Hadis âlimi. Taberiyye kadısı ve tabip. Künyesi, Ebü'l-Fedail olup; ismi, Abdurrahman bin Nasr bin Abdullah Eş-Şeyzerî, Et Taberî'dir. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Mısır'daki Eyyubî sultanlarının yanında muhtesiplik, kadılık ve hekimlik yapmıştır. 589 (m. 1193) senesinde Mısır'da vefat etti.
Eserleri: 1- Nihayetü'r-rütbe fi talebi'l hisbe. En meşhur eseridir. 1982'de Beyrut'ta basılmıştır. 2- El-Menhecü'l-mesluk fî siyaseti'l-müluk, 3- Hulasatü'l-kelam, 4- El-izah fi esrari'n-nikah, 5- Ravdatü'l-Kulüb, 6- Hadaik ve's-Simar fî nevadiri'l-kudat ve'l-buhala 7- Et-Tuhfe ve't turfe.
Şeyzerî'nin Sultan Nasır Yusuf Eyyub için yazdığı El-Menhecü'l-mesluk fî siyaseti'l müluk adlı eseri Mısır'da 1326 senesinde basılmıştır. Bu eserde edebin fazileti ve melikin buna olan ihtiyacı şöyle anlatılmaktadır:
“Edep, bir takım güzel huy ve vasıflardan ibarettir. Melikin, memleketi, mülkün temeli olan adalet üzere idare edebilmesi için, elbette bunları yerine getirmesi ve halka örnek olması gerekmektedir. Atalar şöyle demişler: “Siyaseti iyi olanın, devleti daimdir.” Bil ki, edep; devlet adamının memleketi iyi idare etmesi için gerekli görülen dört sıfattan biridir. Şayet devlet adamı bundan mahrum olursa, siyaset ve idare düzeni bozulur. Edep, aklın bir resmidir, edebi olmayanın aklı olmaz, aklı olmayanın siyaseti olmaz, siyaseti olmayanın da mülkü olmaz.” Bazıları Tevrat'ta şöyle bir cümle okuduklarını söylerler: “En güzel ziynet hasebdir (asalettir). Şerefi olmayanın hasebi, aklı olmayanın şerefi, edebi olmayanın da aklı olmaz.”
Âlimlerden bazıları; “Edep, meliklerin kalkanıdır. Çünkü onları zulüm yapmaktan alıkoyar, onları ilme yöneltir, eziyet yapmalarına engel olur ve halka karşı şefkat ve merhametli kılar.” diyorlar. Bazı âlimler buyuruyorlar ki: “İnsan akılsızca elde ettiği bir ziynet ve edebe dikkat etmediği hâlde nail olduğu yüksek mertebe ile övünmesin. Çünkü cehalet onu, o mevkiden indirir. Ayıpları ortaya çıktıktan, günahları çoğaldıktan, methiyecileri hicvediciye dönüştükten ve dostları düşman olduktan sonra kadri ve gerçek değeri ne ise, o ortaya çıkar.”
Şöyle denildiği duyulmuştur: “Edepli insanın aklı, daima doğruyu gösterir, görüşü isabetlidir, sözü hoş, işi güzeldir.”
Kays kabîlesinden birinin bir Kureyş efendisine şöyle dediği rivayet olunmaktadır: “Edebi talep et, zira edep; akılda ziyadelik, mevki ve makamda kemaliyet, mürüvvete delil, yalnızlıkta arkadaş ve meclislerde bir dosttur. Bu hususta bir Arabî şiirin meali şöyledir: “İnsanın edebi, et ve kan gibidir. Bu iki şey olmadan, vücudun düzgün olması düşünülemez. Terbiyeli bir insanı, binlerce cahille tartmış olsak, edepli ağır gelirdi.”
Yine bir güzel sözde; “Edep maldır, kullanılması ise kaidedir.” denilmektedir. Hükümdarlardan biri, oğluna vasiyette bulunurken şöyle diyordu: “Ey oğul! İnsan şu iki şeyle efendiliğe erişir, isterse malı-mülkü olmasın. İlim ve edep. Ey oğul! Büyüklerle otur. Âlimler arasında bulun, zira onlarla beraber olmak güzeldir. Meclislerinde bulunmak bir ganimet ve sohbetleri selamettir.”
Yine başka bir zat, oğluna şöyle bir tavsiyede bulundu: “Ey oğul! Terbiyeli ol, zira zengin olursan kavmin arasında en şerefli kişi olursun, eğer muhtaç olursan, yine senden vazgeçilmez. Memleketin ileri gelenleri sana muhtaç olurlar.”
Yine âlimlerden bir zat; “Babalar oğullarına, ilim ve edepten daha kıymetli bir miras bırakmamışlardır. Çünkü çocuklarına ilim ve edebi miras bırakmakla, onlara mal ve makam kazandırmışlardır. Eğer onlara ilim ve edep değil de mal bırakmış olsalardı, malı zayi ettikten sonra bir hiç olurlardı.” buyurmuştur. Büyükler yine şöyle derlerdi: “En güzel miras edep, en iyi arkadaş güzel ahlâk, en iyi önder muvaffakiyet, en kârlı ticaret çalışmaktır. Akıldan daha güzel mal olmaz. İstişareden sağlam akıl olmaz, cehaletten fazla fakirlik olmaz.”
İslam âlimlerinden bazıları buyurdu ki: “Edep; eskimek bilmeyen yeni bir elbisedir. İlim de, bitmek tükenmek bilmeyen büyük bir hazinedir.” “Çocuğunu terbiye eden, düşmanını yenmiş olur.” “Üç şey varken gariplik çekilmez: Güzel edep, şüpheden sakınmak, eziyetten uzak durmak.”
Nasr bin Seyyar diyor ki: “Her şey, küçük olmakla başlar ve büyür. Yalnız musibet böyle olmayıp, o büyükmüş gibi görünür, sonra küçülür. Her şey çok olunca ucuzlar, yalnız edep ucuzlamaz, aksine çoğaldıkça pahalanır. Bil ki; edebin fazileti, satırlarla ifade edilmekten çok üstündür.”
Edebin kaideleri (kuralları) vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Hükümdar için memleket idaresinde edebin vazgeçilmez bir sıfat olduğunu beyan ettikten sonra, onsuz gerçekleşmesi ve üzerine bina edilmesi mümkün olmayan kaideleri bilmenin önemi ortaya çıkmış oldu. Bu iki kaideyi hükümdarın terk etmesi asla uygun değildir. Çünkü bunlar, siyaset ve idarenin temelidirler. Birincisi, ilimdir. Bilmelisin ki, din ahkâmını bilmek ve İslamiyeti iyi kavramak, her Müslümana vaciptir, hükümdarlara ise daha fazla vaciptir. Çünkü onlar, şer'î (dinî) had ve kısasları icra etmek, hakları alarak erbabına ve yerli yerine harcamakla vazifelidirler. Bunları iyi bilip, yapmalıdır ki, yer ve göğün üzerine kurulu bulunduğu adalet tecelli etmiş olsun. Eğer melik cahil ise, bozuk bir idare ile ülkenin kaide ve yasaklarını işlemez hale getirir. Ömer bin Abdülaziz buyuruyor ki: “Devlet adamı bilgisiz çalışacak olursa, yıktığı yaptığını geçer.”
Bazı âlimler şöyle diyorlar: “İdareci eğer ilimle ziynetlenmemişse, ahirette zelil olur. İlmini aklıyla desteklememişse, dünyada rezil olur.” “Cenab-ı Hak bir millete hayır dilemişse, onlara bilgili devlet adamları gönderir (ihsan eder).”
İbn-i Abbas hazretleri buyuruyor ki: “Süleyman bin Davud Aleyhisselam'ı, Cenab-ı Hak hazretleri ilimle mülk arasında muhayyer bıraktı. Yani hangisini istiyorsan onu seç, dedi. Süleyman Aleyhisselam ilmi seçti. Bunun üzerine Allahü teala kendisine hem ilim, hem de mülkü beraber verdi. Süleyman Aleyhisselam Yemen hükümdarlarından birine tavsiyede bulunurken şöyle buyurdu: “Sen, üstün olandan (yani Allahü tealadan) kork, senden aşağıda bulunanlar da, senden korksun. O'nun sana karşı nasıl davranmasını istiyorsan, sen de halkına öyle davran, iyi olan her şeye bak ve onu çok yap. Kötü (çirkin) olan her şeyi terk et. Bu çirkin şeyler sana, nasihat eden âlimler tarafından açıklanır. Nasihat edenlerin en hayırlısı, dinine sadık olanlar ve akıbetini düşünenlerdir. Çokça ilim elde etmeye çalış, zira ilim, idarenin temelidir. Temeli olmayan yapı, yıkılmaya mahkumdur.”
Güzel vasıfları ve üstünlükleri bilmek ve hükümdarı buna teşvik etmek: Halkın başına geçirilen bir yöneticinin güzel vasıflara haiz olması, bunları kendisine gaye edinmesi ve hiçbirini ihmal etmemesi gerekmektedir. Zira devletin ayakta durması, yalnız bunlarla gerçekleşebilir. Mülkün devamı bunlara bağlıdır. Sayısı on beş olan bu sıfatlar: Adalet, akıl, şecaat, sehavet (cömertlik), merhamet, vefakârlık, doğruluk, rahmet, sabır, af, şükür, ağırbaşlılık, hilim, iffet ve vakar'dır.
Adalet: Adalet, bir hükümdar için en üstün ve devleti idare etmede en güçlü sıfattır. Çünkü adalet, itaat etme ve ülfetin sağlanmasında en tesirli olanıdır. Hasan-ı Basrî hazretleri; “Hiç şüphe yok ki, Allahü teala, ihsan ve iyiliği, akrabaya muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder. Hayâsızlığı, kötülüğü ve zulmü yasaklar. Allah, nasihat kabul edesiniz diye size öğüt verir.” (Nahl suresi: 90) mealindeki ayet-i celile hakkında, Allahü teala hazretleri, bütün hayır ve şerleri bu ayet-i kerimede cem etmiştir. Zira hükümdar, üçünü yapmak ve üçünden sakınmak üzere altı şeyle emrolunmuştur.” demektedir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Üç şey kurtarıcıdır: Gizli iken de, açıkta iken de Allahü tealadan korkmak. Rüya hâlinde de, gazab hâlinde de adaleti gözetmek. Fakirlikte de, zenginlikte de iktisada riayet etmek (israf etmemek). Üç şey de helak edicidir: Boyun eğilen cimrilik, uyulan heva (nefsanî arzu) ve insanın kendisini beğenmesidir.” buyurdu.
Akıl: Bil ki; akıl, güzel bir vasıf, yüce bir ahlâk olup, hakkı batıldan ayıran bir mi'yardır (ölçüdür). Başka bir tarife göre akıl; caiz olanların caiz olduğunu, mümkün olmayanların imkânsız olduğunu bilmektir. Bunun neticesinde, doğru ve sağlam bir düşünce, doğru görüş ve iyi idare düşünceleri ortaya çıkmaktadır. Bazı âlimler, “Akıl nedir?” sorusuna şu cevabı vermişlerdir: “Doğruyu yanlıştan ayırmaktır.” Yine âlimler; “Allahü tealanın insana en büyük hediyesinin ve ihsanının akıl, en büyük musibetin de cehalet.” olduğunu söylemişlerdir. Cahil, ömrünün uzun olmasına, akıllı, amelinin ihlaslı olmasına bakar. Âlimler buyuruyorlar ki: “Akıllı insanlar kendilerini yorar, başkalarını rahat ettirirler. Ahmak insanlar ise, başkalarını yorarak kendilerini rahat ettirirler.” “Akıl binici, ilim sürücü, nefis ise huysuz bir hayvandır. Sürücü olmadan binici olursa, nefis huysuzlaşır. Binici olmadan sürücü olursa, sağa sola zikzak çizer. Binici ile sürücü bir araya geldiğinde, ister istemez doğru yürür.”
Sabır: Bütün iyi vasıfların (özelliklerin) en üstünü ve önde gelenidir. Bunun için Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Sabır, Müminin en samimî dostu, hilim onun yardımcısı, akıl delili (yol göstericisi), amel kumandanı, rıfk (yumuşaklık) onun babası, hayır onun kardeşidir.” buyurdu. Fazilet yönünden elbette ki ilim ve akıl üstündür. Fakat bu ve buna benzer bütün işlerde sebat, ancak sabırla olur. Sabır; sebat, dayanmak demektir. Bir kimsede iyi bir haslet (özellik) olsa, fakat o kimse işinde sabırlı değilse, haslet sahibi olmayan kimse gibidir. Sabır, bütün iyi vasıflar için bir koruyucudur. Kumandanın, ordusunu derli toplu düzenli tutması gibidir. Demirin mıknatısa bağlanmak istediği (mıknatısın demiri çekmesi) gibi, zafer de sabra bağlıdır. Sabır zaferdir.
Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Biz ve bütün büyükler tecrübe ile anladık ki, sabırdan daha faydalı bir şey yoktur. Sabırla bütün işler yolunda gider. Bütün işlerin tedavi edicisidir. Fakat onu tedavi eden yoktur.” Süleyman Aleyhisselam; “Biz, kazancımızın en hayırlısı olarak sabrı bulduk.” dedi. İsa Aleyhisselam ise; “Ey Havarilerim (bana inananlar)! Arzu ettiklerinize ancak sabırla kavuşabilirsiniz.” buyurdu.
Affetmek: Hazreti Muaviye buyurdu ki: “İnsanların en üstünleri, ceza vermeye gücü yettiği hâlde affedenlerdir. İnsanların aklı en noksan olanları ise, kendinden aşağıda ve güçsüz olanlara zulüm edenlerdir.” Süleyman Aleyhisselam'a her nimet verildi. O şükür etti. Eyyub Aleyhisselam'a hastalık verildi. O sabretti. Yusuf Aleyhisselam, ceza vermeye muktedir olduğu hâlde suçlu kardeşlerini affetti. Muhammed Aleyhisselam'a eziyet ve işkence yapıldı. O, bunlara sabretti ve yapanları affetti.
Şükür: Allahü teala İbrahim suresi 7. ayet-i kerimesinde mealen; “Nimetlerime şükrederseniz, onu arttırırım.” buyuruyor. Hikmet sahipleri dedi ki: “Şükürle nimet devam eder. Nimete küfredilir, kadr-ü kıymeti bilinmezse gider. Nimeti koruyan şükürdür. Şükür, nimetleri çoğaltır ve insanı cezadan korur. Nimetlere şükretmeyen, hayvanlardan sayılır.”
Hazreti Ali buyurdu ki:
“Nimetlere şükreden, onun elden çıkacağından korkmasın. Nimete şükredenlere, onu arttıracağını Allahü teala bildirdi. Nimete küfredenlerin elinden o nimet alınır. Nimetin kıymetini bilmemek, onun elden çıkmasına sebeptir. Şükür ise, onu devamlı kılar ve arttırır.”
Cömertlik: Hayır ve iyiliğin direği olup, karşılıklı sevgiyi meydana getirir. Rahatlık ve huzur onunla kalblere yerleşir. İslam dini, Müslümanları bu güzel haslete sevk ederek cömert olmalarını bildirdi. Zira dünya ve ahiret iyilikleri, cömertlikte toplanmıştır. Muhakkak onda Allahü tealanın razı olması vardır. Bütün insanların da beğendiği ve razı olduğu bir iş tir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Cömert kimse, Allahü tealaya ve insanlara yakın olup (Allahü teala ve insanlar onu sever), Cehennem'den uzaktır.” buyuruyor. Diğer bir hadis-i şerifte de; “Cömert kişinin günahını araştırmayınız. Muhakkak Allahü teala, sıkıntıya düştüğü zaman ona yardım eder.” buyuruldu. Hazreti Aişe validemiz ise; “Cennet cömertlerin, Cehennem de cimrilerin yeridir.” buyurdu. Denildi ki: “Kişinin cömertliği, kendisini düşmanlarına bile sevdirir. Cimriliği ise, yakınlarını bile düşman yapar.” Bütün büyüklerin adeti hep cömertlik oldu.
Şefkat ve merhamet: En güzel hasletlerdendir. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Allahü teala, kullarından ancak şefkat sahiplerine merhamet eder. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, melekler de sizin için Allahü tealadan merhamet dilesinler.” buyuruyor. Hazreti Ömer, birgün Mekke-i Mükerreme civarında koyun güden bir çoban gördü. Çoban koyunları, çorak, kurak, dikenli bir yerde güdüyordu. Koyunlara acıyarak çobana; “Ey kişi, sürün için otu bol bir yer bul.” dedi ve hemen arkasından; “Her çoban, kendi sürüsünden mesuldür.” buyurdu.
Eslem şöyle anlatır: Hazreti Ömer halife iken, Medine'de her zamanki âdeti şerifesi üzerine, bir gece şehri dolaşıyordu. Ben de onunla idim. Dolaşırken, şehir kenarında kurulmuş bir çadırda bir kadın ve ağlaşan çocukları gördük. Çadırın önündeki ateşin üzerinde kaynayan bir tencere vardı. Hazreti Ömer kadına hitaben; “Ey hatun bu çocuklar niçin ağlaşırlar.” dediğinde kadın; “Açlıktan.” cevabını verdi. O zaman Hazreti Ömer; “Peki bu kaynayan tencere nedir?” diye sordu. Kadın; “Onda su ve taşlar vardır. Çocukları onunla avutarak uyutmaya çalışıyorum.” diye cevap verdi. Hazreti Ömer şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı ve kadına; “Bize biraz izin verin tekrar geleceğiz.” buyurdu. Doğruca beytülmala (hazine dairesine) gittik. Bir çuvala un, et, yağ, hurma, elbise, para koydu ve; “Ey Eslem! Çuvalı sırtıma yükle.” buyurdu. Ben de; “Ey Müminlerin emiri! Ben sizin hizmetçinizim. Ben götüreyim.” deyince, Hazreti Ömer; “Hayır, ya Eslem! Benim taşımam lazım. Çünkü kıyamet günü onların hesabı benden sorulacak.” buyurdu ve çuvalı yüklendi. Oraya kadar da kendisi götürdü. Oraya varınca çuvalı yere koyup, içindekileri çıkarıp, kaynayan tencereyi boşaltıp, içine yağ, un, et koydu ve karıştırdı. Zaman zaman ateşi üfleyerek yanmasını temin etti. Ateşi üflerken, mübarek sakalları arasından dumanların çıktığını gördüm. Yemek pişince, çocuklara yedirdi, içirdi. Nihayet çocuklar doyup neşelendiler. Sonra Hazreti Ömer; “Şimdi neşelendiklerini gördüm. Gidelim ya Eslem.” buyurdu.
Ömer bin Abdülaziz devlet başkanı olunca, yanına Muhammed bin Ka'bi'l-Kurazî'yi çağırdı ve ona; “Allahü tealanın azabından kurtulma yolunu bana göster.” buyurdu. O da; “Ey Halife! Müslümanların senden büyüklerini baban, orta yaşta olanları kardeşin, küçük olanları da çocukların kabul et. Büyüklere hürmet, kardeşlerine merhamet, küçüklerine de şefkat göster.” diye nasihatini bildirdi.
İffet: Kişiyi her türlü rezillikten koruyan bir haslettir. El, ayak ve diğer azayı her türlü zarardan korur. Bu haslet, mürüvvetin ve güzel ahlâkın en üstünüdür. Malıyla kötülük yapmayan, emri altında olanlara adaletle muamele eden, kıyamet gününde ebrar (salih kimseler) ile beraber diriltilir, denildi. Nefsini günah işlemekten korumayan (iffetli olmayan), his organları olan beş duyu organını günahtan koruyamaz. Beş duyu organını günahtan koruyamayan, emri altında olan yardımcılarını günah işlemekten koruyamaz. Onlar ki, idarecinin en yakınlarıdır. Dolayısıyla emri altındaki insanlar da günahtan korunmamış olurlar. İdareci olan kişi iffet sahibi olup, kendini ve azasını günahtan koruduğu zaman, bütün memleket işleri yoluna girer. Ahirette de, o idareci kişinin dünyadaki iffeti sebebiyle işlediği hayır, hasenatı ve sultanlığı devam eder. A'zanın iffetli olması demek; mesela gözün harama bakmaması ve kendisine yasak olan şeyleri terk etmesidir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Harama bakmak İblis'in (şeytanın) zehirli oklarından bir oktur. Kim Allahü tealadan korkarak onu terk ederse, Hak teala ona, tadını hemen kalbinde duyacağı bir iman verir.” buyurdu. Yine bir hadis-i şerifte; “Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teala, ona bir ibadet sevabı ihsan eder ki, bu ibadetin lezzetini hemen duyar.” buyuruldu. Ebüdderda buyurdu ki: “Kim gözünü harama bakmaktan korursa, Allahü teala ona ahirette istediği kadar huri kızı verir. Başkasının evinde ne olup ne olmadığını araştıran kimse, kıyamet günü a'ma olarak haşrolunur.”
İnsanların kötü sözlerini dinlememeli, gıybetten, söz taşımaktan, zararlı şeyleri dinlemekten sakınıp, bunlardan korunmalıdır. Abdullah bin Ömer; “Biz gıybet etmekten ve gıybet edenleri dinlemekten, söz taşımaktan ve söz taşıyanları dinlemekten nehy olunduk.” buyurdu.
Cehalet (bilgisizlik): Kötü vasıflardan biri olup, kötü ahlâktandır. Cahil, iyiyi kötüden, kötüyü iyiden ayırt edemez. Görüşlerinin neticesi dalalet, sapıklık ve felakettir. Bilgisiz kişi, zillete düşmeye mahkumdur. İslam âlimleri buyurdular ki: “Cehalet bir binektir ki, ona binen zillete düşer. Kim bilgisizle arkadaşlık yaparsa, sapıtır yoldan çıkar.” “İnsana verilen en güzel nimet, akıldır. Kötülüklerin en kötüsü cehalet, bilgisizliktir.” “Cahil, ömrüne güvenir. Akıllı ise, hesapla kitapla yaptığı işlerine göre hareket eder.” “Cahilin görmesi gözle, akıllı kişinin ise kalbiyledir.” Âlimler, cahilin altı vasfı olduğunu ve bunlarla tanınacaklarını söylediler. Bu altı vasıf şunlardır: Her şeyde hemen öfkelenirler. Faydası olmayan şeylerden konuşurlar. Yersiz sadaka verirler. Sırrı korumayıp ifşa eder ve yayarlar. Dostunu ve düşmanını birbirinden ayıramazlar. Herkese güvenirler.
İstişare yapmaya teşvik: İstişare bizzat rüşt ve hidayet yolu, kapalı kalan görüşün açıklanması ve ortaya çıkmayan doğrunun anahtarıdır. Dinimiz bizi buna teşvik etmiş ve halkı istişareye davet etmiştir. Allahü teala, Hazreti Peygambere hitaben Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Uhud Savaşı'nda sen, Allah'tan gelen bir merhamet sayesindedir ki, onlara (Eshaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allah'tan mağfiret dile. İş hususunda onlarla istişare et. İstişareden sonra da bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allah'a güven. Gerçekten Allah tevekkül edenleri sever.” buyurmaktadır. (Âl-i İmran suresi: 159)
Hasan-ı Basrî hazretleri bu hususta şöyle diyor: “Cenab-ı Hak Peygamberine istişareyi emretmiştir ki; doğru görüşe kavuşsun ve onunla amel etsin diye.” Ed-Dahhak ise; “İstişareyi Hazreti Peygamber'e, onda faziletin bulunduğunu, faydasının kendisine döneceğini bildiği için emretmişti.” diyor. Dahhak şöyle devam ediyor: “Keskin ve isabetli fikirlerden, saf ve berrak düşünceden, mümkün olan bir şey kaçamaz. Caiz olan gizlenemez. Hatalı da olsa görüşünü zorla kabul ettiren kimse, doğrudan uzak, hataya daha yakındır. Sevgili Peygamberimiz; “Allah'a imandan sonra aklın başı, insanlara dostluk etmektir ve kat'î görüşten vazgeçmektir. Hiçbir kimse, istişareyle helak olmamıştır. Cenab-ı Hak kulunu helak etmek isteyince, önce onun görüşünü helak eder.” buyurdular. Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde; “Akıllarınızı mütalaa ile durulayın, işlerinizin hâlli için istişareye başvurun.” buyurmuşlardır. Bazı âlimler de; “İstişare ile gelen hata, istibdatla (zorla kabullendirme ile) gelen doğrudan daha iyidir.” buyurdular. Yine hikmetli konuşan âlimler buyurdular ki: “Senin reyinin yarısı Müslüman kardeşinindir. Reyini tamamlamak için kardeşinle istişarede bulun.” Bir işin içinden çıkamayacak olursan, akıllı insanların görüşüne başvur. Doğruyu ve doğru yolu göstereni aramaktan vazgeçme, böyle olunca, insanların sevgisine mazhar olursun. Sorarak selamete kavuşman, senin için doğruyu bulup pişmanlık duymandan çok daha hayırlıdır. Bazı âlimler; “İhtiyatlı olmak, aceleci olmaktan daha hayırlıdır.” demişlerdir. Abdülmelik bin Mervan; “İstişare ile olan hatam, istişaresiz doğru olan görüşümden daha iyidir. Çünkü kendi görüşü ile yetinen, ayıplanacağı iki konu ile karşı karşıya kalmaktadır. Birincisi, yalanlaması gereken şeyi tasdik etmesi, ikincisi, daha iyi görüşlü ve basiret sahibi ile yapacak olduğu istişareyi terk etmesidir.” buyurmaktadır.