SULTAN MURADHAN, Dördüncü Murad

On yedinci Osmanlı padişahı Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, seksen ikinci İslam halifesi ve on yedinci Osmanlı padişahı
A- A+

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, seksen ikinci İslam halifesi ve on yedinci Osmanlı padişahı. Babası Sultan Birinci Ahmed Han olup annesi ise Mahpeyker Kösem Sultan'dır. 1021 (m. 27 Temmuz 1612) senesinde doğdu. 1. Şevvâl 1049 (m. 25 Ocak 1640) senesinde yirmi sekiz yaşında iken bütün Osmanlı hanedanında çok görülen nikris (damla) hastalığından İstanbul'da vefat etti. Babası Birinci Ahmed Han'ın türbesinde defnedildi.

Babası Sultan Birinci Ahmed Han ve ağabeyi Sultan Osman (Genç Osman) Han gibi Sultan Murad Han'ın da zekası küçük yaşta gelişmişti. En mümtaz mürebbiyelerin nezaretinde terbiye edildi. “Enderun” adı verilen saray mektebindeki hocalardan hususî dersler aldı. Mahpeyker Kösem Sultan, oğlu Murad'ın diğer şehzadelerden her yönden daha üstün olması için çok gayret gösterdi. Şehzade Murad da kendisine gösterilen alâkayı boşa çıkarmadı. İlim öğrenmekteki sürati, planlı yaşayışı, spor ve silâh talimlerindeki başarısı, atik ve çevikliği, çabucak serpilip yetişmesi ile dikkatleri çekti. Hüsamzade, Sarı Solak ve Hacı Süleyman efendilerden ok atmayı, Cündî Halil Paşa'dan ata binmeyi öğrendi. Zekeriyyazade Yahya Efendi gibi zamanın önde gelen âlimlerinden fıkıh dersleri aldı.

Babasının da hocası olan Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerini, daha on bir yaşlarında iken Üsküdar'daki dergâhında ziyaret etmeye başladı. O mübarek zattan aldığı feyizle hayat buldu. Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin sohbetlerinden aldığı müjdelerle geleceğe ümitle bakmaya başladı. Babası Sultan Birinci Ahmed Han'ın vefatıyla, memlekette devlet otoritesi sarsılmış, İslam düşmanları her taraftan hücuma geçmişlerdi. Binlerce yeniçeri askeri, başıbozuk bir güruh hâline gelmişti. Ehl-i Sünnet düşmanı İran-Safevî çapulcularından inim inim inleyen İran sınırına yakın şehirlerdeki Müslümanlar, içerilere göçmeye başlamışlardı. Veliaht Şehzade Murad, daha o yaşında İstanbul'da kıyafetini değiştirerek dolaşır, halkla tesis edeceği iş birliği neticesi, ileride yapacağı işlerin planlarını kurardı. Kimden nasıl istifade edeceğini, kimi nasıl cezalandıracağını tek tek defterine kaydederdi.

Günü geldi, rahatsız olan amcası Mustafa Han'ın yerine Şehzade Murad; “Sultan Dördüncü Murad” ünvanı ile Osmanlı padişahı oldu. Yıllardır çizdiği planlar, kurduğu hayaller gerçekleşecek, dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi, devletinin dizginlerini eline alacaktı. Resulullah Efendimizin sancaktarı Ebu Eyyub el-Ensarî hazretlerinin huzurunda mübarek hocası Aziz Mahmud Hüdayî'nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hâkim olarak, annesi Mahpeyker Valide Kösem Sultan, “Saltanat naibesi” tayin edildi. Zaman zaman güçlü devlet adamlarının desteğinde güzel işler yapılıp yer yer zorba ve zalimlerin kötülükleriyle karşılaşıldı. Sultan Murad Han'ı çocuk diyerek işe karıştırmıyorlar, başa geçenler kendi bildikleri gibi devleti idare ediyorlardı. Fakat Sultan Murad Han, bu arada boş durmuyor, ilim öğreniyor, tarih kitapları okuyor, dedelerinin hâl ve hareketlerini çeşitli durumlar karşısında aldıkları tedbir ve tavırları tek tek inceliyordu.

Fırsat buldukça Üsküdar'a geçip Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin ziyaretine gidiyor; “Ben derviş Murad” diyerek kendisini takdim ediyordu. Yalnız orada huzur buluyor, dünya padişahlığının ne kadar boş bir şey olduğunu görüyor, asıl padişahlığın Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin padişahlığı olduğunu düşünüyordu. Kendi üzerinde kıymetli elbiseler vardı. Ama gözünde hiçbir değeri yoktu. Aziz Mahmud Hüdayî'nin yamalı elbiseleri, en nadide kumaşlardan daha da göz alıcıydı. Yamalı elbise, giyen zatın büyüklüğü ile kıymet kazanmıştı. Bu mübarek zatın manevî desteği de olmasa Sultan Murad ne yapacaktı? Üç günlük dünya için bunca kavgaya, baş alıp baş vermeye değer miydi?

Ama Aziz Mahmud Hüdayî hazretleri, onun düşüncelerini âdeta okuyor, Allahü tealanın rızası için O'nun emrine uyarak yapılacak işin kıymet kazanacağını söylüyor, Allahü tealanın kullarına O'nun rızası için adaletle muamelenin birçok ibadetlerden kat kat ziyade olduğunu bildiriyordu. Sultan Murad Han, aldığı feyiz ve manevî destekle sarayına dönüyor, idareyi bütün kudretiyle ele geçireceği günü bekliyordu. Dedelerinden Yavuz Sultan Selim Han'a özeniyor, onun gibi olmak için her yönden kendisini yetiştiriyordu. Onun gibi bilgili, onun gibi güçlü kuvvetli, onun gibi müttekî, onun gibi korkusuz olmak için çırpınıyordu. Sarayından her sabah has bahçeye gider gelir, ellerinde iki yüz okkalık bir mermer sütunu taşırdı. Okuduğu tarihlerden çıkardığı hüküm, askerin kuvvetten anladığı, kendisinden kuvvetli olanı sevdiği idi. O hâlde en iyi yeniçeri, en iyi atıcı, en iyi kılıç kullanan, en iyi ata binen kendisi olmalı, vurduğu yerden ses çıkarmalıydı.

Zaman zaman halkın içine girer, değişik kıyafetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkının derdini halktan bir kimse olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm merkezlerini tek tek tespit etti. Anadolu'dan ve Rumeli'den kendisine haber ulaştıracak kimseler buldu. Gelen bütün haberleri değerlendirdi. Sefere çıkan sadrazam ne yapıyor, yeniçeriler, sipahiler, beyler, paşalar, kadılar, ulema insanlara nasıl davranıyor, hepsinden haberdar oldu. Devletin yararına bir iş yapan mükâfat görmüş, kendisini güçlü hissedince de halka zulmeder olmuştu. Halk hayatından bezmiş, padişahın bir an önce işi ele alması için dua eder olmuştu.

Ama Sultan Murad Han'ın en büyük desteği olan Aziz Mahmud Hüdayî 1038 (m. 1628)'de vefat etmiş, Sultan Murad kendisini, elsiz, kolsuz hissetmişti. Bu durumda Sivaslı Abdülmecid Şeyhî Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendi elinden tuttular. Hata ve yanlışlıklarını düzelttiler. Hayırlı işlerinde yardımcısı oldular. Çeşitli zulümler karşısında zaman zaman celallenen Sultan Murad Han, evladına zarar gelmesinden korkan Valide Sultan'ın yumuşak davranması ikazıyla karşılaşırdı. Bir defasında da aynı ikazla karşılaşan Sultan Murad Han; “Ben dedem Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra gelseydim, dedem Süleyman gibi yumuşak olurdum. Ne çare ki Cenab-ı Hak, bana saltanatı kargaşalık devrinde nasip etti. Kargaşalığın hakkından da sertlik gelir.” cevabını verdi. Artık yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başlamıştı.

Abaza Mehmed Paşa'yı yenen Hüsrev Paşa, sadrazam ve serdar-ı ekrem sıfatıyla Anadolu'da bulunuyor, sadrazama yakışmayan icraatta bulunuyor, ondan güç alan birçok zalim de halka zulmediyordu. Sultan Murad Han, artık kararını vermişti. Merhamet etmeyene merhametin zerresini tattırmayacak, Allahü tealanın mahlukuna merhamet etmeyene merhamet etmeyecekti. Bir fermanla Diyarbakır'da bulunan Hüsrev Paşa'yı sadrazamlıktan azletti. Şeyhülislam Yahya Efendi nezaretinde ve padişahın huzurunda yapılan mahkeme neticesinde, Hüsrev Paşa'nın idamına hükmedildi. Yerine sadaret kaymakamı ve ikinci vezir olan Receb Paşa tayin edilmeyip âdete muhalif olarak üçüncü vezir Hafız Ahmed Paşa'ya sadrazamlık verildi. Receb Paşa çok hırslı ve kindar bir adamdı. Kendisine sadrazamlık verilmemesini hazmedemeyip yeniçeri ocağını kışkırttı.

Hüsrev Paşa'ya taraftarları mektup yazıp Tokat'a çekilmesini istediler. Padişah en güvendiklerini iş başına getirdi. Hüsrev Paşa'nın zorbaları İstanbul'a doldu. Her biri bir başka zulüm çeşidini ortaya koyuyordu. Yeniçeri ve sipahiler, işi iyiden azıtmışlardı. Halk galeyana gelmiş, ancak gözü dönmüş katil zorbaların etrafı talan etmelerinden çekinmişlerdi. Çok geçmeden Receb Paşa'nın kışkırtmaları netice verdi. Yeniçeri taifesi Atmeydanı'nda toplandı. Hüsrev Paşa'nın azline karşı çıkıyorlar, aralarında sadrazam ve şeyhülislamın da bulunduğu on yedi kişinin azlini, hatta kellesini istiyorlardı. Padişah, sarayın önüne kadar gelen yeniçeri taifesine haber gönderip isteklerinin görüşüleceğini bildirerek divan topladı. Divan azalarının fikirlerini öğrendi. Padişah hiçbir kimseyi feda etmek niyetinde değildi. Üç defa peşi peşine padişah nasbeden asker, iyiden kudurmuş, isteklerine kavuşmadan yerini terk etmiyordu.

Bu şekilde bir iki gün geçti. Zorbalar işi iyiden çığırından çıkarttılar. Askeri iyiden kışkırttılar. Padişahı ayak divanına çağırdılar. Padişah hiç çekinmeden, muhafızsız olarak askerin önünde kurulan tahtına oturdu. Halbuki asker; “Padişahım, istediğimiz on yedi kelleyi ver, yoksa sayı on sekize çıkar.” diyerek bizzat padişahı dahi tehdit ediyordu. Onları nisbeten teskin edip zaman kazanmaya çalıştı. İsyancıların kendilerine teslim edilmesini istedikleri Sadrazam Hafız Ahmed Paşa, bir iş için gittiği Üsküdar'dan geri geldi. Divan odasında padişaha yalvardı. “Bu aksakalım ve ileri yaşımla artık bir işe yaramam. Kellesi istenen diğer on altı Müslümanın da yerine beni onlara teslim edin. Devlet bu beladan kurtulsun. On altı Müslüman da din ve devletine hizmet ile meşgul olsun.” dedi. Padişah kabul etmedi. Ama başka çaresi de yoktu. Hafız Ahmed Paşa, divan üyeleri ile helalleşti. Padişahla yalnız olarak görüşüp çocuklarına ihtimam göstermesini vasiyet etti. Padişahın peşi sıra askerin karşısına geçti. Abdest tazelemiş, başına beyaz bir sarık sarmıştı. Besmele çekip kendisini askerin arasına saldı. Elebaşı durumuna gelmiş zorbaların kışkırtmaları, askeri temelli yoldan çıkarmıştı. İran'dan sızan bozuk insanların da tesiri ve siyasî propagandaların etkisi ile asker adeta kudurmuştu. Hafız Ahmed Paşa hemen şehit edildi.

Padişah kendinden geçti. Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağını kapalı olarak ifade etti. Zorbalar padişahtan bazı isteklerde daha bulundular. Padişah, isteklerini yerine getireceğine söz verdi. Recep Paşa'yı sadrazam yaptı. Özi beylerbeyi Murtaza Paşa'ya bir hattı hümayun vererek, Tokat'taki Hüsrev Paşa'nın idam edilmesini emretti. Bütün kışkırtma ve hadiselerin başı olan Hüsrev Paşa'nın idamı haberi İstanbul'a gelince asker yeniden isyan etti. Receb Paşa, isyanı tahrik ederek padişahın yakın çevresindeki mümtaz şahısları ortadan kaldırmak istiyordu. Gayesine bir hayli de yaklaştı. Çok geçmeden padişah işi yoluna koydu. İkide bir toplanıp sarayın önüne gelen zorbalar yine gelmişlerdi. Gizlice zorbalarla anlaşan sadrazam onlara arka çıkıyor, padişaha da onlara taviz vermesini tavsiye ediyordu. Receb Paşa'nın bu zamana kadar yaptığı zulüm haddi aşmıştı.

Padişah kararını vermiş, bu defa ne olacaksa olsun iş bitsin, şekliyle hareket eder olmuştu. Yoksa bu zorbalar taviz verdikçe şımarıyor, şımardıkça çoğalıyordu. Padişah, halk arasına saldığı adamları vasıtasıyla kamuoyu meydana getirdi. Zaten yıllardır birçok zorbanın elinden çekmediği kalmamış olan İstanbul ahâlisi, Padişah'ı sonuna kadar desteklemek arzusunu gösterdi. Sadrazam Receb Paşa, yine zorbalara taviz verilmesini tavsiye ediyor, onların çok güçlü olduğunu söyleyerek Padişah'ın kalbine korku vermeye ve Padişah'ın kendisine muhtaç olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Ama o gün olan olmuş, ok yaydan çıkmıştı. Divan toplantısından sonra saraydan ayrılacağı sırada huzura davet edilen Receb Paşa, kapıdan girer girmez idamı emredildi, işi bitirildi. Cesedini saray kapısı önüne astılar. Başsız kalan zorbalar ne yapacaklarını şaşırıp dağıldılar. Artık inisiyatif Padişah'ın eline geçmişti. Tabanı Yassı Mehmed Paşa'yı sadrazam tayin etti. Zorbalar ellerindeki bütün kozları kaybedeceklerini anlayınca Receb Paşa'nın idamından yirmi bir gün sonra tekrar Sultanahmed meydanında toplandılar. Zorbalıkla ele geçirdikleri vazifelere berat verilmesini istiyorlardı.

Padişah Sultan Murad Han hemen bir ayak divanı teşkil edilmesini emretti. Sadrazam Tabanı Yassı Mehmed Paşa, Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi, Kazasker Karaçelebizade Mehmed Efendi ve diğer kazasker Hocazade Abdullah Efendi, Nakibü'l-eşraf Allame Şeyhî Efendi, Ayasofya Camii vaizi Kadızade ve diğer âlimler, yeniçeri ağası zabitleri, altı hassa süvari bölükleri ağaları, divanda yerlerini aldılar. Padişah gelip tahtına oturdu ve; “Eğer sipahilerim bana itaatkâr iseler ve bana inanıyorlarsa, aralarından birkaç ihtiyarı seçip göndersinler.” dedi. Padişahın bu sözleri Atmeydanı'ndaki sipahilere tebliğ edildi. Aralarından birkaç nefer seçip gönderdiler. Bunlar tahtın karşısına gelip durdular. Ahali de divanhanenin karşısında yerini almış, her taraf dolmuştu. Yeniçeriler ve yeniçeri ağası padişaha sadık olduklarını bildiriyorlardı.

Bunun üzerine Sultan Dördüncü Murad Han; “Allahü tealaya itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan idarecilere de itaat edin.” mealindeki Nisa suresi 59. ayet-i kerimesi mucibince padişahlarına itaat etmelerini istedi. Onlara nasihatlarda bulundu. Yeniçeriler, Padişah'ın ömrünün uzunluğuna, saltanatının mesut bir şekilde devamına dua ettiler. Padişahlarına sadık olacaklarına söz verdiler. Sultan Murad Han daha sonra; “Baştaki emir, Habeşî bir köle de olsa ona itaat etmeyi emreden hadis-i şerifi bilirsiniz. Öyleyse içinizdeki zorbaları himaye etmeyin ki padişah ve devletimiz uğradığı musibetlerden, kurtulabilsin ve siz de babalarınız gibi sadakatinizle iftihar edebilesiniz.” dedi. Orada bulunan yeniçerilerin hepsi birden; “Biz padişahın askeriyiz, zorbaları himaye etmeyiz. Onun düşmanları bizim de düşmanımızdır.” diye cevap verdiler. Hemen mushaf-ı şerif getirildi. Yeniçeriler, Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettiler. Yeminleri, hemen deftere geçirilip tescil edildi.

Padişah, sipahilerin göndermiş oldukları temsilcilere döndü. Hiçbir suça bulaşmamış, sakin ihtiyarları göndermişlerdi. “Siz sipahiler! Kırk bin kişisiniz. Haddini aşan istekleriniz devleti alt üst etmiş, zulüm her tarafı tahrip etmiştir. Bu hizmetlere geçebilmek için birbirinizle bozuştunuz. Devlete asi oldunuz.” dedi. Sipahiler; “Biz asi değiliz. Biz senin dostlarına dost, düşmanlarına düşmanız. Padişahın emirlerini hafife alan zorbaları desteklemeyiz. Lakin onları zapt edebilecek güce de sahip değiliz.” dediler. Padişah onlara da Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettirdi.

Padişah, bu defa kadıları huzuruna çağırdı. Rumeli ve Anadolu'nun en ihtiyar kadıları tahtın ayakucuna kadar yaklaştılar. Padişah onlara rüşvet alıp adam kayırdıkları hakkındaki şikayetlerle ilgili sorular sordu. Kadılar; rüşvet alıp adam kayırmadıklarını, ancak zorbaların tahakkümü altında adalet yapamadıklarını söylediler. Hatta Rumeli'den bir kadı efendi söz alıp; “Sipahilerin zulmüne karşı çıktığım için mahkemeyi basıp malları yağma ettiler.” dedi. Kadıların sözleri de deftere kaydolunup yeminleri tescil edildi. Sipahilerin vakıf mütevelliliği, kâtiplik hizmetlerine mülazım yazılmamaları ve umumun asayişinin muhafazası için sipahiler ve yeniçeriler tarafından yemin edilmiş olduğundan, aykırı hareket edenlerin Allahü tealanın, Peygamberlerin, meleklerin ve bütün Müslümanların lanetine mazhar olacağını bildiren bir hüccet (senet) tanzim edildi. Hazırlanan hücceti; Padişah, veziriazam, şeyhülislam, vezirler ve Nakibü'l-eşraf imzaladı.

Padişah, hem fetva, hem de destek almış, zorbaları sindirmek için bütün kozları eline geçirmişti. Üç gün içinde zorbaların elebaşları elde edilmeye ve ortadan kaldırılmaya başlandı. Padişah bizzat kendisi, kıyafetini değiştirerek halkın arasına karışıyor, kimin ne yaptığını bizzat görüyordu. Suçlular yakalanıyor, anında yapılan soruşturma ve muhakeme neticesi, zaman geçirmeden cezaları veriliyordu. Bütün zorbaların kalbine korku girdi. İleri gelenleri gerekli cezalarla cezalandırıldı. Anadolu'da ortalığı yakıp yıkan, çevresine topladığı eşkıya ile masumların canlarını yakan asiler de yavaş yavaş toplanmaya ve ortadan kaldırılmaya başlandı. Asilerin üzerlerine gönderilen bey ve paşalar, ellerinde listelerle gidiyorlar, ölüm cezasını hak etmiş olanlara, yakaladıkları an cezalarını veriyorlardı. Asilerin birbirleri ile araları açılarak, kendi kendilerini ezmeleri de sağlandı. Bunlardan bazıları mükâfatlandırıldı. Daha sonra devletin başına iş açmaya kalkışmaları üzerine cezaları verildi. Lübnan, Hicaz ve Yemen taraflarında çıkan ayaklanmalara ve ortaya çıkan eşkıyalara karşı tedbirler alındı.

1043 (m. 1633) senesinde Cibali kapısında teçhiz edilmekte olan bir gemide yangın çıktı. Ondan diğer gemilere, gemilerden evlere sirayet eden yangın yaklaşık yirmi bin evin yanmasına sebep oldu. Yangının tütün yüzünden çıktığı söylendi. Yangında yeniçeri ve sipahinin zorbalığını, halkın dikkatsizlik ve ilgisizliğini gören Sultan Murad Han, hepsini top yekün terbiye etmek maksadıyla, yangın sebebiyle halkın dedikodu merkezi hâline gelen kahvehaneleri kapatıp tütün içmeyi yasakladı. Zaten kahvehaneler, daha çok zorbalar tarafından açılıp işletilen yerlerdi. Halktan çok zorba taifesi gider, tütün içip dedikodu yaparak vakit geçirirlerdi. Zamanın âlimleri, bu yasak üzerine; padişahın yasakladığı bir şeyi yapmanın caiz olmayacağına dair fetva vererek halkı uyardılar. Tütün yasağını ve büyük İstanbul yangınını bahane eden Sultan Murad Han, zorbaları tamamen ortadan kaldırıp kötülüklerini yok etti. Zorbaların meyhanelerini yıktırdı, içkiyi yasakladı ve yasağın tatbikini bizzat kendisi takip etti.

Sultan Murad Han bütün bu işleri yapıp İstanbul'da huzuru yeniden kurarken, hep hayalinde İmam-ı A'zam hazretlerinin şehri Bağdat vardı. Bağdat mutlaka fethedilmeli, mübarek kimseleri mezarlarında bile rahat bırakmayan İran çapulcularına gereken ceza verilmeliydi. 1043 (m. 1633) senesinde Sadrazam Tabanı Yassı Mehmed Paşa'nın kumandanlığında ordu Üsküdar'dan yola çıktı. Ordu hem Anadolu'daki zorbaları cezalandırmak, karışıklıkları düzeltmek, hem de İran üzerine yapılacak sefere hazırlık yapmak için yola çıkarılmıştı. Bu arada Osmanlı içinde karışıklıkların düzeldiğini, Sultan Murad'ın güçlü bir padişah olduğunu gören Avrupa kavimleri, korkularından ne yapacaklarını şaşırdı. Vermedikleri vergileri gönderip gönderdiklerini arttırmanın yollarını arar oldular. Ancak Leh kralı, vergiyi geciktirmişti. Bosna beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa'ya verilen bir emirle, Lehistan içlerine büyük bir akın tertiplendi. Çok ganimet alındı. Sultan Murad Han Lehistan Seferi'ne hazırlandı. Edirne'ye kadar gitti. Lehistan elçisinin gelip anlaşma talep etmesi üzerine savaştan vazgeçildi. Uygun şartlarda anlaşma yapıldı.

Sultan Dördüncü Murad Han, bu arada İstanbul ve çevresinde asayişi düzeltmek için faaliyetlerine devam ediyordu. İzmit yolu ile Bursa'ya gitti. İzmit kadısının hizmetlerini bizzat yerinde görüp takdir etti. Ömrü boyunca bu vazifeden alınmaması için eline hatt-ı hümayun verdi. İznik kadısını da suçlu bularak cezalandırılmasını emretti. İstanbul'dan çıkışının dördüncü günü Bursa'ya vardı. Halk sevinç içinde sultanlarını karşıladı. Murad Han ilk önce dedelerinin, daha sonra Emir Sultan'ın kabirlerini ziyaret etti. Fakirlere sadaka dağıttı. Millete çok zulüm yapmış olan Hasankeyfli Mehmed Ağa'yı idam ettirdi. Avrupa tarafını anlaşmalarla nisbeten sağlamlaştıran Sultan Murad Han, 1045 (m. 1635) senesinde ilk Revan Seferi'ne çıktı. Sefere çıkmadan önce çok tereddütlü olan Padişah, nereye sefer etmesinin hayırlı olacağını kestiremiyordu. Resulullah Efendimizin sünnet-i şerifine uyarak iki rekat istihare namazı kıldı. Ertesi günü gönlü rahattı. Revan Seferi için yola çıktı. Üsküdar'a geçen Padişah, öteden beri bozulmuş olan sefer düzenini de tekrar eski hâline döndürmek için çok dikkatli davranıyor, askerin kanunsuz hiçbir hareketini kabul etmiyordu. Durum fevkalade olduğu için de şiddetle cezalandırıyordu. Yolda yakalanan asiler hakkında hükümler verilip gereken cezalar anında tatbik ediliyordu.

Konya'ya varıldı. Padişah Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerinin türbesini huşu içerisinde ziyaret etti. Askeri ile aynı zorluklara göğüs gerdi. Aylarca atının eğerinden başka yastık, atının çulundan başka örtü kullanmadı. Askeri ile daima hemhal, adeta arkadaş gibiydi. Kayseri yakınlarında Develihisar'dan araba ile geçerken bir dağ keçisinin kaçtığını gördü. Hemen bir at istedi. Göz açıp kapatıncaya kadar ata atlayıp keçinin arkasına düştü. Attığı bir tek okla keçiyi vurup askeri âdeta büyüledi. Askerler; “Allahü teala yardımcın olsun!” diye bağrıştılar. Padişah, Erzurum üzerinden Revan önlerine vardı. Yapılan kuşatma sonunda Emir Güne Han kumandasındaki kale teslim oldu. Kumandana Yusuf ismi ve paşalık ünvanı verildi. Yusuf Paşa padişahın yanında kaldı. İran askerleri serbest bırakıldı. Güçlü Osmanlı askeri karşısında hareketsiz kalan İran askerlerinin, geri çekilirken ahâliyi katletmeye kalkışmaları üzerine, peşlerine asker gönderildi. Gerektiği şekilde cezalandırıldılar.

Padişah tebrikler ve dualardan sonra Cuma namazına gitti. Sultan Murad adına hutbeyi, Şeyhülislam Yahya Efendi okudu. Yahya Efendi bu güne; “Revan'a varınca Sultan Murad Han Ömer heybet, Müyesser eyledi ona Hüday-ı Müstean fethin. Cemi-i Ehl-i Sünnet asker-i İslam şad oldu, Dedi. Yahya onun tarihini “Gördük Revan fethin.” kıt'asını tarih düşürdü. Kalenin gerekli tahkimatını yapan Sultan Murad Han, İran içlerine doğru seferine devam etti. Aras Nehri'ni geçerken köprü kurmak mümkün olmadı. Padişah da dahil herkes atı ile nehri geçecekti. Padişah sudan geçerken yanındaki askerlerden biri hâkimiyetini kaybedip akıntıya kapıldı. Padişah hiç vakit geçirmeden askere doğru yaklaşıp yakasından yapışarak karaya çıkardı. Eline de bir kese altın verdi. Bu hadiseyi gören askerler, padişahlarına bir kat daha bağlandılar.

Padişah, doğru dürüst bir mukavemetle karşılaşmadan Tebriz'e girdi. İran'ın merkezi olan Tebriz, ekonomik yönden çökertildi. Kışın yaklaşması sebebiyle ordu İstanbul'a döndü. Ancak daha Sultan Murad yolda iken İranlıların Revan'ı muhasara ettiği haberi geldi. Mevsim kış olduğu için Padişah'ın dönmesi mümkün değildi. Sultan Dördüncü Murad'ı İstanbul ahâlisi coşkun bir şekilde karşıladı. Yıllardır böyle bir zaferin ümidiyle yaşayan Müslümanlar, Padişah'a nasıl dua edeceklerini bilemiyorlardı. Artık Bağdat'a sefer yapıp ata mirası, İmam-ı A'zam yadigarı bu mübarek beldeyi Acemin kirli ayaklarıyla çiğnemesine son verilmeliydi. Bütün hazırlıklar o yöne kaydırıldı. Fethi hazırlayıcı öncü kuvvetler gönderildi. Halkı bu savaşa hazırlamak için gerekli faaliyetlere başlandı. Müslüman Osmanlı halkı yediden yetmişe yeni bir Yavuz devri, zaferler devri yaşamaya hazırlanıyordu. Yıllarca padişah olduğu hâlde padişahlık yapamamış olan Sultan Murad Han, bu zaman zarfında iyice bilenmiş, ne zaman ne yapacağını iyice hesaplamıştı.

Yaşı gençti. Yirmi yedi yirmi sekiz yaşlarında yılların tecrübesine, hayal edilemez hedeflere sahipti. İlk önce Bağdat, sonra sonrası çoktu. Bir tarafı Çin, öbür tarafı Endülüs'e dayanıyordu. Tarık bin Ziyad'ın çocukları, barbar Avrupa kavimleri tarafından kesilip imha ediliyor, camiler Müslüman cesetleri ile doldurulduktan sonra kiliseye çevriliyor, Müslüman Endülüs, putperestleştiriliyordu. Buna artık son verilmeli, sancak-ı şerif dünyanın iki ucunda aynı anda dalgalanmalıydı.

1047 (m. 1638) senesinde ilk hedef olan Bağdat üzerine sefer açıldı. Yeniçeri yeni bir nizamda sipahi ayrı bir düzende, ahali, velî, derviş, talebe herkes ayrı bir sevinçteydi. Osmanlı tebeası, bu yüce padişaha verecek derece bulamıyordu. Zamanın usta şairi Nef'î; “Nice benzer sana tarz-ı padişahan-ı selef, Bir midir pervaz-ı anka ile pervaz-ı cerad.” beytiyle; “Sen hiçbir padişaha benzemezsin. Çünkü anka kuşunun uçuşu ile çekirgenin uçuşu bir değildir.” diyordu. Padişah sefere çıkmadan önce İstanbul'da memleketin dört bir tarafına tayin edilecek kadıların imtihanına katıldı. Her birine pek çetin sorular sordu. En layık olanına vazife verilmesini temin eyledi. Mecliste hazır bulunan ulema, padişahın fıkıh bilgisine hayran kaldı.

Sivaslı Abdülmecid Şeyhî Efendi'nin elinden, Hazreti Ömer'in kılıcını beline kuşanan Padişah, ordusunun başında İstanbul'dan yola çıktı. Yanında Şeyhülislam Yahya Efendi ve Kadızade gibi âlimler de vardı. Şehirlerden tam bir nizam içerisinde geçerek Konya yoluyla Halep'e vardı. Yol üzerindeki cümle evliyanın kabrini ziyaret etti. Şeyh Edebalî ve Seyyid Battal Gazi, Mevlana ve Nasreddin Hoca'nın türbelerini ziyareti ihmal etmedi. Bağdat fethinde yardımları için ruhlarından istimdat (yardım) istedi. Veziriazam Bayram Paşa, Birecik'te vefat etti. Padişah, bu kıymetli devlet adamının vefatına çok üzülüp ağladı. Tayyar Mehmed Paşa'ye veziriazamlık verildi. Musul'da Hindistan elçisi geldi. Fil kulağından yapılmış, üzerine gergedan postu geçirilmiş, tüfek ve kılıcın kâr etmeyeceği söylenen bir kalkanı da hediye getirmişti. Padişah, elinde bulunan bir mızrakla kalkanı deldi ve üzerine koyduğu beş yüz altınla elçiye geri gönderdi. İstanbul'dan hareketin yüz doksan yedinci günü Bağdat önlerine varıldı.

İmam-ı A'zam'ın türbesinin bulunduğu kısım daha önceden ele geçirilmişti. Padişaha İmam-ı A'zam'ı ziyaret etmesi teklif edildiğinde; “Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken gidip o yüce imamı ziyaretten hayâ ederim.” cevabını verdi. Şehir kuşatıldı. Her türlü tedbir alındı. Sık sık hücumlar yapıldı. Muhasara esnasında Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa şehit oldu. Kemankeş Kara Mustafa Paşa sadrazam tayin edildi. Sadrazamın bile şehit edildiği şiddetli çarpışmaların olduğu bir günde, askerler garip bir kimseyi huzurlarına getirdiler. Elbisesi lime lime, elinde dalından yeni koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde ta uzaklardan fark edilen fevkalade bir nur vardı. Padişahı bakışları ile tesir altına alan ender şahsiyetlerden biriydi. Padişah bu yüzü bir yerden tanıyordu. Bu, Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin yakınlarından olan bir mübarek kimseden başkası değildi.

“Padişahım! Hocamın emriyle İstanbul'dan buralara geldim. Gayretle çalışın. Bağdat'ı Pazartesiden önce fethedin. Sonraya kalırsa sele düçar olursunuz. Fetih müyesser olmaz. Mevlam sizi muhafaza etsin.” deyip çadırdan çıktı. Padişah Sultan Murad Han, Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin bu yardımına şükür için hemen Allahü tealaya hamd edip o mübarek kimsenin ruhuna Fatihalar gönderdi. Kumandanlarını çağırıp ertesi günü kalenin fethi için emir verdi. Şaban ayının on yedisinde Cuma günü (24 Aralık 1638) Bağdat fethedildi. Asker arasından nice kahramanlar ortaya çıktı. Kahramanlara şiirler, türküler söylendi. Nice Genç Osmanlar, gencecik yiğitler, Bağdat'a girmekle, kaleye şerefli sancaklarını dikmekle nasiplendiler. Kale kumandanı Bektaş Han, kalenin teslimi için sultanın huzuruna kabul edildi. Teslim şartları görüşüldü. Teslimi kabul edemeyen İran askerleri, serbestçe çekilip gitmelerine müsaade edilmesine rağmen, baruthaneyi ateşe vererek masum kimseleri öldürmeye kalkışmaları üzerine, gereken cezaya çarptırıldılar. Bu arada Bektaş Han da karısı tarafından zehirlendi. O garip dervişin dediği gibi Pazartesi günü bir fırtına çıkıp peşinden yağmur yağdı. Bağdat çevresinde günlerce seller akıp Safevî pisliklerini yıkadı. Osmanlı yepyeni, pırıl pırıl bir şehre sahip oldu.

Sultan Dördüncü Murad Han, ilk iş olarak, İmam-ı A'zam hazretlerinin ve Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret etti. Eshab-ı Kiram düşmanı Safevî sapıkları, Allahü tealanın dinini doğru olarak anlatan Ehl-i Sünnet âlimlerine olan düşmanlıklarından dolayı, onların mübarek kabirlerini tahrip etmişler, türbelerin eşyalarını yağmalamışlardı. Padişah emir verip bütün manevî mirasların tamirini bildirdi. Şeyhülislam Yahya Efendi'yi de bu işlere nezaretle vazifelendirdi. Kısa zamanda eskisinden daha iyi hâle gelmesini temin etti. İmam-ı A'zam hazretlerinin türbesini; gümüş kapı, ipek halı ve altın şamdanlarla donattı. İmaretlerde fakirler için yemekler çıkartıp gönüllerini ve dualarını aldı.

On dört sene on bir ay on üç gün sonra Bağdat'ta tekrar Osmanlı sancağını dalgalandıran Sultan Murad Han, İstanbul'a dönüş emrini verdi. Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İran'la görüşmeleri devam ettirmek için Bağdat'ta kaldı. İran'la 1049 (m. 1639) senesinde, zamanımıza kadar geçerliliğini koruyan Kasr-ı Şirin anlaşması imzalandı. Sultan Murad Han'ın dönüşünü Osmanlı ahâlisi sabırsızlıkla bekliyor, mübarek Bağdat şehrini, İmam-ı A'zam'ın kabrini sapıkların tasallutundan kurtaran kahraman orduyu ve Padişah'ı görmek için geçiş yollarını dolduruyordu. Padişah İstanbul'a gelirken Musul'da Safevî elçisini kabul edip İran Şahı Safî'ye hitaben bir mektup yazdı. Mektubunda; henüz İran elinde bulunan bazı yerlerin Osmanlı beylerine teslimini, değilse baharda tekrar İran üzerine sefer yapacağını ve ordunun hudut üzerinde kışlayacağını bildiriyordu. Son kısmında da şöyle yazıyordu: “Er isen meydane gel, serverlik davasında olanlara perde arkasında durmak yakışmaz. Attan korkanın, ata binip kılıç kuşanması hatadır. Ezelde takdir edilen ortaya çıkar. Elem çekmeyip karşıma çık. Selam, hidayete erenlerin üzerine olsun.”

Sultan Murad Han sefere giderken temizleyerek gittiği gibi, dönüşte de bazı temizlik faaliyetlerinde bulundu. İnsanları kandırıp doğru yoldan saptırmakla meşgul olan bazı sahte şeyhleri (Sakarya şeyhi, Urmiye şeyhi gibi) idam ederek, ahâliyi onların sapık fikirlerinden kurtardı. Ulema ve devlet ileri gelenleri Padişahı İzmit'te karşıladılar. Karşılayanlar arasında Padişahın annesi Valide Sultan (Mahpeyker Kösem Sultan) da vardı. Sultan Murad Han, İzmit'ten gemilerle İstanbul'a geldi. Yıllardır böyle bir zafer merasimine hasret olan halk, gözyaşlarını tutamıyordu. Ama ne çare ki Padişah hastaydı. Damla hastalığından muzdaripti. Sultan Murad Han, kendisi doğuda İran'la meşgulken, batıdaki hadiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa Venediklilerin yaptıkları, haddi aşmıştı. Venedik Cumhuriyeti ile bütün ticarî münasebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Divan bu emri çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada Venedik elçisi gelip divanın bütün şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu. Aslında Sultan Murad Han savaşı durdurmamış, hazırlıklarını tamamlamak ve yeniden sıhhate kavuşmak için zaman kazanmıştı.

Ne yazık ki ömrü vefa etmeyip Venedik Seferi'ne çıkamadan vefat etti. Sultanahmed Camii avlusunda Şeyhülislam Yahya Efendi'nin imamlığında müezzinlerin; “Er kişi niyetine!..” nidaları ve Müslümanların gözyaşları arasında kılınan cenaze namazından sonra babası Sultan Birinci Ahmed Han'ın türbesine defnedildi. Ömrünü, vakitlerinin her anını devletine hizmet ve Allahü tealanın emir ve yasaklarına itaatle geçiren Sultan Dördüncü Murad Han, diğer milletlerin hayal bile edemeyecekleri şekilde yalanlarıyla meşhur olan Acemlerin en büyük düşmanlarından olması hasebiyle, onların birçok iftiralarına maruz kaldı. Kendilerinde bulunan pislikleri bu büyük Padişah'a da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini bile söyleyecek kadar ileri gittiler. Hâlbuki devrinin kaynaklarında içki içtiğine dair hiçbir bilgi yoktur. Sultan Dördüncü Murad Han, kendisinden elli dokuz yaş büyük olan Şeyhülislam Yahya Efendi'ye; “Baba” diye hitap eder, baba olarak bilir ve her türlü sözünü itirazsız kabul ederdi. Dinin hükümlerini çok iyi bilirdi. Arapça ve batı dillerine hâkim idi. Her türlü memleket meselesine vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, ilim meclislerinde bulunmaya can atardı. İlim adamlarını teşvik ederdi. Evliya Çelebi ve Kâtib Çelebi gibi âlimler, teşvik ettiği kimseler arasındaydı. Namazlarını hocası ve imamı, Evliya Efendi'nin arkasında kılardı. Kur'an-ı Kerim okumayı ve ibadetlerini hiç ihmal etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırka-i saadet dairesinde Kur'an-ı Kerim okurdu.

Birçok tarihçinin, Kanunî sonrası en büyük Osmanlı padişahı olarak kabul ettikleri Sultan Dördüncü Murad Han, hep Yavuz Sultan Selim Han'a benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Ama Yavuz'un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye malik değildi. Tahta geçtiğinde hazine bomboştu. Vefatında hazinede on beş milyon altın vardı. Gümüş paranın hesabı yoktu. Avrupa baştan başa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı sarayına günlük ulaşıyor, adeta kuş uçurtulmuyordu. Tahta çıktığında neye yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri varken; vefatında çelik yürekli otuz beş bin yeniçeri askeri; “Emrine canım feda olsun padişahım.” diyordu. Tahta geçtiğinde karmakarışık bir memleketle karşılaşmış, vefatında; içte ve dışta huzurlu ve itibarlı bir devlet bırakmıştı. Avrupa'ya hiç sefer yapmadığı hâlde masumları katletmekle meşhur olan Avrupa kavimleri, adından bile tir tir titrer hâle gelmişlerdi. Kanunî'den sonra askerlerin en çok sevdiği padişah olan Sultan Dördüncü Murad Han'ın cesareti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekası, hünerleri, askerî dehası, atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki başarısı çok takdir ediliyordu. Yani her hususta askerinin önündeydi. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silâhlarını tam bir ustalıkla kullanırdı.

En küçük suçları bile memleketin selameti için cezalandırmaktan çekinmeyen Sultan Dördüncü Murad Han'ın merhameti de çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahanelerdeki yaralı ve hastaları her gün bizzat ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her tarafındaki imarethanelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterir, emrine uymayanları şiddetle cezalandırırdı.

Din ve devletin menfaatine iş yapanı hemen mükâfatlandıran Sultan Dördüncü Murad Han, pek çok hayırlı işinin yanında Revan ve Bağdat köşkü ile Kandilli sarayı gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserlerini inşa veya tamir ettirdi. Anadolu ve Rumeli Kavağı'nda kale ve camiler inşa ettirdi. Kâbe-i Muazzama'yı su basmış, hasara sebep olmuştu. Cihan padişahı Sultan Murad Han, Ankaralı Mehmed Efendi ile Rıdvan Ağa'yı Kâbe-i Muazzama'yı tamirle vazifelendirip bu sevaplı işi bir an önce hâllettirdi. Müslümanların duasını alıp Allahü tealanın rızasına kavuşmayı arzu etti.

Din ve devletin menfaatine ters düşen en küçük hataları bile gözden kaçırmayan, bilhassa zulüm ve hıyaneti, emre itaatsizliği şiddetle cezalandıran Sultan Dördüncü Murad Han, hassas, ince bir kalbe sahipti. Pek güzel şiirler yazdı ve şairleri koruyup himaye etti. Bu şiirlerinden biri, İmam-ı A'zam'ın şehri olan Bağdat'ın Safevî işgalinden kurtarılması için gönderilen Osmanlı ordusu kumandanı ve Diyarbakır beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa'nın, yardım talep eden şiirine verdiği manidar cevaptır:

“Hafıza Bağdat'a imdat etmeğe er yok mudur? Bizden istimdat edersin sende asker yok mudur? Düşmeni mat etmede ferzaneyim ben dirdin, Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur? Gerçi laf vurmada yoktur sana hempa biliriz, Liyk senden dad olur bir dad-ı kuster yok mudur? Davay-ı merdi edersin bu muhanneslik neden? Havf idersin bari yanında dilaver yok mudur? Rafızîler aldı Bağdat'ı tekasül eyledin, Sana hasm olmaz mı hazret, ruz-ı mahşer yok mudur? Ebu Hanife şehrini ihmalinle viran ettiler, Sende hayâ, gayret-i din-i Peygamber yok mudur? Bi haberken saltanat ihsan eden Perverdigar, Yine Bağdat'ı ider ihsan Mukaddir yok mudur? Rüşvet ile cünd-i İslam'ı perişan eyledin, İşidilmez mi sanırsın, bu haberler yok mudur? Avn-i Hak'la intikam almaya a'dadan meğer, Bende-i dirin vezir-i din perver yok mudur? Bir âli siyret diliri şimdi serdar eyledim, Hazreti Peygamber mu'in olmaz mı, rehber yok mudur? Şimdi hâlimi kıyas eylersin iş bu âlemi, Ey Muradî Padişah heft-i kişver yok mudur?”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası