YAVUZ SULTAN SELİMHAN

Yavuz Sultan Selim İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü ve Osmanlı padişahlarının dokuzuncusu.
A- A+

İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü ve Osmanlı padişahlarının dokuzuncusu. İkinci Bayezid Han'ın oğlu, Sultan Süleyman Han'ın babasıdır. Hilafeti, Osmanlı padişahlarına bağlayan Selim Han'dır. 875 (m. 1470)'te Amasya'da doğdu. 920 (m. 1514)'te Çaldıran'da İran şahı İsmail-i Safevî'yi mağlup ederek, bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Böylece İslamiyete büyük hizmet etti. Tebriz'i de aldı. 922 (m. 1516)'da İstanbul'da ilk tersaneyi yaptı. Burada gemiler inşa edildi. 923 (m. 1517)'de Mısır'ı aldı. Haremeyn-i şerifeyn de ele geçmiş oldu. Hutbelerde ismini; “Mekke ve Medine'nin hizmetçisi.” diye okuttu. Mısır'daki son Abbasî halifesi olan, Ya'kub bin Müstemsik-billah'tan mukaddes emanetleri alarak halife oldu. Büyük bir donanma yaptı. 926 (m. 1520)'de, Çorlu Ovası'nda hastalanarak vefat etti. Sekiz buçuk senede, devleti iki kat büyüttü. Yavuz ünvanını aldı. Kabri Fatih'te, Sultan Selim Camii bahçesindedir.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Şehzade Bayezid, Amasya valisi idi. 875 (m. 1470) senesinde bir gün, Şehzade Bayezid'in sarayına nur yüzlü bir ihtiyar geldi. Sarayın kapısında uzun bir dua okuduktan sonra kapıdaki nöbetçiye; “Bugün bu hanede bir erkek çocuğu dünyaya gelecek. Babasından sonra padişah olacaktır. Vücudunun yedi yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben sayısınca âli-şan (şanı büyük) beyleri mağlup edecektir.” dedikten sonra oradan ayrıldı. Nöbetçi bu zatı takip ettiyse de bir anda kaybetti. Nereye gittiğini bulamadı. Bu haberi valiye söylemek isteyen nöbetçi, saraya girdiğinde, şehzade Bayezid'in kucağına aldığı çocuğun kulağına, ezan-ı Muhammed'i ve ikamet okumakta olduğunu gördü. Şehzade Bayezid; “İsmin Selim olsun.” diyerek, çocuğuna ismini verdi.

İstanbul'da bu haberi işiten Fatih Sultan Mehmed Han, torunu için dualar etti ve; “Lala, Selim'i çok sevdim.” buyurdu. Ertesi gün sabahleyin, Sultan Fatih lalasına gece gördüğü şu rüyayı anlattı: “Kendimi bir derya içinde gördüm. Yanımda oğlum Bayezid de vardı. Bir ara, deryanın karşı tarafından bir güneş doğdu. Güneş önce beni, sonra da Bayezid'i aydınlattı. Sonra yedi güneş daha doğdu.” Fatih'in lalası rüyayı; “Cenab-ı Hak hayıra getirir inşallah sizden sonra yerinize oğlunuz Bayezid'in sultan olacağını, ondan sonraki padişahın yedi şöhretli kimseye galip gelerek, Müslümanları bir bayrak altında toplayacağını umarım.” diyerek tabir etti. Küçük yaşta İstanbul'a gönderilen Şehzade Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed Han'ın terbiyesinde yetişmeye başladı. Şehzade Selim'e Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri verildi.

Halifeliği Osmanlı'ya getiren ve kerametleri kitaplarda açıkça anlatılan Yavuz Sultan Selim Han.

Yavuz Sultan Selim Han'ın tuğrası.

Ayrıca, yüksek fen ilmi üzerinde de dersler verilerek yetiştirildi. Bu arada ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç kullanmak da öğretiliyordu. Çok zeki olan Şehzade Selim, kısa zamanda Arabî ve Farisîyi ana dili gibi öğrendi. Zamanının velîleriyle görüşür, sohbetlerini kaçırmazdı. Böylece, teveccühlerine kavuşup hayır dualarına mazhar olurdu. Babası, padişah olduktan sonra askerin sevk ve idaresiyle devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Şehzade Selim'i Trabzon'a vali tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon'da Mevlana Abdülhalim hazretlerinin derslerini takip etti. Bu arada edebiyat ve tarih üzerinde de çalıştı. Geceleri üç veya dört saatten fazla uyumaz, vaktini ilîm öğrenmekle geçirirdi. Hususî meclislerinde ilmî ve edebî mevzular konuşulur, değerli âlimleri, velîleri, tarihçileri bu meclise davet ederdi. İlim adamlarına ziyadesiyle saygı gösterir, onları yanından ayırmazdı. Müsait zamanlarını kitap mütalaalarıyla geçirirdi. Binlerce cilt kitap okudu. Mütalaalarında gözlük kullanırdı. Arabî ve Farisî şiirler yazardı. Farisî olan Divan'ı meşhurdur. Okumaya o kadar meraklı idi ki savaşa giderken ve gelirken dahi, yanında kitaplar bulundurur, müsait durumlarda okurdu. Mısır Seferi dönüşünde İstanbul'a gelinceye kadar İbn-i Tagriberdî'nin Nücumü'z zahire isimli eserini, Ahmed ibni Kemal Paşa ile mütalaa etmiştir. Evliyaya çok rağbet ederdi. Onların sohbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Bu sohbetlerle kendisi de tasavvufta yetişti. Üstün dereceler sahibi oldu. “Osmanlı sultanları arasında; tefsir, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat gibi zahirî ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı Yavuz Sultan Selim'dir.” diyen âlimler pek çoktur.

Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve debdebeye hiçbir zaman ehemmiyet vermezdi. Daima sadeliği sever ve sade giyinirdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman'ı süslü elbiseler içinde görünce; “Annene giyecek bir şey bırakmamışsın.” diyerek sitem etmişti. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Devletun bir kuruşunun dahi boşa harcanmasına rıza göstermez, buna riayet etmeyenleri şiddetle cezalandırırdı. Hazineyi devamlı olarak dolu bulundurmaya gayret ederdi. Padişahlığı sırasında hazine defterdarı Abdüsselam Bey'e; “Sirkeci ile Sarayburnu arasındaki sahile basit bir ev yapınız.” diye emretmiş, o da Yalıköşkü denilen köşkü yaptırmıştı. Sultan, köşkün mükemmel yapıldığını görünce çok üzülerek; “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim. Basit bir gölgelik yapasın diye emretmiştim.” buyurmuştu.

Yavuz Sultan Selim Han uzun boylu, iri kemikli, omuzlarının arası gayet geniş olup mütenasip bir vücudu vardı. Yüzü yuvarlaktı. Hele alnının düzgünlük ve nuraniyeti ile gözlerinin, kah hakimane bir fikir gibi, kendisine bakanın gönlündeki en gizli köşelere girercesine ve kah konuşan lisan gibi meramını ifşa edercesine bakışları, onun büyüklüğünü apaçık belli ederdi. Yüce bir himmet, sağlam azim, vakar, geniş tasavvur, keskin zeka, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isabet, fıtrî kahramanlık, her türlü silâhı en mükemmel kullanma, harp mahareti ve büyük değişiklikler yapma kabiliyeti, süratli manevra yapma, nüfuzlu emir, mukavemet etmedeki kuvvet, güçlüklere galip gelme, çok az bir kuvvet ile büyük bir orduya karşı galip gelme gibi, her biri bir kahramana iftihar vesilesi olacak pek çok üstün meziyetlere sahipti. Allahü tealanın emirlerini yapma, İslamiyete hizmet etme ve insanların Cehennem'den kurtulması için gayreti o derece idi ki çıktığı yolda her türlü arzu ve hislerine kolaylıkla galebe çalardı. Gayesi Müslümanları ve İslam devletlerini bir bayrak altında toplamak idi.

Hususiyetlerinden pek azını saymaya çalıştığımız Şehzade Selim, Trabzonluları öyle güzel idare etti ki halk onu babalarından çok sevdiler. Şehzade Selim'in adaleti ile herkes mutlu ve huzurlu idi. Huzur ve güven anlatılamayacak ölçüdeydi. Öyle ki hırsızlık yolu, hırsızın koparılan eli gibi kesilmiş, soygunculuk alışkanlığı, onun meydana getirdiği güven ile kaybolmuştu.

Şehzade Selim'in cihat aşkı, Allahü tealanın dinini yaymak arzusu o kadar fazlaydı ki bu yolda ayakkabılarına bulaşan tozları toplar, vefat ettiği zaman yanaklarının altına konmasını vasiyet ederdi. Şehzadeliği sırasında, Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcülerle savaşa karar verdi. Atının dizginlerini gaza yoluna saldı. Kılıcından su gibi kan akıtarak galip geldi ve Trabzonluları rahata ve huzura kavuşturdu.

Yavuz Sultan Selim Han'ın Hicrî 918'de İstanbul'da bastırdığı para (sağda) ve diğer bir para (solda). Yavuz Sultan Selim'in bir minyatürü.

Şehzadeliği sırasında, İran'da Safevî Devleti'nin başında Şah İsmail bulunuyordu. Şah İsmail, ülkesinde bulunan Ehl-i Sünnet Müslümanlara eziyet ve işkence ediyor onları, kendi bozuk fırkaları olan Rafızîliğe girmeye zorluyordu. Bunlar, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman gibi pek çok Eshab-ı Kiram'a dil uzatıyor, Peygamber Efendimizin mübarek hanımı Hazreti Aişe validemize iftira ediyorlardı. Ayrıca Şah İsmail, Dülkadiroğlu Alaüddevle'ye harp ilan ederek, ordusunu izinsiz olarak Osmanlı topraklarından geçirdi. Dülkadir beyi Alaüddevle'nin oğlunu ve kızlarını kesip kebap ettirerek, gözleri dönmüş askerlerine yedirdi. Öyle ki çocukların etlerini, askerler birbirlerini ite kaka, kapışarak yediler. Dülkadir hanedanına mensup ölülerin kabirlerini açtırarak kemiklerini yaktırdı.

Yavuz Sultan Selim Han'ın kılıcı (sağda) ve üzerinde yazılar bulunan başka bir kılıcı (solda). Yine Özbek Sultanı Şeybek Han'ı mağlup edince onun kafasını kesip kafatasını altınla kaplattı ve onunla içki içti. Kafa derisini de baharatla doldurarak, Yavuz Selim'e gönderdi. Şah İsmail, İranlıların, selamün aleyküm yerine Şah demelerini, Bismillah (Allahü tealanın ismiyle) yerine, bismişah (Şahın ismiyle) demelerini emretti. Birbirlerinin hanımlarına istedikleri zaman sahip olabileceklerini söyledi. Daha da ileri giderek, Osmanlı hudutlarına adamlarını gönderdi. İçeri sızmaya çalışmalarını ve Osmanlı Müslümanlarını Ehl-i Sünnet itikadından çıkarıp Eshab-ı Kiram düşmanı yapmak için çalışmalarını tembih etti.

Bu haberleri büyük bir hiddet ve üzüntü ile dinleyen Şehzade Selim, divanı toplayıp âlimlere, velilere, komutanlara ve beylere durumu anlattı. Divanda bulunanlar hep birden ayağa fırlayıp kılıçlarını çektiler ve; “Sefer isteriz! Şah'ın ülkesine cihada çıkılsın isteriz!...” diyerek yerlerinde duramaz oldular. Şehzade Selim; “Orduyu hümayun hazır ola!.. Şehzade Selim, Safevî ülkesine sefere çıkıyor!” diye emrini bildirdi. Kısa zaman içinde on beş bin kişilik bir ordu hazırlandı. Trabzon'da, yaşlılar ve çocuklar orduyu dualar arasında uğurladılar. Şehzade Selim'in hocası Abdülhalim Efendi de bu sefere katıldı. Şehzade ile hocası yan yana gidiyorlardı. Bir ara Şehzade Selim; “Bu gidişle hayatımız hep at üzerinde geçeceğe benzer lala... İnşaallahü teala padişah olduğum zaman seferlerime seni de götürürüm.” dedi. Etraftaki vilayetlerden toplanan askerlerle, ordu yirmi bin kişiye ulaştı. Azerbaycan içlerine kadar girdiler. Şah'ın ordusundan herhangi bir haber çıkmadı. Nihayet Gence'ye geldiler. Gence kalesi komutanına, kalenin teslimini teklif etti. Ret cevabı gelince; “Bre gafiller! Karşınızda kim var sanırsınız? Tiz ordum hücum hazırlığına geçsin!” emrini verdi. Şehzade Selim, otağı önünde ellerini açarak; “Ya Rabbî! Bu Ehl-i Sünnet ordusunu muzaffer eyle!” diye dua ediyordu. Savaş kokusunu alan Şehzade Selim'in cins atı, yerleri toynaklıyor, sık sık şaha kalkıyordu. Bu sırada Gence kalesinin kapısı açılarak, kale komutanı olan Safevî hükümdarının Şehzadesi İbrahim Mirza hücuma geçti. Şehzade Selim: “Ya Allah, Bismillah, Allahü ekber!” diyerek hücum emrini verdi. Allah Allah sesleri arasında iki ordu birbirine girdi. Şehzade Selim, ustaca manevralarla atını sağa sola sürüyor, güç durumda kalan askerlerine yardıma yetişiyordu. Her kılıç sallayışında bir düşmanı yere seriyordu. Şehzadelerini yanı başlarında kılıç sallarken gören askerlerin her biri bir arslan kesiliyor, hücum üstüne hücum tazeliyorlardı. Şehzade Selim durmadan etrafına emirler vererek; “Koman yiğitlerim! Koman şahbazlarım! Allah için vurun!” diyerek askerine moral veriyordu. Bir ara kalabalık bir düşmanın arasına düştü. Onların komutanı durumunda olanın üzerine saldırarak, onu atından yere düşürdü. Yere düşen; “Aman vurma, canıma kıyma! Teslim oluyoruz!” deyince Şehzade Selim kalkan kılıcını indirerek; “Sen kimsin!” diye gürledi. O da; “Ben Şehzade İbrahim Mirza'yım.” dedi. Bu sırada Şehzade Selim'in ordusu, düşmanı büyük bir bozguna uğratmış olduğu hâlde kaleye giriyorlardı. Şehzade Selim atından inerek; “Üzülme ey Mirza! Sen benim esirim değil, misafirimsin.” diyerek merhamet gösterdi. Kale teslim alındı. İbrahim Mirza'ya; bozuk inanışlarından vazgeçmesini, Müslümanlara zulmedilmemesini ve Osmanlı hudutlarından içeriye izinsiz girilmemesini tembih etti. Azerbaycan içlerine yapılan seferlerden sonra Şehzade Selim Trabzon'a döndü. Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan Rafızîleri takip ettirdi.

Hain ve sapıkların isim listesini tutturdu. Şah İsmail'in, Doğu Anadolu'da artan ve Akdeniz sahilleriyle Anadolu içlerine ve Rumeli'ye kadar varan propagandasına karşı, gayet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmail'in gayesi ve propagandasının neticelerini iyi tespit ettiğinden, daha köklü tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Valilik salahiyetiyle bütün ülkede Şah İsmail'in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini bildiğinden; babası Sultan İkinci Bayezid Han'a durumu anlatmak, kendisine bir ordu vermesini sağlamak ve babasıyla görüşerek elini öpüp hayır duasını almak maksadıyla Edirne'ye gitti. Sultan Bayezid Han'ın vezirleri, Padişah'ın vefatından sonra Şehzade Ahmed'in padişah olmasını istiyorlardı. Şehzade Ahmed padişah olursa yine vezir olabileceklerini, azledilmeyeceklerini biliyorlardı.

Yavuz Sultan Selim Han'ın “Sanma sakın, herkesi sen, sadikane yar olur, Herkesi sen, dost mu sandın, belki ol, ağyar olur, Sadıkane, belki ol, yar olur serdar olur, Yar olur, ağyar olur, serdar olur didar olur.” şiirinin yazılı olduğu levha.

Padişahın meyli de yaşının büyüklüğü sebebiyle Şehzade Ahmed'e idi. Padişahın, kalb yumuşaklığı ve çabuk tesir altında kalma hasleti vardı. Vezirler, Şehzade Selim'deki fevkalade kabiliyet ve tesirli konuşma özelliğini biliyorlardı. Eğer Şehzade Selim babasıyla bir kere mülakat ederse, babasını ikna ederek padişah olacağını, o zaman da vezirlikten atılacaklarını ve kendilerine meydan kalmayacağını bildiklerinden görüşmelerine engel olmaya çalıştılar. Sonunda birbirleriyle görüşmeyi candan arzu eden baba oğulun buluşmasına mâni oldular. Şu kadar var ki padişahın babalık şefkatine bütünüyle karşı koyamadıklarından, Sarı Gürz diye meşhur Mevlana Nureddin ismindeki âlimi aracı olarak gönderdiler.

Yavuz Sultan Selim Han'ın sancağı. Yavuz Sultan Selim Han'ın mührü.

Bu sırada Şehzade Selim, Ferhat Paşa ve diğer silâh arkadaşlarıyla Edirne yakınlarında bekliyordu. Bir ara Şehzade Selim'in sevdiği komutanları ve yakınları kendi aralarında; “Saadetlü beyimiz tahta oturup padişah olsa da güçlü kolları Devlet-i Âliyye'yi korusa. Doğuyu da batıyı da fethetsek, Eshab-ı Kiram düşmanlarını darmadağın edip pislik içindeki vücutlarını ortadan kaldırsak...” diyorlardı. Onlar böyle konuşup dururken Şehzade Selim oturduğu yerde murakabe hâlindeydi. Görenler, onu uyuyor sanırlardı. Sonra mübarek başlarını kaldırdı. Buyurdu ki: “Ey dostlarım! Saltanat deyup durursunuz. Bana şimdi; “Sekiz dokuz yıllık bir saltanattan ne bekliyorsun? Mademki çok arzu ediyorsun, işte sana verildi.” dediler.” Bir müddet sonra Sarı Gürz, Şehzade Selim'in huzuruna gelip vazifeli bulunduğu vazifeyi yerine getirdi. Şehzade onu çok iyi karşılayıp tek düşüncesinin ülkede yaşayanların korunması ve düzeni olduğunu bildirdi. Ayrıca; “Padişah babamın istekleri benim başımın üzerinedir. Sağlığına duacıyız. Padişah pederimin sağ kaldığı müddet içinde kimseyi veliaht ilan etmemesini ve Rumeli'de bir eyaletin uhdemizde olmasını isteriz.” dedi. Sarı Gürz hazretleri, şanlı Şehzadenin yanından ayrılıp Sultan Bayezid'in huzuruna çıktı. Şehzadenin, padişah kapısına olan sonsuz bağlılığını, boyun büküşünü, güven ve inancını söyleyerek, isteklerini bildirdi. Padişah Bayezid Han bu arzuyu kabul etti. Şehzade Selim'e; Vidin, Alacahisar, Semendire sancaklarını verdi. Sonra da veliaht tayin etmeyeceğini bildiren bir ahitname gönderdi.

Bu arada vezirler, Şehzade Ahmed'e acele İstanbul'a gelmesi için haber gönderdiler. Şehzade Korkut da sancağı bulunan Teke'den (Antalya) Manisa üzerine hareket edince fırsat kollayan Şah İsmail'in adamlarından Şah Kulu, etrafına Rafızîleri toplayarak Şehzade Korkut'un mallarını yağma ettiler. Kütahya üzerine yürüyerek Anadolu beylerbeyini idam ettiler. Şehzade Selim bu hadiseleri öğrenince; “Anadolu'da karışıklığın ne hâl kazanacağını bekliyorum. Belki hizmetim gerekir.” diyerek tayin edilen yere gitmeyi geciktirdiyse de babasının emrini yerine getirerek vazifesi başına gitti. Şehzade Ahmed ve Şehzade Korkut, Osmanlı Sultanı olmak için faaliyete geçtiler.

Temmuzda Sultan Selim Han, ordusuyla Sivas'a girerken, yaşlı bir çoban koşarak huzuruna geldi ve; “Sulağımıza hoş geldin sultanım. Görüyorum ki yorgunsun ve açsın. Bu fakire misafir olursan gönül alırsın.” dedi. Yavuz Sultan Selim Han; “Ben tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var.” buyurunca çoban tevekkülle boynunu büktü ve; “Allahü teala kerimdir. Hele sen bir mola ver. Misafir kısmetiyle gelir.” dedi. Sultan Selim Han; “Bunda bir hikmet olsa gerektir!” diyerek ordusuna mola verdi. Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve kazana koydu. Sonra Sultan Selim Han'a; “Sultanım! Askerler eti yerken kemikleri sakın kırmasınlar.” diye ricada bulundu. Kazanlarda etler pişirildi ve gaziler davet edilerek kemiklerin kırılmaması tembihlendi. Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya kadar yemelerine rağmen dört koyunun etini bitiremediler. Sonra çoban, kemikleri bir araya getirerek dua etti. Askerler; “Âmin.” dedi. Koyunlar, Allahü tealanın izniyle dirildi ve sürüye katıldı. Sadece biri topallıyordu. Herkes şaşırmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, çobana; “Bu niçin topallıyor?” diye sorunca çoban; “Bir kemiği noksan olduğu için.” dedi. Bunun üzerine Sultan Selim Han sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve; “Baba! Sizi denemek istemiştim. Kâmil bir veli olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz af ola. Bizi dualarından eksik etme.” diye rica etti. Çoban da; “Allahü tealanın yardımı senin üzerindedir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber Efendimiz ve Eshab-ı Kiram'ı senin yanındadır. Merak etme zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin!” dedi.

Şehzade Selim'in yavuzane tavrı yeniçerilerin çok hoşuna gidiyordu. Onu başlarında görmek, emrinde cihada gitmek arzusuyla, İstanbul'da; “Selim'i isteriz! Selim'i isteriz!” şeklinde seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Şehzade Selim, babasının daveti üzerine, 7 Safer 918 (24 Nisan 1512) tarihinde Osmanlı Devleti'ne padişah oldu. Babası İkinci Bayezid Han, oğlu Selim'e; “Saltanatı sana terk ediyorum. Oğlum, Allahü teala mübarek etsin.” deyince Selim Han, padişah babasının elini büyük bir hürmetle öptü. Bu sırada saraydakiler tekbir getirmeye başladılar. Tekbir sesleri sarayın dışına kadar taşıyor, İstanbul'da büyük bir bayram havası yaşanıyordu. Artık Şehzade Selim gitmiş, yerine Yavuz Sultan Selim Han gelmişti. İkinci Bayezid, oğluna; “Devlet-i Âliyye'yi senin kavi kollarına teslim ettik. Senin, babam Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed Han'a benzediğini bilirim. Cenab-ı Hak sana da zaferler ve fetihler müyesser eylesin. Allahü teala yardımcın olsun. Kardeşlerini himaye et. Onlara karşı şefkatli ol. Hayır duam her zaman seninle beraberdir. Bundan böyle ömrümün sonunu, doğduğum yer olan Dimetoka'da geçirmek dilerim.” dedi.

 

Başında on iki dilimli tac ve kulağında küpe ile Şah İsmail'i tasvir eden bu resim, hatalı olarak Sultan Selim'e aitmiş gibi gösterilir.

Yavuz Sultan Selim de yılda iki milyon akçe tahsisatla, babasını maiyetiyle beraber Dimetoka'ya yolcu etti. Babası, 26 Mayıs 1512'de Dimetoka'ya giderken, yolda vefat etmesi üzerine, cenazesini İstanbul'a getirtti. Bayezid Camii yanına türbe yaptırıp buraya defnettirdi.

Yavuz Sultan Selim Han, padişah olacağı gün, komutanlarını ve devletin ileri gelenlerini toplayarak; “Padişah olduğum zaman Arabistan'ı Çerkezlerden, Acem ülkesini Rafızîlerden temizlemeye ahdettim. Hatta Müslümanları bir noktaya toplamak için Hint ve Turan'a gideceğim. Şark ve Garp'ta “İ'lây-ı Kelimetullah” (Allahü tealanın ismini yüceltmek) için çalışacağım.

Çaldıran Ovasında İranlılar tarafından burada ölenler için yapılan anıt (sağda), İsfehan Çihil Sütun Sarayında Çaldıran Savaşını gösteren minyatür (solda).

Zalimlere, evladım bile olsa merhamet etmeyeceğim. Zamanımda boş oturmak ve ahâliye zulmetmek mümkün olmaz. İşte benim hâlim budur. Biraderim ise rahatı sever ve yumuşak huyludur. Seferden korkmaz ve haddi aşmak istemezseniz bana biat ediniz. Aksi takdirde Sultan, Ahmed'i seçiniz ki onun zamanında, o da siz de zevk ve safanızla meşgul olasınız.” diyerek, üstün gayretlere itina gösterdiğini, fakat dünya devletini arzulamadığını açıklamış idi. İşte şimdi Padişah olmuş, bu arzularını gerçekleştirmek için önce devletin iç işlerini yoluna koymaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selim Han, isyan çıkarmak için harekete geçen, Anadolu'da kendilerine pek çok taraftar toplayan kardeşlerine birer mektup yazdı. Mektubunda; “Yaptığınız bu hareketler ve devletin paylaşılması gibi istekleriniz, hiçbir suretle kabul edilemez. Birkaç günlük ömür için fitne ve fesat çıkararak memleketi harap etmektense, Allahü tealanın takdirine boyun eğmek en iyi hareket olur. Böyle yapılıp husumetten el çekildiği ve bir Müslüman ülkesinde oturmayı kabul ettiğiniz takdirde, aramızda düşmanlıktan hiçbir eser kalmayacaktır. Ayrıca ihtiyaçlarınız tamamen karşılandığı gibi, bu tarafta kalan mal-mülk ve çoluk çocuğunuz için de arzunuz yerine getirilecektir. Aksi takdirde Allahü tealanın iradesi ne ise o olacaktır.” yazıyordu. Buna rağmen kardeşleri Şehzade Ahmed ve Şehzade Korkut, yanlarına asker toplamaya devam ettiler. Yavuz Sultan Selim Han, memleketin birlik ve beraberliğini sağlamak, isyanı bastırmak için kardeşleri ile mücadele etmeye mecbur kaldı. İstemeyerek, üzülerek, hatta gözyaşı dökerek yaptığı bu mücadelelerde galip gelerek isyanları bastırdı. Ele başlarını öldürdü. İsyanı kışkırtan, kendisini istemeyen Veziriazam Mustafa Paşa'yı idam ettirdi.

Mısır'dan dönüşte Sultan Selim Han'ın yanı başında; Ahmed ibni Kemal Paşa hazretleri ve bazı âlimler ve vezirler at üzerinde sohbet ederek gidiyorlardı. Bir ara Ahmed ibni Kemal Paşa'nın atının ayağından sıçrayan çamurlar, Sultan Selim Han'ın kaftanını kirletti. Padişahın kaftanına çamur sıçrayınca İbn-i Kemal Paşa mahcup olup atını geriye çekti ve özür diledi. Sultan Selim Han ona dönerek; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamurlar, bizim için şereftir. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefat ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün.” buyurdu. (Bu vasiyet, vefatından sonra yerine getirildi. Bu hadiseyi hatırlatan o kaftan, şimdi Sultan Selim Han'ın kabri üzerinde bir camekan içinde, tarihi bir hatıra olarak muhafaza edilmektedir.)

Yavuz Sultan Selim Han, ülke içinde hadise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek Rafızî faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Safevî Devleti'ne karşı sefere çıkmadan, batı, kuzeybatı ve güney hudutlarını emniyete aldı. Eflak, Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhün devamını teyid eden antlaşmalar imzaladı. Sultan Selim Han'ın doğuya dönmesinin sebebi; İslam âlemini birleştirmek ve Anadolu Türklüğü ile Orta Asya'yı birbirinden ayıran İran engelini aşmaktı. Afganistan dahil Doğu Anadolu içlerine kadar hâkim olan Safevî Devleti hüküm sürüyor ve Rafızîliği yaymak amacıyla, Anadolu ve Rumeli'de faaliyette bulunuyordu. Safevî Şah İsmail, Osmanlı ve İslam ülkelerine gönderdiği “Da'i” veya “Halife” denilen propagandacılarıyla, Ehl-i Sünnet aleyhine faaliyette bulunup Safevî Devleti'ne taraftar topluyordu. Sultan Selim Han, Şah İsmail'in bütün faaliyetlerini yakından takip ve kontrol ettiriyordu. Bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için umumî bir divan topladı. Şah İsmail'in, İslam'a verdiği zarar ve Ehl-i Sünnet'e yaptığı saldırıyı teker teker anlattı. Sonra da; “Allahü tealaya hamd-ü senalar olsun ki; güçlü bir orduya sahibiz. Düşmanlarımızı mağlup ve perişan edeceğimizden asla şüphem yoktur. Arzuyu şahanemiz, memleketimize tecavüz cüretinde bulunan Şah İsmail'in ülkesini tarumar etmektir. Vezirlerim! Âlimlerim! Beylerim! At üzerinde ihtiyarlamış askerlerim!.. Ne düşünürsünüz, tiz söyleyin!” dedi. Divanda bulunan herkes sükut edince tekrar; “Niçin susarsınız? Size mütalaanızı söylemeye müsaade ettik. Düşündüklerinizi elbet bilmek isteriz.” dedi. Vezirler; “İran'a yapılacak bu cihatta galip gelmek güçtür.” diye düşündüklerini söyleyemiyorlardı. Ömrünü muharebe meydanlarında geçirmiş olan Abdullah isminde yaşlı bir yeniçeri: “Sultanım! Ne durursunuz? Allahü teala yolunuzu açık, kılıcınızı keskin eylesin! Biz dahi gittiğiniz yere gider, kaldığınız yerde kalırız!” dedi. Bu sözü divanda olan herkes kabul ettiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Han; “İnşaallahü teala kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim de Tebriz'de eda edeceğimiz Cuma namazı için hazır olsunlar. Yalnız; Eshab-ı Kiram'a söverek dil uzatan, cemaatle namaz kılmayı meneden, camilerdeki minberleri yaktıran, Ehl-i Sünnet olan âlimleri öldüren, birbirlerinin kadınlarını tasarruf etmeyi mubah kabul eden, Şeybek Han'ın kafatasıyla şarap içen bu Şah İsmail'in ve taraftarlarının küfrüne ve kanlarının helal olduğuna dair ulema ne buyurur?” diye sordu. Molla Arap lakabıyla meşhur Muhammed bin Ömer, Sarı Gürz lakabıyla meşhur Nureddin Hamza, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Ahmed ibni Kemal Paşa ve daha pek çok âlim böyle bir cihadın farz olduğuna, Şah İsmail'e haddinin bildirilmesinin lazım geldiğine dair fetva verdiler. Bunlardan Sarı Gürz Nureddin Hamza Efendi'nin verdiği fetva şöyledir:

“Hüvel mu'in Bismillahirrahmanirrahim. Sevdiği kullarına yardım eden, düşmanlarını da kahreden Allahü tealaya hamdolsun. Peygamberlerinin en üstünü olan Muhammed Aleyhisselam'a ve O'nun âline ve eshabına salat-ü selam olsun. Ey Müslümanlar! Biliniz ve anlayınız ki Eshab-ı Kiram düşmanı Rafızîlerin reisleri, Erdebiloğlu Şah İsmail'dir. Onlar, Peygamber Efendimizin yolunu ve sünnetini beğenmezler. Kur'an-ı Kerim ile alay ederler. Allahü tealanın haramdır buyurduğuna helaldir derler. Kur'an-ı Kerim'i ve diğer din kitaplarını tahkir edip yakarlar.”

Kahire önlerinde Ridaniye Savaşını gösteren bir minyatür. Kemah Kalesi fethi sırasında Safevîlerden Nur Ali Halife'nin öldürülmesini gösteren bir minyatür. Mercidabık Savaşını gösteren bir yağlı boya tablo.

Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerine ve salih Müslümanlara ihanet edip onları öldürürler. Mescitleri yıkarlar. Bu taifeye mensup olanlar, reisleri olan Şah İsmail melununu ilah yerine koyup secde ederler. Hazreti Ebu Bekr'e ve Hazreti Ömer'e sövüp hilafetlerini inkâr ederler. Peygamber Efendimizin hanımı Hazreti Aişe validemize iftira edip söverler. İslamiyeti yıkmak için uğraşırlar. Onların bunlara benzer din-i İslam'a aykırı olan pek çok bozuk itikatları ve hareketleri vardır ki şahsen benim katımda ve diğer âlimlerin katlarında tevatür derecesinde bilinmektedir. Onlar; görünen bu hareketleri ile dinimizin hükmüne ve kitaplarımızın bildirdiğine göre fetva verdik ki; kâfirdirler, mülhittirler. Herhangi bir kimse dahi onların batıl olan dinlerini beğense ve rıza gösterse kâfir olur. Bunları öldürüp cemaatlerini dağıtmak bütün Müslümanlara vaciptir, farzdır. Müslümanlardan ölenler, said ve şehit olup Cennet-i a'lâdadır. Ötekilerden ölenler ise hor ve hakir olup Cehennem'in dibindedirler. Bunların hâli kâfirlerin hâllerinden daha beterdir. Zira bunların boğazladıkları ve avladıkları, okla, doğanla ve köpek ile de olsa murdardır. Kendilerinden veya başkalarından kız alıp nikâhlasa, nikâhları batıldır. Ölenin vârisi olamaz, miras alamaz. Müslüman devletin Padişahı, bunların erkeklerini öldürüp mallarını, kadınlarını ve çocuklarını İslam askeri arasında paylaştırmalıdır.

Yavuz Sultan Selim'i Kahire sokaklarında gösteren bir tablo.

Bunların yaptıkları tövbelere ve istiğfarlara aldanmamalı, hiç dinlemeyip öldürmelidir. Bunlardan olduğu bilinenler, veyahut onlara giderken yakalananlar dahi öldürülmelidir. Netice olarak: Eshab-ı Kiram düşmanı olan bu Rafızîler, hem kâfirdirler, hem mülhittirler ve hem de fesat ehlidirler, iki cihetten de katledilmeleri vaciptir. Ya Rabbî! Dinine yardım edenlere yardım eyle. Müslümanlar arasında fitne çıkaranları kahreyle. Âmin. Kulların en fakiri Sarı Gürz lakabıyla tanınan Nureddin Hamza.”

Sultan Selim Han, Kur'an-ı Kerim'de Tevbe suresinin 73. ayet-i kerimesinde; “Ey Sevgili Peygamberim! Kâfirlerle ve münafıklarla cihat et, dövüş! Onlara sert davran.” emrine uyarak, Rafızîlere hadlerini bildirmek için İran'a sefer kararı aldı. Sefer hazırlığı esnasında, şehzadeliğinden beri tespit ettirdiği bozguncuları, memleket aleyhinde çalışanları; sürgün, hapis ve gerekli olan cezalarla cezalandırdı. Böylece asi, hain ve ahlâksızları Anadolu ve Rumeli'den temizledi. Devletin birlik ve beraberliğini sağladı.

Savaş için gerekli hazırlıkları bitiren Yavuz Sultan Selim Han, Manisa'da valilik yapan oğlu şehzade Süleyman'ı yerine vekil bıraktı ve 23 Muharrem 920 (20 Mart 1514) Pazartesi günü Edirne'den İstanbul'a hareket etti. On günde İstanbul'a gelerek ordugâhını Eyüp semtinin Fil Çayırı'nda kurdu. Sultan Selim, Eyyub Sultan hazretlerini ve diğer Sahabe-i Kiramın kabri şeriflerini ziyaret etti. Onlardan manevî yardımlarını istedi. Ordusunu Üsküdar'a geçirdikten sonra süratle doğuya doğru yol almaya başlayan Sultan Selim Han, İzmit'e gelince daha önce yakalanan Şah İsmail'in casuslarından Kılıç ismindeki kimseye; “Var, gördüğünü şahına söyle. Muradımızı beyan eyle.” diyerek Şah İsmail'e gönderdi. Kılıç, aynı zamanda Sultan Selim Han'ın hem tehdit, hem de nasihat dolu bir mektubunu Şah'a götürüyordu.

Yavuz Sultan Selim Han mektuba şunları yazmıştı: “Bilesin ve anlayasın ki ilahî hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü tealanın dinini yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün Müslümanların ve adaletsever hükümdarların kudretleri nisbetinde mâni olmaları farzdır. Sen ki Müslümanların memleketlerine saldırdın, şefkat ve utanmayı bir tarafa bırakarak zulüm kapılarını açtın. Günahsız Müslümanları incittin. Fitne ve fesadı kendine gaye kabul ettin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, din-i İslam'ın emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helal diyerek nice Müslümanları ifsat ettin. Mescitleri yıktın, türbeleri ve mezarları yaktın.

Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi'nin temsili resmi. Âlimleri ve Peygamber Efendimizin neslinden gelen mübarek seyyidleri öldürdün. Kur'an-ı Kerim'i hela çukurlarına attın. Hazreti Ebu Bekr'e ve Hazreti Ömer'e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hâllerinden sadece birkaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayı, âlimlerim, kesin delillere dayanarak senin kâfir olduğuna, dinden çıkıp mürted olduğuna fetva verdiler. Ayrıca senin ve sana tâbi olanların öldürülmelerinin vacip olduğuna, mallarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esir edilmesinin mubah olduğuna da fetva verdiler.

Yavuz Sultan Selim Hanın Kahire'de ilk Cuma namazını kıldığı ve adına hutbe okutup Hadimü'l-Haremeyn ünvanını aldığı Müeyyed Camii. Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a getirdiği Mukaddes Emanetlerden Topkapı Sarayı'nda sergilenen Peygamber Efendimizin Uhud Gaza'sında kırılan mübarek dişinin saklandığı altından yapılmış kutu (solda). İstanbul'a getirilen Mukaddes Emanetlerden Peygamber Efendimizin kabir toprağı (ortada). Mukaddes Emanetlerden Sancak-ı Şerifin muhafaza edildiği gümüş sandık (sağda).

Bu durum karşısında Allahü tealanın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardım etmek için merasimlerde kullandığım padişahlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allahü tealanın inayetiyle senin şahlığını yok etmek ve bu suretle, âcizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak kılıçtan önce sana; “Sünnet-i seniyye icabı” İslamiyeti teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup can-ü gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan, dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü hâllerine devam ettiğin takdirde, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve senin elinden almak üzere, Allahü tealanın izniyle yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır.”

Yavuz Sultan Selim Han ordusuyla İzmit'ten Yenişehir'e geldi. Burada, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri de orduya katıldılar. On gün sonra Seyyidgazi'ye, oradan da Konya'ya ulaştılar. Sultan Selim, Konya'da Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sadreddin-i Konevî, Şems-i Tebrizî gibi evliyanın türbelerini ziyaret etti. Şah İsmail'e karşı muzaffer olması, Müslümanları bu beladan kurtarması için o mübarek zatların ruhlarından yardım talebinde bulundu. Bu türbelere hizmet edenlere bol bol ihsanlarda bulundu. Sonra ordusuyla Kayseri'ye yürüdü. Bu arada Dülkadir beyi Alaüddevle'ye bir mektup yazarak; “Şah İsmail üzerine birlikte savaşa girelim.” dediyse de Şah İsmail'e düşman olmasına rağmen, Osmanlılarla da geçinemeyen ve Memlûklülerden himaye gören Alaüddevle buna yanaşmadı. Hatta Sultan Selim'e düşmanca bir tavır bile takındı. Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a getirdiği Mukaddes Emanetleden Kâbe Anahtarı.

Yavuz Sultan Selim Han, Sivas'a geldiklerinde orduyu teftiş etti. Mevcudun yüz kırk bin kişi olduğu görüldü. Ayrıca beş bin zahireci ile altmış bin deve vardı. Askerin kırk bininin Kayseri Sivas arasında beklemelerini, yiyecek tedariki yapmalarını emretti. Çünkü; Şah İsmail'in kumandanlarından Ustaclı Mehmed Han, Osmanlı ordusunun ileri harekatını duymuş, burada oturan halkı daha içerilere sürerek, geride kalan her yeri ateşe vermişti. Bunun için İran topraklarına girecek Osmanlı ordusunun beslenmesi zor olabilirdi. Sultan Selim Han, Allahü tealanın ihsanıyla bu durumu daha iki sene önce gönül gözü ile keşfetmiş, Rumeli'de yetişen buğdayları Trabzon'a depo ettirmişti. Depo edilen buğdaylar un ve bulgur yapıldı. Bunlar diğer erzaklarla birlikte katırlar ve develerle orduya iletilerek, askerin yiyeceği temin edildi.

Sultan Selim, Şah'a Sivas'tan bir mektup daha gönderdi. Mektubunda; “Yapacağım işlerden, seni birkaç ay evvelinden haberdar ettim ki hazırlıklarını tamamlayıp karşıma çıkasın. Gafil avlandım, hazırlanamadım demeyesin. Uzun zamandan beri benim hazırlıklarıma ve gürültülü hareketlerime, hatta, Erzincan dağ ve tepelerine gelmeme rağmen, sende hâlâ hiçbir hareket yok. Öyle gizleniyorsun ki varlığınla yokluğun fark edilmiyor. Halbuki kılıç davası güdenlerin belalara göğüs germesi, yiğitlik sevdasında olanların, ok ve mızrak yarasından korkmaması gerekir. Ölümden korkanların kılıç kuşanması ve ata binmesi münasip değildir. Eğer gizlenmekten maksadın askerimin çokluğundan ise senin bu korkunu gidermek için kırkbinini Kayseri-Sivas arasında bıraktım. Her hâlde düşmana bundan daha büyük bir iyilik yapılamaz. Onun için sende bir parça gayret varsa karşıma çık.” diyordu.

Bu mektuptan sonra ordu hiçbir karşı hareket görmeden, düşman toprakları üzerinde yoluna devam ediyordu. Uzun yolculuğa rağmen, düşmanın hâlâ karşılarına çıkmaması, yeniçeriler arasında hoşnutsuzluğa sebep oldu. Aylarca yol yürümekten, seferin zorluklarından, gurbetin uzunluğundan şikayete başladılar. Rahatlarına düşkün olan bazı vezirler de askeri bahane ederek, Padişahın çok sevdiği mahremlerinden Karaman valisi Hemden Paşa'dan, Padişahı geri dönmeye ikna etmesini rica ettiler. Hemden Paşa, Yavuz Sultan Selim'in en yakın nedimi idi. Her hususta Padişah ile konuşabiliyordu. Hemden Paşa, savaşa gitmeye muhalefet eden bu vezirlerin ricasını kabul ederek, Sultan Selim'in huzuruna girdi. Askerlerin durumunu anlattı. Geri dönmenin daha uygun olduğunu söyleyince Sultan Selim onu derhal öldürttü.

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a getirdiği Mukaddes Emanetlerden Topkapı Sarayı'nda sergilenen Hırka-ı Şerif. Bu Hırka Peygamber Efendimiz tarafından Eshab-ı Kiram'dan Ka'b bin Züheyr'e hediye edilmiştir. Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a getirdiği Mukaddes Emanetlerden Topkapı Sarayı'nda sergilenen iki sakal-ı şerif.

Şeyhülislam Zenbilli Ali Cemalî Efendi: “Padişahım! Hangi hükme dayanarak katlettirdiniz?” diye sorduğunda, Sultan Selim; “Ayet-i kerimeye muhalefet ettiği için öldürdüm. Allahü teala, Eshab-ı Kiram'ı methederek mealen buyuruyor ki: “Onlar kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” “(Ey Peygamberim! Eshabının) iş hususunda fikirlerini al (müşavere et). Müşavereden sonra da bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allahü tealaya güven ve dayan. Gerçekten Allahü teala tevekkül edenleri sever.” (Feth suresi: 29, Âl-i İmran suresi: 159) Biz bu cihada çıkarken, vezirler, âlimler ve komutanlarımızla müşavere ettik. Karar verdik. Allahü tealaya tevekkül ederek yürüdük. Hemden'in yerinde oğlum Süleyman bile olsaydı, onun da boynunu vurmaktan kıl kadar çekinmezdim.” dedi. Hemden Paşa'nın öldürülmesini ve Sultanın bu sözlerini işiten vezirler ve yeniçeriler, yaptıkları hatanın büyüklüğünü anladılar. Bir müddet şikayetleri bıraktılar.

Sultan Selim Han, Erzincan'dan Şehsüvaroğlu Ali Bey'i, düşman hakkında bilgi toplamak için ileriye, Ferahşad Bey'i Tercan üzerine, Faik Bey'i Bayburt'u işgal etmeye gönderdi. Ordu Erzurum'a yaklaştığında, alınan iki esirden mühim bilgiler öğrendi. Şah İsmail'e bir mektup daha gönderdi. Bu mektupta da şöyle yazıyordu: “Hükümdarların toprakları, onların nikâhlısı gibidir. Bu itibarla erkek ve mert olanlar, ona başka birinin elinin değmesine dayanamazlar. Halbuki günlerden beri askerlerimle toprakların üzerinde yürüdüğüm hâlde senden hâlâ bir haber yok. 

Topkapı Sarayı'nda Mukaddes Emanetlerin bulunduğu Has Oda girişi.

Aslında şimdiye kadar senin, mertlikle ve celadetle ilgili bir hareketin görülmemiştir. Bütün hareketlerin sadece hileye dayanmaktadır. Askerimden kırkbinini buraya getirmeyerek korkunu gidermeye çalıştım. Buna rağmen gizlenmeye devam edersen, erkeklik sana haramdır. Zırh yerine çarşaf, miğfer yerine yaşmak kullanarak, serdarlık ve şahlık davasından vazgeçmelisin.” Selim Han bu mektubun yanısıra, bir de kadın elbisesi gönderdi. Bu mektuplar ile Şah İsmail'i tahrik ederek, meydana çıkmasını sağlamaya çalıştı.

Ordu Eleşkirt civarına geldiğinde, yeniçerilerin yeniden isyankâr konuşmaları başladı. “Padişah bizi nereye götürür? Daha ne kadar gideceğiz? Askerde savaşacak hâl mi kaldı? Bu şekilde kaçan düşman kovalanır mı? Üç aydır yol alan askere bu yapılan reva mıdır? Merhamet bu mudur? Geri dönülmezse yapacağımızı biliriz!” gibi ileri geri fısıltılar duyuluyordu. Nihayet Ağustos ayının ortasında, beş yüz kadar yeniçeri, konaklanan bir yerde, Padişahın otağına ok atmaya, kurşun sıkmaya başladılar. Bu sırada Sultan Selim, Hersekzade Ahmed Paşa ile konuşuyordu. 

İstanbul'a getirilen Mukaddes Emanetlerden Gasl-ı Nebevî suyu.

 

Silâh seslerini duyan Sultan, Ahmed Paşa'ya; “Bre bu nedir?” diye gürleyince Veziriazam Ahmed Paşa sapsarı kesildi. Şaşkın ve perişan bir hâlde: “Yeniçeri kullarınız silâh talimi yaparlar sultanım.” diyebildi. Sultan Selim Han; “Paşa Paşa!.. Sen uykudasın her hâlde. Baksana asker isyan üzeredir. Edepsizliğe billahi rızamız yoktur.” diyerek dışarı çıkıp Karabulut ismindeki atına bir sıçrayışta bindi. İsyan eden yeniçerilerin üzerine yıldırım gibi atını sürdü. Önlerine geldiğinde şimşek çakan gözlerini askerin üzerinde dolaştırdıktan sonra atını şaha kaldırdı ve; “Bre cahiller! Karar verdik, İ'lây-ı Kelimetullah'ı yüceltmek için yola çıktık. Hedefimize henüz gelmiş değiliz. Düşmanla karşılaşmadan da geri dönmemiz mümkün değildir. Bunu düşünmek bile çok kötüdür. Ne gariptir ki Şah'ın adamları batıl inanışları uğrunda efendileri için can verirlerken, içimizdeki bazı gayretsizler bizi hak yoldan döndürmeye uğraşıyorlar. Fakat biz yolumuzdan asla dönmeyecek, emre itaat edenlerle birlikte hedefimize kadar gideceğiz. Bazıları hanımını hayal edip yol yorgunluğunu bahane ederek; “Bundan öte gidemeyiz.” derler. Bunun gibiler, kendileri bilirler. Geri dönerlerse, Din-i mübin yolundan dönmüş olurlar. Onların bahaneleri düşman gelmediği ise düşman ileridedir. Eğer er iseniz benimle geliniz. Yoksa Şah oğlunun karşısına tek başımıza çıkarız.” diyerek Karabulut'u ileri sürdü. Bu acı sözlerden sonra artık hiç kimse muhalefet etmedi ve Sultan Selim'in arkasından yola koyuldular.

Bu sırada Safevî Devleti'nek başşehri Tebriz'de, evliyadan Molla Kemaleddin Erdebilî hazretleri bulunuyordu. O bir ikindi namazını kıldırdıktan sonra sevdikleri ile sohbete başladı. Sohbette Hafız Mehmed Efendi ve Hasan Can ismindeki oğlu da vardı. Kemaleddin Efendi, bir ara Hafız Mehmed'e ve Hasan Can'a bakarak; “Allahü teala sizi bu büyük beladan koruyacaktır. Çünkü sizler Hafız-ı Kur'an olup Hakk'ın kelamını nazil olduğu gibi korumaktasınız.” buyurdu. Bunun üzerine Hafız Mehmed; “Efendim! Osmanlı sultanı bu ülkeye ayak basmak üzeredir. Bu işin sonu, nereye varacak?” diye sual edince Kemaleddin Erdebilî hazretleri; “Bu gelen sultan öyle bir zattır ki kendiliğinden buralara gelmez. Bu bedbahtı (Şah İsmail'i), cezalandırmak için Hak teala tarafından memur edilmiş görürüz. Bütün evliyanın ruhları onunladır. Kendisi dahi evliyalıkta rütbe ve makam sahibidir.” diye cevap verdi. Hafız Mehmed; “Cezalandırmak için gelir buyurduğunuzdan anlaşılıyor ki Şah'ı tepeleyip mağlup edecektir.” dedi. Kemaleddin Erdebilî de; “Allahü teala daha iyisini bilir ki büyük bir bozgun var. Fakat Şah İsmail habisi kaçıp canını kurtaracaktır.” buyurdu.

Sultan Selim Han, ordusuyla Kazlıgöl mevkisine geldiğinde, Şehsüvaroğlu Ali Bey'in verdiği habere göre Şah İsmail ordusuyla Hoy şehrine gelmişti. Bu habere Sultan Selim çok sevindi. Ali Bey'e hediyeler verdi. Şah'ın Çaldıran'da toplanacağı haberi kesinlik kazandı. Daha sonra gelen haberlere göre Şah'ın ordusu Çaldıran'da idi. Osmanlı ordusu, Danasazı mevkisine geldiğinde güneş tutulması oldu. Bu hâl Osmanlı lehinde hayra yorumlandı. Hersekzade Ahmed Paşa ve Sinan Paşa, askerlerin maneviyatını devamlı yüksek tutuyor, ordunun galip geleceğini söylüyorlardı. Kumandanların böyle konuşmaları, askerlerin moralini yükseltiyordu.

Osmanlı ordusu, yirmi iki Ağustos günü Çaldıran'ın Akçay Vadisi tepelerinde konakladı. Şah'ın ordusu ile aralarında, beş-altı km.'lik bir mesafe kalmıştı. O güne kadar iki bin beş yüz km. yol gelen yorgun askere, her an hücuma hazır, istirahat etmeleri bildirildi. Akşam, Sultan Selim Han komutanlarını toplayarak; “Hücum hakkında ne düşünürsünüz?” diye sordu. Veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa; “Sultanım! Uzun yolculuktan geliriz, askerimiz yirmi dört saat dinlense iyi olur diye düşünürüm.” deyince Sultan Selim Han celallendi; “Paşa! Paşa! Saçını sakalını devlet işlerinde ağartmışsın amma, Osmanlı gazilerini daha tanıyamamışsın. Hele sancaklar açılsın, kösler vurulup mehter marşları çalınsın, ne yorgunluk kalır ne uykusuzluk. Bir daha böyle mütalaa istemem.” dedi vezirler ve paşalar ne söyleyeceklerini düşünürlerken, Defterdar Pirî Mehmed Çelebi heyecanını yenemeyerek; “Şevketlü Sultanım! Eğer derhal muharebeye başlamaz, bir müddet daha gecikir isek, ordumuzdaki Şah İsmail'in casusları, askerimizi aldatırlar. Ne kadar zaman kaybedersek o kadar adamımızı kandıracaklardır. Ordumuzun içindeki Şah'a meyleden kimselerin, düşmanla temas ederek, o tarafa geçmeleri veya harbe isteksiz girme ihtimali de vardır.

Mukaddes Emanetlerden Hazreti Hüseyin'e izafe edilen cübbe (solda). Mukaddes Emanetlerden Peygamber Efendimizin Mukavkıs'a gönderilen mektup (ortada). Mukaddes Emanetler'den Hazreti Osman Efendimizin sehit edilirken okuduğu Kur'an-ı Kerim (sağda). İstanbul'a getirilen Mukaddes Emanetlerden Peygamber Efendimizin kılıçları. İstanbul'a getirilen Mukaddes Emanetlerden Kadem-i Şerif.

Böyle bir duruma meydan vermeden, sabah erkenden muharebeye girmek bize uygun gelmektedir.” deyince Sultan Selim Han sevinçle yerinden kalktı, Defterdar'ın yanına gelip omuzunu okşadı. Gözlerini komutanlarının üzerine gezdirdikten sonra; “İşte yegane doğru rey sahibi! Ne yazık ki vezir olmamış!” diyerek takdirlerini bildirdi. Sonra Sinan Paşa ve diğer komutanlar bu görüşü kabul ettiler ve hep birlikte; “Sultanım! Allahü teala kılıcınızı keskin eylesin!” dediler. Sultan da; “Cenab-ı Hak muinimiz, yardımcımız olsun.” diye dua ettikten sonra divan dağıldı.

Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Seadet dairesinde Yavuz Sultan Selim tarafından başlatılan ve Cumhuriyet tarihinde bazen kesintiye uğramakla beraber devam eden yirmi dört saat Kur'an-ı Kerim okumayı gösteren bir resim.

O gece Sultan Selim Han sabaha kadar uyumadı. Allahü tealaya gözyaşları arasında ibadet eyledi. Otağ-ı hümayunun yere serilmiş halılarını kaldırıp pak toprağa mübarek alnını koyarak secdeye kapandı. Gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslatırken; “Ya Rabbî! Senin dinini yaymak, ism-i şerifini yüceltmek için buralara kadar geldim. Hatemü'l-enbiya olan şerefli Peygamberinin hatırı için Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimizin hatırı için Kur'an-ı Kerim'de överek bahsettiğin Eshab-ı Kiram'ın hatırı için bu Ehl-i Sünnet düşmanlarını kahrederek, ordumu muzaffer eyle. Evliyanın ruhlarını bizimle beraber et!” diye niyazda bulundu. Sonra Karabulut'a binerek istirahat eden ordusunun arasında gezindi. Yasin suresini okuyarak, askerlerine dua etti. Fecrle beraber müezzinler yanık sesleriyle ezan-ı Muhammedî'yi okumaya başladılar. Selim Han, büyük bir haz ile huşu içinde ezanları dinledi, ölümü düşündü. Belki de bu son savaşıydı. Çok sevdiği cihat yolunda şehit olacaktı. Gözlerinden iki damla yaş damladı.

Ordu abdestlerini almış olarak sabah namazının sünnetini kıldılar. İmam; “Allahü ekber.” diyerek farza durdular. İmam Fatiha'dan sonra Fetih suresini okudu. Yüz bin kişinin Allahü tealanın huzurunda secdeye kapanmaları, nadir görülen bir manzara idi. Namazdan sonra bütün ordu el açarak; Allahü tealadan zafer ihsan etmesini, bu uğurda ya şehit ya da gazi olmalarını niyaz ettiler. Duadan sonra gür sesli müezzin, Davudî sesiyle Haşr suresinin son dört ayet-i kerimesini okudu. Sonra herkes, en yakın silâh arkadaşlarıyla helalleşti. Birlikler savaş düzenine girdi.

Yirmi üç Ağustos Çarşamba sabahı idi. Sağ cenahta Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ve Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol cenahta Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ile Şehsüvaroğlu Ali Paşa, ortada Başkumandan Sultan-ı İklim-i Rum Selim Han hazretleri bulunuyordu. Yanında Veziriazam Ahmed Paşa ve Mustafa Paşa vardı. Ordu, Akçay tepelerinden Çaldıran Ovası'na yürüdü. Bir taraftan da kösler vuruyor, mehter, cenk marşlarını söylüyorlardı. Marşları işiten asker, büyük bir heyecanla; “Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan, Kur'an'da zafer vaat ediyor Hazreti Yezdan!” diyerek yeri göğü inletiyordu.

Şah İsmail, şimdiye kadar devletini Hazar denizinden Umman denizine kadar, Ceyhun Nehri'nden Dicle Nehri'ne kadar genişletmişti. On dört hükümdarla savaş yapmış, hepsinden galip olarak ayrılmış ve hükümdarlarını öldürmüştü. Gençti, gözü pekti. Hedefi Osmanlı Devleti'nin topraklarını elde etmek idi. Sultanlarını öldürüp devleti işgal edecekti. Yirmi iki Ağustos günü Çaldıran Ovası'nın en müsait yerine ordusunu yerleştirdi. Yüz bin kişilik ordunun büyük bir kısmı süvari idi. Şah'ın planı, yorgun olan Osmanlı piyadelerini bu atlı askerleri ile imha etmekti. Şah savaş yerine; hanımını, tahtını ve hizmetçilerini de getirmişti. Savaştan her zaman olduğu gibi kesin olarak muzaffer çıkacağını sanıyordu.

Yirmi üç Ağustos günü sabahı tahtına oturmuş olduğu hâlde sakisinden şarap istedi. “Piyale-i nusret” (zafer kadehi) adını verdiği kadehle sunulan içkiyi içemeden, kadeh elinden düşüp kırıldı. Şah bir memlekete hücum etmeden önce daima bu kadehle şarap içer, bunu bir uğur telakki ederdi. Şah bu hâli kötüye yordu. Atına binerek harp sahasına döndü ve askerlerine; “Bugün Allah, Osmanlıyı, Şahımıza av olarak gönderdi.” diye bağırmalarını emretti. Fakat bu emri ilana memur olan asker, Şah'ın dediklerini ters anlamış ve; “Arkadaşlar! Bilmiş olun ki bugün Allah, Şahımızı Osmanlıya av olarak gönderdi.” diye bağırmaya başladı. Bunu işiten Şah'ın askerlerinin morali bozuldu ve adamın üzerine yürüyerek linç ettiler.

Mukaddes Emanetlerden Eshab-ı Kiram'ın kılıçları. Mukaddes Emanetlerden Peygamber Efendimizin Na'lin-i şerifleri.

Şah, tepenin üzerinden, ovaya tam bir düzen içinde inen Osmanlı askerlerini görünce yanındaki Osmanlı esirine; “Bu kırmızı sancaklı askerler kimdir?” diye sordu. Esir; “Bunlar Niğbolu süvari komutanı Mihaloğlu'nun askerleridir.” Şah; “Ya şu yeşil bayraklılar?” esir; “İsfendiyaroğlu'nun kumanda ettiği akıncı birlikleri.” “Ya şunlar?” “Karaman askerleri.” “Şu sağ tarafta toz bulutu içinde eğerlerinin kayışları parlayan askerler Sultan Selim'in askeri mi?”, “Hayır Anadolu Beylerbeyi'nin.” “Ya şu sol taraftan gelen grup mu Sultan Selim'e bağlı?” “Hayır bu da Rumeli Beylerbeyi'nindir.” Yavuz Sultan Selim Han'ın kumanda ettiği yeniçeriler, sipahiler, silâhtarlar, azaplar görününce esir heyecanla bağırdı: “İşte şevketlü sultanım Selim Han!..” Nihayet fazla dayanamayan Şah, ordusuna hücum emrini verdi. Askerleri; “Şah, şah.” diyerek saldırdılar.

Yavuz Sultan Selim Han atından yere indi, ellerini açarak; “Ya İlahî! Ordumu muzaffer eyle. Günahlarım sebebiyle onları kahreyleme...” diyerek dua etti. Sonra atına bindi. Askerinin savaş düzenini son bir defa gözden geçirdikten sonra; “Ya Allah!.. Bismillah!.. Allahü ekber!..” diyerek hücum emrini verdi. Osmanlı ordusu; “Allah Allah.” diyerek çığ gibi Şah'ın ordusuna yüklendi.

Yavuz Sultan Selim Han'ı ölüm döşeğinde gösteren bir minyatür.

Gemleri salınan atlar, ok gibi ileri atıldı. Sağ cenahın kumandanı Sinan Paşa, Şah'ın ordusunun sol kanadıyla önce müthiş bir çarpışmaya sonra da plan gereği geri çekilmeye başladı. Şah'ın kumandanı Ustaclıoğlu; “Osmanlı ordusunu bozdum, geri çekilmeye başladılar.” diyerek ileri atıldı. Bir müddet geri çekilen Sinan Paşa, bir anda birliklerini ikiye ayırarak yanlara çekildi. O anda, daha önce oraya yerleştirilen Osmanlı topları gürlemeye başladı. Topların önünde kalan ne kadar İran süvarisi varsa, kaçmaya fırsat bulamadan, başlarındaki kumandanları Ustaclıoğlu dahil olmak üzere hepsi öldü. İranlılar en güzide kuvvetlerini bir anda kaybediverdiler.

Bu arada İran Ordusunun sağ cenahına kumanda eden Şah İsmail, Osmanlı Ordusunun sol cenahına yüklenmişti. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ilk anda şehit oldu. Osmanlı ordusu sol cenahtaki planı tatbik edemeden, bozularak karışık bir şekilde geriye çekilmeye başladı.

Yavuz Sultan Selim Han'ın türbesine açılan İstanbul'da Yavuz Selim Camii bahçesindeki kapı (sağda) ve türbenin dışardan görünüşü (solda).

Bu hâli gören Yavuz Sultan Selim Han, “Allah Allah.” diyerek yeniçerilerle, sol kanada yardıma koştu. Bir anda Sultanlarının; “Vurun şahbazlarım! Koman yiğitlerim! Vurun ha, arslan yürekli gazilerim!” diyen gür sesini işitince dağılan askerler yeniden canlandılar. Padişahları ile birlikte, yalın kılıç düşmanın üzerine yüklendiler. Askerin maneviyatı düzelince geri çekilen Sultan Selim, yüksek bir tepeden harekatı takip etmeye başladı. Sinan Paşa'nın planı tatbik ederek, yıldırım gibi Şah'ın ordusunun arkasına dolandığını görünce gözleri yaşardı ve ellerini açarak, Sinan Paşa'ya ve ordusuna dua etti. Şah İsmail, ordusunun çepeçevre sarıldığını çok geç anladı. Şah'ın ordusu, yeniçeriler karşısında her geçen dakika biraz daha eriyordu.

Şah İsmail, yenilgiden kurtulamayacağını anlayınca atıyla hamle yapıp cenk meydanından kaçmak istedi. O sırada bir kurşun ile kolundan yaralandı ve atı çamura saplandı. Yere düşen Şah'ın karşısına mızraklı bir Osmanlı yiğidi çıktı. Şah durakladı, öldürülmek üzereydi. O anda giyinişi Şah'a benzeyen, Şah'ın seyislerinden biri; “Şah İsmail benim.” diyerek ileri atıldı ve Osmanlı yiğidinin mızrağına hedef oldu. Şah İsmail ise yaralı olduğu hâlde bir ata binerek, tahtını ve hanımını bırakarak kaçtı. İran ordusu, şahlarının kaçtığını görünce onlar da firara başladılar. Akşama kadar süren savaş, Osmanlının galibiyeti ile bitti. O gün Çaldıran Ovası, on binlerce Rafızîye mezar oldu. Tarihin en büyük meydan muharebelerinden birini, Allahü tealanın izniyle kazandığını gören Yavuz Sultan Selim Han, şükür secdesine kapandı, sevinç gözyaşları dökerek Allahü tealaya hamd etti.

Şah'ın paha biçilmez tahtını ve yakalanan zevcesini Padişahın huzuruna getirdiler. Sultanın gözünde bunlar yoktu; O, şehit olan askerini düşünüyordu. Âlimler ve komutanları ile savaş meydanını dolaştı, şehitleri için Fatihalar okudu. Şehit olanlar arasında; Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa, Sofya Sancakbeyi Malkoçoğlu Ali Bey ve kardeşi Selanik Sancakbeyi Malkoçoğlu Tur Ali Bey, Pirizren Sancakbeyi Süleyman, Kayseri Sancakbeyi Üveys, Niğde Beyi İskender, Beyşehir Beyi Sinan, Mora Sancakbeyi Hasan Ağa gibi namdar pehlivanlar vardı. Her biri için ayrı ayrı Fatihalar okundu. Şehitlerin defin işleri yapıldıktan sonra askerin dinlenmesi emredildi.

Yavuz Sultan Selim Han, ordusuyla Tebriz'e yürüdü. Daha önce hazırlık yapması için İdris-i Bitlisî hazretlerini Tebriz'e göndermişti. Büyük Cami'de ilk Cuma namazını kıldı. Hutbe, Sultan Selim Han'ın adına okundu. Selim Han Tebriz'de camilerin, medreselerin imarı ile uğraştı. Sultan Selim Han, Tebriz'deki bütün âlimlere ve sanat sahibi olgun kimselere pek ziyade alâka ve iltifat gösterdi; hepsini huzuruna çağırdı. Daha şehzadeliği sırasında, Hafız Mehmed'in ilimdeki ve Kur'an-ı Kerim tilavetindeki üstünlüklerini işitmişti. Huzuruna gelen âlimlere; “Kur'an-ı Kerim kıraatinde edasının güzelliği ve Davudî sesi ile meşhur olan bir Hafız Mehmed-i Ya'kubî işitirdik. Acaba o burada mıdır, yoksa vefat etmiş midir? Eğer burada ise okuduğu Kur'an-ı Kerim'i dinlemek isteriz.” dedi.

Orada bulunan Hafız Mehmed, utancından başını önüne eğdi ve hiç sesini çıkarmadı. Oradakiler; “Efendim! Sorduğunuz Hafız Mehmed budur.” diyerek, Hasan Can'ın babasını gösterdenler. Sultan Selim Han, Hafız Mehmed'i dikkatle süzdükten sonra; “Sizi dinlemek isteriz.” buyurunca Hafız Mehmed, Davudî sesi ile öyle bir Kur'an-ı Kerim okudu ki orada olanlardan ağlamadık kimse kalmadı. Sultan Selim Han'ın hayranlığı bir kat daha artmıştı.

Yavuz Sultan Selim Han'ın Türbesinin kapısından içerinin görünüşü (sağda) ve Yavuz Sultan Selim'in sandukası (solda).

Çok iltifat gösterdi ve; “Bizimle İstanbul'a gelirseniz hizmette kusur etmeyiz.” dedi. Hasan Can ve babası buna çok sevindiler. Ayrıca büyük âlimlerden Mirza Bediüzzaman da orada bulunuyordu. Mirza Bediüzzaman eski Horasan hükümdarıydı. Sultan Selim Han, bu eski hükümdara çok hürmet göstererek İstanbul'a davet etti. Daha bunlar gibi pek çok âlimi ve sanat sahiplerini İstanbul'a götürdü.

Yavuz Sultan Selim Han bu zaferi ile; Anadolu'da Müslümanlar arasında yayılan, kendilerini gizleyerek tekkelere sızan ve Eshab-ı Kiram düşmanlığını körükleyen sapık inanç sahiplerini temizledi. Asırlarca bu bozuk inancın yayılmasını önledi. Böylece Ehl-i Sünnet itikadını kuvvetlendirerek İslam'a hizmeti büyük oldu.

Sultan Selim Han, Tebriz'den on beş Eylül'de ayrılarak Karabağ'a, oradan Amasya'ya geldi. Kışı burada geçirdikten sonra Nisan ayında Kemah Seferi'ne çıkarak kaleyi fethetti. Sultanın niyeti bütün Anadolu'yu yabancılardan temizlemekti. Dülkadiroğlu'na sıra gelmişti. Alaüddevle'nin Safevîlere ve Mısır Kölemenlerine yardım ettiğini biliyordu. Halbuki Dülkadiroğlu Alaüddevle'nin kız kardeşi, Yavuz Sultan Selim'in babaannesi idi. Buna rağmen Alaüddevle, Sultan Selim'e düşmanca hareketler ediyordu. Sultan Selim, Dülkadiroğlu'nun üzerine, Şehsüvaroğlu Ali Bey'i gönderdi. Ali Bey, kısa zamanda Dülkadiroğullarını ortadan kaldırdı. Temmuz başlarında ordu ile İstanbul'a girildi.

Yavuz Sultan Selim Han, İstanbul'a gelir gelmez ilk iş olarak yeniçeri ordusunda ıslahat yaptı. Çaldıran Savaşı'nda, yeniçeriyi isyana sevk eden Vezir İskender Paşa'yı ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa'yı idam ettirdi. Fitneyi yatıştırdıktan, askerin itaatinden emin olduktan sonra tekrar doğuya sefere çıkmak için hazırlıklara girişti. Anadolu üzerine yapmayı düşündüğü seferlere rahatça devam etmek için Avrupa'ye sefer açacakmış gibi hareket ederek, Haliç üzerinde büyük bir tersane yaptırdı.

 

Yavuz Sultan Selim'in hanımı ve Kanunî Sultan Süleyman'ın annesi Aişe Hafsa Sultan'ın Yavuz Selim Camii bahçesindeki kabrinin uzaktan görünüşü (sağda) ve yakından görünüşü (solda).

Çok kısa bir zaman içinde, üç yüz gemi yapmalarını emretti. Bunu işiten Hıristiyan devletler, birbirleriyle yarış edercesine Sultan Selim Han'a sefirler gönderdiler ve anlaşmalarını yenilediler. Yavuz Sultan Selim Han, bu anlaşmalardan sonra rahatlıkla doğu seferlerine gidebilirdi. Üç senelik bir sefer ile doğudaki irili ufaklı İslam devletlerinin bir bayrak altına gireceğini hesap etti. Böyle bir birlikle, bütün Hıristiyan ülkelerine karşı koyacak, onların da Müslüman olmalarına ve böylece Cehennem ateşinden kurtulmalarına sebep olacaktı.

Sultan Selim Han'ın dinli dinsiz bütün insanlara olan merhameti, onların Cehennem'de yanmaması için gösterdiği fedakârlık fevkaladeydi. Bunun için; rahatını ve huzurunu terk edip at üzerinde aylarca meşakkatli yolculuğa katlanıp belki de bu yolda dedeleri gibi şehit olabilecekti. Sultan Selim Han, İstanbul'a getirdiği âlimleri medreselerde ders vermek üzere vazifelendirdi. Hasan Can'a ve babasına, nedim olarak sarayda vazife verdi. Onlarla sık sık sohbetler ederek, yanından ayırmazdı.

Hasan Can anlattı:

“Padişah ekseri geceleri uyumayıp kitap okurdu. Yahut bizimle evliyalık hâllerinden bahsederdi. Bir akşam uyuyakalmışım, hizmetine gidemedim. Sabah namazından sonra gittiğimde bana; ‘Bu gece görünmedin, evde ne yaptın?’ buyurdular. Ben de; ‘Sultanım! Birkaç gecedir uykusuzdum. Bu sebeple şerefli hizmetinizden mahrum kaldım.’ diye üzüntümü belirttim.

Bunun üzerine Sultan Selim Han; ‘Bu uzun gecede bir rüya görmen lazım. Söyle bakalım gördüğün rüyayı.’ dedi. Arz olunacak bir şey görmediğimi ifade ettim. Tekrar; ‘Bir geceyi hep uyku ile geçirdiğin hâlde rüya görmemek olur mu? Elbette görmüşsündür, söyle.’ buyurdular. Yemin ederek, bu gece rüya görmediğimi belirtince başlarını salladılar ve; ‘Hayret!’ dediler.

Bir müddet sonra beni, Kapı Ağası Hasan Ağa'nın bulunduğu kapıya bir iş için gönderdiler. Gittiğimde Hasan Ağa'nın yanında Hazinedarbaşı Mehmed Ağa, Kilercibaşı ve Saray Ağası vardı. Hasan Ağa tefekküre dalmış ve gözleri yaşlı idi. Diğerleri de kendi aralarında konuşuyorlardı. Aslında Hasan Ağa, ziyadesiyle sessiz bir kimse olup lüzum olmadıkça konuşmazdı. Fakat bugünkü hâlinde bir fevkaladelik vardı. “Acaba akrabasından biri mi vefat etti?” düşüncesiyle hâlini, hatırını ve üzüntüsünün sebebini sordum. Hasan Ağa da; “Hayır, bir şey yok.” dedi. Lakin Hazinedar Ağası bana dönerek; “Hasan Can! Bu gece Hasan Ağa bir rüya görmüş. Onun için düşüncelidir.” dedi.

Bu söz üzerine merakım ziyadeleşti ve; “Allah aşkına bu gördüğünüz rüyayı haber veriniz. Zira padişahımız benden rüya sordu, hatta ısrar etti.” dedim. Sonra Hasan Ağa'ya; “Lütfen söyleyiniz.” diyerek yalvarmaya başladım. Ben sordukça o da; “Benim gibi bir günahkârın ne rüyası olur ki Padişahımızın huzurunda nakle layık olsun.” diyerek, kemal-i hayâsından bu işten vazgeçmemi rica edip durdu. Nihayet Mehmed Ağa dayanamadı ve; “Hasan Ağa! Nasıl söylemeyeceksin ki söylemeye memur olduğunu söyleyen sen değil misin? Yoksa hıyanet etmiş olmaz mısın?” dedi. Bunun üzerine Hasan Ağa, gördüğü rüyayı şöyle anlattı:

“Bu gece gördüm ki bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı şiddetle acele acele çalıyorlar. ‘Hayırdır inşallah. Ne haber var?’ diyerek ileri vardım. Kapının bir miktar açıldığını ve önünde Arabistanlı olduğu anlaşılan nur yüzlü bir kimsenin beklediğini gördüm. Onun birazcık kenarında yine nur yüzlü üç kimse daha duruyordu. Duruşlarından çok heybetli kimseler olduğu anlaşılıyordu ve ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı çalanın elinde ise Padişahımızın ak sancağı bulunuyordu. Kapı önündeki nur yüzlü yiğit bana; ‘Buraya niçin geldiğimizi biliyor musun?’ diye sordu. Ben de; ‘Buyurun efendim.’ dedim. O mübarek zat; ‘İsmim Ali bin Ebu Talib'dir. Bunlar dahi, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman'dır. Bizi Resulullah Efendimiz gönderdi. Sultan Selim Han'a selam söyledi ve buyurdu ki: ‘Haremeyn'in hizmeti ona verilmiştir. Kalkıp gelsin. Bizden işittiklerini var Selim Han'a söyle.’ dediler ve bir anda kapının önünden kayboldular. Uyandığımda tere gark olmuşum. Kalkıp esvab değiştirdim. Sabah namazımı kıldım.”

Hasan Ağa, hem rüyayı anlatıyor hem de bir taraftan ağlıyordu. Aralarından ayrılarak Padişahımın bana emrettiği işi yaptım ve huzuruna döndüm. Daha o hizmeti sormadan dedim ki: “Şevketlü Sultanım! ‘Sabaha kadar uyup da rüya görmediğine şaşılır.’ buyurmuştunuz. Rüyayı bu Hasan kulunuz değil de başka bir Hasan kulunuz görmüş. Emriniz olursa arz edeyim.” dedim. Emrettiklerinde, Hasan Ağa'nın anlattıklarını aynen tekrar ettim. İnce kalpli Padişah ben anlattıkça ağladı ve; “Hasan Can! Meğer adaşın Hasan Ağa gönül ehli bir kimse imiş. Daha önceleri onu bana methettikçe; ‘Bir kimseyi ibadet ederken gördüğün zaman onu velî zannediyorsun.’ der idim. Tevekkeli onu methetmiyor, hakikati söylüyormuşsun. Biz sana demez miyiz ki biz hiçbir tarafa memur olmadan gitmeyiz. Bizim ecdadımızın hepsi evliyalıktan nasibini almış kimselerdir. Fakat biz onlara benzeyemedik.” diyerek kendi evliyalığını gizlemeye çalıştılar.

Halbuki Allahü teala, Osmanlı Sultanlarına, yedi evliya kudreti ihsan eylemişti. Sultan Selim'in evliyalık yönü diğerlerinden daha ziyadeydi. Aslında o gece Sultan Selim Han'a; “Emir, Hasan Efendi'ye bildirildi.” diye buyurulmuş idi. Yavuz Sultan Selim Han, bu manevî emri de alınca niyetinin Peygamber Efendimiz tarafından tasdik edildiğini anladı.

Sultan Selim Han, 1516'da Veziriazam Sinan Paşa'yı, kırk bin kişilik bir ordu ile Çaldıran Savaşı'nda harp meydanından kaçan Şah İsmail'in ve ona yardım eden kimselerin tekrar baş kaldırmamaları için gönderdi. Sinan Paşa, Diyarbakır'a kadar gelecek, burada orduyu dinlendirecek ve geriden gelecek olan Sultan Selim Han'ı bekleyecekti. Sinan Paşa ordusuyla Maraş'a geldi. Maraş'tan sonra Diyarbakır'a gidebilmesi için Malatya üzerinden geçmesi gerekiyordu. Malatya ise Memlûklülerin elinde bulunuyordu. Sinan Paşa; Fırat Nehri'ni geçip Diyarbakır'a gitmeye memur olduğunu huduttaki Memlûklü beylerine bildirerek, Fırat'ı geçmeye izin istedi.

Memlûklü Sultanı Kansu Gavrî, buna izin vermediği gibi elli bin kişilik bir ordu ile Şam'a geldi. Kansu Gavrî'nin Şah İsmail ile ittifak hâlinde olduğu da söyleniyordu. Sinan Paşa, bu durumu Sultan Selim Han'a; “Kansu Gavrî, Fırat üzerinden köprü kurarak geçmemize izin vermediği gibi, ordusuyla Şam'a geldi.” diye bildirdi. Bunun üzerine Selim Han divanı topladıktan sonra; “Müslümanlara işkence ve eziyet edip Eshab-ı Kiram ve Ehl-i Sünnet âlimlerini kötüleyenlere karşı sefere giderken, buna mâni olmak isteyen bir İslam hükümdarına karşı ne yapmak lazım gelir?” diye sordu. Şeyhülislam Zenbilli Ali Cemalî Efendi ve âlimler; “Böyle bir hükümdara karşı savaşmak lazım gelir.” fetvasını verdiler.

Yavuz Sultan Selim Han'ın hanımı Aişe Hafsa Sultan'ının Manisa'da yaptırdığı Hafsa Sultan külliyesi (sağda) ve Yavuz Sultan Selim Han'ın kızı Şah Sultan için Mimar Sinan tarafından yapımı 1556 yılında gerçekleşmiş olan Eyüp'te yer alan Şah Sultan Camii (solda).

 

Yavuz Sultan Selim Han'ın annesi Gülbehar Hatun'un Trabzon'da yaptırdığı Cami.

 

Bu fetva üzerine Sultan Selim Han, ordusunu toplayıp 922 (m. 1516) senesinde Suriye'ye doğru hareket etti. Üsküdar'a geçen ordu mehterin yürüyüş marşı ile yola koyuldu. Bir taraftan Davudî sesli hafızlar, Kur'an-ı Kerim okuyarak, askerin cihat şevkini arttırıyordu. Gebze'de ilk mola verildi. Ordunun geçtiği yollar bağlık bahçelik idi. Asmalar salkım salkım olgun üzümlerle, ağaçlar kırmızı elmalarla doluydu. Yavuz Selim Han, “Acaba askerim, sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparıp yer mi?” diye kendi kendine düşüncelere daldı. Bir müddet bu düşüncelerle tereddüt içinde kaldıktan sonra yeniçeri ağasını huzuruna çağırdı ve; “Ağa! Fermanımızdır. Bütün yeniçeri, sipahi ve azap askerinin heybeleri yoklansın. Heybesinden bir elma ve üzüm salkımı çıkan asker, derhal huzurumuza getirilsin!” buyurdu. Yeniçeri ağası; “Ferman Sultanımındır.” diyerek ayrıldı. Yeniçeri ağası, saatlerce heybeleri araştırttıktan sonra Sultan Selim Han'ın huzuruna gelip; “Hünkârım! Askerin heybelerini araştırdık, asmaları ve elma ağaçlarını inceledik. Heybelerde üzüm veya elma bulamadık. Asma ve ağaçlarda da koparılma izlerine rastlayamadık.” dedi. Bu habere Sultan Selim Han çok sevindi. Üzerindeki ağırlık ve zihnindeki düşünce kalkmıştı. Secde-i şükre kapandı. Sonra ellerini açarak; “Allah'ım, sana sonsuz hamd-ü senalar ederim. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan eyledin. Eğer askerlerim içinde bir tek kimse, sahibinden izinsiz bir elma koparıp yese idi, Mısır Seferi'nden vazgeçerdim.” dedi. Sonra yeniçeri ağasına; “Çünkü ağa! Haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz.” buyurdu.

Sultan Selim Han, her seferinde olduğu gibi, Mısır Seferi'nde de hocası Abdülhalim Efendi, Ahmed ibni Kemal Paşa ve daha pek çok âlimi ve nedimi Hasan Can'ı yanında götürüyordu. Fırsat buldukça onlarla sohbetler ediyordu. Onlara; “Biz, Allahü tealanın dinini yaymak, İ'lây-ı Kelimetullah için cihada gidiyoruz. Biz Rabbimizin rızası için cenge gideriz. Harplerimizde kimse başka maksat aramasın.” derdi.

 

Yavuz Selim Camii'nin içinden bir görünüş.

 

 

Selim Han, ordusuyla yirmi beş günde Konya'ya ulaştı. Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sadreddin-i Konevî, Şems-i Tebrizî hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ederek, mübarek ruhlarından yardım istedi. Yine bu velîleri Allahü tealaya vesile ederek, muzaffer olmaları için dua edip gözyaşları döktü. Sultan Selim Han, yirmi bin kişilik ordusuyla, Konya'dan Kayseri'ye, oradan da Elbistan'a geçerek Sinan Paşa'nın kuvvetleriyle birleşti.

Sultan Selim Han'ın, üzerine geldiğini anlayan Kansu Gavrî, Şah İsmail'e bir mektup göndererek, birleşme teklif etti. Sultan Selim Han'ın ilk niyetinin kendi üzerine gelmek olmadığını öğrenen Şah İsmail, Selim Han'dan korktuğu için Mısır Sultanından zaman istedi. Bu sırada kendisine gelen Osmanlı elçilerine kötü muamele ederek hapsettiren Kansu Gavrî, yetmiş bin kadar asker toplayarak, Halep'e doğru hareket etti. Sultan Selim Han'ın Malatya'ya yaklaştığını öğrenince Osmanlı elçilerini serbest bırakıp Selim Han'a da bir özür dileme mektubu yazdı. Osmanlı elçileri Selim Han'a gelip durumu bildirdiklerinde, Sultan elçilerine yapılan hakarete çok üzüldü. Elçiler ayrıca Kansu Gavrî'nin şu sözünü de naklettiler: “Sultan Selim Han yazdığı mektuplarda bize; “Babamız.” diye hitap ederdi. Şimdi üzerimize gelir. Hiç evlat babasıyla harp eder mi? Bunu vardığınızda kendisine sorunuz.” Bunu işiten Selim Han; “Biz maksat sahibi kimseleriz. Allahü tealanın yolunda cihada giderken, önümüze öz kardeşlerimiz bile çıksa üzerine yürürüz. Nitekim öyle de oldu. Bunu Memlûklü Sultanı bilmez mi?” diye cevap verdi.

Bu arada yapılan çeşitli haberleşmeler neticesinde, Mısır Sultanının Mercidabık Ovası'nda, ordusuna karargâh kurduğu öğrenildi. Sultan Selim Han da yol üzerinde bulunan Malatya'yı almış, Gaziantep'i geçip Tel-Habeş denilen yere gelmişti. Memlûklü ordusuna bir günlük yol kalmıştı. Sultan Selim Han; “İnşaallahü teala yarın cenk günüdür. Herkes niyetini kavi eylesin ve zafer için dua etsin.” buyurdu. Sinan Paşa ise; “Sultanım! Yarın büyük bir gün olacak. Korkarım ki heyecana gelip her zamanki gibi düşmanın ortasına yalnız başınıza yalınkılıç dalar, kendinizi ateşe atarsınız. Size bir zarar gelirse yüreğimiz dilhun olur, çok üzülürüz.” dedi. Sinan Paşa, Selim Han'ın geride durmasını tavsiye ediyordu ki Sultanın şimşek gibi çakan gözleriyle karşılaşınca susmak mecburiyetinde kaldı ve Sultanın; “Sinan, Sinan! Sen bizi ne sanırsın? Biz Cennet mekan dedemiz Fatih Sultan Mehmed Han'ın torunuyuz. Çadır içinden savaş idare etmeyiz.” buyurduğunu, büyük bir haz içinde dinledi.

Yirmi beş Recep 922 (m. 1516 Ağustos) tarihinde iki ordu, Mercidabık sahrasında karşı karşıya geldiler. Kansu Gavrî ordusunun merkezinde bulunuyordu. Sağ cenaha Hayrbay sol cenaha ise Sibay isimli komutanları tayin etmişti ve bütün gücünü bu savaş için getirmişti. Sultan Selim Han, yeniçeriler ve azaplar ile merkezde idi. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa komuta ediyordu. Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa, Şehsüvaroğlu Ali Bey ve Ramazanoğlu Mahmud Bey, Zeynel Paşa'ya yardım edeceklerdi. Sol kanada, Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Paşa komuta edecekti. Bıyıklı Mehmed Paşa, İsfendiyaroğlu Mehmed Paşa, Mengli Giray'in oğulları Se'adet ve Mübarek Giray, Sinan Paşa'ya yardım edeceklerdi. Üç yüz top, zincirlerle birbirlerine bağlanmış bir hâlde zamanı gelince ateşlenecekti.

Sabah namazından sonra müezzinler, Haşr suresinin son ayet-i kerimelerini okumuşlardı. Yavuz Sultan Selim Han, âlimlere ve velîlere dua etmek ve Kur'an-ı Kerim okumak üzere vazife vermişti. Davudî sesli hafızlar Fetih suresini okuyorlardı. Aynı birlikte olan askerler helalleşiyor, biraz sonra başlayacak olan harbe hazırlanıyorlardı. Güneş doğduktan sonra kösler vurulmaya, mehter cenk marşlarını söylemeye başlayınca savaşa alışkın atlar kişniyor, toprağı toynaklıyordu. Yerinde duramayan atlar sık sık şaha kalkıyor, ileri atılmaya çalışıyorlardı. Saatler geçmek bilmiyordu. Osmanlı yiğitleri büyük bir sabır ve heyecanla Padişahlarının hücum emrini bekliyorlardı. Askerler tekrar tekrar; “Allahü tealanın rızası için, Cenab-ı Hakk'ın ismi şerifini yüceltmek için...” diye niyetlerini tazeliyorlardı. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Han'ın; “Ölmek, yok olmak değildir. Eğer şehitlik müyesser olursa ahirette saadet bizimdir. Şayet düşmana galip gelirsek dünyada devlet bizimdir.” buyurduğu askerlere bildirildi. Bütün gözler Sultan Selim Han'da idi. Selim Han, atından inerek kıbleye karşı döndü ve ellerini açarak; “Ya Rabbî! Senin dinini yaymak, mübarek ismini yüceltmek için buradayız. Sonsuz kuvvet ve kudret sahibi ancak sensin. Ehl-i Sünnet itikadını kuvvetlendirmemiz için bize yardım eyle. Ordumuza zafer ihsan et!...” diye dua ettikten sonra atına sıçradı.

 

Yavuz Selim Camii'nin şadırvan avlusundan bir görünüş (sağda) ve şadırvan tarafındaki son cemaat yeri (solda).

 

Yavuz Selim Camii'nin içinden iki ayrı görünüş.

 

Osmanlı yiğitleri, sultanlarını hayranlıkla seyrediyordu. Selim Han, atının üzerinde kılıcını havaya kaldırarak; “Ya Allah, Bismillah, Allahü ekber!” diyerek hücum emrini verdi. İki ordu büyük bir hızla birbirlerine hücum etti. Tekbir sesleri yeri göğü inletiyordu. Her iki tarafın da askeri fevkalade güzel dövüşüyordu. Bir ara, Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadında bir gerileme görüldü. Selim Han yüksek bir yerden savaşı takip ediyor, yerine göre emirler veriyordu. Vezir Sinan Paşa'yı sağ, Yunus Paşa'yı da sol kanada takviye gönderdi. Sağda ve soldaki gerilemeye tahammül edemeyerek, merkezdeki yeniçeriler ile bir anda yalın kılıç savaşa başladı. Bir sağa, bir sola hücum ederek askerine moral veriyordu. Bazen geri çekilir gibi yaparak Memlûklüleri üstlerine çekiyorlar, bir anda yanlara açılarak topları ateşliyorlardı. Topların gürlemesi ile binlerce Mısırlı asker telef oluyordu. Topların iştiraki ile savaşın seyri bir anda değişti. Mısır ordusunda bir gerileme başladı. Selim Han büyük bir gayretle askerini coşturuyordu. “Haydin yiğitlerim! Vurun şahbazlarım! Koman aslan yürekli gazilerim.” sözleri ile asker, bir anda dev kesiliyordu. Öyle bir cenk oluyordu ki rüyada misali, hatırda hayali görülmemiş, işitilmemiş idi. Asker, kesilen koluna, parçalanan ayağına bakmıyor, ha bire hücum üstüne hücum tazeliyordu. Vakit ikindiye yaklaşıyordu, Memlûklü askerleri son güçlerini harcadıkları sırada, Mısırlıların, mızrakların uçlarına Kur'an-ı Kerimleri bağladıkları görüldü. Bununla Osmanlı ordusuna manevî bir set çekmek istemişlerdi. Osmanlı yiğitlerinin Kur'an-ı Kerim'e olan saygılarından kılıçları havada kalmış, Memlûklü askerine vuramaz olmuşlardı.

Sultan Selim Han o anda yalın kılıç yıldırım gibi atını ön safa sürerek; “Bu, Hazreti Ali Efendimize yapılan bir hiledir. Aynı hile bize de yapılmak isteniyor. Bunlar hem Rafızî'ye yardımcı olurlar, hem de Kur'an-ı Kerim'i hâşâ, kendi bozuk düşüncelerine, hilelerine hüccet ederler. Sakın aldanmayın, hücum edin!...” dedi. Bu ikaz Osmanlı yiğitlerine kâfi geldi. Yeniden büyük bir hırs ile saldırdılar.

Bu sırada askerinin perişan hâlini seyreden Kansu Gavrî'ye, sık sık malumat veriliyordu. Kansu Gavrî üzüntüsünden iki defa bayıldı. Son olarak huzuruna kumandanlık elbiseleri parçalanmış bir hâlde Hayrbay geldi. Ordunun mağlup olduğunu bildirince yaşlı olan Sultan Kansu Gavrî kederinden kendinden geçti ve atından yere düştü. Kalbi duran Mısır sultanı ölmüştü. Asker, sultanlarının öldüğünü duyunca Halep'e doğru kaçmaya başladı. Bunları takip eden Osmanlı süvarileri, Mısırlı komutan Hayrbay'ı yakaladılar. (Kansu Gavrî'nin ölümü hakkında, tarihler çok çeşitli rivayetler bildirmektedir.) Savaş ikindiye kadar sürdü. Selim Han kesin bir zafere daha kavuştu. Allahü tealaya şükür secdesine kapandı. Şehitlerin defin işlerini halletti. Yaralıların yaralarını sardırdı. Muzaffer İslam ordusu Halep'e girdi. Hayrbay, Osmanlı ordusunda vazife almak istediğini bildirince Selim Han kabul etti. Esir alınan son Abbasî halifesine oldukça hürmet gösterdi ve onu Kahire'ye gönderdi.

Halep'ten Şam'a giden Sultan Selim Han, orada da zamanın âlim ve evliyalarıyla görüştü, hayır dualarını aldı. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin Şam'da vefat ettiğini biliyordu. Muhyiddin-i Arabî'nin, “Sin, şın'a gelince Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.” sözünü, okuduğu kitaplardan hatırladı. Şamlılar kabrin üzerine çöp dökmüşlerdi.

Bu sebeple kabir belli değildi. Araştırmalar neticesinde kabir bulundu. Sultan Selim Han, çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i Arabî'nin vefatından önce ayağını yere vurarak; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” buyurduğu yeri tespit ettirip orayı kazdırdı. Oradan küp içinde altın çıktı. Bundan Muhyiddin-i Arabî'nin; “Siz, Allahü tealaya değil de paraya tapıyorsunuz.” demek istediği anlaşıldı. Selim Han, çıkan altınları fakirlere dağıttı. “Sin”den maksadın Selim, “Şın”den maksadın Şam olduğunu anlamıştı.

Sultan Selim Han Şam'da üç ay kaldı. Bu müddet zarfında hem askerini dinlendirdi. Hem de etraftaki ufak şehirlerin kendisine itaatini sağladı. Hama Humus gibi şehirler de Sultan Selim'e teslim edildi. Selim Han namazlarını Ümeyye Camii'nde kılardı. Hocası Abdülhalim Efendi, Ahmed ibni Kemal Paşa, Hasan Can ve diğer âlimlerle sık sık sohbetler ederdi. Selim Han bir gün Hasan Can'a; “Mısır'ın fethi zihnimi kurcalayıp durmaktadır. Bu fethin bize nasip olup olmayacağı hakkında düşünüp dururuz. Bizi bu hususta ferahlatacak Allahü tealanın dostlarından bir velî varsa, ona niyetimizi anlatalım. Aceb ne buyuracaktır, merak eder dururum.” buyurdu. Hasan Can da; “Devletlu Hünkârım! Emevî Camii'nin bir köşesinde, sabah akşam Allahü tealayı zikreden bir derviş vardır. Ola ki o sizin meselenizi hâlleder.” dedi. Bunun üzerine Sultan Selim Han, sabahın erken saatlerinde camiye gitti. Tarif edilen bu zatı Allahü tealayı zikrederken buldu. Yanına varıp selam verdi. Selim Han daha bir şey sormadan; “Ey Muzaffer Sultan! İnşaallahü teala Cenab-ı Hak Mısır'ın fethini sana müyesser edecektir. Allahü teala muinin, yardımcın olsun. Mısır'ın fethinden sonra İstanbul'a döndüğünde, oradaki Sünbül Sinan'dan gafil olma sakın!” dedi.

 

Yavuz Selim Camii'nin kapılarından biri (sağda) ve arka bahçe kapısından görünüş (solda).

 

Sultan Selim Han, bu müjdeye ziyadesiyle memnun oldu. Şükür secdesine kapandı. Selim Han, Şam'da bulunan fakir halka çok ihsanlarda bulundu. Medreselerde okuyan talebeleri ve hocaları ziyaret edip ihtiyaçlarını giderdi. Evliyanın büyüklerinden Muhammed Bedahşî hazretleri de Şam'da ikamet etmekte idi. Onun da evine iki defa giderek ziyaret etti. Hayr duasını aldı. Selim Han'ın Muhammed Bedahşî'yi ilk ziyaretlerinde, aralarında hiç konuşma olmadı. Sultan, onun büyük bir velî olduğunu anlayıp huzurunda edeple oturdu. Odada tam bir sükunet hâkimdi. Bir saatten fazla oturmalarına rağmen, ikisi de tek kelime konuşmadan ayrıldılar. İkinci defa ziyaretlerinde önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı ve buyurdu ki: “Sultanım! İkimiz de Allahü tealanın seçilmiş kulları arasında bulunuyoruz. Boynumuzda kulluk bağı vardır. Allahü tealanın huzurunda mesulüz. Ahzab suresi 72. ayetinde mealen; “Biz emaneti (Allah'a itaat ve ibadetleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler ondan korktular da onu insan yüklendi. İnsan (Bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” buyurulduğu üzere, emaneti ve mesuliyeti gökler ve yer yüklenmekten kaçındıkları hâlde biz onu yüklendik. Omuzlarımıza ağır bir mesuliyet aldık. Siz ise Sultanım, yükünüzü biraz daha ağırlaştırdınız. Saltanat yükü üzerine bir de hilafeti yüklenerek, taşınması güç bir yük altına gireceksiniz. Allahü tealaya şükürler olsun ki benim yüküm sizinkine nisbetle çok hafiftir. Diyebilirim ki sizin yüklendiğinizi dağlar ve taşlar yüklenip çekemez, insanlar da bu yükü taşıyamaz. Ama sizin bir de manevî gücünüz vardır. Ondan yeteri kadar faydalanıyorsunuz. Resulullah'ın; “Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennem'den korumalısınız. Onlara Müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mesul olacaksınız.” mübarek sözleri sizin rehberinizdir.

 

Yavuz Sultan Selim Han'ın Şam'da Muhyiddin Arabî'nin medfun olduğu Selimiye Camii karşısında yaptırdığı Medrese'nin girişi (sağda) ve Medrese'nin içinden bir görünüş (solda).

 

Çok meşakkatli külfetli bir yolda bulunuyorsunuz. Allahü teala yardımcınız olsun.” Yavuz Sultan Selim Han, Allahü tealanın bu velî kulunu büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükut ve edep ile huzurundan ayrıldı. Bunun üzerine daha sonra mecliste hazır bulunanlardan birisi; “Sultanım, hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?” diye sorunca Yavuz Sultan Selim Han buyurdu ki: “Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde, onlar konuşurlarken başkasının konuşması edep dışı sayılır. Bulunduğumuz makam edep makamı idi, bize sadece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık. O esrar ve hikmet meclisinde, ben sadece bir zerre sayılırdım. Benim konuşmamı layık görmüş olsaydı, elbetteki böyle bir işarette bulunurdu.”

Yine bu sırada Sultan Selim Han, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin kabrinin yerini bilen ve orada sık sık itikâfta bulunan bir evliya ile tanıştı. Bu mübarek zat, cifr ilminde çok mahirdi. Şehriyar-i cihan Yavuz Sultan Selim Han, zaman zaman ziyaretine gider, onunla sohbet ederdi. Selim Han bir gün ona; “Otsuz, susuz ve sıcak çölü geçerek, Mısır'a varabilmek ve fethetmek mümkün olacak mıdır diye düşünüyorum. Bu mevzuda bildiğiniz bir şey var mıdır?” diye sordu. O mübarek zat da; “Sizin Mısır'ı fethedeceğiniz; Kur'an-ı Kerim'in Enbiya suresinin, 105. ayet-i kerimesinde işaret edilmektedir. Burada buyurulan; “Ve lekad.” lafzı ebcet hesabı ile 140 olur ki ism-i şerifiniz olduğuna işarettir. “Arz”dan murad Mısır'dır. “Zikr” lafzı da ebcet hesabıyla 920'dir ki zat-ı alinizin zamanıdır. Mısır sizin zamanınızda fetholunacaktır. Hiç durmayıp Mısır üzerine yürüyünüz.” dedi. Bu ayet-i kerime; “Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım.” mealindedir. Abdülganî Nablusî hazretleri, bu ayet-i kerimenin, Osmanlı sultanlarını övdüğünü bildirmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han, bütün bu müjdelerin doğrultusunda hareket etti. Allahü tealanın kendisine yardım ettiğine, evliya ruhlarının kendisiyle beraber olduğuna inanıyordu. Divanı toplayarak, Mısır'ın fethi için alınacak tedbirleri görüştü. Mısır'a yeni seçilen hükümdar Tomanbay'a bir elçi gönderilmesine ve Sina çölünün geçilerek Mısır'a yürünmesine karar aldılar. Bu sefer sırasında karşılaşılacak güçlükler hesap edilerek, on beş bin deve ve otuz bin su kırbası temin edildi. Askere bol hediyeler ihsan edildi. Bu arada Tomanbay'a mektubu götürecekler tespit edildi. Selim Han mektubunda diyordu ki: “Asıl maksadımız, İran üzerine yürümek ve orada Ehl-i Sünnet itikadını yerleştirmektir. Bu niyetle yola çıktım. Fakat Kansu Gavrî, kötü bir düşünce ile karşıma çıktı. Eğer sen, Mısır hükümdarı olarak kalmak istiyorsan, Mısır'da hutbeyi bizim adımıza okutmalı ve sikkeni bizim namımıza bastırmalısın. Ayrıca, bizim naibimiz, temsilcimiz olarak memleketi idare etmeli ve her şeyden önce huzuruma gelip itaatini bildirmelisin. Aksi takdirde, dökülecek Müslüman kanından ve kendi canına kıymış olmandan sen sorumlu olacaksın. Bütün Müslüman şehirlerini, hususen Haremeyn-i şerifeyn'i himayem altına alarak, oralara hizmet etmeyi isterim. Çünkü dinimizin hükümlerini yerine getirebilmek, ancak bu suretle sabit ve daim olur. Nisa suresinin 59. ayet-i kerimesinde; “Ey iman edenler! Allahü tealaya itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan idarecilere de itaat edin.” buyuruluyor. Bu ayet-i kerimeye uygun olarak itaatinizi isterim. Huzuruma gelir itaatinizi bildirirseniz, akranınızın kıskanacağı şekilde ikram ve riayet göreceğinizden emin olmalısınız.

 

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul Halıcılar'da yaptırdığı Medrese.

 

Yavuz Sultan Selim Han'ın başlayıp oğlu Kanunî'nin bitirdiği İstanbul'daki Yavuz Selim Camii Külliyesi.

 

Bana gelince o tarafa gelmeyi kararlaştırmış bulunuyorum. Bunun için deniz ve kara kuvvetlerim hazırdır. Aksi hareketinize devam ederseniz günahınız boynunuzadır. Bunları önceden size yazmam, İsra suresinin 15. ayet-i kerimesine uymaktır ki; “Biz, resul yollamadıkça azap etmeyiz.” buyuruyor. Size olan şefkatim ve merhametim bu mektubu yazmama sebep olmuştur. bilesin!..” Bu mektubu Çerkez Murad Bey iki arkadaşıyla Tomanbay'a götürdü. Tomanbay, Selim Han'ın çok sevdiği kumandanlarından olan elçi Çerkez Murad Bey'i ve iki arkadaşını öldürttü. Casusları vasıtasıyla durumu öğrenen Sultan Selim Han hiddetlendi ve: “Bu Tomanbay, hâlâ kim olduğumuzu bilmez. Vaktiyle bütün dünyanın, alınması imkansızdır dediği İstanbul'u, dedemiz Cennet mekan Sultan Mehmed almıştır. Biz onun torunuyuz ve Mısır'ı bi iznillah alacağız. Zira İslam milletinin iki başlılığa tahammülü yoktur. Allahü teala yardımcımızdır.” dedi.

922 senesi Zilkade ayının yirmisinde (15 Aralık 1516) Sultan Selim Han hazırlıklarını bitirdi. Sadrazam Sinan Paşa, Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri, bütün vezirler, paşalar, akıncı beyleri, erler, erenler... Hepsi cihan Sultanı Padişahlarını bekliyorlardı. Güneş üç mızrak boyu yükselince Gazi Hükümdar Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, bütün heybetiyle otağından çıktı. Atı Karaduman, hırsla toprağı toynaklıyordu. Tam bu sırada, mehterbaşı duaya başladı: “Eli kaaaan, kılıcı kaaan! Sînesi üryaan, ciğeri püryan... Allah yoluna revan... Guzat-ü Şühedaya... (Cemal-i Hak) görünür ayan... Kahrımız, gazabımız düşmana ziyan. Hu diyelim Huuu!..” Büyük Cihangir, atı Karaduman'a atladı ve bekleyen askerine hitap etti: “Gazilerim... Yiğitlerim... Şahbazlarım... Erenlerim... Askerlerim... Ne mutlu bize ki Allah yolunda din ve devlet uğruna savaşmaya gideriz. Yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranları temizlemek üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Allah'ımıza kavuşuruz. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helalleşelim!.. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de hakkınız kaldıysa...” burada bütün ordudan bir ağızla; “Helal olsun sultanım!.. Helal olsun!.. Helal olsun!” sesleri yükseldi. Sultan Selim Han; “Ya Allah Bismillah!..” diyerek, sefer emrini verdi.

Şam'dan, on beş günde Kudüs-i şerife geldiler. Selim Han ziyaret edilecek yerleri, bilhassa Davud Aleyhisselam'ı ziyaret etti. Oradan Mescid-i Aksa'ya giderek yatsı namazını kıldı. Geç vakitlere kadar Mescid-i Aksa'da Kur'an-ı Kerim okudu. Namaz kıldı. Çok dua ederek gözyaşı döktü. Sabahleyin fakir halka ihsanlarda bulundu. Binlerce koyun ve sığır kurban ederek sevabını; Peygamber Efendimize, diğer Peygamberlere (aleyhimüsselam), Eshab-ı Kiram'a, âlimlere, evliyaya, bütün Müslümanlara ve dedeleri Osmanlı sultanlarına hediye etti. Etleri de Kudüs'te bulunan Müslüman fakirlere dağıttı. Kudüs-i şeriften ayrılan Sultan Selim Han, 9 Ocakta Sina Çölü'ne geldi, dayandı. Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. İmparator Timur Han, Hindistan'ı, İran'ı, Anadolu'yu ve Bağdat, Halep, Şam gibi pek çok Arap şehirlerini fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman, çaresiz kalarak geri dönmüştü. (İkinci Dünya Harbi'nde Hitler, sırf bu çölü geçmek için yirminci yüzyılın tekniği ile susuz çalışan Volkswagen motorunu keşfettirmiştir ki o bile Selim Han'a yetişememiştir. Bugün dünyada bazı devletler, Selim Han'ın Sina Çölü'nü geçmesinin sırrını araştırmaktadır.) Burada güneş o kadar kızgındı ki yumurtayı kuma koysanız 40 saniyede pişer, erirdi. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçamadan cansız yere düşerdi.

 

Yavuz Sultan Selim'in Şam'ın Salihiyye semtinde yaptırdığı Muhyiddin Arabî'nin de medfun olduğu Selimiye Camii.

 

Fatih Sultan Mehmed Yavuz Sultan Selim ve Sultan Beyazıd'ın kılıçları (sağda) ve Yavuz'un bir diğer kılıcı (solda).

 

İşte Büyük Osmanlı Sultanı Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla bu çölden geçirip Mısır'ı fethe niyet etmişti.

Her zaman olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa'yı vazifelendirdi. Hüsam Paşa, yanına aldığı yedi çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri geldi. Selim Han at üzerinde onu bekliyordu. Bütün paşalar, askerler ve âlimler merakta idiler. İlk söz Padişahındı: “Gel bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün? Ne tedbirler uygundur?.. De bakalım, ne söylersin?” Hüsam Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Selim Han hafiften celallendi; “Ne susarsın Paşa!.. Susmak zamanı mıdır?” buyurdu. Hüsam Paşa; “Bizi af buyurunuz Sultanım. Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...” derken durakladı. Sultan; “Evet geçmek?” deyince Paşa; “İnsanoğlu için mümkün değildir diye düşünürüz devletlüm. Hele, hele piyade askerleriniz çöl ortasına varmadan tebahhur ederler, buharlaşırlar Hünkârım...” diye cevap verdi. Sultan Selim Han'ın boynundaki Şah damarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir; “Allahü teala Kur'an-ı Kerim'inde; “Dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, nehirleri, gölleri ve çölleri, (evet çölleri de...) insanoğluna musahhar kılmıştır (emrine vermmiştir).” dedi ve Hasan Can'a baktı. O da başıyla tasdik etti. Bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da Padişah; “Azlettim Hüsam Paşa'yı.” buyurdu. Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.

Mücahit Serdar, Karaduman'ın üzengilerinin üstünde doğruldu ve askerlerine son defa hitap etti: “Ey Cennet yolcuları! Ey can kardeşlerim!.. Bilirsiniz ki Müslüman Türkler muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allahü tealadan korkarlar, önüne çıkan hiçbir engel, onları Allah yolunda cihattan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk'ın emirlerine uydukça, O'nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasip olur İnşaallah.” Sonra atı Karaduman'ı kızgın Sina Çölü'ne sürdü. Arkasından koca Osmanlı ordusu düğüne gider gibi alevli Sina Çölü'ne daldı. Kum fırtınaları etrafı kasıp kavuruyordu. Gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak, geceleri ise dondurucu soğuktu. Ordu bu şekilde yol almaya devam ederek çölü yarıladılar. Suyu herkes idareli kullanıyor, Teyemmüm yapılarak namaz kılınıyordu. Bir ara Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman'dan yere atladı. Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün komutanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar. Koca Osmanlı ordusu, piyade (yaya) bir ordu hâline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu. Bütün vezirler, kumandanlar ve askerler merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi, Hasan Can'a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için Selim Han'ın yanına yaklaştı; “Hayırdır inşaallah Sultanım! Bütün ordu merak eyler; “Devletlu Padişahımız, acep niçin yaya yürürler? diye telaş ederler.” dedi. Bu dünyayı iki Cihangir'e fazla gören büyük Sultan şöyle fısıldadı: “İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can?..” Bir müddet bu şekilde giden Selim Han, tekrar atına binince diğerleri de atlarına bindiler. Osmanlı ordusu bu şekilde, Peygamber Efendimizin rehberliğinde çölde yürümeye devam ediyorlardı. Develerin üzerindeki kırbalarda sular bitmişti. Herkes susuz bir hâlde iken Selim Han orduyu durdurdu. Herkesin tövbe etmesini ve birbirleriyle helalleşmesini istedikten sonra el açarak yağmur yağması için Allahü tealaya dua etmeye başladı. “Ey yüce Rabbimiz! Hakkında; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” buyurduğun Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'ın hatırı için bize; bol, faydalı, her tarafı kaplayan, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umumî bir yağmur ihsan buyur... Ey Rabbimiz! Güç durumumuzu senden başkasına arz edemeyiz. Bizi gazabınla helak edip öldürme!.. Biz senden mağfiret dileriz. Şüphe yok ki sen çok mağfiret edicisin... Bize semadan bol bol yağmurlar ihsan eyle. Ey gafur ve rahim olan Rabbimiz..” Bütün ordu Sultanlarının gözyaşları içinde yaptığı bu duaya can-ı gönülden; “Âmin!.. Âmin! Âmin!.” diyorlar, onlar da ağlıyorlardı. Daha ellerini indirmemişlerdi ki Peygamber Efendimizin bir mucizesi olarak, bir anda kızgın çölün semalarında yağmur bulutları toplanmaya başladı. Yavaş yavaş başlayan yağmur gittikçe hızlandı. Yıllardır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölü'ne biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı dokuz asır önce Bedr Gazası'nda olduğu gibi... Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler, mücahitler ve binekleri serinlediler, taze can bulup suya kandılar. Başta Sultan Selim Han olmak üzere, bütün ordu Cenab-ı Hakk'a şükür secdesine kapandılar. Osmanlı ordusu bir haftada çölü geçip Salahiyye'ye ulaştı. Sultan Selim Han'ın bütün ağırlıkları ve yüzlerce toplarıyla başardığı bu hareket, Müslüman Türk ordusunun tarihine şeref veren büyük bir muvaffakiyettir. Salahiyye'den Kahire önlerine gelinceye kadar, Mısırlılar, orduya musallat oldular. Baskınlar yapıp su kuyularını kapattılarsa da fazla bir kayıp verdiremediler.

Osmanlı ordusu, 27 Zilhicce 922 (21 Ocak 1517) tarihinde Kahire yakınlarında, Birketü'l-hac ismi verilen yere geldiler. Selim Han, Tomanbay'ın kumanda ettiği Mısır ordusunun, Kahire ile Birketü'l-hac arasındaki Ridaniye köyünde iki yüz topuyla mevzilenmiş bir hâlde hücuma hazır olduğunu öğrendi. Orduyu hemen savaş düzenine sokarak, komutanları ile savaş harekatını görüştü. O akşam Selim Han, bir alay askeri Mısır ordusunun önlerine doğru gönderdi. Tomanbay, siperlerde olduğu hâlde sabaha kadar Osmanlıların baskın yapmasını bekleyip durdu. Karanlık bastığında ise Selim Han, ordusuyla Mukattam Dağı'nın üzerinden dolaşarak, Mısır ordusunun sağ tarafından geçip arkasına dolandı. Sabahın erken saatlerinde, Mısır ordusunun önündeki Osmanlı alayı hücuma geçince Tomanbay toplarını ateşleyerek onları durdurmaya çalıştı. Aslında bu bir gösteri idi. Bu sırada arkadan Yavuz Sultan Selim Han'ın; “Allah Allah.” nidaları ile kendisine saldırdığını görünce Tomanbay şaşkına döndü. Toplarını çevirip ateşleyecek zaman dahi bulmadan, kendisini savaşın ortasında gördü. Osmanlı Ordusunun sağ cenahında Anadolu askeri ile Veziriazam Sinan Paşa, Şehsüvaroğlu Ali Bey, Hayrbay bulunuyordu. Sol cenahta ise Vezir Yunus Paşa, Ramazanoğlu Mahmud Bey, Antep muhafızı Yunus Bey vardı. Merkezdeki yeniçerileri ise Yavuz Sultan Selim Han idare ediyordu. Toplarını kullanamayan Tomanbay, şaşkınlığını hemen üzerinden atarak karşı saldırıya geçti. Bütün güçleri ile Osmanlı ordusunun sağ kanadına yüklendiler. Sinan Paşa bütün gücü ile çarpışmasına rağmen gerilemeye başladı. Selim Han bu durumu takip ediyordu. Derhal sağ cenaha bir miktar kuvvet göndererek: “Lalam'dan daha fazla gayret beklerim. Bir karış geri çekilmesine billahi razı olmam.” buyurdu. Başta Sultan Selim Han olmak üzere bütün Osmanlı ordusu canla başla çarpışıyor, Memlûklü ordusunu dağıtmaya çalışıyordu. Selim Han, Sinan Paşa'nın gayretli çarpışmasını gözleri yaşararak takip ediyor, kendisi de; “Vurun şahbazlarım!.. Koman yiğitlerim!.. Saldırın aslan yürekli gazilerim!..” diyerek askeri coşturuyordu. Mehterin cenk havasına kendini kaptıran Osmanlı yiğitleri, “Allah Allah.” nidalarıyla Mısırlıları perişan ediyordu.

Hünername'de Kansu Gavrî'nin kesik başının Yavuz'a getirilmesini gösteren bir minyatür (sağda) ve Selimname'de Mercidabık Savaşını gösteren bir minyatür (solda). Bu arada Tomanbay, kumandanlarından Alanbay ve Kurtbay'ı alarak iki yüz seçme bahadırla Padişah zannettiği, askeri gayrete getiren Sinan Paşa'ya saldırdılar. Padişahı öldürürlerse Osmanlı ordusunun dağılacağını zannediyorlardı. Sinan Paşa'nın kuvvetlerini yararak etrafını çevirdiler. Sinan Paşa'nın yanında Yunus Bey, Ramazanoğlu Mahmud Bey, Baş Hazinedar Ali Ağa vardı. Bir anda etrafının iki yüz kölemen askeriyle çevrildiğini gören Koca yiğit Sinan Paşa; “Ya Allah.” diyerek müthiş bir cenge başladı. Her vuruşta bir kölemen kellesi düşürüyordu. Bu şekilde on kadar Mısırlı bahadırı devirmişti ki bir kölemen süngüsü de Veziriazam Sinan Paşa'nın mübarek sînesine saplandı. Atından düşen Sinan Paşa'nın dudaklarından; “Allah sultanımızı muhafaza etsin. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.” sözleri dökülerek şehit oldu. Hadiseyi işiten Yavuz Sultan Selim Han; “Ah Sinan! Şehadet mertebesine kavuştun. Fakat bizi de yaktın!..” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Derhal sipahi ağası Ali Ağa'yı bir miktar asker ile sağ cenaha yardıma gönderdi. Bu hadiseden sonra Selim Han, bir sağa bir sola at koşturarak darda kalan askerine yardım ediyor, onları gayrete getiriyordu.

Yavuz Sultan Selim Han'ı kardeşi Şehzade Ahmed ile savaşta gösteren bir minyatür. Sağ taraftaki Yavuz ve askeridir.

Osmanlı yiğitleri, sultanlarının bu amansız hücumlarını gördükçe, savaşa yeni başlamış gibi canlanıyor, ellerinde ağırlaşan kılıçlarını makine gibi çalıştırıyorlardı. Bu şekilde ikindiye kadar dayanabilen Tomanbay, Selim Han'ın karşısında kaçmaktan başka bir şey yapamadı. Allahü teala yine Ehl-i Sünnet Osmanlı ordusunu muzaffer etmişti. Tomanbay'ın kaçtığı haberini Yunus Paşa, Selim Han'a getirdiğinde; “Lala, lala! Mısır'ı aldık amma, Sinan'ı kaybettik. Sinan'ı Mısır'a değişmezdim. Sinan'sız Mısır'da ne güzellik olur?” sözleri ile Sinan Paşa'nın yanındaki kıymetini belirtti.

Sultan Selim Han kaçanların peşlerine Rumeli askerlerini gönderdikten sonra şehitlerin ruhlarına Kur'an-ı Kerim okuyup sevabını bağışladı. Yaralıların yaralarını sardı. Şehitleri kabre defnettirdi. Ridaniye meydan muharebesinde Mısırlılar yirmi beş binden fazla asker zayiatı verdiler. Tomanbay, kaçan askerlerini toplayarak yedi-sekiz bin kişiyle Osmanlı ordusuna zaman zaman baskınlar tertip etti. Kahire'ye girmek isteyen Osmanlılar, halkın müdahalesiyle karşılaştı. Günlerce sokak savaşı oldu. Harp, o derece şiddet bulmuştu ki iki taraftan altmış bin kişi sokaklarda kan ve toprak içinde yatıyordu. Kahire'nin her karış toprağı Osmanlı şehitlerinin kanıyla sulandı. Bu arada Tomanbay'ın komutanlarından Canberdi Gazalî, Selim Han'a teslim olacağını bildirdi. Kahire'de artık bir direnme kalmadı. Şehir teslim oldu. 23 Muharrem 923 (m. 15 Şubat 1517) tarihinde Yavuz Sultan Selim Han, parlak bir merasimle Kahire'ye girdi. Beyaz atı üzerinde heybetli görünüşü ile Mısırlıların kalblerini fetheden Padişah için binlerce insan yollara birikmişlerdi. Mehter marşları ile **“Kasr-ı Yusuf”**a doğru ilerledi. Kahire'de üç gün üç gece şenlikler yapıldı.

Selim Han; “Mısır'ı da mülkünüz arasına aldınız?” diyenlere şöyle cevap verdi:

“El-mülkü lillahi men bi zaferin yenilü meta, Yerda kahren yehva nefsuhu dereka. Lev kane li ev li gayri kadr-ü ünmiletin, Fevka't-türabi le kanel-emrü müştereka.”

“Mülk, yalnız Allahü tealanındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman gururlanarak zulmünü arttırıyorsa, Allahü teala onu çok aşağı derecelere indirir. Hâl böyle iken insan gururlanabilir mi? Şayet benim veya başka bir kimsenin, yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allahü teala ile ortaklık iddia etmek değil midir?” kıt'asını söyleyerek Allahü tealanın büyüklüğü önünde, kendisinin secde etmekten başka yapacağı bir şey olmadığını bildirdi.

Sultan Selim Han, 28 Muharremde Cuma namazını kılmak için Melik Müeyyed Camii'ne gitti. Hatib minberden namına hutbe okurken, Selim Han'ı; “Hakimü'l-Haremeyni'ş-şerifeyn (Mekke ve Medine'nin hâkimi)” diye övünce Sultan Selim Han hemen müdahale ederek; “Hadimü'l-Haremeyni'ş-şerifeyn (Mukaddes beldelerin hadimi, hizmetkârı)” diye söylemesini emretti. Büyük hükümdar, hatibin bu tekrarından sonra şükür secdesi için gözyaşları içinde kapandı. Allahü tealaya hamdettikten sonra da sırtındaki çok değerli kaftanı, hatibe hediye etti ve hizmetkâr olduğunu belirtmek için sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı. Bu muhteşem tevazu örneğini gören ve işiten Mısır halkı ve bütün Müslümanların kalblerini büyük Sultana karşı muhabbetle doldu. Son Abbasî halifesi, Sultan Selim Han'a halifeliği devretti. Selim Han son Abbasî Halifesini, Mısır'daki ilim adamlarını ve sanatkârları İstanbul'a gönderdi.

Mısır'ın fethiyle ilgili söylenen şiir ve düşürülen tarih şöyledir:

“Rum'dan asker çekip Sultan Selim, Mısr-u Şam'ı ana fethetti Âlim. Cümle a'dayı bulup kıldı helak. Nusret etti lütfedip ana Halim. Erişir her yerde ana lutf-i Hak. Hıfz eder daim anı Hayy-ü Hakim. Alemi kıldı musahhar seyf ile, Gerçi kim kırıldı askerler delim, Ehl-i diller dediler tarihini. Mısr'a hâkim oldu alıp Şah Selim.” (Son mısradan, ebcet hesabıyla 923 (m. 1517) tarihi çıkmaktadır.)

Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selim Han'ın, Molla Şemseddin isminde bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan iyi huylu bir zattı. Yazısı da son derece süratli idi ki on günde bir Mushaf-ı şerifi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selim Han, bir gün hocası Halimî Efendi'ye buyurdular ki: “Şemseddin bize Tarih-i Vassaf yazsın.” Halimî Çelebi, padişahın emrini Şemseddin Efendi'ye bildirdikten sonra Şemseddin Efendi yirmi beş gün mühlet alıp Halimî Çelebi'nin evinde yazmaya başladı. Yavuz Sultan Selim'i Trabzon'da şehzade iken Safevîlerle olan savaşını gösteren bir minyatür. Sağ ortada elinde siyah kalkan olan Yavuz Sultan Selim'dir. Halimî Çelebi'yi ziyaret için gelen kimselerin, kendisini rahatsız etmemesi için bulunduğu odanın kapısını kilitleyip süratle yazmaya başladı. Yazma işiyle meşgul iken aniden yanında bir kimseyi oturur hâlde gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp; “Korkma biz dahi senin gibi insanız. Seni ziyaret için geldik.” dedi. Molla Şemseddin, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp bu kimsenin rical-i gayb ismi verilen evliyadan olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp sohbete başladılar. İlk önce şöyle sordu: “Arap diyarının tamamı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?” O zat dedi ki: “Yavuz Sultan Selim Han bu vazife ile vazifelendirildi. Mübarek beldelerin (Mekke ve Medine'nin) hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslam padişahları arasında, Hakk'ın gözünde olan Âl-i Osman'dır. Selim Han dahi evliyanın dışında değildir.” dedi. Molla Şemseddin dedi ki: “Sultan Selim'in saltanatı uzun sürer mi?” O kimse; “Üç yıl vakti vardır.” dedi. Molla Şemseddin tekrar sordu: “Konağında oturduğum Halimî Efendi'nin sonu nicedir? Yani ne zaman vefat eder?” O zat; “Şam'dan öteye geçemez, orada kalır.” dedi. Şemseddin Efendi; “Ya benim ölümüm ne zaman olur?” deyince o zat; “Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefis nerede öleceğini bilemez.” dedi. Şemseddin Efendi; “Rical-i gayb, Allahü tealanın bildirmesiyle bilebilirler. Lütfedip de beni uyarınız.” dedi. Bunun üzerine; “Allahü teala bilir ama sen dahi Halimî Çelebi ile bir günde vefat edip sizinle birlikte bir cenaze dahi zuhur eder. Yavuz Sultan Selim Han, üçünüzün de cenazesinde hazır bulunur.” dedi. Koynundan bir arabiye (tiftikten ince başlık) çıkarıp Şemseddin Efendi'ye; “Bu Selim Han'a hediyemizdir. Ona iletin.” bir daha çıkarıp; “Bunu da Halimî Çelebi'ye veresin.” dedi. Bunun üzerine Şemseddin Efendi; “Bana bir hatıranız olmaz mı?” dedi. “Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen başımdaki arabiyeyi vereyim.” dedi. O zat Şemseddin Efendi'ye arabiyeyi verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim.” deyince Şemseddin Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zat hemen gözden kayboldu.Şemseddin Efendi, bu durumu Hasan Can'a anlatıp arabiyeyi Selim Han'a ulaştırması için verdi. Hasan Can da arabiyeyi vermek üzere Selim Han'ın huzuruna vardı. Olanları anlatıp arabiyeyi Selim Han'a verdi. Selim Han arabiyeyi alıp kokladı ve yüzüne saygı ile sürdü. 

Yavuz Sultan Selim Han'ın cülusunu gösteren bir minyatür.

Hasan Can anlatır: Mısır fetholunduğu günlerdi. Bir sabah, Sultan Selim Han bana şöyle buyurdu: Bu gece rüyada Muhammed Bedahşî'yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip yolculuğa çıkacağını söyleyerek bizimle vedalaştı.” Ben kulları ise gençlik atılganlığı ile hemen rüyayı tabire giriştim ve; “Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, ahiret seferi olmak gerektir. Eğer vefat etmemiş ise yakında vefat edeceklerine işarettir.” dedim. Yavuz Sultan Selim Han karşılık vermedi. Ben de rüyayı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden Muhammed Bedahşî ölüm döşeğinde Şam'ın ileri gelenlerini toplayıp şöyle buyurdu: “Sultan Selim Han Allahü tealanın katında övülmüş olup Arap diyarının fethiyle vazifelendirilmiştir. Selim Han'a verilen bu vazifeyi bilen evliya ona bütün güçleri ile yardım etmektedir.”

Orada hazır olanlara, Sultanın emirlerine saygılı olmalarını, ayrıca; “Harameyn-i Muhteremeyn'e (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'ye) hizmetleri ile başlara taç olan Sultana benden dua ve selamlarımı ve muhabbetlerimi iletirken, dünyadan da sefer ettiğimi bildirin.” diye vasiyette bulundu. Şam valisi durumu, Sultanın kapısına duyurdu. Bu sırada Sultanın hocası Halimî Çelebi Efendi, Sultanın yanına geldi. Konuşurlarken Sultan Selim Han; “Şöyle bir rüya görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyanın gerçekleşmesi tabirin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zat, vefat etmiştir. Böyle olması tabirden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezalandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekildeki tabirin cezası dayak değil mi?” dedi. Halimî Efendi ise bana bakıp; “Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin.” dedi. Ben ise utancımdan başımı eğip dedim ki: “Vefat günü ile rüyanın görüldüğü tarih tespit edilsin. Eğer rüya daha önce ise ferman devletlu Padişahımızındır. Eğer iş aksi ise gerçek budur ki cezası caize (hediye) ihsanıdır.” Halimî Efendi, bu sözlerimi doğru bulup dedi ki: “Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır.” O başlara taç olan Padişah, Şam'den gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyanın Muhammed Bedahşî'nin vefat ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca kıymetli bir hilat (elbise) ile tam ayar, iki yüz dinar altın bana ihsan buyurdu. Bunca lütuf, Muhammed Bedahşî'nin kerameti eseridir, diyerek aziz ruhuna dualar eyledim.

Tomanbay, Mart ayının sonuna kadar yakalanamadı. Başına topladığı askerlerle Osmanlıları çok uğraştırdı. Mart'ın otuz birinde, mağarada yakalayıp Selim Han'ın huzuruna getirdiler. Selim Han, vatanı için canını feda edercesine çalışan bu kahramanı karşısında görünce; “Elhamdülillah. İşte şimdi Mısır fetholundu.” diyerek Tomanbay'ı bir sultan gibi karşıladı. Ona misafir muamelesi yaptı. Osmanlı Sultanı Halife-i müslimîn Sultan Selim Han, takdir ettiği bu kimseyi hayranlıkla seyrettikten sonra; “Ey Memlûklü Sultanı! Müslümanların kanı dökülmesin diye birkaç defa elçi gönderdik. Bir kuru nama razı olduk. Yalnız hutbe ve sikke bizim namımıza olsun dedik. Elçiye zeval yok iken, onları katlettiniz. Binlerce insanın ölmesine de sebep oldunuz.” deyince Tomanbay çok utandı. Kendisini savunmak için; “Bizim devletimizin sonu, sizin saadet ve mertebelerinizin yükselmesi ezelde takdir edilmemiş olsaydı, bu hâl meydana gelmezdi.” dedi. Selim Han, orada hazır bulunanlara; “Memleket asayişe kavuşuncaya kadar Memlûklü Sultanı, Yeniçeri Ağasında misafir olsun ve lazım olan riayette kusur olunmasın.” buyurarak hayatını emniyete aldığı gibi kendine hürmet gösterdi.

Tomanbay, halk arasında serbest dolaşmaya başlayınca Kahireliler tezahürata başlayarak; “Allah, Sultan Tomanbay'a yardım etsin. Sen Mısır'ın ebedî sultanısın...” gibi sözler sarf ettiler. Hatta isyana benzer hareketler yaptılar. Hadiseleri adım adım takip eden Selim Han; halkın isyan edip binlerce Müslüman kanı dökülmesinden korkarak, Tomanbay'ın durumunu âlimlere sordu. Âlimler de idamına fetva verdiler. Bu fetvalara uyarak, Tomanbay idam edildi. Selim Han, böyle bir kahramanın vefatına çok üzüldü. Cenazesinde bulunarak hiçbir sultanın yapmadığını yapıp cenazeyi taşıdı. Ruhunun şad olması için Kur'an-ı Kerim hatimleri yaptırdı. Sadakalar dağıttı. Sultan Selim Han'ın; medreselerde Ehl-i Sünnet itikadının okutulması, âlimlerin tayini, savaş sırasında yıkılan yerlerin ve camilerin tamiri, şehirlere yeni valilerin tayini, Mısır'ın asayişi ile ilgili çalışmaları 10 Eylüle kadar sürdü. Bu sırada Kuzeybatı Afrika'yı fetheden Oruç ve Hızır reislerin gönderdiği Kurt Muslihuddin Reis, Selim Han'ı tebrik, bağlılıklarını bildirmek ve Padişah duası almak için Mısır'a geldi. Selim Han, Kuzey Afrika'nın da Oruç ve Hızır reislerin eline geçtiğine çok sevindi. Muslihuddin Reis'i ihsanlara gark eyledi.

Padişah Mısır'da iken Mekke şerifi Ebü'l-Berekat, oğlunu Sultan Selim Han'ı tebrik etmek için gönderdi. Ebü'l-Berekat'ın oğlu, Mekke ve Medine'nin anahtarını ve oradaki Mukaddes Emanetleri de beraberinde getirmişti. Bu emanetlerin çoğu, Peygamber Efendimize ait idi. Bunların içinde en kıymetlileri; Resulullah Efendimizin mübarek dişleri, mübarek sakal-ı şerifleri, mübarek hırkaları, mübarek gasl suları, mübarek ayaklarının izleri, mübarek kabr-i şeriflerinden alınan toprak, mübarek sancakları, mübarek nalınları, mübarek kılıcı ve asâsı ile gönderdiği mektuplar idi. Yavuz Sultan Selim türbesinde ona izafe edilen “Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan, beni bir gözleri ahuya zebun etdi felek.” beytinin yazılı olduğu levha (sağda) ve Muhyiddin Arabî'nin kabrinin bulunması ile ilgi söylenen “Sin, şın'a gelince Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.” manasındaki sözün aslının yazılı olduğu levha (solda). Yavuz Sultan Selim tuğralı bir berat.

Ayrıca Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali'ye ait kılıçlar, yaylar ve diğer kullandıkları eşyalar vardı. Hazreti Osman Efendimizin şehadeti anında okuduğu ve mübarek kanlarının aktığı Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin torunu Hazreti Hüseyin'in şehadeti esnasında üzerindeki kanlı gömleği, mestleri, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimizin yazdıkları Kur'an-ı Kerimler ve daha pek çok emanetler bulunuyordu. Sultan Selim Han da Haremeyn ahâlisi için mükemmel bir sürre tertip etti, hediyeler gönderdi. Sultan Selim Han, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'nin anahtarlarını almakla, oraların da Osmanlı hizmetine geçmesini sağladı. Böylece Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Suriye ve Filistin Osmanlı topraklarına katıldı.

Mısır'da dokuz ay gibi uzun bir müddet kalınmıştı. Asker söylenmeye başladı. Bir gün Selim Han, Ahmed ibni Kemal Paşa ile dolaşırken, askerin durumunu ve ne hâlde olduklarını sordu. Kemal Paşazade de; Nil kenarında gördüğü birkaç askerin bir türkü söylediklerini anlatınca Selim Han; “Nedir o türkü?” diye sordu. Ahmed ibni Kemal Paşa da; “Nemiz kaldı bizim mülk-ü Arapta? Nice bir dururuz Şam-ü-Halep'te? Cihan halkı kamu ayş-ü tarabda, Gel ahî gidelüm Rum ellerine.” Manası: “Bizim bu Arap diyarında neyimiz kaldı. Şam ve Halep'te niçin dururuz? Dünyada herkes şenlik içinde yaşamakta. Gel gidelim kardeş Rum diyarına.” Bu şiir, Selim Han'ın çok hoşuna gitti ve; “Mukaddes emanetlerin gelmesini bekliyordum. Artık İstanbul'a dönebiliriz. Söyleyin, askerlerim hazırlığa başlasın.” buyurdu. Hazırlıklar tamamlandı. Mısır valiliğine Hayrbay, Şam valiliğine Canberdi Gazalî tayin edildi. Ordu, Eylül ayının ortalarında dönüşe başladı. Selim Han, dönüşlerinde Şam'a uğradı. Şam'da hocası Halimî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları da fayda etmedi. Sultan Selim onu zaman zaman ziyaret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde Halimî Çelebi vefat etti. Aynı günde Molla Şemseddin ve Padişah'ın sarayından bir hoca da vefat etti. Üçünün de cenazesi beraber kılınıp Yavuz Sultan Selim cenazede hazır bulundu.

Molla Şemseddin ile Hasan Can, hasta olan Halimî Çelebi'yi ziyarete gitmişlerdi. Ziyaretten sonra Molla Şemseddin, Hasan Can'a dedi ki: “O gördüğüm velî'nin, Halimî Çelebi hakkında söyledikleri doğru olacak gibi. Hekimler âciz kaldılar. Fakat benim sıhhatim çok yerinde. Bu hâlimde asla bir değişiklik göremiyorum. Daha önce yazmamı rica ettiğiniz Hısnü'l-hasin kitabını, eğer yazmaya vaktim olmadan ölürsem benim kitabımı siz alırsınız.” Bu konuşmadan sonra birbirlerinden ayrıldılar. Bu hadiseden üç gün sonra Halimî Çelebi ve Molla Şemseddin vefat edince Molla Şemseddin'in vârisi olmadığı için malı ve kitapları Beytülmala kaldı. Kıymetli olan kitaplar tespit edilerek Padişahın huzuruna getirildi. Sultan Selim Han, o kadar kitabın arasından, daha önceki konuşmalardan zahiren bilgisi olmadığı hâlde keramet göstererek, mübarek elleriyle Hısnü'l-hasin isimli kitabı aldı. Hasan Can'a uzatarak; “Bu sana hediyemiz olsun.” buyurdu. Hasan Can'ın şaşırdığını görünce de sebebini sordu. Hasan Can da üç gün önce Molla Şemseddin ile aralarında geçen konuşmaları aynen nakletti. Hadiseyi dinleyen mübarek Sultan Selim Han hazretleri; “Bunlar olağan işlerdendir, şaşılacak bir şey değildir.” diyerek kerametini gizlemeye çalıştı.

Sultan Selim Han, Şam'dan Halep'e geçti, iki ay Halep'te durdu. 25 Rebiulahir 924 (6 Mayıs 1518) tarihinde İstanbul'a hareket etti. İstanbul'dan çıkalı iki sene olmuş, hilafet makamı Abbasîlerden Osmanlılara geçmişti. Bu muhteşem zaferleri kazanan Sultan Selim Han, 25 Temmuzda İstanbul'un Anadolu yakasına geldi. Orduyu Hümayun Anadolu sahilinde iken, İstanbul sokaklarına dökülen ahalinin, Padişahı karşılamak için sabırsızlandığı haberi geldi. Bu habere canı sıkılan Sultan Selim, gecenin beklenmesini emretti. Kimse bu işin sırrını anlayamamıştı. Askerler de sabırsızlanıyordu. Nihayet Ahmed ibni Kemal Paşa huzura gelip; “Bir şey arz etmek istiyorum Sultanım!” dedi. Padişah; “Efendi, ne isteğin varsa çekinmeden söyle.” buyurdu. İbn-i Kemal Paşa da; “Asker oldukça merak eder, ahali sokaklara dökülmüş sizi karşılamayı bekler, lakin siz şehre girmezsiniz. Bunun hikmetini merak ederiz.” dedi. Padişah ise; “Efendi!.. Efendi!.. Sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz şan, şöhret ve alkış toplamak için değil, Allahü tealanın rızasını kazanmak için savaşırız.” buyurdu. Kendisine karşı gösterilen teveccühün ihlasını zedeleyeceğinden korkan Padişah, halka görünmekten sıkılmıştı. Gece herkes evine çekildiği bir saatte, yanında çok sevdiği Hasan Can ve veziri Pirî Paşa olduğu hâlde bir sandala binerek boğazı geçti ve sarayına, hiçbir merasim yaptırmadan girdi.

İstanbul'a gelen Mısır âlimleri ve Osmanlı âlimleri toplanarak, hilafetin resmen Sultan Selim Han'a devredilmesine karar verdiler. Bu haber Selim Han'a ulaştığı zaman gözleri yaşararak secde-i şükre vardı. O Cuma, Ayasofya Camii'nde minbere çıkan son Abbasî halifesi, uhdesinde bulunan hilafet sıfatını Sultan Selim Han hazretlerine devrettiğini bildirdi. Sırtından çıkardığı hilatı Padişah'a giydirdi. Uzun bir dua yaparak, Devlet-i Âl-i Osmanlı'nın ömrünün uzun olmasını Cenab-ı Hak'tan talep eyledi. Ertesi Cuma günü de Eyüp Sultan Camii'nde, Ebu Eyyub el-Ensarî hazretlerinin huzuru şeriflerinde, hilafet kılıcını Sultan Selim Han'a kuşattı. Böylece Selim Han, “Halifei Müslimîn” sıfatını kazandı. (Bundan böyle, Osmanlı Devleti'nin yıkılmasına kadar bütün Osmanlı padişahları halife olarak vazife yaptılar).

 

Hünername'de Yavuz Sultan Selim'in İran seferinden dönüşünü gösteren bir minyatür. Çaldıran Zaferinden sonra Yavuz Sultan Selim Han Bediüzzeman Mirza ile birlikte.

Mukaddes emanetler, sarayın en güzel odalarına yerleştirildi. Bu odada ilk defa Sultan Selim Han, Kur'an-ı Kerim okumaya başladı ve günün yirmi dört saatinde, devamlı olarak Kur'an-ı Kerim okunmasını vasiyet etti. Bu günden itibaren sarayda, hafızlar günün yirmi dört saatinde Kur'an-ı Kerim okumaya başladılar. Halifelik kaldırılıncaya kadar bu böyle devam etti.

Cezayir'de Oruç Reis şehit olduktan sonra yerine geçen kardeşi Hızır Reis (Barbaros), Kuzey Afrika'daki İspanyol Hıristiyanları ve Akdeniz'de bütün Avrupa ülkeleri ile mücadele ediyor, İslamiyeti yaymak için uğraşıyordu. Müslümanların bir bayrak altında toplanarak, Hıristiyan âlemine karşı zaferler kazanabilmesi için Hacı Hüseyin ismindeki elçisini, Osmanlı Sultanı Halife-i müslimîn Selim Han'a gönderdi. Hacı Hüseyin, Hızır Reis'in kendisine bağlılığını ve her emrine amade olduğunu bildirince Selim Han'ın gözleri yaşarmıştı. Hızır Reis'e hükümdarlara mahsus bir kılıç, bir de hilat gönderdi. Cezayir'e, beylerbeyi tayin etti. Emrine iki bin yeniçeri, pek çok gemi gönderdi. Anadolu'dan da istediği kadar levent toplayabileceğine dair izin verdi.

Sultan Selim Han, bir gün Pirî Paşa'yı huzuruna çağırarak; “Pirî lalam! Allahü tealanın izni ile Mısır'ı fetheyledik. Hadimü'l-Haremeyn ünvanı ile şereflendik. Allahü teala bize her seferimizde zaferler ihsan eyledi. Artık emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vaziyette devletin yıkılma ihtimali var mıdır?” diye sordu. Vezir Pirî Paşa da; “Muhterem dedelerinizin koydukları kanun ve kaidelere uyulduğu müddetçe, bu devletin yıkılma ihtimali yoktur hünkârım.” diye cevap verdi. Bu cevap Selim Han'ın çok hoşuna gitti ve Pirî Paşa'ya ihsanlarda bulundu.

Trabzon Ayasofya Camii (müzesi)'de Yavuz Sultan Selim Han'ın çocuklarına ait mermer sandukalar.

Sultan Selim Han, bütün işlerini Allahü tealanın rızası için yapardı. Onun rızası olmayan bir işe kat'iyyen karar verip yapmazdı. Dünyalık olan mala, mülke ve rütbeye hiç değer vermez, en büyük saadetin; “Bir evliyaya talebe olup hizmet etmek.” olduğunu bildirirdi. Bir defasında; “Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, Bir veliye bende olmak cümleden a'lâ imiş.” buyurdu.

Sultan Selim Han İstanbul'a geldiğinden beri, Mısır Seferi'nden dolayı meydana gelen harp malzemelerinin eksikliklerini tamamlamak için uğraşıyordu. Denizlere hâkim olmak için de tersanelerde süratle gemi yaptırıyordu. Bu arada İspanyolların, Endülüs'teki Müslümanlara yaptıkları zulümleri öğrenmişti. Bunlara ziyadesiyle üzüldü. Harp hazırlıklarının tamamlandığı sıralarda bazı vezirler; “Hünkârım! Donanmamız hazır. Dört aylık mühimmatımız da var. Rodos kalesi üzerine yürüyüp orayı da ülkemize katsak.” dediler. Selim Han; “Biz ülkeler zapt etmek niyetindeyiz. Siz beni bir hırsız kalesiyle uğraştırmaya çalışıyorsunuz. Sonra Rodos kalesi için dört ay değil, sekiz dokuz aylık bir mühimmata ve zamana ihtiyaç vardır... Benim bundan sonra yapacağım sefer, ahiret seferidir!” buyurdu. (Hakikaten bu sözünden sonra vefat etti. Daha sonra Rodos, sekiz buçuk ayda fethedildi)

Hasan Can anlattı: “Halife-i müslimîn Sultan Selim Han, 926 yılının Şaban ayında (m. 1520) Edirne'ye gitmeyi kararlaştırdı. Vezirler ve divan erkanını, orduyu hümayuna lazım olan pek çok ağırlıkları, hazine-i âmire ile yola çıkardı. Ferhat Paşa'yı, beraber gitmek üzere alıkoydu. Hareketten bir gün evvel, oturdukları köşkten çıkıp sarayın eteğindeki bahçeyi yürüyerek indi. Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, sırtlarında hissettikleri bir acıdan rahatsız olup bu zavallı hizmetçilerine hitap ederek; “Arkama güya bir diken batıp acıtır.” buyurdular. Ben hakir dahi: “Her hâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman buyurulursa görülsün.” dedim. Buyurdular ki: “Caizdir.” O anda iskemleci, taşımakta olduğu yaldızlı kürsüyü getirdi. Sultan da kürsü üzerine oturdu. Mübarek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da bir şey bulamadım. Mübarek arkaları gayet kıllı olduğu için elimi sürmekle bir şey hissedemedim. Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra acıdan şikayetlerini tekrarladılar. Bu defa düğmelerini açıp baktım. Kılların arasından gördüm ki bir kıl başı kadar yer ağarıp etrafı kırmızı olmuş. Üzerine dokununca; “İşte oldur.” dediler. “Ne makule nesnedir?” deyu sual buyurdukta, beyan ettim. Buyurdular ki: “Bir parça sık!” Ben dahi, şehadet ve orta parmaklarımla kenarından yokladım. Parmaklarımın arası, sertleşmiş büyük bir gudde ile doldu, irademi kaybedip; “Saadetlü Padişahım, büyük bir çıbandır. Henüz hamdır, olmadıkça zedelemek caiz değildir. Bir münasip merhem koymak gerektir.” dedim. Bu sözlerime karşı latife olmak üzere; “Biz çelebi değiliz ki bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara müracaat edelim.” dediler. Bu hâlle, Kasr-ı Saadet'e çıktılar. O geceyi acı ve ıztırap ile geçirdiler. Ertesi gün, çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler. Bu bendelerinin hazır bulunmadığını fırsat bilip kendi tellakları olan Hasan adındaki hizmetçilerine, iyice sıktırıp çıbanı zedelemişler. Hamamdan geldikte bana; “Hasan Can! Sözünle amel etmedik amma kendimizi helak ettik.” buyurdular. Macerayı etraflıca anlatınca aklım başımdan gitti. Zaman geçtikçe, ol sert madde azıtıp taştıkça taştı. Padişah Edirne'ye gitmeye karar verdiğinden, geri bırakılmayıp Şaban ayının ikinci günü Edirne'ye doğru yola çıktılar... Hastalığı gitgide şiddetlendi, ilaç kabul etmez bir hâl aldı.”

Yavuz Sultan Selim Han'ın Türbesinin giriş kapısı.

Yavuz Sultan Selim Han'ın Divan'ının ilk iki sayfası.

Çorlu yakınında, Sırt köyü nam mahalle inildi. Buraya indiklerinde çıban öyle bir hâl aldı ki akıntısını vücudundan defetmeye sultanın iktidarı kalmadı. Çaresiz ol mahalde ikamet ve karar ihtiyar buyuruldu. Ve daha önce Edirne'ye varan erkandan; Veziriazam Pirî Paşa ve Mustafa Paşa ve Beylerbeyi Ahmed Paşa, orduyu hümayuna davet olundular. Bunlar gelince askerin içine bir şüphe düşmesin diye, işlerin icabına göre divan toplanıp mansıblar dağıttılar ve terfi-i meratib eylediler ve neşeli görünerek, gizli kederlerini belli etmediler. Ve iki ay müddet acılar içinde vakit geçirdiler. Bu sırada asker arasında bin bir türlü haber şayi' olup yersiz bir takım hareketler olacağı alametleri belirdi. Vezirler bana haber gönderip Sultan için nasıl bir çare gerektiği sorulunca ben de askerin mübarek yüzlerini görmeye hasret kaldıklarını kendilerine arz edip yalvarıp yakararak, otağ-ı hümayunun önüne çıkmalarını sağladım. Orada bir miktar vakar içinde durup yüzünü gösterdikten ve sipahilerin hatırlarına düşen tereddüdü izale ettikten sonra yerlerine avdet buyurdular. Ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa'yı sır saklamaya iktidarı olmadığı için Edirne muhafızlığı bahanesiyle o tarafa yolladılar. Çıbana hiçbir ilaç ve ihtimam kâr etmediğinden, aynı sene Şevval'in dokuzuncu gecesinde ruhunu teslim edip bu elemli dünyadan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.

Hastalığı sırasında, ona hizmet etmek şerefinden bir an mahrum olmadım. Geceleri sabahlara kadar mum gibi için için yanarak, karşılarında durur idim. Bir hizmeti olmadığı zaman, emr-i âlileri ile döşekleri yanında oturur idim. Kah mübarek elleri elimde, kah asil ayakları dizimde idi. Cerrahlar ilaca giriştikleri sırada, kah omuzuma dayanır, kah cerrahların yaptıklarına bakmaya memur eder, ancak bana itimat buyururlardı. Vefatında, Kur'an-ı Kerim okumak ve telkinde bulunmak vazifesini yalnız ben gördüm. Son nefesine kadar bir an yanından ayrılmadım. Hatta son nefesini vereceği sırada bu hakire hitap edip buyurdular ki: “Hasan Can, bu ne hâldir?” Ben hizmetçileri dahi dedim ki: “Sultanım, Cenab-ı Hakk'a yüz çevirip Allahü teala ile olacak zamandır.” Buyurdular ki: “Bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenab-ı Hak'ka teveccühümüzde kusur mu gördün?” Ben dahi dedim ki: “Hâşâ ki bir zaman Allahü tealanın adını anmayı unuttuğunuzu görmüş olam. Lakin bu zaman başka zamanlara benzemediği için ihtiyaten söylemeye cesaret eyledim.”

Bir an geçtikten sonra; “Yasin suresini oku!” diye ferman buyurdular. Emr-i hümayunları gereğince Yasin suresini hatmettim. Benimle beraber okudular. İkinci defa okurken; “… Selamün kavlen min Rabbirrahim …” (Yasin suresi: 58) ayetine geldiğim zaman gördüm ki mübarek dudakları bu ayeti okuyarak hareket eder. O anda şehadet parmağını uzatıp kelime-i şehadet getirdiler. Sonra; “Allah.” diyerek vefat eylediler. Eli elimde idi. Mübarek bileğini tutmuş, nabzını dinliyordum. Nabzın durduğunu hissedince o anda lazım olan hizmetleri yerine getirmek üzere ayağa kalktım. Hekimbaşı Ahî Çelebi oradaydı. Benim ne yaptığıma bakıyordu. Ayağa kalktığımı görünce; “Henüz hayat bakidir. Ne için ayağa kalkarsınız?” diye beni oturtmaya kalkınca; “Bu eşiğe alnımı koyduğum andan bu ana kadar, velinimetimin hizmetinden bir lahza yüz çevirmemişim. Bu sıralarda yapılacak iş budur. Tabiplik etmenin zamanı geçti ve asıl cevher kaybolup gitti.” dedim. Gerekli hizmetleri yerine getirdim.

Yavuz Sultan Selim Han'ın Şakayik-ı Numaniyye'de geçen bir minyatürü (sağda) ve Levnî tarafından yapılan bir Yavuz Sultan Selim Han portresi (solda). Şehname'deki Çaldıran Savaşını gösteren bir minyatür.

Sultan Selim Han'ın gaslinin, otağ-ı hümayunda yapılmasına karar verildi. Hekim Şah Muhammed Gaznevî, Hekim İsa ve Hekim Osman otağa girerek, gasl işlerine başladılar. Gasl esnasında avret mahalleri iki defa açılacak gibi olmuş, o anda Selim Han, sağ eli ile avret mahallini örtmüştür. Orada hazır olanlar hayret etmişlerdir. Ahmed ibni Kemal Paşa, vefatı için: “Az zaman içre çok iş etmişti, Sayesi olmuştu alemgir. Şems-i asr idi, asırda Şems'in. Zılli memdud olur, zamanı kasir.”

Selimname'de Çaldıran savaşı minyatürü. Manası: “Kısa zamanda çok iş yapmıştı. Lütuf ve ihsanlarının gölgesi cihanı tutmuştu. Asrının güneşi idi. İkindi güneşinin gölgesi uzun, fakat zamanı kısa olur.” buyurdu. Ayrıca şu tarihi düşürdü: “Ruhunu Sultan Selim'in ya Allah, Gark-ı rahmet kıl bi hakkı fatiha. Kim vefatına anın tarihtir, Ehl-i iman ruhu için Fatiha.”

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sultan Selim Han'ın türbesinde vazife yapan bir türbedar çok fakir idi. Selim Han'ın büyük bir evliya olduğunu öğrenmişti. Fakat yıllardır bu türbede vazife yaptığı hâlde hiçbir kerametini görmemişti. Bir gün kabre karşı durup Selim Han'a hitaben; “Evliyadan olduğunu duydum. Yıllarca türbedarlığını yapıyorum, hâlâ yoksulluk içindeyim.” dedi. Sultan Selim Han, o gece zamanın sultanı Abdülhamid Han hazretlerine rüyada görünerek, durumu bildirdi. Padişah, o türbedarı sarayına çağırdı ve türbedeki durumları sordu. Türbedar dünkü söylediği sözleri hatırlayarak, Abdülhamid Han'ın hadiseden haberdar olduğunu sezdi ve söylediklerini tekrar etti. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid Han, o türbedara ihsanlarda bulundu ve maaşını arttırdı.

Bu şiir Sultan Selim Han'ın yazdığı şiirlerdendir: Sanma sakın, herkesi sen, sadikane yar olur, Herkesi sen, dost mu sandın, belki ol, ağyar olur, Sadıkane, belki ol, yar olur serdar olur, Yar olur, ağyar olur, serdar olur didar olur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası