yapmak için gayret göstermeli ve günahlardan sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Resulullah, ölümü istemekten menetmiştir.
Allahü tealanın evliyası: Yunus suresi 62. ayet-i kerimesinde mealen; “Biliniz ki, Allahü tealanın evliyası için azap korkusu, nimetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur.” buyuruldu. Allahü tealanın evliyası, Allahü tealanın zikrine dalmış, gece gündüz onu tesbih edip hiç gevşeklik göstermeyen Cenab-ı Hakk'ın sevgisi ile dolup, sevdiğini sadece O'nun için seven, sevmediğini de yine O'nun için buğz eden, verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermeyendir. İşte bunlar, Allah için sevişenlerdir. Tasavvuf büyükleri bu sıfata, “Fenaü'l-kalb” ismini vermektedirler.
Böyle bir velî, zahirini ve bâtınını süsleyebilmesi için, Allahü tealanın beğenmediği amellerden şirk, haset, kin, kibir, nefsin arzu ve istekleri gibi kötü huylardan sakınır. Tasavvuf büyükleri; “Nefsinin isteklerini yapmayan, kötü huylardan sakınan, iyi amel ve ahlâk sahibi olanlara, şeytan zarar veremez” buyurdular. İmanın mahalli kalbdir. Kamil iman, kalbin Allahü tealanın zikri ile mutmain olması, bir an için O'nu hatırlamaktan ve anmaktan gafil olmaması, O'ndan başkasına meyletmemesi, yönelmemesidir.
İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Ahmed-i Farukî Serhendi hazretleri de şöyle buyurdu: “Kendisini herhangi bir kimseden hayırlı ve üstün gören kimse, marifetullahtan mahrum kalır.”
Ebu Davud, Hazreti Ömer'den şöyle rivayet etti: “Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü tealanın bazı kulları vardır ki, peygamber veya şehit değildirler. Fakat peygamber ve şehitler bile, kıyamet gününde onların Allahü teala katındaki derecelerine gıpta ederler.” Bunun üzerine Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Onların kimler olduğunu bize haber ver.” dediler. Peygamber Efendimiz; “Onlar aralarında herhangi bir akrabalık bağı ve mal alış verişi olmadığı halde, birbirini sırf Allahü tealanın rızası için seven kimselerdir. Onların yüzleri nurludur. İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmazlar.” buyurup, “Biliniz ki, Allahü tealanın evliyası için azap korkusu yoktur.” mealindeki Yunus suresinin 62. ayet-i kerimesini okudular.
Allahü tealanın velî kullarından olmak, vasıtasız yahut bir vasıta veya birkaç vasıta ile, Resulullah'tan istifade etmek sureti ile olur. Allahü tealanın velî kullarından olabilmek, bu mertebeye kavuşabilmek için muhabbetle, ya Resulullah'ın mübarek sohbetlerinde bulunmak, Onun emirlerine itaat etmek, veya Resulullah Efendimizin vekili, varisi durumunda olan zatın yanında böyle muhabbetle bulunmaktır. Kişi, bu iki yol ile Allahü tealanın muhabbetini elde eder. Kalbi, kalıbı (bedeni) ve nefsini Resulullah'ın mübarek ahlâkı ile ahlâklandırmış olur. Allahü tealayı, sünnet-i seniyye üzere pek çok zikreder. Sünnet-i seniyyeye uymak, Resulullah Efendimizden istifadeyi arttırır. Zikr, kalbin cilasıdır. Kalb cilalanınca da, Resulullah Efendimizden istifade daha da çok olur. Nitekim Peygamberimiz; “Her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası ise zikirdir. (Allahü tealayı anmaktır.)” buyurdu.
Muaz bin Cebel şöyle rivayet etti: Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala buyurdu ki: Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelip oturanlara, benim için birbirini ziyaret edenlere, benim için birbirine verenlere muhabbetim vaciptir.”
İbn-i Mes'ud buyurdu ki: Bir kişi Resulullah Efendimize geldi ve; “Ya Resulallah! Bir topluluğu sevip onlar gibi amel yapmayan bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurdu.
Ebu Zer şöyle rivayet etti: Resulullah buyurdu ki: “Ya Eba Zer! Seni, dünya ve ahiret iyiliklerine kavuşturacak şeyi bildireyim mi: Zikir ehlinin meclislerinden ayrılma. Yalnız olduğun zaman gücün yettiği kadar dilinle Allahü tealayı zikret (an), Allah için sev ve Allah için buğz et.”
Yine Ebu Zer şöyle rivayet etti: Resulullah buyurdular ki: “Allahü tealanın en razı olduğu amel: Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.”
Ebu Hüreyre şöyle rivayet etti: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala bir kulunu sevdiği zaman, Cebrail'i çağırır ve; “Ben falancayı seviyorum (ondan razıyım), onu sen de sev” buyurur. Cebrail de o kimseyi sever. Sonra semada şöyle nida eder: “Allahü teala falancayı seviyor, onu siz de seviniz.” Semadakiler de o kimseyi sever. Artık o kimse yeryüzünde herkes tarafından kabul görür. Allahü teala bir kuluna buğz ettiği zaman, Cebrail'i çağırır ve; “Ben falancaya buğz ediyorum, sen de ona buğz et.” buyurur. Cebrail, o kimseye buğz eder. Sonra; “Ey semadakiler! Allahü teala falancaya buğz ediyor, siz de ona buğz ediniz” der. Semadakiler de o kimseye buğz eder. Artık o kimseye yeryüzündekiler de buğz ederler.”
Evliyanın alâmeti: Begavî şöyle rivayet etti: Resulullah'a Allahü tealanın evliyasının kimler olduğu sual edilince buyurdu ki: “Görüldüklerinde Allahü teala hatırlanır.” Bir hadis-i şerifte de; “Allahü teala buyurdu ki: Benim velî kullarım o kimselerdir ki, ben anılınca onlar, onlar anılınca ben hatırlanırım.” buyuruldu.
Bundan dolayı Allahü tealanın velî kulları ile beraber olmak, Allahü teala ile beraber olmak gibidir. Onları görmek, Allahü tealayı hatırlatır. Onların anılması, Allahü tealanın anılmasına sebep olur. Allahü teala, velî (sevdiği) kullarına feyiz ve marifetleri alma ve insanlara tesir etme kabiliyeti vermiştir.
Zannedildiği gibi evliyanın alameti, fevkalade hâller göstermek ve kimsenin bilmediğini bilmek değildir. Çünkü çok velide bu haller bulunmaz. Hatta velî olmayanlarda görülen böyle haller, istidraçtır. Tasavvuf büyükleri; “Evliyanın kerametlerini gizlemeleri lazımdır. Kerametle bir kimsenin diğerine üstünlüğü anlaşılmaz. Büyüklerin çoğu, kendilerinde çok kerametin görünmesini istemezlerdi” buyurdular.
Yunus suresinin 64. ayet-i kerimesinde mealen; “Onlar (Allahü tealanın velî kulları) için dünya hayatında da (Kur'an-ı Kerim'in ve Peygamber'in haberleriyle), ahirette de (Cennet'le) müjdeler vardır. Allahü tealanın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (Cennet'le müjdelenme) en büyük kurtuluştur.” Allahü tealanın velî kulları için dünyadaki bu müjdeler, Resulullah'ın vahiy yoluyla umumi ve hususî olarak haber verdikleri müjdelerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz, daha dünyada iken Aşere-i Mübeşşere'nin tek tek isimlerini sayarak, Cennetlik olduklarını bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte; “Sana gelince ey Ebu Bekr! Ümmetimden ilk önce sen Cennet'e gireceksin” buyuruldu. Eshab-ı Kiram için buyurulan bazı müjdeleyici hadis-i şerifler şöyledir: “Kıyamet günü; yerinden (mezarından) ilk önce ben, sonra Ebu Bekr, sonra Ömer kalkacaktır.” “Her peygamberin bir refiki (arkadaşı) vardır. Benim Cennet'teki refikim Osman'dır.” Hazreti Ali için de; “Senin bana yakınlığın, Harun'un Musa'ya olan yakınlığı gibidir. Ancak şu var ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir.” buyurdu. “Fatıma benden bir parçadır. Onu gazaplandıran beni gazaplandırmış olur.” “Ensar'ı (Medine-i Münevverelileri) sadece Müminler sever. Münafıklardan başkası onlara buğz etmez. Onları seveni Allahü teala sever. Onlara buğz edene Allahü teala buğz eder.” “Eshabıma dil uzatmayınız. Çünkü sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse, onlardan birisinin bir müd veya yarısı kadar olan infaklarına ulaşamaz.”
Nimete şükretmek: Hud suresi 9. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “İnsanoğluna, tarafımızdan bir rahmeti (sıhhat, emniyet ve zenginlik gibi bir nimeti) tattırıp, sonra o nimeti ondan çekip alıversek, şiddetli bir ümitsizliğe kapılır. (Yani, kendinden alınan o nimetin benzerinin tekrar kendisine verilmesinden ve Allahü tealanın geniş olan lütuf ve ihsanından ümidini keser. Çünkü insanoğlunun sabrı azdır. Allahü tealaya itimat etmez, O'nun kazasına teslim olmaz.)” Aynı ayet-i kerimenin devamında mealen; “(O) nankör bir kimse olur.” buyuruluyor. Çünkü o, Allahü tealanın daha önce verdiği ve halen içerisinde bulunduğu nimeti unutur. Halbuki insan, her an Allahü tealanın kendisine verdiği nimetler içerisindedir. Ayet-i kerimede; “Şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra (hastalıktan sonra sıhhat, fakirlikten sonra zenginlik gibi) bir nimeti tattırsak, andolsun; “Benden musibet gitti diyecektir.” (O muhabbetleri giderenin Allahü teala olduğunu söylemeyecek, bu sebeple Allahü tealaya şükretmeyecektir. Kendisinden musibetin gitmesini zamanın adeti olarak kabul edecek; “Zamanın icabı böyledir.” diyecektir.) Çünkü o, (o nimet sebebiyle) şımarır.” buyuruluyor. Yani insan, kendisine nimet geldiğinde, “ben bu nimete layığım” zannına kapılır. Kendisini başkalarından üstün görür. Bu şımarıklık ve övünmesi, onu, Allahü tealaya şükretmekten alıkoyar. Yine ayet-i kerimenin devamında mealen; “Sıkıntılara sabredip, salih amel işleyenler böyle değil.” buyuruluyor. Yani, Müminler, kendilerinden nimet alındığı zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Önceki ve içerisinde bulundukları nimetleri unutup nankörlük yapmazlar. Bilakis Allahü tealanın lütuf ve ihsanını umarlar. Allahü tealanın daha önce verdiği ve halen içerisinde bulunduğu nimetlerine şükrederler. Cenab-ı Hakk'ın lütfuna ve ihsanına kavuştukları zaman şımarmazlar, insanlara karşı övünmezler. Belki, verdiği nimetten dolayı Allahü tealaya şükrederler. Süheyb'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müminin işi ne kadar hayret vericidir. Çünkü onun işi hep hayırdır. Bu hal sadece Mümine mahsustur. Ona bir genişlik isabet ederse, o bundan dolayı Allahü tealaya şükreder. Bu onun için hayır olur. Ona bir zarar isabet ederse, sabreder. Bu da onun için hayır olur.” Yukarda geçen ayet-i kerimenin devamında mealen; “İşte o sabreden ve şükredenler için mağfiret ve büyük bir ecir vardır.” buyuruluyor.
Yani, Allahü teala onların günahlarını af ve mağfiret eder. Onlar için Allahü tealanın rızası ve Cennet vardır.
Ahirette iyi amellerin karşılığını görememek: Hud suresi 15. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyuruldu: “Ameli ve iyiliği ile kim dünya hayatını (dünyada uzun müddet kalmayı ve sıhhati) ve ziynetini (mal, çoluk çocuk, hizmetçi vs.) isterse, onlara dünyada iken güzel amellerinin karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden, hiçbir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar için ahirette karşılık olarak sadece nar (ateş) vardır. (Çünkü onlar, dünyada iken iyi amellerinin karşılığını tam olarak aldılar. Geriye yalnız onlar için kötü amellerinin günahları kaldı).” Ayet-i kerimede; “Dünyada iken yaptıkları iyilikler boşa gitmiştir.” buyuruluyor. Yani onlar için ahirette sevap kalmamıştır. Veya onlar ahirette sevapla karşılaşmazlar. Çünkü onlar dünyada iken yaptıkları amelleri Allah için yapmamışlardır ki, Allahü teala onlara, yaptıkları böyle amellere ecir versin. Ayet-i kerimede mealen; “Zaten onların (dünyada) yaptıkları (iyilikler) boşa gitmiştir.” buyuruldu. Bu ayet-i kerime kafirler hakkındadır.
Hazreti Ömer anlattı: “Resulullah Efendimizin saadethanelerinde (evlerinde), içerideki eşyalara bir göz gezdirdim. Üç şeyden başka bir şey göremedim. Bunun üzerine; “Ey Allah'ın Resulü! Allahü tealaya dua et de, ümmetine genişlik versin. Çünkü Allahü teala, Farslar (İranlılar) ve Rumlara genişlik, bol dünyalık verdi. Halbuki onlar Allahü tealaya ibadet etmiyorlar.” dedim. Resulullah Efendimiz yaslanmışlardı. Doğrularak oturdular ve şöyle buyurdular: “Onlar dünyadaki iyiliklerinin karşılığını peşin aldılar.”
Fakat Müminlerin ahireti istemesi dünyayı istemesinden fazladır. Onlar, ahireti dünyaya tercih ederler ve dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını görürler. Ahirette de ecir ve sevaba kavuşurlar. Kafirler ise dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyada iken alırlar. Ahirete gittiklerinde, kendilerini kurtaracak hiçbir iyiliklerini bulamazlar. Yukarda bildirilen; “Onlar için ahirette karşılık olarak sadece nar vardır.” ayet-i kerimesinin, riyakarlar için olduğu da söylenmiştir. Riya yapanlar hakkında Sa'id bin Fudale'nin bildirdiği bir hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Allahü teala kıyamet gününde insanları topladığı zaman, bir münadi şöyle seslenir: “Kim yaptığı bir işte Allahü tealaya (başka) birisini ortak yapmış ise, o işin sevabını Cenabı Hak'tan başkasından istesin.”
İstikamet (Doğruluk): Hud suresinin 112. ayet-i kerimesinde mealen; “Emrolunduğun gibi istikamet üzere (dosdoğru) ol.” buyuruldu. Buradaki istikamet (doğruluk) itikatta ve ameldeki doğruluktur. İbn-i Abdullah Sekafi şöyle anlattı: “Birgün Peygamber Efendimize; “Ey Allah'ın Resulü! Bana İslamiyetle alakalı öyle bir şey öğret ki, artık hiç kimseye bir şey sormayayım.” dedim. Bunun üzerine Resulullah; “Allahü tealaya iman ettim de ve sonra da dosdoğru ol.” buyurdu.
İstikametin manası çok şümullüdür. Hazreti Ömer buyurdu ki: “İstikamet, Allahü tealanın emrettikleri ve yasaklardan nehyettikleri şeyler üzerine dosdoğru olmak, doğru yoldan sapmamak demektir.” Böyle olmak kolay değildir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri; “İstikamet, kerametin üstündedir.” buyurmuşlardır. Begavî, İbn-i Abbas'ın şöyle buyurduğunu nakletti: Asr-ı Saadet'te, Resulullah'a bu ayet-i kerimeden daha şiddetlisi inmedi. Onun için bu ayet-i kerimenin içerisinde bulunduğu Hud suresi için; “Hud suresi beni ihtiyarlattı.” buyurdu. İbn-i Abbas'ın bu sözü şuna delalet etmektedir: Hud suresi Resulullah Efendimize pek şiddetli ve ağır gelmiştir. Bu sebeple; “Hud suresi beni ihtiyarlattı.” buyurmuştur. Resulullah Efendimizin böyle buyurması, istikameti emreden ayeti kerime sebebiyledir. Gerçi Resulullah yüksek bir ahlak ve istikamet üzere yaratılmış ise de, bu emir, ümmetine ağır geleceği için, ümmetine olan şefkatinden dolayı böyle buyurmuştur.
Bir de, bu surede geçmiş ümmetlerin helakini bildiren hadiseler anlatılmıştı. Bu sebeple, ümmetinden zâlim olanların da helak olacağı tehdit edilmektedir. Aynı zamanda bu surede kıyamet gününün dehşetli hallerinden de bahsedilmektedir. Bunun için de Resulullah Efendimiz; “Bu sure beni ihtiyarlattı.” buyurmuştur. Yoksa, istikamet üzere olmak, Peygamberimize ağır geldiğinden böyle buyurmamışlardır.
Allahü tealayı anmak, O'ndan istemek: A'raf suresi 55. ayet-i kerimesinde mealen; “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin.” buyuruyor. (Yani Allahü tealayı anınız, O'na ibadet ediniz, O'ndan hacetlerinizi isteyiniz.)
Gizlilik ihlasın delilidir. Riyadan pek uzaktır. Zikir, riya karışmadığı zaman, ister cehri olsun ister gizli olsun, mutlak olarak ibadettir. Gizli zikir daha faziletlidir. Âlimler bunun üzerinde icma etmişlerdir.
Zikir üç çeşittir: 1- Açıktan yapılan zikir: Ancak açıktan zikri icap ettiren bir sebep varsa, o zaman açıktan zikir, gizli zikirden daha faziletli olabilir. Ezan, telbiye ve benzerleri böyledir. 2- Gizli olarak dil ile zikretmek: Resulullah Efendimizin; “Dilin, devamlı Allahü tealayı zikretsin.” buyurmasından muradı, gizli zikirdir. 3- Kalb, ruh ve nefis ve başkası ile zikir: Dil, bu zikre iştirak etmez. Bu zikri hafaza melekleri bile duymazlar. Hazreti Aişe validemiz, Resulullah Efendimizin hafaza meleklerinin bile duymadığı bu zikrin mükafatının, kıyamet gününde yetmiş kat olacağını, Allahü tealanın, kıyamet gününde mahluklarını hesap vermeleri için toplayacağını, hafaza meleklerinin kullar hakkında yazdıkları ve tespit ettikleri ile geleceklerini, Cenab-ı Hakk'ın, hafaza meleklerine; “O kulun başka bir şeyi kaldı mı?” diye soracağını, Onlar da; “Bildiklerimizden ve yazdıklarımızdan onun hakkında hiçbir şey kalmadı.” diye söyleyeceklerini, bunun üzerine Allahü teala; “Onun sizin bilmediğiniz sevabı var. O gizli zikirdir.” buyuracağını bildirmiştir.
Dua: A'raf suresi 55. ayet-i kerimesinin devamında mealen; “Şüphesiz Allahü teala bağırıp çağırarak haddi aşanları sevmez.” buyuruyor. Burada, duada; Peygamberlerin derecelerini, semaya çıkmayı veya ölmeden önce Cennet'e girmeyi ve daha akla ve adete aykırı olan şeyleri istemek, faydasız, boş şeyleri istemek duada haddi aşmak olduğu bildirildi. Haddi aşmak dinin hududundan çıkmaktır. Buna göre ayet-i kerimedeki haddi aşmaya yukardaki dua şekilleri girdiği gibi, günah olan bir şey için dua etmek veya “Dua ettim, kabul olmadı.” demek, İslamiyette bildirilmeyen isimlerle dua etmek ve buna benzer hususlar da girmektedir.
Secde suresi 11. ayet-i kerimesinde mealen; “(Ey Resulüm, onlara) de ki: “Sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak.” buyuruluyor. Melekü'l-mevt, Mümine en güzel surette, kafirlere ise en çirkin surette görünür. İbn-i Abbas şöyle rivayet etti: “Allahü teala, İbrahim Aleyhisselam'ı kendisine halil (dost) edinince, Melekü'l-mevt, bunu İbrahim Aleyhisselam'a müjdelemek istedi. Allahü teala da ona izin verdi. Bu izni alan Azrail Aleyhisselam, müjdeyi getirdi. Müjdeyi alan İbrahim Aleyhisselam; “Elhamdülillah” diyerek Cenab-ı Hakk'a hamd ettikten sonra; “Ey Melekü'l-mevt! Kafirlerin ruhlarını nasıl aldığını bana göster.” dedi. O da; “Ey İbrahim! Onu görmeye gücün yetmez, tahammül edemezsin! diye arz etti. Sonra Melekü'l-mevt, İbrahim'e, ağzından ve vücudundaki deliklerden Cehennem ateşi çıkan ve başı göğe değen simsiyah bir insan suretinde göründü. İbrahim Aleyhisselam; “Ey Melekü'l-mevt! Eğer, kafirler seni bu halde görmekten başka bir bela ve musibetle karşılaşmasa idi, sadece bu onlar için kafi gelirdi” dedi.
İbrahim Aleyhisselam bu defa da Müminlerin ruhlarını nasıl aldığını göstermesini istedi. Melekü'l-mevt, İbrahim'e, pek yakışıklı ve beyaz elbiseler içerisinde bir genç suretinde göründü. Bunu gören İbrahim; “Ey Melekü'l-mevt! Mümin vefat edeceği zaman, seni bu surette görmekten başka, sevinçli haller ile karşılaşmasa bu Müminler için kafi gelirdi.” dedi.
Ka'b'dan bildirildiğine göre: Melekü'l-mevt Müminin ruhunu alırkenki olduğu sureti, İbrahim Aleyhisselam'a gösterdi. İbrahim Aleyhisselam öyle bir nur ve yüksek haller gördüler ki, bunları Allahü tealadan başka kimse bilmez. İbrahim Aleyhisselam, Melekü'l-mevt'in, kafir ve facirlerin ruhunu alırkenki suretini görünce, şiddetli bir şekilde ürperdi. Aynı ayet-i kerimenin devamında mealen; “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” buyuruluyor. Öldükten sonra, rahmet melekleri Müminin ruhunu yedinci dünya semasına kadar götürür. Kafirlerin ruhunu da azap melekleri alır ve birinci kat semanın kapısını çalarlar. Fakat açılmaz. Bunun üzerine kafirin ruhu atılır. (Cehennem'in dibine, Alem-i siccine indirilir.) Bu ayet-i kerimenin bir manası da şöyledir: “Haşrdan sonra, diri olduğunuz halde hesap yerine döndürülürsünüz. Burada herkes yaptığının karşılığını görür.” Allahü teala, onların haşrdan sonraki halini şöyle beyan eyledi: “(Ey Resulüm! Kıyamette) müşrikleri Rableri huzurunda başlarını eğerek; “Ey Rabbimiz! Bize vaat ettiğini gördük, Peygamberlerin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi (dünyaya) geri çevir, salih bir amel işleyelim. Çünkü (inkar ettiklerimize tamamen ve) yakinen inandık...” derlerken bir görsen!...”
Emr-i ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker: Asr suresinde Cenab-ı Hak mealen; “Asra yemin olsun ki” buyuruyor. İbn-i Keysanî “Asr” ile, Murad-ı İlahi'nin, gece ve gündüz olduğunu söyledi. Hasan-ı Basrî; “Asr”, güneşin tam ortaya gelmesinden batışına kadar olan zamandır dedi. Mukatil ise, ikindi namazıdır dedi.
“Muhakkak insan (büyük bir) hüsrandadır.” Çünkü insan, nefsini, ömrünü ve malını ebedi ahiret hayatında faydası olmayacak şeylerde harcamakta, yok etmektedir. Ayet-i kerimenin devamında mealen; “Ancak, iman edip, amel-i salih yapanlar, birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” buyuruldu.
“İyiliği emredip, kötülükten menetmek” farzdır. Bunu terk edenler hüsranda olurlar. Ebu Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kötülüğü gören, onu eli ile değiştirsin (ona mani olsun). Buna gücü yetmezse, dili ile mani olsun. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” Bir hadis-i şerifte de; “Allahü teala, umuma (herkese), bazı kimselerin yaptıkları sebebiyle azap etmez. Ancak, kendi aralarında ortaya çıkan kötülüğe mani olmaya güçleri yettiği halde mani olmazlarsa, onlar da bu kötülüğü yaparlarsa, Allahü teala onların hepsine azap eder.” buyuruldu. Hazreti Ebu Bekr de şöyle buyurdu: “Aralarında günah işlenip ona mani olmaya güçleri yettiği halde, ona mani olmayan hiçbir kavim yoktur ki, Allahü tealanın azabına en kısa zamanda yakalanmasın.”