SÜLEYMANHAN, Kanunî

Onuncu Osmanlı Sultanı Aklî ve naklî ilimlerde âlim, Onuncu Osmanlı Sultanı
A- A+

Aklî ve naklî ilimlerde âlim, Onuncu Osmanlı Sultanı. Yavuz Sultan Selim Han'ın oğlu olup annesi Aişe Hafsa Sultan'dır. 900 (m. 1494) senesinde Trabzon'da doğdu. Kanunî lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar, “Büyük Türk”, “Muhteşem Süleyman” lakapları ile tanırlar. 974 (m. 1566) senesinde Zigetvar kalesi önlerinde vefat etti. Naaşı Belgrat'a getirildi. Orada Hace-i Sultanî Ataullah Efendi'nin kıldırdığı cenaze namazından sonra Zigetvar Seferi'ne iştirak etmiş olan Şeyh Nureddinzade Muslihuddin Efendi ve talebelerine teslim edilen cenaze, dörtyüz muhafızın nezaretinde İstanbul'a getirildi. Süleymaniye Külliyesi içindeki türbesine defnedildi.

Kanunî Sultan Süleyman Han'a “Süleyman” İsmi Kur'an-ı Kerim açılarak verildi. Neml suresi 30. ayet-i kerimesinde geçen Süleyman'ın isminden alındı. Annesi Aişe Hafsa Hatun ve ninesi Gülbahar Hatun'un terbiyesinde büyüyen Şehzade Süleyman, yedi yaşından sonra ilim öğrenmeye başladı. Kastamonu yakınlarındaki Daday kasabasından Evhadoğlu Hayreddin ismiyle bilinen mübarek bir zat, şehzadeye hoca tayin edildi. Hayreddin Efendi, Şehzade Süleyman'a aklî ve naklî ilimleri öğretecek, kendi bildiklerini onun da hafızasına nakşedecekti.

Yıllar akıp gitti. Şehzade, Allahü tealanın yüce kitabı Kur'an-ı Kerim'i okumasını öğrendi. Fıkıh bilgilerinde ilerledi. Arapça derslerine başladı. Fen bilgilerinde malumat sahibi oldu. Bu sırada her şehzade gibi, onun da bir sanat sahibi olması arzu edildi. Devrin tanınmış kuyumcularından biri hoca tayin edildi. Kuyumculuk sanatını öğrendi. Yaşı büyüdükçe, değişik ilimlerde çeşitli hocalardan ders aldı. Askerlik, idare ve komutanlık bilgilerini öğrendi. Silâh talimleri yaptı. Onbeş yaşına kadar babasının yanında Trabzon'da kaldı. Onbeş yaşına gelince kanun gereği sancak talep edip Karahisar-i Şarkî'ye sancakbeyliğine, oradan da Bolu'ya tayin edildi. Daha sonra Kırım'da Kefe sancakbeyliğine gönderildi. Gittiği sancaklarda, lalası nezaretinde devlet idaresinde de tecrübe sahibi olup yetişen Şehzade Süleyman, çevresinde meydana getirilen ilmî havadan hiçbir zaman uzak kalmadı. Devamlı âlimlerin derslerine ve sohbetlerine katılır, onların Allahü tealanın rızası için yaptıkları nasihatları dinler, ilim ve feyizlerinden istifade ederdi. Aklî ve naklî ilimlerde ilim sahibi oldu. Bilhassa fıkıh bilgilerinde çok yükseldi.

Yavuz Sultan Selim Han'ın 918 (m. 1512) senesinde tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağrılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleri ile mücadeleleri sırasında İstanbul'da babasına vekâlet etti. Ortalık sakinleşince kendisine, merkezi Manisa şehri olan Saruhan sancakbeyliği verildi. Burada, lalası Kasım Paşa'nın nezaretinde, devlet idaresini iyice öğrendi. Manisa'da iken Merkez Efendi ile tanıştı. Annesi Hafsa Sultan, İstanbul'daki Sünbül Efendi'den bir talebesini istemiş, o da Manisa'ya Merkez Efendi'yi göndermişti. Şehzade Süleyman, Manisa'da ve daha sonra İstanbul'da Merkez Efendi'den çok istifade etti. Sultan olduktan sonra İstanbul'da Topkapı dışında bir dergâh yaptırıp emrine verdi. O mübarek zata hürmette kusur etmedi.

Babası Çaldıran ve Mısır Seferlerinde iken Edirne'de ikamet ederek, Batı'dan gelecek herhangi bir saldırıya karşı Rumeli'nin muhafazası vazifesi ona verildi. Babası Yavuz Sultan Selim Han'ın Çorlu yakınlarında Sırt köyünde vefat etmesi üzerine, Sadrazam Pirî Mehmed Paşa'nın gönderdiği Silâhtarlar kethüdası Süleyman Ağa'nın Manisa'ya getirdiği haberle İstanbul'a geldi. 926 (m. 1520) senesinde, yirmialtı yaşında bir delikanlı iken, Osmanlı tahtına geçip hilafet ve saltanat sancağını eline aldı. Onuncu Osmanlı Sultanı ve Yetmişbeşinci İslam Halifesi oldu. Yavuz Sultan Selim Han'ın vefatı “Arslan öldü”, Sultan Süleyman Han'ın tahta geçmesi de; “Kuzu geçti” sözleri ile Avrupa'yı sevince boğmuştu. Bütün haçlı dünyasını sevindiren bu haber, çok geçmeden Avrupalıyı hayal kırıklığına uğratacaktı.

Osmanlı düşmanlarının, Yavuz Sultan Selim Han'ın ölümü ile sevinmeleri pek uzun sürmeyecekti. Zira kısa bir zaman sonra batıdaki en büyük düşmanları; Almanya, İspanya, Hollanda ve bir kısım İtalya topraklarına sahip olan Şarlken ve kardeşi Avusturya Kralı Ferdinand'a şöyle yazacaktı:

“Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merd-i meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülkünü dilediğim gibi tasarruf ediyorum, ne senden, ne de karındaşından nam-ü nişan yok! Size saltanat ve erlik davası haramdır! Askerinden, belki avretinden dahi utanmaz mısın? Belki avrette gayret var, sende yoktur! Er isen meydana gelesin! Hak teala hazretlerinin takdiri ne ise yerine gelse gerek. Seninle saltanatı Beç sahrasında üleşelim, reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı arslandan hâli buldukça, tilki gibi fırsatla şikar olmayı erlik sayma. Bu kere dahi meydana gelmezsen, avretler gibi iğ ve çıkrık alup dahi padişahlık tacını urunmayasun ve erlik adını diline getürmeyesin.”

Doğudan kalleşçe saldırılarıyla meşhur İran Şah'ı da bu kahraman Sultan'dan payını alacak, onun da topraklarına girilip birkaç defa savaşa davet edildiği hâlde ortaya çıkmaması üzerine şu mektup yazılacaktı:

“Tahmasb Bahadır! Hidayete kavuşan ere selam olsun. İyice bil ki sana uyan azgınlar, sapıklık ve döneklik yolunu tutmuşlardır. Açık bir usulü değiştirmeye, beğenilmiş töre ve yasaları başkalaştırmaya kalktığın, insafı bırakarak sapıttığın besbellidir. Hele iki ulu ermişe (Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'e) sövmek, dört mezhepte de sapıklıktan sayılır. Allahü tealanın buyruklarına uymakla beraber, Ona bel bağladım ve Resulullah'ın kurduğu esaslara hürmet ettikten başka, kendilerinden yardım diledim ve O'nun dört ulu arkadaşının himmetlerine dayanarak buralara geldim. İstanbul'dan ayrılalı bir yıl oldu. Doğuda sapıtanların yer ve yurtlarını bozmak, ulu Sahabilerin düşmanlarını azaplandırmak düşüncesi ile savaşı göze aldım ve ordumu önüme katarak, gele gele Şaban'ın beşinci (6 Temmuz) günü Kars'a vardım. Zafer arması olan bayraklarım Kars civarını şereflendiriyor. Peygamberimizin emirleri, düşmana kılıçtan evvel, İslam olmayı teklif etmektir. Ben bu niyet ile sana bu emirnameyi yazdım. Senelerden beri, sen kendini Şah saymaktasın. Saçma laflarla kendince erkeklik taslarsın. Geçmiş yıllarda da ülkene geldim ve her defasında ovalarını atlarıma çiğnettim. Gazilerin kılıçları seni korkuttuğu için karşıma çıkamadın. Saklanıp durdun. Utanılacak bu hâl ile inlere kapandın. Allahü tealanın lanet ettiği fitneyi uyandırdın ve ona uydun. Geçen yıl, askerlerimden bir kısmının düşmanlarla gazada bulunduğunu fırsat bildin. Heva ve hevese uyarak memleketimin bazı tebeasını üzüverdin. İyi bilesin ki zalimin zulmü kesesinde kalmaz. Azgınlar gün gelir ki büyük bir azaba uğrarlar. İnşaallah pek yakında kahraman askerlerim, Nahcivan'a şeref saçarlar. Senin gaflet uykusundan uyanacağına, inattan vazgeçeceğine, İslam dinine döneceğine ihtimal vererek, tebeana hiçbir fenalık yaptırmadım. Lakin ulu Sahabilere küfür edenlerin erkeklerini öldürmek ve kadınlarını esir almak fikri zihnimden geçmektedir. Onun için sende zerre kadar gayret ve silsilende cesaretten eser varsa gel, askerinle karşıma çık da Allah'ın takdiri ne ise görülsün. Benim bütün maksadım, Peygamberimizin sünnetlerine ehemmiyet vermektir. Mal ve mülkün, yanımda zerre kadar kıymeti yoktur. Olanca hevesim, sapıklarla savaşmaktır. Elim ve kolum, Allah'ın inayetinden kuvvet almıştır. Bu güne kadar karşıma çıkmayıp saklanışın, top ve tüfeklerimin korkusundan ise o korkuyu kalbinden çıkar. Ordum, seni topsuz tüfeksiz dahi karşılayabilir. Top ve tüfek, senin gibi adını, namusunu terk edenlerle savaşmak için yapılmamıştır. Sana uyan alçakların hâlinin, şüphesiz azgınlıktan ibaret bulunduğu bellidir. Gelecek olsan, top ile tüfek ile seni kimse karşılamaz. Dönmelere, sapıtanlara, arsızlara karşı topa ve tüfeğe hacet yoktur. Senin gibi azgınları keskin kılıç ile karşılamak kâfidir. Eğer askerlerimin çokluğunu bahane ediyorsan, bunların çoğu yerli yerine gönderilmiştir. İnsan, düşmana bundan daha fazla lütuf ve mürüvvet gösteremez. Yani askerin çokluğundan korkma. Gelir isen, her sefer yaptığın gibi, tabana kuvvet verip kaçmayasın. Baş miğferini atıp da onu kadınların başörtüsü ile değiştirirsen, şahlık sana haram olsun. Kaçanların mülküne ateş salmak, büyük kumandanların âdetlerindendir. Kaçarsan, tebeanın göreceği muamelenin vebali senin boynunadır. Bu sefer girdiğim yerden ya çıkmam veya taş üzerinde taş bırakmama şartı ile çıkarım ve memleketini baykuş yuvasına çeviririm. Fermanımı, her hâlde cevapsız bırakmayasın. İşte ben harekata geçiyorum. Sen de vakit ve saatinde hazır ol. Hidayet yolunu tutanlara selam ederim.”

Genç ve dirayetli padişah Sultan Süleyman Han, gözyaşları arasında babasını defnetti. Sonra cihat ile meşguliyetinden İstanbul'da birgün rahat oturamayan Yavuz Sultan Selim Han için mezarının üstüne bir türbe, cami, mektep ve imaret, bir de medrese yapılması emrini verdi. Baba yadigarı, dirayetli vezir Pirî Mehmed Paşa'nın tecrübesinden de istifade ile memleket meselelerine el attı. Merkeze gelen şikayetleri değerlendirerek, bazı uygunsuz işler yapıp halka zulmeden kimseleri cezalandırdı. Her tarafa, tahta çıktığını bildiren mektuplar gönderdi. Lalası Kasım Paşa'yı dördüncü vezir olarak tayin etti. Padişah değişiminden istifade ile isyana kalkışan Şam Beylerbeyi Canberdi Gazalî'nin isyanı bastırıldı. Bu arada yıllık haracını vermemek için direnen Macar Kralı da Osmanlı elçisi Behram Çavuş'u birçok eziyetten sonra öldürtmüştü. Canberdi Gazalî meselesinin hâlledildiği haberi İstanbul'a ulaştığı sırada, Macaristan'a sefer kararı verildi. İstanbul'un manevî büyükleri olan; Ebu Eyyûb el-Ensarî, Şeyh Ebü'l-Vefa, Seyyid Ahmed Buharî'nin kabr-i şeriflerini, baba ve dedelerinin de kabirlerini ziyaret eden Padişah, dualarda bulunduktan sonra ordusunun başında yola revan oldu. Sadrazam Pirî Mehmed Paşa'nın teşvikiyle Orta Avrupa'nın kapısı olan Belgrat kalesi alınıp en büyük kilisesi camiye çevrildi. Şehirde adalet sağlandı. 927 (m. 1521) senesinde vuku bulan bu sefere, evliyadan birçok kimse ile Edirne, Filibe ve Sofya medreselerinden pek çok talebe katılmıştı.

Kanunî Sultan Süleyman Han, Belgrat'ın fethinin akabinde, Rodos'un fethi için hazırlıklara başlanması emrini verdi. Avrupa'nın kilidi olan Belgrat'tan sonra sıra Akdeniz'in kilidi olan Rodos adasına gelmişti. Rodos, Müslümanlarla ölünceye kadar mücadele etmeye yemin etmiş olan, “Sen Jan şövalyeleri” adlı Hıristiyanların elindeydi. Çok sağlam bir kalesi vardı. Ama iman kuvveti, nice sağlam denilen kaleleri yıkmıştı. Veziriazam Pirî Mehmed Paşa, Rodos'un fethi ve Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyetinin tesisi için yıllardır donanmanın güçlendirilmesi için çalışıp durmuştu. Nihayet beklediği vakit gelmiş, Müslüman gemilerini soyan, hac gemilerine aman vermeyen, kıyı şehirlerindeki masum insanları esir edip işkence eden bir avuç vahşî şövalyenin sonu yaklaşmıştı. Verilen emir üzerine, donanma harekete geçti. Padişah da ordunun başında karadan yola çıktı. Kütahya, Sandıklı, Aydın, Çine yoluyla Marmaris'e vardı. Bindiği gemiyle, Türk donanmasının selam toplarının gürlemeleri arasında Rodos'a çıktı. 928 (m. 1522) yılının Temmuz ayı sonlarında Resulullah Efendimizin sünnet-i şerifi üzere kaleye; “Ya iman edip kardeşimiz olun, ya da teslim olup cizye verin!” teklifi yapıldı. Ama Hıristiyan âleminin katillerinden meydana gelen şövalye topluluğu, böyle bir şeye yanaşmayacaklarına dair yemin ettiler. Ertesi sabah Türk topları gürlemeye, Rodoslunun beyninde patlamaya başladı. “Allahü ekber.” sadaları ile yapılan hücumlara, cılız çan sesleri ve; “Sen Jan!” naralarıyla karşılık veriyorlardı. Dört ay süren kuşatmadan sonra beşinci ayın sonunda; “Rodos'un kapısı Rodoslular tarafından açılır.” sözü, “Rodos'un kapısı Osmanlılar tarafından açılır.” şekline getirilip 929 (m. 1522) senesi kışına girerken kale teslim alındı. İçindekiler, istedikleri yere gitmekte serbest bırakıldılar. Çevredeki adalar da fethedildi. Her tarafa fetihnameler gönderildi. Krallar, beyler ve padişahlar, elçiler gönderip bu mühim zaferi kutladılar.

Kanunî Sultan Süleyman Han'ın babası gibi sevip hürmet ettiği Veziriazam Pirî Mehmed Paşa, emekliliğini talep etti. İsteği kabul edilip yerine İbrahim Ağa tayin edildi. İbrahim Ağa, Padişah'la Manisa'da beraber bulunmuş, daha sonra da hasodabaşılık hizmetine getirilmişti. Bu hâli hazmedemeyen ikinci vezir Ahmed Paşa, Mısır beylerbeyliğini talep etti. 929 (m. 1523) senesinde Mısır'a gönderilen Ahmed Paşa, orada elde ettiği Memlûklü kalıntıları ve küskünlerin başına geçerek, sultanlığını ilan etti. Ancak kendisine yardımcı olarak verilen Kadızade Kasım Bey, başına topladığı askerlerle, Ahmed Paşa'nın ordusunu yenip onu da öldürdü. Veziriazam Mısır'a giderek, küskünlük ve haksızlıkları giderdi.

Macar Kralı Layoş'un İspanya İmparatoru Şarlken'le akrabalık kurması, Osmanlılara tâbi olan Eflak ve Boğdan beyliklerinin, İran'la ittifak kurmaya kalkışması ve papanın yeni bir haçlı ordusu hazırlığında olması üzerine, Kanunî Sultan Süleyman Han, memleket içindeki meseleleri hâllettikten sonra Macaristan üzerine bir sefer tertip eylemeye niyetlendi. Bu arada Şarlken'le savaşıp esir düşen Fransa Kralı Birinci Fransuva'nın annesi ve kendisi, Osmanlı Padişahı'ndan yardım istedi. Zaten bahane arayan Padişah, bir taşla iki kuş vurmak niyetiyle, Macaristan üzerine sefer için hazırlıklara başlanması emrini verdi.

Fransa Kralı'na da şu mektubu yazıp gönderdi:

“... Ben ki Sultanlar Sultanı, Hakanlar rehberi, yeryüzü hükümdarlarının tacı, Akdeniz'in, Karadeniz'in, Rumeli'nin, Anadolu'nun, Karaman'ın, Zülkadriye'nin, Diyarbakır'ın, Azerbaycan'ın, Acem'in, Şam'ın, Mısır'ın, Mekke'nin, Medine'nin, bütün Arap diyarının (ki ulu atalarım kılıçlarının kuvveti ile fethetmişlerdi) ve fetheylediğim nice diyarın Sultan ve Padişahı, Bayezid Han oğlu Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım. Sen ki Fransa vilayetinin kralı Françesko'sun. Huzuruma, yarar âdemin Franjan ile mektup gönderip bazı ağız haberi de yollayarak, memleketinize düşman girmiş olduğunu ve hapsedildiğinizi bildiriyorsunuz. Kurtulmanız hususunda benden inayet ve medet ummaktasın. Her ne ki demişsen, benim huzuruma arz olundu. Şimdi padişahlara sinmek ve hapis olmak uygun değildir. Gönlünüzü hoş tutun, kalbiniz kırılmasın. Bizim ulu atalarımız, daima düşmanı defetmek ve memleketler feth için seferden uzak kalmamışlardır. Ben de onların bu yolunu tutup memleketler, yalçın kaleler fethederek, gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmış hâlde bulundum. Cenab-ı Hak hayırlar nasip eylesin. Durumu ve haberleri elçinizden öğrenirsiniz.”

Kanunî, gönderdiği bu mektupla üç gayeye hizmeti düşünüyordu. Birinci gaye; kendinden yardım isteyen kimseyi yardımsız bırakmamak, ona yardım etmek. İkinci gaye; Hıristiyan âleminde bir gedik açabilmek. O zamana kadar Hıristiyan âlemi, Müslüman Türk dünyasına bir bütün hâlinde saldırmışlardı. Fransızların Türklerle anlaşması, batıdaki Hıristiyan birliğini bozabilirdi. Üçüncü gaye de; Türklere düşmanca davranan Macarlara haddini bildirmekti.

932 (m. 1526) senesi baharında, Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman Han, her sefere çıkarken yaptığı gibi, İstanbul'da medfun olan büyüklerin kabirlerini ziyaret etti. Ebu Eyyub el-Ensarî hazretleri, Ebü'l-Vefa, Seyyid Ahmed Buharî, Fatih Sultan Mehmed Han, Bayezid-i Velî ve Yavuz Sultan Selim Han'ın kabirlerinde gözyaşı döküp dualar etti. Daha sonra da ordusunun başında; Edirne, Filibe, Sofya, Niş yolu ile Belgrat'a varmak için yola çıktı. Ordunun içinde; defalarca savaş görmüş gaziler, ölümü hiçe sayan serdengeçtiler, velîler, garipler, dervişler, yiğitler vardı. Binlerce kişilik ordu, baştanbaşa Rumeli'yi geçti. Hiç kimseye beş kuruşluk zarar vermeden, bir otu yerinden koparmadan, tam bir disiplin içinde hedefine ulaştı.

Türk kuvvetleri, Macaristan'da fırtına gibi esmeye başladılar. Macarlar, pek güvendikleri Şarlken'den bile yardım alamadılar. Neye uğradığını şaşıran Kral Layoş, Osmanlı kuvvetlerini Mohaç'ta karşılamaya karar verdi. Kanunî Sultan Süleyman Han, Drava Nehri üzerine yaptırdığı ikiyüz metre uzunluğundaki köprüyü, ordusunu geçirdikten sonra yaktırdı. Askerin karşısında düşman, gerisinde en dar yeri ikiyüz metre olan nehir bulunuyordu. Ağustos sonları idi. Türk ordusu Mohaç tepelerine vardı. Akşam konaklayıp dinlendiler. Gece sabaha kadar ibadet edip zafer için dua ettiler. Sabah vakti saf bağlayıp hep birlikte namaz kıldılar. Namazdan sonra birlikler yerlerini aldılar. Padişah, son olarak ordusunu savaş kıyafetleri ile teftiş etti. Düşman kuvvetlerine yaklaşınca Kanunî Sultan Süleyman Han el açıp Resulullah'ın sancağının gölgesinde Cenab-ı Hakk'a şöyle yalvardı:

“İlahî! Kuvvet ve kudret senin. Allah'ım! Tasarruf ve nusret senin. Ya Rabbî! Lütuf ve inayet senin; kerem, mürüvvet ve himayet senin. Bir bölük Ümmet-i Muhammed fukarasını yerindirme! Düşmanı sevindirme!” deyip gözlerinden yaşlar akıttı. Onun bu hâlini gören Osmanlı askeri de can-ü gönülden Allahü tealaya yalvarıp gözyaşları döktüler. Her biri atlarından inip ağlayarak Hak tealaya secde edip düşmana karşı zafer talep ettiler. Canlarını hak yoluna vermeye azmettiler. Kanları harekete getirip İslam askerini coşturan mehter davulları dövülmeye başladı. Yeniçeriler, azaplar, akıncılar, bütün Osmanlı ordusu, en yüksek kumandanından en küçük neferine kadar yerinde duramaz oldu. Heyecanla beklediler. Macarların hareketli bir çelik yığını gibi gelen askerleri dörtnala yaklaştı. Plan gereği gaziler yanlara çekiliyor, birbirlerine zincirlerle bağlı Macar askerlerini topların önüne doğru çekiyorlardı. Bunlar arasında, Padişah'ı öldürmeye yemin etmiş otuziki Macar şövalyesi de vardı. Şövalyelerden üç tanesi, Padişah'ın yanına kadar sokuldu. Padişah, üçü ile birden bizzat mücadele edip birini öldürdü. Diğerleri de başka gaziler tarafından öldürüldüler.

Bu arada Türk'ün savaş oyununa gelen Macar kuvvetleri, merkeze yaklaşınca kendilerini meşhur Osmanlı toplarının karşısında buldular. Hüsrev ve Balî Bey'in akıncıları da Macar ordusunu arkasından çevirdiler. Bir tarafta bataklık, bir tarafta top ateşi, öbür tarafta akıncı kuvvetleri vardı. Kral Layoş'un da içinde bulunduğu düşman kuvvetleri ne yapacaklarını şaşırdılar. Kurtuluşu bataklığa atlamakta buldular. Bataklık, Macar askerlerini ve Kral Layoş'u derinliklerine çekmiş, onlara mezar olmuştu. Kanunî Sultan Süleyman Han, iki saat gibi kısa bir zaman içerisinde, koca bir Macar ordusunu yok etmiş, şanlı bir zafer kazanmıştı. Tarihler, yirmibir Zilkade 932 (m. 29 Ağustos 1526) günü Mohaç zaferinin kazanıldığını yazacaklardı. Mohaç zaferinden sonra müstakil Macar krallığı yıkıldı. Budin, Segedin ve diğer yerler fethedilip buralarda Osmanlı sancağı dalgalandırıldı. Adalet temin edildi. Erdel voyvodası Zapolya Janos, Macar kralı olarak tayin edildi. Padişah, fetihlerden sonra İstanbul'a döndü.

Kanunî Sultan Süleyman Han, ömrü boyunca; Belgrat, Rodos ve Mohaç'tan başka; Viyana, Alman, Irakeyn, Korfo, Boğdan, Budin, Estergon, Tebriz, Nahcivan ve son olarak da Zigetvar seferlerine iştirak etti. Kırkaltı yıllık hükümdarlığında, onüç büyük sefer yapmış oldu. Bunlardan; Irakeyn, Tebriz ve Nahcivan seferleri, Hıristiyan Avrupa kavimleriyle iş birliği yaparak Osmanlı Devleti'ni arkadan vuran, Eshab-ı Kiram düşmanı İran Safevî Devleti'ne karşı yapıldı. Bu seferler sonunda birçok şehir fethedilip pek çok kimsenin huzur ve saadete kavuşması sağlandı. Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında birçok kıymetli kumandanlar yetişip denizde ve karada zaferler kazandılar. Preveze ve Cerbe zaferleri, Osmanlının en meşhur deniz zaferleri arasında yer aldı. Doğuda ve batıda, kuzeyde ve güneyde akınlar yapılıp zaferler kazanıldı. İspanya'dan Hindistan'a kadar, Müslümanların yardımlarına koşuldu.

954 (m. 1545) senesinde Avusturya ve Alman kralları, Şarlken ve Ferdinand'la yapılan İstanbul antlaşması dört sene devam etmiş, bilahare onbir senelik bir savaş hâlinden sonra 969 (m. 1562) senesinde yeni bir Osmanlı-Avusturya sulh antlaşması yapılmıştı. Fakat bu arada Hıristiyan dünyası boş durmuyor, doğuda İranlılarla uğraşan Osmanlı ordusuna rahat vermiyorlardı. İran Safevî Devleti, Papa ve Hıristiyan devletlerle irtibat kuruyor, onlarla Osmanlıya karşı antlaşmalar yapıyordu. Bu antlaşmalar gereğince de Hıristiyan devletler, Osmanlı Devleti'nin batısında bazı hadiseler çıkarıyorlar, Avusturya ve Macaristan da bu kışkırtmalara katılıyorlardı. 969 (m. 1562)'de yapılan antlaşmaya muhalif olarak, Avusturyalılar, Osmanlı topraklarına tecavüzde bulunup bazı kaleleri ele geçirmişlerdi. 969 (m. 1562) Osmanlı-Avusturya antlaşmasında kabul ettikleri vergiyi ödemedikleri gibi, yeni kral ikinci Maksimilyan'ın olumsuz tutumu ve Zigetvar Kalesi'ndeki düşman kuvvetlerin ahâliyi taciz etmeleri üzerine, Kanunî Sultan Süleyman Han, 973 (m. 1566)'da İstanbul'dan hareket etti.

Sultan Süleyman Han, bu onüçüncü seferine çıktığında yetmişüç yaşındaydı. Bir takım hastalıklarla durumu iyi olmayan, ayaklarında nikris hastalığı bulunan Padişah, zulmün önüne geçmek, ahâlinin huzur ve güvenini sağlamak için hasta hâliyle, Osmanlı tarihinin en muhteşem askerî harekatı kabul edilen bu sefere çıktı. Bazen araba, bazı yerde tahtırevan ile giden Padişah, yerleşim merkezlerine girileceği zaman, hasta olduğunun bilinip devlet idaresinde zaaf olmaması için ata binerek ilerliyordu. Sultan Süleyman Han, seferden sağ dönemeyeceğine inanıyordu. Nitekim İstanbul'dan çıkmadan önce payitahtta medfun olan büyüklerin kabirlerini ziyaret ettikten sonra Edirnekapı'da şehirden ayrılacağı sırada, bir mübarek kimse yolunu kesmişti. O mübarek kimse, duasını yaptıktan sonra padişahın bir daha dönmeyeceğini ima ederek; “Padişahım biz senden razı idik, Hak teala da senden razı ola!” demiş ve Padişah da bu seferde vefat edeceğini anlamıştı. Hastalıktan o kadar sıkıntı çekmesine rağmen, cihat sevabından mahrum kalarak yatakta ölmemek ve yetmişüç yaşına varan ömrünün son günlerini Allahü teala yolunda hizmet ile geçirmek için bu onüçüncü ve son seferine çıkmıştı.

Kanunî Sultan Süleyman Han, Zigetvar Seferi'ne çıkarken kendi el yazısıyla yazdığı vasiyetnamesinde, oğlu Şehzade Selim'e (İkinci Selim'e) şöyle vasiyette bulundu:

“Benim candan sevgili, iki gözümün nuru Selim Han'ım! Bu iki bazubendi ve bir çeheri al sandığı, iki cihan Fahri Muhammed Mustafa'nın ruhuna vakfeylemişimdir. Sana vasiyet ederim; bunları satıp Cidde şehrine su getiresin. Cümle oda hizmetlileri şahittir. Sen benim yazımı bilirsin. Görelim arzumuzu nice yerine getirirsin. Dünya kimseye payidar değildir. Ümittir ki bahasıyla satasız. Hak teala bu seferi mübarek edip gönül hoşluğuyla gelmek müyesser ide. Habib-i ekrem hürmetine Aleyhisselam.”

Padişah, bu sefere çıkarken, orduya gazidervişlerin katılmasına dikkat gösterdi. Zamanın evliyasının büyüklerinden Nureddinzade Muslihuddin Efendi'nin de orduda bulunması, askere ayrı bir huzur veriyordu. Zigetvar'a doğru yaklaştıkça, garipler, dervişler, mübarek ordunun bu mübarek seferine katılmanın verdiği sevinçle, coşku içinde ya şehit veya gazilik için dua ediyorlardı. Onbinlerce kişiden meydana gelen Osmanlı ordusu, geçtiği yerleri imar ederek, her bölgede, her beldede bir eser, bir iyilik bırakarak, gariplerin gönlünü alarak yoluna devam ediyordu. Her şehirde, her köyde, her beldede insanlar, çoluk çocuk, kadın-erkek, Müslüman-kâfir herkes, bu muhteşem orduyu, beldeler fethedip arkasında eserler bırakan, insanları huzura gark eden bu mübarek insanları seyretmek, Kanunî Sultan Süleyman Han'ı can gözü ile bir defa daha görebilmek için yol kenarlarına doluşuyorlardı. Suçu olmayan hiç kimse bu muhteşem ordudan korkmuyor, onun varlığından huzur duyuyordu.

973 sonundan (1566 başından) beri muhasara altında olan Zigetvar Kalesi'ni, Zerniski Mikloş müdafaa etmekte idi. Günlerce süren kuşatmada, birçok kere umumî hücumlar yapıldı. Zigetvar kuşatmasından iyice bunalan Kont Zerniski, Eylül başındaki huruç harekatında öldürülünce 21 Safer'de (7 Eylülde) kale fethedildi. Kanunî, 20-21 Safer (6-7 Eylül) gecesi vefat ettiyse de askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için ordudan gizli tutuldu. Bu seferde, Zigetvar dahil; Güle, Lügos ve diğer bazı kaleler de fethedildi.

Zamanın en büyük ve en adil padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman Han, Budin Seferi'nden dönüyordu. Edirne yakınlarında bağ ve bahçeler arasında yollarına devam ediyorlardı. Öncüler, Yeniçeriler, peşinden de cihan sultanı Kanunî geliyordu. Çoluk çocuk, herkes yollara dökülmüş, muhteşem ordusunun başında cihattan gelen şanlı Süleyman'ı görüp selamlamaya çıkıyordu. Padişah, doru atının üzerinde vakur ve sevimli bir şekilde ilerliyordu. Bu sırada bir köylü, elindeki küreği fırlattı. Padişah'ın atı ürktü. Çünkü kürek, atın ayaklarına çarpmıştı. Muhafızlar adamcağızı hemen yakaladılar. Padişah bırakmalarını emretti. Köylüyü huzuruna getirdiler. Padişah müşfik bir sesle; “Derdin nedir, ey Müslüman?” diye sordu. Adamcağız rahatlayıp; “Sultanım, biz fakir köylüleriz. Birkaç dönüm arazimiz vardır. Yazın eker, kışın yeriz. Dünden beri geçen askercikleriniz, ekinlerimizden bir kısmını ezdiler. Ya bunları öder, küreğimizin hakkını teslim edersiniz veya sizi şikayet ederiz.” dedi. Yeryüzünün tek sultanı Kanunî Sultan Süleyman Han, hayretle; “Peki!.. Bizi kime şikayet edeceksin?” diye sordu. Köylü; “Size, Kanunî demezler mi Padişahım? Kanuna şikayet ederiz, kanuna!” dedi. Köylünün sözlerinden çok memnun olan Kanunî, birçok ikramlarda bulundu. Böyle kendisini doğru yola çekecek tebeası bulunduğu için Allahü tealaya hamdetti.

Yine bir defasında kadının biri, Padişah'a, geceleyin evinin soyulduğundan şikayetçi oldu. Kanunî Sultan Süleyman Han, hırsızın evin içine kadar girip hiçbir şey bırakmadan alıp gitmesine hayret edip; “Ne için o kadar derin uyudunuz, mukayyet olmadınız?” diye sormaktan kendisini alamadı. Kadın hiç tereddüt etmeden; “Biz seni uyanık bilirdik de onun için rahat uyuduk padişahım!” diye karşılık verdi. Padişah da kendisinin suçlu olduğunu kabul edip zararı tazmin etti.

Vefatı ordudan saklanan Kanunî Sultan Süleyman Han'ın cenazesi, otağında gizlice yıkanıp Şehzade Selim'in gelmesi için Manisa'ya haber gönderildi. Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa, askeri çok güzel idare edip Padişah'ın vefatını hiç hissettirmeden Belgrat'a kadar geldi. Orada Şehzade Selim yetişti. İstanbul'da tahta çıkmış, Belgrat'a, orduyu ve cenazeyi karşılamaya gelmişti. Orada askere padişahın vefatı bildirildi. Herkes ne yapacağını şaşırdı. Kırkaltı sene başlarında bulunup zaferden zafere koşturan, hiçbir seferinde yenilmek bilmeyen bu yüce padişahın öldüğüne inanamıyorlardı. Fakat hakikat ortadaydı. Allahü tealanın habibi Resulullah da ömrünü tamamlayıp vefat etmişti. Doğan her canlı ölüme mahkumdu.

Kabullenmekten başka çare yoktu. Yeni Padişah, askerlerle birlikte cenaze namazını kıldıktan sonra memleketin nazik durumunu dikkate alarak, kendisi askerin başında kaldı. Cenazeyi İstanbul'a gönderdi. Cenaze, İstanbul'da Süleymaniye Camii'nin musalla taşına konuldu. Burada cenaze namazı, beşyüz mübelliğin (İmamın sözünü tekrar ederek, duyulmayan yerlere ulaştıran, cemaatten bir kimsenin) “Er kişi niyetine.” sözleri ve tekbir sesleri arasında kılındı. Baş tarafı Süleymaniye'de bulunan cemaatin, sonu Fatih'te bitiyordu. Kılınan cenaze namazından sonra kendi yaptırdığı Süleymaniye Camii bahçesindeki türbesine gelindi.

Cenaze kabre konuldu. Bu sırada bir çekmece getirilip kabre konulmak istendi. Şeyhülislam Ebüssü'ud Efendi müdahale etti. Çekmecenin niçin konulduğunu, dinimizde kıymetli bir şeyin cenazeyle gömülmesinin mümkün olmadığını söyledi. Sultan Süleyman Han'ın vefatından bir gün önce vasiyet edip bu çekmecenin kendisi ile gömülmesini istediğini bildirdiler. Ebüssü'ud Efendi, mutlaka içindekilerin görülmesi gerektiğini, kıymetli bir şey varsa gömülemeyeceğini söyledi. Çekmece Ebüssü'ud Efendi'ye verilirken, elden kayıp düştü. Yere bir sürü kâğıt dökülüverdi. Kâğıtların her birinde bir fetva ve altında şeyhülislamın imzası vardı. Ebüssü'ud Efendi, yazıların altında kendi imzasını görünce; “Sen kendini kurtardın ama biz ne yapacağız?” diyerek ağlamaya başladı. Kanunî Sultan Süleyman Han, yapacağı her işi şeyhülislama sormuş, ondan aldığı fetva mucibince hareket etmişti. Delil olarak da aldığı fetvaların yanında gömülmesini vasiyet etmişti.

Kanunî Sultan Süleyman zamanında yapılan birçok fetihler neticesinde, devletin hudutları genişledi. Yavuz'un vefatında 6.557.000 km2 olan Osmanlı toprakları, Kanunî'nin vefatında 14.893.000 km2'yi buldu. Batıda Almanya içlerine kadar akınlar yapıldı. Doğuda Hazar Denizi'ne ulaşılarak Türkiye Orta Asya birleşmesi siyaseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dahil, Hint Okyanusu'ndan Umman Denizi, Basra Körfezi, Kızıldeniz'e ve Kuzey Afrika'dan Atlas Okyanusu'na ulaşıldı. Akdeniz Türk gölü hâline geldi. Atlas Okyanusu'nda, her biri deniz kurdu olan, Osmanlı leventleri ve reisleri dolaşmaktaydı. Afrika sahilleri ile Batı Akdeniz'de; Oruç, Hayreddin ve Hızır reisler, Akdeniz'de; Turgut Reis, Piyale Paşa, Sinan Paşa, Salih Reis, Hint Okyanusu'nda; Hadım Süleyman Paşa, Selman Reis, Süveyş'te; Seydî Ali Reis, Murad Reis Osmanlı Sancağını dalgalandırıp fetihler yaptılar. Kaptanı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Preveze'de, Turgut Reis Cerbe'de Haçlı donanmalarını bozguna uğratarak, Türk-İslam tarihinin en muhteşem zaferlerini kazandılar.

“Türk Asrı” denilen onuncu (Miladî onaltıncı) yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin sultanı Süleyman Han'ın, dünyanın bütün kralları ve beylerine karşı yüksek otoritesi vardı. Roma-Cermen İmparatorluğu, Portekiz, İspanya, Fransa, Milano, Napoli, Papalık, Venedik, Ceneviz, Macaristan, Avusturya, Lehistan, Rus Knezleri, Safevî, Gürganiyye, Özbek; devlet, krallık, dükalık ve sultanlığı ile münasebetlerde bulunuldu. Kırım Hanlığı, Mekke-i Mükerreme Emirliği, Eflak, Boğdan Erdel voyvodalıkları, Ragusa cumhuriyetleri, Osmanlı Devleti'ne tâbi ve imtiyazlı hükûmetlerdi. Roma-Cermen İmparatoru Şarlken'in ülkesinde esaret hayatında yaşayan Fransa Kralı Birinci Fransuva kurtarılarak, dünya ticaret ve hâkimiyet siyaseti gereğince imtiyaz verildi. Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan ve Safevî devletleri ile sulh antlaşmaları imzalandı. Gürganiyye ve Özbek devletleri ile dostluk tesis edildi. Dünyanın her tarafındaki Müslümanlarla irtibat kurulup dertlerine derman olunarak, yardımlarına koşuldu. İspanya'daki Endülüs Müslümanları, Hıristiyanların zulmünden kurtarılıp Kuzey Afrika'ya ve Osmanlı topraklarına göçleri sağlandı.

Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip şöhretli olan “Kanunî” ünvanı, önceki Osmanlı Kanunnameleri'ni ve devri icabı, lüzumlu hükümleri, “Kanunname-i Âl-i Osman” adı altında, İslam Hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. **“Kanunname-i Âl-i Osman”**ın hazırlanmasında, Sultan Süleyman Han'a, devrin büyük âlimlerinden olan Ahmed ibni Kemal Paşa ve Ebüssü'ud efendiler yardımcı oldular. Kanunname; hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında; ceza, vergi ve ahali ile askerlerin kanunlarını ihtiva ediyordu. Yüzyıllarca tatbik edilen Kanunname'de; tımar ve zeamet sahipleriyle ahâlinin hukukî ve malî durumları tespit edilerek, toprakları; öşrî, haracî ve mirî olarak birbirinden ayrılmış hükümlerin tatbik şekilleri açıklanmıştır. Kanunname'de bildirilen hükümlerin tamamı İslam hukukundan (Hanefî mezhebine göre) alınarak tanzim edilmiş, fethedilen ülkelerde, “Örfî hukuk” denilen, önceki idareden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de İslam hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunname'de yer almıştır. Devleti idare etme, hilafet müessesesinin gerekleri ve sosyal adalet hususlarındaki hükümler, bizzat Kanunî tarafından titizlikle tatbik edildi. Sultan Süleyman Han; Atlas Okyanusu'ndan Umman Denizi'ne ve Macaristan, Kırım ve Kazan'dan Habeşistan'a kadar geniş yerleri, Allahü tealanın kelamı Kur'an-ı Kerim'in emirleriyle adaletle idare etmeye muvaffak oldu. Kanunname'yi hazırlarken ve tatbik ederken, İslam âlimlerine danışmadan bir iş ve bir kanun yapmadı. Kanunî Sultan Süleyman Han'ın kırkaltı senelik hükümdarlığı zamanında hazırlanan kanunlar, çok güzel tatbik edilip devletin tebeasına ve diğer insanlara huzur ve saadet kaynağı oldu.

Kanunî Sultan Süleyman Han'ın kanunlarında, yanılıp da hakkı çiğneyenlere ne ceza verileceği açıkça belirtilmiş, tek tek suçlar ve cezaları izah edilmişti. Mesela; “Bir kimsenin atı, katırı veya öküzü ekine girerse beş çomak (değnek) vurup beş akçe cerime alına.” Ancak bu şekildeki hafif cezalar, sulh zamanı için geçerliydi. Harp anında cezalar birkaç kat katlanır, hatta durumun nezaketine göre idam cezası bile mümkün olurdu. Askerin ihtimamı ve verilen cezaların müessiriyetiyle temin edilen disiplin ve ortaya çıkan adalet sayesinde birçok kaleler, sulh yoluyla teslim alınırdı. Osmanlı askerine ve adaletine hayran olan Avrupalı aileler; “Keşke bizim şehrimizi de fethedip bizi de idareleriyle şereflendirselerdi!” temennileriyle iç çekerler, birçokları da sınırı geçip Osmanlı'nın adaletine sığınırlardı.

Kanunî Sultan Süleyman Han, çevresindeki mümtaz ilim sahibi ulemaya danışarak hazırlattığı kanun ve nizamlarda, memuriyete tayin ve azlin esaslarını da tespit etmiş, haksızlıklara mâni olarak, rastgele tayin ve azlin önüne geçmiştir. Kendisi da koyduğu kanun ve nizama tam bir riayet göstererek, tatbikata koymuştur. Bu sebeple de herkes azledildikten sonra bir daha tayin edilmeme korkusuna düşmüş, vazifelerini bilfiil icrada daha temkinli ve dikkatli hâle gelmişlerdir. Çünkü kanunlara uymayan bir hâlinden dolayı azledilen bir memur, bir daha tayin edilemez, makam ve mansıb yüzü göremezdi. Hiç kimseye imtiyaz hakkı verilmeyen Osmanlı'da, herkes kazancını bileğinin hakkıyla kazanırdı. Mevki ve makam babadan oğula miras kalmaz, akıllı baba vezir, akılsız oğul çöpçü olabilirdi. Köle, gösterdiği muvaffakiyet ve sadakat mesabesinde veziriazamlığa kadar yükselirdi. Asalet meselesi, yalnız Osmanlı hanedanı için mevzubahisti. Ancak Osmanlı hanedanının her şehzadesi, tam bir dikkatle, liyakatli ellerde yetiştirilir, Devlet-i Âliyye'nin başına geçmeye layık hâle getirilirdi. İşin üstesinden gelemeyecek olanlar, tahta geçmesine fırsat verilmeden bertaraf edilirler, daha layık olanlar işi ele alırdı. Hiçbir şehzade, hiçbir padişah, sarayında yan gelip yatamazdı. Her gün, sabahtan akşama kadar belirli bir programa göre belirli işleri yapmaya mecbur tutulurdu. Saray, yeni giren bir çıraktan padişaha kadar, herkes için bir mektep vazifesi görürdü. Yüksek seviyede eğitim veren Enderun mektebi de sarayda idi.

Herhangi bir memuriyete tayinde; zenginlik, fakirlik, dostluk, ahbaplık gözetilmez, liyakat ön plana alınırdı. Zamanın Avusturya sefiri Busbek'in dediği gibi; “Herkes kendi mevki ve ikbalinin banisidir. Türkler, meziyetin insanlarda irsiyet yoluyla intikal ettiğine veya miras kaldığına inanmazlar. Namussuz, tembel ve atıl olanlar, hiçbir zaman yükselemezler, itibar göremezler, hor ve hakir olup kenarda kalırlar.” Kanunî'nin veziriazamlarından Lütfî Paşa, Asafname adlı eserinde, vezirlerin ve paşaların kapılarının halka günde beş vakit açık olduğunu, her birinin evinde halkın rahatça yemek yiyip beş vakit namaz kıldığını anlatmakta ve bunun devamını istemektedir. Vezirin evinin içine kadar, her şey halka açıktır ve vezir halkın karnını doyurmakta, ev sahipliği yapmaktadır. Osmanlıda vazifeye ehil olanlar tayin edilmekte, tayin edilenin işine kimse müdahale edememektedir. Mesela, işi devletin dinî cephesini kontrol altında tutmak olan şeyhülislam, dine uymayan herhangi bir harekete, pervasızca müdahale edebilmekte ve karşısındaki padişah da olsa vazifesini hakkıyla icra etmekteydi. Tam bir adalet, disiplin, hakkaniyet ve Allahü tealanın rızası için konup icra edilen kanun ve nizamlar, sadece Osmanlı vatandaşlarını huzura gark etmekle kalmamış, onlardaki huzur ve refahı gören İngiliz kralının akıllı bir davranışıyla, İngiltere'de bugünkü demokratik sistemin temeli atılmıştır. Zamanın İngiltere kralı olan Sekizinci Henry, anında ve adil karar verebilen Osmanlı adliyesini, gönderdiği bir tetkik heyetine inceletmiş ve kendi memleketinde tatbik etme yoluna gitmiştir.

Halkını her yönüyle huzur ve sükuna kavuşturmak isteyen Kanunî Sultan Süleyman Han, vergi ve malî işleri de yeniden düzenledi. Vergilendirme ve vergi tahsilinde halka zulmedilmemesine çok dikkat ederdi. Hatta bir defasında Hadım Süleyman Paşa yerine Mısır beylerbeyliğine tayin edilen Hüsrev Paşa, Mısır'dan hazineye dörtyüzbin altın fazla para göndermişti. Padişah, halka zulmedip haksızlıkla elde edilmiş olabilir düşüncesiyle, teftiş heyeti göndererek durumu yerinde kontrol ettirdi. Paranın, yapılan yeni yeni kanallar sayesinde; üretimin artmasıyla ortaya çıkan fazlalıktan alınan gelir olduğu tespit edildi. Ancak Kanunî, yine de işe tam kanaat edemeyip Hüsrev Paşa'yı vazifeden alarak, Hadım Süleyman Paşa'yı yeniden Mısır'a gönderdi ve fazla olan dörtyüzbin altınla da yeni su kanalları açılıp halkın istifadesine sunulmasını emretti. Bu kadar büyük işleri başaran dahi Padişah, büyük cihangir; şahsiyetiyle icraatı ile tam bir örnekti.

KILICINI KESKİN EYLE

Kanunî Sultan Süleyman'ın gençlik çağında, 932 (m. 1526) senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Muharebesi'nde, Macar ordusunu arkadan çevirerek onu tamamen mahveden Semendire Sancakbeyi Gazi Balî Bey, Mohaç Harbi'nden yıllar sonra sancakbeyliği alameti olarak kendinde mevcut olan iki tuğ'un üçe çıkarılmasını rica ederek, padişahtan bir tuğ daha istemişti. Terfi ve terakkinin muayyen yaş, kıdem ve hizmet mukabilinde olduğunu bilen Kanunî, Gazi Balî Bey'e şu mektubu yazdı:

“Yarigarım ve muhterem lalam Gazi Balî Bey! Berhudar olasın, yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ dahi arzu eylemişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana Muhammed Mustafa'nın fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi Cennet ve bir kefesi Cehennem'dir. Bir an adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibadetten efdaldir. Ahireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerde bir kimseye zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Ahirette bize hitap olunursa senin yakana yapışırım. “Ol vilayetleri kılıcımla fetheyledim.” demeyesin. Memleket, Allahü teala hazretlerinindir. Dikkat edip nefsine gurur getirmeyesin. Feth olunan kalelerin mal ve erzakını hep Beytülmal için almışsın. Buna rıza-yı hümayunum yoktur. Beşte birini alıp geri kalanını İslam askerlerine dağıtasın. İslam askerinin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. İslam askerine hiçbir vechile zorluk çektirmeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazinen tükenirse buraya bildiresin ki sana bir iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki bizim halkımızı rahat görüp küffar halkı imrensinler, meyil ve muhabbetleri bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da sakın evvelki hâline itimat etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zahitlik ve iyilik yüzü gösterip eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrut olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hâli son hâline uygunsa, hizmetinde kullanasın. İmdi, ey Gazi Balî Bey! Sana dahi nasihatim odur ki; atın yürüğünü, kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allahü teala hazretleri, yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni Küffar-ı haksar üzerine mensur ve muzaffer eyleye...”

Zigetvar'da onüçüncü seferi esnasında, 20-21 Safer 974 (6-7 Eylül gecesi 1566) tarihinde vefat eden Kanunî Sultan Süleyman Han, iyi bir kumandan, teşkilatçı bir devlet adamı olup âlim ve edipti. Vakur, azim ve irade sahibiydi. Akıllı hareket ettiğinden hep muvaffak oldu. Adam seçmesini ve yetiştirmesini gayet iyi bildiğinden, devlet kadrosunda kıymetli şahsiyetleri vazifelendirdi. Hoşgörü sahibi olmasına rağmen, din ve devlet aleyhine olan hareketleri hiç affetmezdi. İleri görüşlü olup anlayışı kuvvetliydi. Milletin ve askerin psikolojisini iyi bildiğinden, çok sevilirdi. Hayatı seferden sefere koşmakta ve muharebe meydanlarında geçen Kanunî Sultan Süleyman Han'ın devrinde Osmanlı Devleti çok zenginleşti.

Kırkaltı yıl süren saltanatı müddetince İslamiyeti yaymaktan başka bir şey düşünmedi. Bu düşüncesini, Gazi Balî Bey'e yazdığı mektup çok güzel ifade etmektedir.

Sultan Süleyman Han, takip ettiği âlemşümul siyasetle, Almanya içinde Hıristiyanlıkta yeni bir mezhep kuran Martin Luther ve taraftarı protestanları desteklemiştir. Avrupa'nın en mahrem yerlerine kadar ulaşan teşkilatlı istihbarat ağı sayesinde, her türlü hadiseden haberdar olan Kanunî Sultan Süleyman Han, Almanya ile İspanya'yı birbirinden ayıracak olan Martin Luther'i daha ilk ortaya çıkışında keşfetti. Martin Luther'in günlük yediği yemeğe kadar, her türlü hâl ve hareketlerinden haberdar oldu. Martin Luther'i kullanarak da Avrupa'yı parçaladı. Yıllarca sürecek olan Avrupa iç çekişmelerini hazırlayarak, Osmanlı Devleti'nin karşısında güçlü bir birliğin meydana gelmesine mâni oldu.

Kanunî Sultan Süleyman Han, âlimlere ve Allah dostlarına çok hürmet eder, her birine hâllerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Sümbül Efendi ve talebesi Merkez Efendi'ye, Ubeydullahı Ahrar hazretlerinin halifelerinden Baba Haydar'a ve İstanbul'daki diğer evliyaya çok hürmet gösterirdi. Ömrünün sonuna doğru, Nureddinzade Muslihuddin Efendi'yi yanından hiç ayırmaz olmuştu. Âlimlere danışmadan hiçbir iş yapmaz, Allah dostlarının nazarlarını üzerinden eksik etmezdi. Âlimler için medreseler, evliya için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri camilerle mamur ederdi.

İstanbul'da su sıkıntısı baş gösterip bir at tulumu su onbeş akçeye çıkmıştı. Zamanın sultanı Kanunî, şehre getirilmeye münasip bir su bulunmasını Hassa mimarı Mimar Sinan'a havale etti. O da araştırıp soruşturdu. Gerekli inceleme ve tetkikten sonra Kağıthane civarında böyle bir suyun bulunduğunu, şehre getirmenin mümkün olduğunu Padişah'a arz etti. Padişah bu haberden çok memnun olup; “Bu suların şehre getirilmesi nasıl mümkün olur?” diye sordu. Mimar Sinan; “İki yol vardır sultanım! Birincisi, halkınızın haddi hesabı yoktur. Siz ferman edince cümlesi hizmete can verirler. İkinci yol ise; herkese ücret karşılığı iş verilmesidir. Masrafının hazineden karşılanıp işin mükemmelce yapılmasıdır.” dedi. Padişah Kanunî Sultan Süleyman Han, başını salladı ve; “Birinci söylediğiniz yolun bize faydası olmaz. El hayrı olur. Kendi malımızdan sarf edelim ki; ihtiyar, zayıf kimseler, dul kadınlar ve yetim çocuklardan dua alalım, inşaallah..” deyip meselenin hâllini emretti. Kâğıthane'den getirilen güzel sular, asırlarca bağrı yanıkların ciğerlerini serinletti. O yüce Padişah'a bol bol dualar edilmesine vesile oldu.

İstanbul'da yapılan en muhteşem eser, şüphesiz Kanunî Sultan Süleyman Han tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Süleymaniye külliyesidir. Halk arasında yaygın olan şu söz, gerçeğin tam ifadesidir. “Süleymaniye'nin sahibi Süleyman, Mimarı Sinan, hamuru imandır.” Fatih Sultan Mehmed Han'ın kurduğu Sahn-ı seman medreselerinin ilmî bütünlüğünü tamamlamak; Sahn-ı Süleyman ve külliyesine nasip olmuştur. İstanbul'un yedi tepesinden birinin üstünde kurulan Süleymaniye külliyesi; cami-i şerif, tıp fakültesi, dört medrese, mülazimler medresesi, hadis-i şerif medresesi (Darülhadis), hastahane (Bimarhane), imaret, tabhane, darülkurra (Kur'an-ı Kerim kıraatinin öğretildiği medrese) ve türbelerden meydana gelmektedir.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın yaptırdığı Sahn-ı seman medreselerine girebilmek için ilk önce orta öğretim seviyesindeki tetimme medreselerinden birinden mezun olmak ve bir sene de hazırlık okumak mecburi idi. Sahn-ı Süleymaniye'ye kabul edilebilmek için de musıla-i sahn adı verilen ara fakülteyi bitirmek icap ediyordu. Bu ara fakülteyi bitirenler, Süleymaniye medreselerinden birine kabul edilirlerdi.

Zamanla yetişen çok sayıdaki ilim ehline iş bulmak imkânı azaldı. Tayin işlerinde bazı aksaklıklar görülmeye başlandı. Zamanın şeyhülislamı Ebüssü'ud Efendi'nin teklifi ile “Mülazemet usulü” getirildi. Kanunî'nin en gözde icraatlarından biri olan bu usule göre; medrese mezunları, mezuniyet zamanı ve aldıkları yüksek notlara göre bir sıraya tâbi tutuldular. Bu arada mezuniyet sonrasında ilimden uzak kalmamaları için de ileri gelen âlimlerin yanında bir nevi staj gördüler. Sırası gelen, uygun görülen hizmetlerde vazifelendirildi. Böylece ileride ortaya çıkabilecek, hatır-gönül ve iltimas şaibelerinin önüne geçildi.

Her Osmanlı padişahı gibi, Kanunî Sultan Süleyman Han da kul hakkına çok riayet eder, ahirette kendinden hesap sorulmasından çok korkardı. Çeşitli hizmet birimlerinden meydana gelen Süleymaniye külliyesi tamamlanınca mimarından işçisine kadar, orada çalışanlardan helallik almak istedi. Süleymaniye külliyesine hizmeti geçen herkesin toplanmasını emretti. Verilen gün ve saatte herkes geldi. Yüzleri nurlu, elleri nasırlı insanlar, endişeyle toplandılar. Acaba bir hata mı işledik, bilmeden bir kusurumuz mu oldu, diye düşündüler. İnsanların hakkı geçmemesi için onları bekletmekten de hoşlanmayan Sultan Süleyman Han, saatinde geldi. Kendisi için hazırlanan yere geçti. Binlerce kişiden çıt çıkmıyordu. Sultanlar sultanı, en tatlı sesiyle, önce Allahü tealaya hamdetti. Sonra Peygamberler Sultanına salavat getirdi. Onun güzel ve güzide eshabını hayırla andı. Sonra da ecdadına ve bütün din kardeşlerine Fatihalar gönderip dualarda bulundu ve; “Ey din kardeşlerim!.. Can kardeşlerim! Görüyoruz ki bu cami-i şerif tamamlanmıştır. Ona emeği geçenlerin cümlesinden, Kâdir Mevlam razı olsun! Ancak hemen şunu söylemek istiyorum ki çalışıp da hakkını alamamış veya az almış kim varsa gelip bizden istesin...” dedi. Kalabalıktan çıt çıkmadı. Yüce Padişah, sözüne devam edip; “Olabilir ki hakkını alamayan kimse burda değildir. Burda olanlara ahdim olsun ki gelmeyenlere söyleyeler. Onlar da gelip haklarını bizden alalar.” dedi.

Tabiî hiç kimse çıkıp benim şu hakkım var demedi. Çünkü hiç kimsenin hakkı kalmamıştı. Vesikaların tetkikinden anlaşıldığına göre; inşaatın en kesif olduğu zamanlarda bile, çalıştırılan at, merkep ve katırların çayıra salınma saatlerine bile bilhassa dikkat edilmiş, hiçbir mahlukatın hakkına tecavüz edilmemesine gayret gösterilmiştir. Tamamlanmış olan Süleymaniye Camii'nin açılış günü gelince Padişah, çevresindekilere dönüp istişare etti. “Caminin kapısını önce açmaya, kim layık ola?” dedi. Hak ve hukuku gözetmekte kendisine yardımcı olan yakınları; “Mimar Ağa, aziz bir pirdir. Cümleden layık, ol emektarınızdır.” dediler. Bunun üzerine Padişah, Mimar Sinan'a dönerek; “Bina eylediğin şu mübarek camiyi; sıdk-u safa ve dua ile senin açman evladır.” buyurdu. 964 (m. 1557) senesinde açılan o camide, nice mübarek kimseler, yıllarca, gözyaşı döküp Allahü tealaya ibadetle meşgul oldular.

Avrupa Hıristiyanlarının, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip Osmanlı topraklarına saldırmaya teşebbüs etmeleri üzerine, sultanlar sultanı Kanunî Sultan Süleyman Han, ordusunu toplayıp sefere çıktı. Tarihlere şan veren ordu ağır ağır ilerliyor, hedefine bir an önce ulaşmak için gayret sarf ediyordu. Havalar da iyice ısınmıştı. Hıristiyanların oturduğu bir beldeden geçerken, yolun dar olması sebebiyle bazı askerler üzüm bağlarının içinden yürüdüler. Üzümler olgunlaşmış, susuzluktan dudağı çatlamış olan askerlere; “Al beni, ye beni.” dercesine bakıyordu. Askerlerden biri dayanamayıp sahibinin haberi olmadan bir salkım üzüm kopardı. Yerine de bir keseye koyduğu parayı bağladı. Üzümü de yedi. Çok geçmeden mola verildi. Ordunun arkasından, kan ter içinde Hıristiyan bir köylünün geldiği görüldü. Köylüyü komutana götürdüler. Çok heyecanlı olan köylü, komutanın eline mi, ayağına mı kapanacağını bilemedi. Bir asker, kendi bağından kopardığı üzümün yerine para bırakmıştı. Bağında başka bir zarar yoktu. Böyle bir askere ve komutanına, elbette teşekkür edilmeliydi. Ama komutan bu habere hiç sevinemedi. Bir askerinin, başkasının malını izinsiz almasını bir türlü kabul edemiyordu, tellallar çağırtılıp o asker bulundu. Bu arada, Padişah da hadiseyi öğrenmişti. Hemen o askerin ordudan atılmasını emretti ve; “Kursağında haram lokma bulunan bir askerin bulunduğu ordu ile zafer ve nusret müyesser olmaz.” buyurdu. Hıristiyan köylü, üzümü alan askeri taltif ettirmek için geldiğini, halbuki işin tersine döndüğünü arz edince komutan; “Eğer o asker parayı bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zalimler ordusu olurdu, işte o zaman o askerin kellesi giderdi. Parayı asmaya bağlamakla kellesini kurtardı. Ama sahibinden izinsiz mal almakla da seferden men cezasına çarptırıldı.” dedi ve o kahraman ordu yoluna devam etti.

Belgrat yakınlarında bir yerde konaklama emri verildi. Askerler, çevredeki su ve çeşmelerden istifade edip abdestlerini tazelemeye, susuzluklarını gidermeye çalışıyorlardı. Çeşmelerden birinin yakınlarında bir manastır vardı. Manastırın rahibi, Osmanlı askerinin durumunu öğrenip haçlı askerlerini haberdar etmek için manastırdaki rahibelerden birkaçını süsleyip ellerine verdiği testilerle çeşmeye gönderdi. Rahibelerin geldiğini gören Osmanlı askerleri, hemen çeşmenin başından ayrılıp rahibelere sırtlarını döndüler. Rahibeler testilerini doldurup gidinceye kadar kimse dönüp kızlara bakmadı. Rahibeler gelip durumu rahibe anlattılar. Rahip, koparılan üzümlerin yerlerine para bırakıldığını duymuştu ama bu kadarını beklemiyordu. Bunlar ne biçim insanlardı. Malda mülkte gözleri yok, kadına kıza iltifat etmiyorlar, memleketlerinden günlerce uzaklardaki yerlere kadar geliyorlar, korku ve endişeden uzak bir şekilde canlarını feda ediyorlardı. Hemen kâğıt kalem istedi. Osmanlı askerlerinin karşısına çıkmak için hazırlanan haçlı orduları kumandanlarına mektup yazdı. Mektubunda; Ey haçlı kumandanları!.. Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bu insanlar, canlarına ehemmiyet vermiyorlar, çünkü Allah yolunda komutanları emrinde çekinmeden can veriyorlar. Biliyorlar ki gidecekleri yer Cennet'tir. Kadına, kıza, ehemmiyet vermiyorlar, yanlarına gönderdiğim rahibelere sırtlarını döndüler. Mala-mülke ehemmiyet vermiyorlar, bütün mal ve mülklerini terk ederek cihada çıkıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp kimseye zulmetmiyorlar. Ey haçlı kumandanları!.. Siz, onlardaki bu hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkmayınız. Eğer onlarla savaşmaya kalkışırsanız, binlerce askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey elde edemezsiniz.” dedi. Ancak haçlı kumandanları, kahraman Osmanlı askerlerinin kılıçlarına yem olmak için birbirleriyle adeta yarış ettiler. Osmanlı askerine yeni yeni zaferler kazandırdılar. Avrupalılar, kendi kötü hasletlerini Osmanlılara da aşıladıkları zaman onları yenebileceklerini yıllar sonra anladılar. Faaliyetlerini o yönde yoğunlaştırdılar.

Sultan Süleyman Han devrinde, Osmanlı Devleti'nin kara ve deniz ordusu dünyada birinci idi. Kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kanunî'nin himayesinde kıymetli şahsiyetler yetişip her biri eşsiz eserler verdiler. Devrinde yetişen; tefsir, hadis, fıkıh ve diğer İslam ilimlerinde; Ahmed ibni Kemal Paşa, Ebüssü'ud Efendi, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Taşköprüzade, Kınalızade Ali Efendi, Celalzade Mustafa Bey, Halebî İbrahim Efendi, Coğrafya'da Pirî Reis ve Seydî Ali Reis ile Anadolu atlası sahibi Matrakçı Nasuh, hattatlıkta Şeyh Hamdullah'ın oğulları ve talebeleri meşhurdu. Şiirde, “Sultanü'ş-şuara” Bakî Efendi'nin üstünlüğünü herkes kabul ederdi. Tasavvufta; Sünbül Sinan Efendi, Merkez Efendi, Padişah'ın defalarca ayağına gittiği Baba Haydar Efendi, Padişahın sütkardeşi Beşiktaşlı Yahya Efendi, Germiyanlı Ya'kub Efendi ve halifeleri meşhur oldu. Çiftçilik, alçı, çini, ayna, hakkaklık, dokuma ve halı sanatları çok ileri seviyedeydi. Bu devirde yetişen Mimar Koca Sinan, Türk-İslam sanatının birer şaheseri olan eserler yaptı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Sultan Süleyman Han, çok da eser yaptırdı. İstanbul'da Süleymaniye Camii ve külliyesi, Sultan Selim, Şehzadebaşı, Cihangir camilerini, Rodos'ta kendi adıyla anılan bir cami, yine Anadolu, Rumeli ve Adalar'da muhteşem camiler, medreseler, hastahaneler, yollar, köprüler yaptırdı. Bağdat'ta İmam-ı A'zam ve Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin, Konya'da Hazreti Mevlana'nın türbelerini tamir ettirdi. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'ye birçok hayır ve hasenatta bulundu. Kubbetü's-sahra'yı tamir etti ve İznik Çinileri ile süsledi.

Avrupalıların “Muhteşem Süleyman”, Müslümanların “Şanlı Süleyman” lakaplarıyla yad ettikleri Kanunî “Muhibbî” mahlası ile çok güzel şiirler yazdı. Şiirlerinden bir kısmı divanında toplandı. Kanunî Sultan Süleyman Han, ağaçların karıncalar tarafından istila edildiğini görüp karıncaların kırılması hususunda, zamanın şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi'den fetva istedi. Suali şiir şeklinde olup şöyleydi:

“Dırahtı (ağacı) sarmış olsa karınca, Zarar var mı karıncayı kırınca.”

Zenbilli Ali Efendi de bu zarif suale yine şiirle cevap verip sual kağıdının altına şu beyti yazdı:

“Yarın divanına Hakk'ın varınca, Süleyman'dan alır hakkın karınca.”

Kanunî'nin şiirlerinden bazıları şöyledir:

“Son nefeste sakla imanım benim, Bulmaya yol ana şeytan-ı racim, Mustafa'nın hürmetine, İlahî! Sen müyesser eyle Cennat-ı naim.”

“Allah Allah diyelim, rayet-i şanı çekelim, Gözüne sürme deyu dudi siyahı çekelim, Payimal eyleyelim kişverini surh-u serin, Yürüyüp her yana dek, şarka siyahı çekelim.”

“Halk içinde, muteber bir nesne yok, devlet gibi, Olmaya devlet, cihanda, bir nefes sıhhat gibi. Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır, Olmaya baht ve saadet, dünyada vahdet gibi. Ko, bu iş ve işreti (yeme içmeyi) çünkü fenadır akıbet, Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ve adet. Gelmeye bu şişe-i cerh-i cerh içre bir saat gibi. Eğer huzur etmek dilersen, ey Muhibbî, fariğ ol, Olmaya vahdet makamı, kuşe-i uzlet gibi.”

Terci'-i bend

“Âlemin her köşesi berheva ve berhadır gider, Kimi şadan kimi gamgin ah ile vahdır gider, Herkesin bir hâli var amma ki dünyadır gider, El güler ben ağlarım, bir hoş temaşadır gider. Ey gönül cay-ı ikamet içün değildir bu cihan, Kim ki gelmiştir buna, ahır gider ol bağrı kan, İnleyüp dert ile ağlarsan yeridir her zaman, El güler ben ağlarım, bir hoş temaşadır gider. Merd isen ey dil sakın umma bu dünyadan vefa, Mehrin umsan eylemez mehr-ü vefa asla sana, Anın içün buna rağbet eylemez ehl-i safa, El güler ben ağlarım, bir hoş temaşadır gider. Âlem içre hiç benim bir kimse bilmez hâlimi, Ölür isem kimseye arz eylemem ahvalimi, Gör neler etmiş dahi neyler bu çarh-ı zalimi, El güler ben ağlarım, bir hoş temaşadır gider. Ey Muhibbî, âlem içre çünkü hiç gitmez gamın, Eksik etme işin çeşmin, geceler artsın demin, Ola kim bunun ile derde bulasın merhemin, El güler ben ağlarım, bir hoş temaşadır gider.

Bu güzel şiirlerin yazarı olan Kanunî Sultan Süleyman Han'ın vefatı üzerine, zamanın en meşhur âlim ve şairlerinden Bakî Efendi bir mersiye yazdı. Mersiyesinin bazı mısralarında şöyle demektedir:

Gün doğdu. Şah-ı âlem uyanmaz habdan? Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn cenabdan? Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber, Hak-ı cenab-i südde-i devlet meabden; Yansun yıkılsın ateş-i hicranla afitab, Derdinle kaare çullara girsün sehabdan. Yad eylesün hünerlerini kanlar ağlasun, Tiğın boyunca kaareye batsun kılabdan. Aldun hezar put-gedayi mescit eyledün, Nakus yerlerinde okuttun ezanları. Ahır çalındı kus-i rahil ettin irtihal, Evvel konağın oldu bustanları... Minnet Hüda'ya iki cihanda kılup said, Nam-ı şerifin eyledi hem gazi hem şehit.

Allahü tealanın sevgili kullarını nerede olursa olsunlar arayıp bulan Kanunî Sultan Süleyman Han, o mübarek kimseler için bütün imkânlarını seferber eder, rahatça hizmet etmelerini temin ederdi. Ancak fazlaca güvenini kazandığı için fevkalade yetkiler verdiği veziriazamı Makbul İbrahim Paşa, Allah dostları ile arasına perde olmaya başlamış, onların gönülleri ferahlatan güzel sohbetlerinden Padişah'ı mahrum bırakmaya kalkışmıştı. O sırada Mısır evliyasının büyüklerinden olan İbrahim Gülşenî de İstanbul'a gelmiş, Padişah'ı ziyaret etmeyi arzu etmişti. İbrahim Paşa, namını çok duyduğu İbrahim Gülşenî'nin Padişah'la görüşmesine mâni olmak istemişti. İbrahim Paşa, her fırsatta Şeyhülislam İbn-i Kemal Paşa'ya, kadıya, devlet ileri gelenlerine İbrahim Gülşenî'yi hep kötüledi. Hiç kimseden yüz bulamayınca Sultan Süleyman Han ile görüşememesi için çareler aramaya başladı. İbrahim Gülşenî'ye iyi davranarak, Mısır'a geri göndermeyi de düşündü.

Bir gün talebeleri, gözleri görmeyen İbrahim Gülşenî'yi, Eyüp'te omuzlarında tezkere ile götürüyorlardı. Sultan Süleyman da Kâğıthane'den kayık ile geliyordu. Karşıdan bu topluluğu gördü. Yüksek bir kimsenin cenazesi zannetti. Bostancıbaşı İskender Ağa'ya: “Bu meyyit kimindir?” diye sordu. Bostancıbaşı: “Efendim, İbrahim Gülşenî'dir. Mısır'dan Sultanımı ziyarete geldi.” dedi. Sultan Süleyman Han; “Çoktan mı geldi?” Ağa; “Altı aydan fazla oldu efendim.” dedi. Sultan Süleyman Han; “Acaba şimdiye kadar kendileriyle neden müşerref olamadık? Neden arz etmediler?” dedi.

İbrahim Paşa: “Efendim, İbrahim Gülşenî'nin İran'da, Mısır'da, devlet adamlarından, beylerden çok talebesi var. Onu Mısır'da durdurtmamak lazımdır.” deyince Bostancıbaşı, İbrahim Gülşenî'yi Padişah'a methetti. Üstünlüklerini, hâllerini uzun uzun anlattı. İbrahim Paşa'nın yanıldığını söyledi. Sultan Süleyman Han'ın kalbi İbrahim Gülşenî'ye ısınmış ve görüşmek arzusu uyanmıştı. İbrahim Paşa'ya; “Şeyh İbrahim Gülşenî hazretleri bu kadar uzun zamandır burada olduğu hâlde niçin bizimle görüştürmediniz? Yarın davet eyle.” diye emir verdi.

Ertesi gün Sultan Süleyman Han, İbrahim Paşa'dan evvel Kapıcıbaşı Rüstem Ağa'yı İbrahim Gülşenî'yi davet için gönderdi. Rüstem Ağa edeple huzuruna vardı. Padişah'ın selamını söyledi. Davet etti. İbrahim Gülşenî, daveti kabul etti. Rüstem Paşa'ya; “Veziriazam olasın” diye dua etti. Rüstem Paşa bu duadan sonra sadrazam ve Padişah'a damat oldu.

İbrahim Gülşenî, talebeleriyle saraya geldi. Onların geldiklerini gören İbrahim Paşa'nın kin damarları kabardı. Onların gelişini sarayın penceresinden seyreden Padişah'a gitti. “Bu hâl, Mısır'a sultan olma iddiasıdır.” dedi. Bunun üzerine Sultan Süleyman Han; “Ben İbrahim Gülşenî'yi öyle görürüm ki bütün dünyayı verseler iltifat etmez. Garazla arz münasip değildir.” diye cevap verdi. İbrahim Paşa: “Eğer İbrahim Gülşenî sizinle görüşürse sizi sihirle aldatmaya kalkabilir. Onun için bir an evvel Mısır'a gönderelim. Yanınıza gelmeden emir çıkarın ki memleketin selameti için bu daha iyi olur.” dedi. Sultan Süleyman Han; “Ben onu uzaktan bir piri fani gördüm. Cezbesi kalbime ferahlık verdi. Hele gelsin görelim.” dedi.

İbrahim Gülşenî'nin talebeleri, hocalarını Sultan Süleyman'ın odasının kapısına kadar tezkere ile getirdiler. Kapıdan, kapıcıbaşı alıp huzura getirdi. Gözleri görmüyordu. Yüksek sesle selam verdi. Sultan Süleyman Han da selamını sesli aldı. Sultan Süleyman Han, İbrahim Gülşenî'yi kucakladı. İbrahim Gülşenî de Sultan Süleyman'ı kucakladı. Sultan Süleyman Han'ın elleri ve ayakları gerildi. İbrahim Gülşenî'nin kucağında o koca gövdesi ile bir çocuk gibi kaldı. İbrahim Gülşenî, o zaman yüz dört yaşındaydı. Sultan Süleyman'a çok nasihat etti. Sultan Süleyman Han, hüngür hüngür ağladı.

“Padişahım, her hâlinde Allahü tealayı hazır bil. Verdiğin kararların hepsinin hesabını, O'nun huzurunda vereceğini unutma. Âlimlere hürmet et. Onlara iyi davran, sakın inat edip onlarla uğraşma. Onların kuvveti Allahü tealadandır. Herkesin hakkına riayet et. Emrin altındakilere ihsanını bol ver. Zulmedersen zalimlerden olursun. Bizden, Allahü tealaya gidecek yolu sor. Dergâh-ı Hakk'a hangi yolla ulaşmak mümkün olur, onu sor. Sormayanlar, sormadıkları ve bozuldukları, başkalarını dahi bozdukları için ahirette mesul olacaklar.” dedi.

Kollarını kaftanından dışarı çıkardı. Kolları, iki parmak kalınlığı kadar ancak vardı. Orada bulunanlar, bu kadar ince kollarla Padişahı nasıl sıkıp kaldırdı diye hayret ettiler. Sultan Süleyman Han; “Efendim, sizin duanız bize yeter.” dedi. İbrahim Gülşenî uzun uzun dua etti ve; “Bizim buraya gelmemiz sizi zahir gözü ile görmek içindi. İnşaallah...” dedi. Kalkmak istedi. Sultan Süleyman Han, elinden tutup kaldırdı. İbrahim Gülşenî; “Allahü teala da sizin desteğiniz olsun.” diye dua etti.

İbrahim Gülşenî hazretleri ve talebeleri için yüz kişilik yemek hazırlanmıştı. O yemekten binden fazla kimse karnını doyurdu. Yemekler hiç eksilmemişti. Kanunî Sultan Süleyman Han, İbrahim Gülşenî hazretlerinin gözlerini tedavi etmesi için kendi göz doktorunu vazifelendirdi. Çok geçmeden, mübarek kimsenin gözleri tekrar görmeye başladı. Padişah'a çok dua etti.

Kanunî Sultan Süleyman Han anlatır: “Yüzden ziyade yüksek âlim ile sohbet ettim. Şeyh İbrahim Gülşenî'den daha yüksek cezbe sahibi ve sözü kalbe tesir eden âlim görmedim. Bana nasihat ederken; “Her hâlinde Allahü tealayı hazır bil.” dediği zaman, bende öyle bir hâl hasıl oldu ki bütün dünyayı verseler, o hâle bedel olamaz. Her ne zaman İbrahim Gülşenî'yi düşünsem, o hâllerden bir hâl hasıl olur. Bana bir dua öğretti ki her ne niyetle okusam, o niyetim, o muradım muhakkak hasıl olurdu. Bana; “Tebriz'i fethettiğin zaman, orada çok oturma ve onlardan olan kimseye hükûmeti verme. El-mukadderu kainun.” dedi. Tebriz'i fethettiğim zaman, bu nasihati unuttum ve Tebriz beyliğine onlardan birini verdim. Onun için Tebriz elimizden çıktı.”

İbrahim Gülşenî Mısır'a gitmeden önce dört Cuma Ayasofya Camii'nde vaaz etti. Cami, dışına kadar cemaatle doldu. İbrahim Gülşenî'nin sesi çok yüksek olmamakla beraber, en arkadaki cemaat dahi gayet rahat işitirdi. Son Cuma, Sultan Süleyman Han da vaazına geldi. Vaazın başından sonuna kadar devamlı ağladı. Vaazın sonunda İbrahim Gülşenî'ye, Padişah'tan ve diğer kimselerden o kadar çok hediye geldi ki haddi hesabı aştı. Bunları Sarban Hasan Efendi'ye teslim etti. “Hasan Efendi! Bu gelen eşyadan bir tane bile istemeyiz. Bunları hep fakirlere dağıt” dedi. Bütün hediyeleri fakirlere dağıttılar.

Kanunî Sultan Süleyman Han, zamanın evliyasının büyüklerinden, Beşiktaşlı Yahya Efendi'ye; “Ağabey.” diye hitap eder, onun pek yüksek bir zat olduğunu, Hızır Aleyhisselam ile görüştüğünü bilir, kendisini de Hızır Aleyhisselam ile görüştürmesini isterdi. Aralarında geçen bir menkıbe şöyle anlatılır: Kanunî, bir gün kayıkla Boğaz'da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizasına gelince kıyıya yanaşıp bir adam göndererek Yahya Efendi'yi çağırttı. O da yanında bir ahbabı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahya Efendi'nin ahbabı, devamlı olarak Kanunî'nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kanunî bu hâli fark edince parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi. O zat, yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra denize atıverdi. Yahya Efendi hariç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra o zat inmek istediğini bildirince kayık kıyıya yanaştı. O zat, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan'a uzattı. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahya Efendi hariç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kanunî elini uzatıp yüzüğü alınca o zat birdenbire gözden kayboluverdi. Kanunî, Yahya Efendi'ye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır idi.” dedi. Bunun üzerine Kanunî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince Yahya Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası