SEYYİD ŞERİF CÜRCANÎ

Ali bin Muhammed bin Ali Cürcanî el-Hüseynî el-Hanefî Tefsir, hadis ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi
A- A+

Tefsir, hadis ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Ali bin Muhammed bin Ali Cürcanî el-Hüseynî el-Hanefî'dir. Künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Peygamberimizin soyundan olduğu için “Seyyid Şerif” ismiyle tanınıp meşhur olmuştur. 740 (m. 1340) senesinde Cürcan şehrine bağlı Taku nahiyesinde doğdu. 816 (m. 1413)'te Şiraz'da vefat etti. Türbesi Şiraz'da, Savahan mahallesinde, Atik Camii civarındaki Vakib Kabristanı'ndadır.

Seyyid Şerif Cürcanî, küçük yaşından itibaren ilim öğrenmeye başladı. İlk tahsiline Cürcan'da başladı. Önce Arapçayı öğrendi. Sarf, nahiv ve belagat ilmine dair Sekkakî'nin Miftahü'l-ulum adlı meşhur eserini ve bu eserin şerhini, bu şerhi yazan Nureddin Tuvasî'den okudu. Siraceddin Ömer el-Buheymani'den Keşf adlı tefsirini ve Keşşaf tefsiri'nden bir bölümü okudu. Kudbüddin Şirazî'nin yazdığı Miftah Şerhi'ni, onun oğlu Muslihuddin bin Ebü'l-Hayr Ali'den okudu. Bundan sonra aklî ilimleri öğrenmeye başladı. Tahsilini devam ettirmek üzere seyahatlere çıktı. Bu maksatla Herat'a, Anadolu'ya ve Mısır'a gitti. Zamanın meşhur âlimlerinden ilim öğrendi. Mantık ilmiyle ilgili Şerhu Metali adlı eseri onaltı defa okuyup inceledi ve birçok hocanın açıklamasını, izahını dinledi. Ancak o, bu eseri iyice hazmedip gayet net bir şekilde öğrenmeyi ısrarla istiyordu. Onaltı defa okuyup incelemesine rağmen tam anlayamadığını görünce bu eseri ve Şerhü'ş Şemsiyye adlı eseri, bizzat yazan zattan okumaya karar verdi. Bu maksatla Herat'a gitti. Eserin yazarı Mevlana Kutbüddin Razî'yi buldu. Durumu anlatıp hâlini arz etti. Bu sırada Mevlana Kutbüddin oldukça yaşlanmıştı. Seyyid Şerif Cürcanî'deki azmi görerek, kısa bir müddet eserini okuttu. Sonra kendisinin ihtiyarlamış olduğunu, bu sebeple okutmaya takatinin kalmadığını söyledi. Fakat ona, en meşhur talebesi Mübarek Şah el-Mantıkî'ye gitmesini, ondan okumasını tavsiye etti. Bu talebesine bir de mektup yazarak, alâka göstermesini ve Şerhu Metali'yi kendisinden öğrendiği gibi, ona da bütün incelikleriyle okutmasını, öğretmesini emretti.

Bunun üzerine, Mübarek Şah'ın yanına gitmek üzere Herat'tan ayrıldı. Yolu Doğu Anadolu'ya uğramıştı. Burada zamanın büyük âlimlerinden olan Cemaleddin Aksarayî'nin şöhretini duydu. Karaman'a doğru yola çıktı. Karaman yakınlarında, bu zatın Kazvinî'nin El-İzah adlı eserine yazmış olduğu şerhi gördü. Eser üzerinde bazı incelemelerde bulundu. Orada bulunan bazı ilim erbabı, Cemaleddin Aksarayî ile bizzat görüşmesini, ondan istifade etmesini tavsiye ettiler. Bu tavsiye üzerine Aksaray'a gitti. Aksaray'a vardığında, Cemaleddin Aksarayî'nin vefat etmiş olduğunu öğrendi. Talebeleriyle tanışıp sohbet etti. Sonra da Cemaleddin Aksarayî'nin en meşhur talebesi olan Şemseddin Muhammed Fenarî (Molla Fenarî) ile de tanışıp birlikte Mısır'a gittiler.

Mısır'a varınca Mübarek Şah'ın medresesini arayıp buldu. Mübarek Şah'a hâlini ve maksadını anlatıp hocasının gönderdiği mektubu verdi. Mübarek Şah, hürmetle ayağa kalkarak, mektubualıp öptü. Okuduktan sonra; “Seni okuturum. Fakat sadece dinlemekle iktifa edeceksin. Derste soru sormana ve konuşmana müsaade yok.” dedi. Seyyid Şerif Cürcanî buna razı oldu. Bu sırada Mübarek Şah, Mısır'ın ileri gelenlerinden birinin çocuğuna Şerhu Metali'yi okutuyordu. Böylece o da derse katılıp dinlemeye başladı. Mevlana Mübarek Şah, bu kitabı gayet iyi ve üstün bir maharetle okuyor, ağır mevzuları açıyor, mevzuları derinlemesine izah ediyor ve talebeye öğretiyordu.

Derslere bu şekilde devam eden Seyyid Şerif Cürcanî, geceleri kendisine ayrılan medrese odasında derslerine çalışıyor, çok az uyuyordu. Mübarek Şah, geceleri medresede dolaşarak, talebelerinin durumunu teftiş ediyordu. Bir gece medresenin avlusunda dolaşırken, Seyyid Şerif Cürcanî'nin odasından onun sesini işitti. Okudukları Şerhu Metali kitabı üzerinde; “Şerhte şöyle yazılı, hoca böyle söylüyor, ben de şöyle diyorum.” diyerek, meselenin incelemesini yapıyordu. Hocası Mübarek Şah bunları işitince çok sevindi ve son derece memnun oldu. Şahit olduğu bu hadiseden sonra Seyyid Şerif Cürcanî'nin derste konuşmasına ve soru sormasına müsaade etti. Bu hususa Seyyid Şerif Cürcanî çok memnun oldu. Derslere şevkle devam edip okuduğu Metali şerhi'ne, daha genç yaşında mükemmel bir haşiye yazdı.

Seyyid Şerif Cürcanî, Mısır'da Mübarek Şah'tan Metali şerhi'nin yanısıra, aklî ilimleri de öğrendi. Ayrıca o sırada Mısır'da bulunan devrin meşhur âlimlerinden naklî ilimleri okudu. O zamanın en meşhur âlimi olan Ekmelüddin Babertî'den de din ilimlerini öğrendi. Seyyid Şerif Cürcanî, bu şekilde Kahire'de dört sene kaldı. Bundan sonra Anadolu'ya gitti. Bursa'yı ziyaret ettiği, oradan İran'a döndüğü kaynaklarda geçmektedir.

Seyyid Şerif Cürcanî, ilim tahsilini tamamladıktan sonra memleketine döndü. Hükümdar Celaleddin Şah Şüca' bin Muzaffer, onu Şiraz'da bir medreseye müderris tayin etti. Daha sonra hükümdar Şah Şüca' ile yakından tanışıp çok hürmet ve ikram gördü. Şah Şüca' ile yakından tanışması şöyle nakledilmiştir: Şah Şüca' ordusuyla Esterabad'daki Kasr-ı Zerd'e gelip bir müddet orada kalmıştı. Bu sırada Seyyid Şerif Cürcanî, kendi eserini hükümdara takdim etmek üzere bir asker elbisesi giyip hazırlandı. Şah Şüca' ile iyi görüşen ve zamanın en meşhur âlimi olan Sa'deddin-i Teftazanî'nin yanına giderek; “Ben garip bir kimseyim. Ok atmakta maharetliyim. Sultan ile görüşmemi sağlamanızı rica ediyorum”, dedi. Bunun üzerine Sa'deddini Teftazanî onu yanına alıp sultanın otağına götürdü. Kapıda beklemesini söyleyip içeri girdi. Onun hâlini sultana anlattı. Sultan, Seyyid Şerif Cürcanî'yi huzuruna çağırdı. “Ok atmaktaki maharetini göster bakalım.” dedi. Sultan böyle söyleyince Seyyid Şerif Cürcanî koynundan kendi yazmış olduğu bir kitabı çıkararak, “Benim oklarım ve maharetim budur.” diyerek, eserini sultana verdi. Sultan Şah Şüca' aynı zamanda ilim ehli bir kişi olduğundan, eseri alıp inceledi. Onun yüksek derecede bir âlim olduğunu görerek, çok tazim ve hürmet gösterdi. Çok miktarda para verip elbise ve binek hayvanı hediye etti. Sultan Şah Şüca', Kasr-ı Zerd'den Şiraz'a dönerken, Seyyid Şerif Cürcanî'yi de yanında götürdü. Onu Şiraz'da yeni yaptırmış olduğu Darüşşifa Medresesi'ne müderris olarak tayin etti. Seyyid Şerif Cürcanî, bu medresede on sene müderrislik yaptı. Bir taraftan da kıymetli eserlerini yazdı. Zamanının en meşhur âlimi olarak tanınıp sevildi.

Timur Han, 789 (m. 1387) senesinde Şiraz'ı fethedince Seyyid Şerif Cürcanî'ye çok hürmet gösterdi. Kapısına bir ok astırmak suretiyle, eman alameti koydu. Onun evine sığınanlara da eman verdi. Timur Han'ın bir veziri, Seyyid Şerif Cürcanî'nin faziletli büyük bir âlim olduğunu Timur Han'a anlatmıştı. Timur Han onunla karşılaşınca kendisine bahsedilenden daha üstün bir âlim olduğunu görerek, hürmeti ve sevgisi arttı. İlminden istifade etmek için onu Semerkand'a davet etti. Bu davet üzerine Semerkand'a gitti. Timur Han, fethettiği; İran, Irak, Suriye ve Anadolu gibi İslam bölgelerinde bulunan zamanın seçkin âlimlerini Semerkand'a topladı. Başta Teftazanî ve Seyyid Şerif Cürcanî olmak üzere, çok değerli âlimler orada bulundu.

Timur Han'ın âlimlere büyük sevgisi olduğundan, Sa'deddin-i Teftazanî ile Seyyid Şerif Cürcanî'ye huzurunda ilmî münazaralar yaptırırdı. Timur Han, Seyyid Şerif Cürcanî'yi daha çok sevdiği için münazaralardan sonra; “Kabul edelim ki ikisi de din ve marifet bilgilerinde aynıdır. O zaman Seyyid'in nesebi üstündür. Çünkü Resulullah'ın soyundandır.” derdi. Seyyid Şerif Cürcanî, onsekiz sene Semerkand'da kalıp Timur Han'dan çok büyük alâka ve hürmet gördü. Semerkand'da kaldığı müddet içinde, medreselerde ders verip yüzlerce kıymetli âlim yetiştirdi. Ayrıca çok değerli eserler yazdı. Timur Han'ın vefatından sonra Semerkand ve Maveraünnehr'de çıkan karışıklıklar sebebiyle, Semerkand'dan ayrılıp Şiraz'a döndü. Vefatına kadar Cürcan'da kalıp ders vermek ve eserlerini yazmakla meşgul oldu. Burada da vefatına kadar pek çok âlim yetiştirdi ve kıymetli eserler yazdı.

Seyyid Şerif Cürcanî, tasavvuf ilmini, evliyanın büyüklerinden olan Alaeddin-i Attar hazretlerinden öğrendi. Semerkand'da Timur Han'ın medresesinde ders verdiği sırada, Alaeddin-i Attar'ın sohbetine devam ederek, tasavvuf ilmini öğrenmeye başladı. Alaeddin-i Attar'ın sohbetlerinde bulunmak için soğuk, şiddetli kış günlerinde dahi, seher vaktinde kalkıp onun medresesine gider, kapıda bekler, müsaade edilince içeri girerdi. Ona büyük bir sevgi ve derin bir muhabbetle bağlıydı. Alaeddin-i Attar hazretlerinin teveccühleri ile kısa zamanda kemale gelip olgunlaştı. Tasavvuf hâllerinde daha da ilerlemek için hocasından bir sohbet arkadaşı istedi. Alaeddin-i Attar da onu, en başta gelen talebelerinden olan Nizameddin Hamuş'a gönderdi. Bu zatın sohbetlerinden de çok istifade etti. Birgün Nizameddin Hamuş'un huzurunda iken, tasavvufta murakabe denilen hâle dalıp kendinden geçmişti. Bu hâlde iken, Seyyid Şerif Cürcanî'nin başından sarığı düşmüş, Nizameddin Hamuş kalkıp sarığını alarak başına koymuş, hâlini sormuştu. Bunun üzerine Seyyid Şerif Cürcanî; “Çok zamandan beri levh-i müdrikemin (hafızamın) nukuş-i ilmiyeden (ilimden) pak ve temiz olmasını istiyordum. Allahü tealaya hamdolsun, sohbetiniz bereketiyle bu mana müyesser oldu. Az zamanda malumat endişesinden halas olup muradım hasıl oldu. Onun lezzet ve zevkinin galebesinden kendimden geçtim ve benden böyle bir hâl sadır oldu.” demiştir.

Seyyid Şerif Cürcanî, ilimdeki çok yüksek derecesine rağmen, asıl kemalata, Alaeddin-i Attar hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra ondan feyiz alarak kavuşmuştur. Bu hâlini bizzat şöyle ifade etmiştir: “Hocam Alaeddin-i Attar'ın sohbetine kavuşunca Rabbimi tanıyabildim.”

Seyyid Şerif Cürcanî, talebelerine verdiği dersleriyle ve yazdığı eserleriyle, Selef-i salihîn'in yolunu ihya etti. Selef-i salihîn'e halef-i sadıkîn oldu. Hem yaşadığı asırda, hem de sonraki asırlarda eserlerine müracaat edilen bir âlimdir. Sonraki asırlarda yetişen âlimler, onun talebelerinden ilim almakla iftihar etmişlerdir.

Talebelerinin en meşhurları şunlardır: Başta kendi oğlu Nureddin Muhammed gelmektedir. Diğer bir talebesi de din ve fen ilimlerinde âlim olan meşhur Osmanlı âlimi Musa Paşa Kadızade Rumî'dir. Fethullah Şirvanî, Kastamonu medreselerinde müderrislik yapmıştır. Seyyid Ali Acemî; bu zat da meşhur talebelerindendir. Aslen İranlı olup ilim tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelmiş, Bursa'daki Yıldırım Han Medresesi'nde müderrislik yapmıştır. Fahreddin Acemî; bu talebesi de sonradan Anadolu'ya gelip meşhur Osmanlı âlimi Molla Fenarî'ye muitlik (ders vekilliği) yaptı. Ayrıca çeşitli medreselerde ders verdi. Sultan Murad devrinde de şeyhülislam oldu. Hace Alaeddin Ali es-Semerkandî; bu talebesi de ilimde yetiştikten sonra; Semerkand'da, Türkistan'da ve Herat'ta müderrislik yaptı. Daha sonra Anadolu'ya gelip Larende'ye (Karaman'a) yerleşti.

Seyyid Şerif Cürcanî'nin talebelerinden Afifüddin el-Cerhî, onun hakkında şöyle demiştir: “Asrının bir tanesi, âlimlerin sultanı, müfessirlerin iftiharı, ahlâk ve faziletin nümunesi, çok mütevazı ve fakirlerin hamisiydi.”

Yine talebelerinin meşhurlarından Kadızade Rumî ve o devrin meşhur âlimlerinden Gıyaseddin Cemşid, Uluğ Bey, Muinüddin-i Kaşî ve Alaeddin-i Tusî gibi âlimler, Seyyid Şerif Cürcanî'ye, insanların üstadı manasına gelen “Üstadü'l-beşer ve'l-aklü'l-hadî aşer” ünvanını vermişlerdir. Yine âlimler arasında, ilimdeki üstünlüğü ve itimat edilen bir âlim olması sebebiyle “Es-Seyyidü's-Sened” ünvanıyla tanınmıştır. Hicrî dokuzuncu asırdan itibaren medreselerde verilen icazetnamelerdeki icazet zincirinde ismi geçen âlimler arasında, Seyyid Şerif Cürcanî'nin ismi en önemli halkayı teşkil etmiştir.

Eserleri:

Seyyid Şerif Cürcanî'nin yazdığı eserler, bütün İslam dünyasında tanınıp meşhur olmuştur. Sarf, nahiv ve belagat ilmine dair yazdığı Arapça ve Farsça eserleri, İslam âleminin medreselerinde, âlimlerin ve talebelerin elinde en başta gelen müracaat kitapları olmuştur. Nesilden nesle gelmiştir. Eserlerinin yüzden fazla olduğu tespit edilmiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, mantık, sarf, nahiv ve diğer ilimlere dair eserler yazmıştır. Bir kısmı şunlardır:

  1. 1
    Haşiye-i Keşşaf: Keşşaf Tefsiri'nden, Fatiha suresine ve Bakara suresinin baştan yirmibeş ayetinin tefsirine yazdığı haşiyedir. Beyrut'ta tarihsiz olarak basılmıştır.
  2. 2
    Tercümanü'l-Kur'an: Euzü ve Besmele'nin ve Kur'an-ı Kerim'deki kelimelerin Farsça açıklamasıdır. 1333'te Tahran'da basılmıştır. Bunlardan başka, Beydavî ve Zehraveyn tefsirleri üzerine haşiye yazmıştır.
  3. 3
    Haşiyetün alâ Hulasati't-Tibî: Şerefeddin Hasan bin Muhammed et-Tibî'nin yazmış olduğu El-Hulasa fî usuli'l-hadis adlı hadis usulü ile ilgili eserine yazdığı haşiyedir.
  4. 4
    Mişkatü'l-Mesabih haşiyesi.
  5. 5
    El Muhtasarü'l-Cami' li marifeti'l-hadis: Hadis usulü ile ilgilidir. 1983'te İskenderiyye'de basılmıştır.
  6. 6
    Şerhu muhtasarü'l-münteha haşiyesi: Usul-i fıkh ile ilgilidir. Bu eseri, Müntehassuli ve'lemel fî ilmeyi'l-usuli ve'l-cedel adlı eserinin bir muhtasarıdır. 1316'da Bulak'ta basılmıştır.
  7. 7
    Telvih haşiyesi: Süleymaniye Kütüphanesi Carullah Efendi Kısmı No: 460'ta bir nüshası vardır.
  8. 8
    Ta'likatün ale't-Telvih.
  9. 9
    Şerhü's-Siraciyye: Fıkıh bilgilerinden feraiz ilmiyle ilgili olan Feraidü's Secavendî adlı eserin şerhidir.
  10. 10
    Hidaye haşiyesi: Meşhur âlim Burhaneddin Mergınanî'nin, Hanefî fıkhına dair Bidayetü'l-mübtedi adlı eserine kendi yazdığı Hidaye adlı meşhur eserin haşiyesidir.
  11. 11
    Şerhü'l-Vikaye: Fıkıh ilmine dairdir.
  12. 12
    Haşiyetün alâ şerhi't-Tecrid: Çok meşhur bir eseri olup Osmanlı Devleti'nde bu eserin okutulduğu medreselere Haşiye-i Tecrid Medreseleri denilmiştir. Eser, kelam ilmiyle ilgilidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2227'de vardır.
  13. 13
    Haşiyetün alâ Metalii'l-enzar: Kelam ilmiyle ilgilidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2554'te vardır.
  14. 14
    Şerh-i Mevakıf: Bu kitap, İslam medreselerinin yüksek kısmında, son zamanlara kadar okutulan bir din ve fen kitabıdır. Kadı Adud yazmış, Seyyid Şerif Cürcanî şerh etmiştir. Bin sahife kadar Arapça büyük bir eser olup o zamanın bütün fen bilgilerini de anlatmaktadır. Kitap, altı mevkife ayrılmış olup her birinde mersadlar vardır. Dördüncü mevkif, birinci mersad, üçüncü kısım, ikinci maksatta; yer küresinin yuvarlak olduğunu, altıncı maksatta da batıdan doğuya doğru döndüğünü isbat etmekte, atom hakkında, maddenin çeşitli hâlleri, kuvvetler ve psikolojik hediseler hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. 1875'te İstanbul'da basılmıştır.
  15. 15
    Haşiyetün alâ şerhi metalii'l-envar: Mantık ilmiyle ilgilidir. 1303'te İstanbul'da basılmıştır.
  16. 16
    Haşiyetün alâ şerhi'ş-Şemsiyye: Bu eser, Haşiyetün ale't-tasavvurat ve't-Tasdikat ve Haşiye-i Sugra adlarıyla da tanınmıştır.
  17. 17
    Mir İsagucî: Esirüddin el-Ebherî'nin İsagucî adlı eserine yazdığı şerhtir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2438'de vardır.
  18. 18
    Risale-i kübra (El-Kübra fi'l-mantık): Farsça olup mantık ilmine dairdir.
  19. 19
    Risale-i Sugra: Mantık ilmiyle ilgilidir.
  20. 20
    Risaletün fi'l mantık: Farsça olup meşhur bir eseridir.
  21. 21
    Tahkikü'l-eşya: Eşyanın mahiyetini anlatan bir risaledir.
  22. 22
    Risaletün fî adabi'l-bahs: Risaletü'ş-şerifiyye adıyla da tanınan bu eser, mübahase ve münazarada uyulması gereken adap ve kaideler ile ilgilidir.
  23. 23
    Haşiyetün alâ şerhi nükrakar: İbn-i Hacib'in yazdığı Eş-Şafiiyye adlı eserin şerhine yazdığı haşiyedir.
  24. 24
    Sarf-ı mir: Sarf ilmine dair olup Farsçadır.
  25. 25
    Şerhü'l-İzzî: İzzeddin Abdülvehhab bin İbrahim ez-Zencanî'nin sarf ilmine dair yazmış olduğu İzzî adlı meşhur esere yazdığı şerhtir. 1266'da İstanbul'da basılmıştır. Şerhu Muhtasari't-Tasrif diye de bilinir.
  26. 26
    Haşiyetün alâ şerhi'l-Kafiye: 1275'te İstanbul'da basılmıştır.
  27. 27
    Şerhü'l-Kafiye.
  28. 28
    Haşiyetün ale'l-Mutavvel: 1241'de İstanbul'da basılmıştır.
  29. 29
    Şerhu kasideti Baned Suad.
  30. 30
    Ta'rifat: Arapça lafızların, kelimelerin, terim manalarını ihtiva eden kıymetli ve benzeri az bulunan meşhur bir eseridir.
  31. 31
    El-Misbah fi şerhi'l-Miftah li's-Sekkakî.
  32. 32
    Şerhu't-Tezkire fi'l-hey'e li-Nasireddin Et-Tusî.

Seyyid Şerif Cürcanî hazretleri, Şerh-i Mevakıf adlı eserinin sonlarında ve Şerhü'l-metali haşiyesi adlı eserinin baş tarafında şöyle buyurmuştur: “Evliyanın suretleri, öldükten sonra da talebesine gözüküp feyiz verirler. Fakat bunları görebilmek ve ruhlarından feyiz alabilmek kolay değildir. Ehl-i Sünnet itikadında olmak, İslamiyete uymak ve onları sevmek, saygılı olmak lazımdır.”

“Aklı olan, iyi düşünen bir kimse için astronomi ilmi, Allahü tealanın varlığını anlamaya çok yardım eder.”

Seyyid Şerif Cürcanî'nin Ta'rifat isimli eserinden seçmeler:

  • İhsan: Lugatte, hayırlı bir işi, yapılması gereken şekilde yapmak. Dindeki manası: Allahü tealayı sanki görüyormuşçasına ibadet etmektir. Her ne kadar sen Allahü tealayı görmesen de Allahü teala seni görmektedir.
  • İhlas: Lügatte; taatlerde riyayı terk etmektir. Istılahta; kalbi, safâsını gideren kirlerden kurtarmaktır. Yapılan ameli Allahü tealadan başkasının görmesini istememektir.
  • Edep: Hataya düşmekten sakınılacak şeyi bilmek.
  • İrhas: Dünyaya teşriflerinden önce Resulullah Efendimizden zuhur eden harikulade hâller. Peygamber Efendimizin dedelerinin alınlarındaki nur böyledir. Ayrıca bir peygamberin peygamberliği bildirilmeden önce onun peygamberliğine delalet olan harikulade bir iş yapmaya da irhas denmektedir.
  • İstikamet: Taati yapıp mâsiyetlerden sakınmak.
  • İlham: Feyiz yoluyla kalbe gelen şey. Denilir ki daha önce bilgi olmadan kalbe gelen şey.
  • Ehlü'l-hak: Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat.
  • Me'sur dualar: Halefin (sonra gelen âlimlerin), Selef-i salihîn'den, Eshab-ı Kiram ve Tabiînden naklettikleri dualar.
  • Ehlü'l-heva: Ehl-i kıble olup itikatları Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadında olmayanlar. Cebriye, kaderiyye ve diğer dalalet fırkaları böyledir.
  • Bidat: Sahabe-i Kiram ve Tabiîn zamanında bulunmayan ve şer'î delile dayanmayan şey.
  • Teslim: Allahü tealanın emrine boyun eğmek, itirazı terk etmek. Kazayı, rıza ile karşılamak.
  • Tasavvuf: Hepsi çalışmak ve ciddiyet olan bir yoldur. Denilir ki tasavvuf; beşerî sıfatları sakinleştirmek, nefsanî davalardan uzaklaşmak. Resulullah'a uymaktır.
  • Takdis: Allahü tealayı yüce himmetine layık olmayan şeylerden uzak ve temiz tutmak.
  • Takva: Taat için kullanılırsa ihlas; mâsiyet için kullanılırsa mâsiyet olan şeyi terk ve ondan sakınmak murad olunur. Denilir ki kulun masivadan sakınması, dinin adabını muhafaza etmek, Allahü tealadan uzaklaştıran her şeyden sakınmak, nefsin hazlarını terk etmek, nefsini hiçbir kimseden daha hayırlı görmemek, Resulullah'a sözle ve fiille uymaktır.
  • Tevekkül: Allahü tealanın katında olana güvenip insanların elindekine güvenmemek.

  • Tövbe: Yapılan günaha ve benzerine bir daha dönmemeye azmetmek. Şöyle de denilmiştir: Tövbe-i nasûh; açıkta ve gizlide, amelinde hiçbir iz bırakmayacak şekilde mâsiyeti terk etmektir.

  • Sevap: Allahü tealanın rahmet ve mağfiretine, Resulullah'ın şefaatine kavuşmaya vesile olan şey.
  • Hadis-i kutsi: Mânâ Allahü tealadan, lafız (sözler) Resulullah'tan olan hadis-i şerif. Yani, Allahü teala Resulullah'a bir mânâyı ilham ile veya rüya ile haber verir. Resulullah da bu mânâyı kendi iradeleri ile haber verir.
  • Hayâ: Kınanmaya sebep olacak şeyden sakınmak ve o şeyi terk etmek iki çeşittir: 1- İnsanların yanında avret mahallini açmamak böyledir. 2- Allah korkusundan dolayı Mümini mâsiyetlerden meneden hayâ. Buna imanî hayâ denir.
  • Haşi': Kalbi ve azaları ile Allahü teala için tevazu eden, kendisini aşağı tutan.
  • Huşu: Hakka boyun eğmektir. Denilir ki kalbde bulunan devamlı korkudur. Yine denilir ki kul kızdığı veya muhalefet edildiği veya onun reddolunduğu zaman bunu kabul ile karşılamak, huşunun alametlerindendir.
  • Riya: Allahü tealadan başkasının rızasını gözetmek suretiyle amelde ihlası terk etmek.
  • Züht: Ehl-i hakikatin ıstılahında dünyaya buğzetmek, ondan yüz çevirmektir. Yine denilir ki ahiret rahatını talep ederek, dünya rahatını terk etmek.
  • Şükür: Nimete karşılık yapılan iyiliğe şükür; dil ile veya el ile veya kalb ile olur. Denilir ki şükür; iyiliğini zikretmek suretiyle Allahü tealaya senada bulunmaktır.
  • Sahabî: Örfte Resulullah Efendimizi görüp sohbetinde bulunan kimsedir. Resulullah'tan hiç rivayette bulunmasa da yine Sahabîdir. Uzun müddet Resulullah'ın sohbetinde bulunmasa da Sahabîdir.
  • Tabib-i ruhanî: İrşad ve kemale erdirmeye kâdir olan, bu ilmi bilen.
  • Fütüvvet: Lugatte (sözlükte): Cömertlik. Ehl-i hakikatin ıstılahında: Başkasını kendisine tercih etmek.
  • Fahr: İyiliklerini saymak suretiyle insanlara üstünlük göstermek.
  • Feraiz: Terekenin (mirasının) hak sahibine nasıl taksim edileceğini bildiren ilimdir.
  • Ferah: İsteğine ulaşmak sebebiyle kalbde hasıl olan lezzet.
  • Küfran: Nimeti verenin verdiği nimeti inkâr veya nimeti verene muhalefet hususunda inkâr manasına gelen bir işi yapmaktır.
  • Murakabe: Kulun, bütün hâllerinde Allahü tealanın onu gördüğünü hatırından çıkarmaması.
Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası