SULTAN DİVANÎ

Mehmed Çelebi Afyon'da yaşayan büyük velîlerden
A- A+

Afyon'da yaşayan büyük velîlerden. İsmi Mehmed Çelebi olup babası büyük velî Abapuş-i Velî'dir. Afyon'da Karahisar Mevlevihanesi'nde doğdu. Doğum tarihi belli değildir. 951 (m. 1544)'den sonra orada vefat etti. Babasının yanına defnedildi. Divane Mehmed Çelebi diye de bilinir. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Sultan Divanî, babasının yanında yetişti. Abapuş-i Velî zamanında Afyon'da şiddetli bir veba salgını hüküm sürdü ve yakınlarını birer birer kaybetti. 

Abapuş-i Velî'ye bir gün en çok sevdiği küçük oğlu Mehmed Çelebi'nin vefat haberi geldi. O zaman, Abapuş-i Velî; “Hakk'ın rahmetine mi kavuştu? Hayır yanlışınız var, uyuyor o. Bu sefer yanıldınız.” dedikten sonra hemen küçük oğlunun yattığı odaya sessizce girdi. Üzerindeki örtüyü kaldırarak; “Uyuyor musun Mehmed'im? Bu ne uykusu? Senin bu dünyada hizmetin var. Uyan Mehmed'im uyan!” dedi. Mehmed Çelebi, uykudan uyanırcasına, tatlı bir mahmurlukla gözlerini açtı ve babasına uzun uzun baktı.   Abapuş-i Velî oğlunu yetiştirmeye başladı. Kırk günlük riyazet ve uzletlere soktu. Bu müddet içinde Sultan Divanî tasavvufta büyük dereceler elde etti. Babasının sağlığında, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. 

DİVAN-I KEBİR   

Timur Han zamanında, devlet hazinesinin süsü olmak üzere bir fermanla Celaleddin-i Rumî'nin Divan-ı Kebir'i türbeden alınarak Maveraünnehr'e götürüldü. Daha sonra bölgede çıkan karışıklıklar sırasında Divan-ı Kebir bozuk bâtınî fırkasından olan Şah İsmail'in eline geçti. Bu yüzden Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sultan Divanî'ye manevî işaretle Divan-ı Kebir'i o bid'at ehlinin elinden kurtarmasını, eski yerine koymasını emretti. Bu sebeple Afyon'dan yola çıkan Sultan Divanî, önce Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin kabrini ziyaret etti. Sonra İran'a doğru yola çıkan Divanî, her uğradığı yerde insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı. İran sınırında Şah İsmail'in muhafızları ile karşılaştı. Onlar, gelip geçenlere nereden gelip nereye gittiklerini sorarlardı. Bu sorgulamada muhafızların başındaki çavuş, Sultan Divanî'ye edepsizlik etti. Bu yüzden dili tutulup bu hâlde reislerinin yanına gitti. O

radakiler, çavuşun hâlini görünce içlerinden biri Sultan Divanî'nin üzerine doğru yürüdü. Onun da eli felç oldu. Sultan Divanî'ye zarar vermek isteyenlerden herbirinin başına bir iş geldi. Böylece Sultan Divanî'ye zarar veremeyeceklerini anlayıp ona iyi muamelede bulunmak zorunda kaldılar. Sultan Divanî rahat bir şekilde Şah İsmail'in başkentine vardı. Şah İsmail, Sultan Divanî'nin geldiğini duyunca görünüşte, gelişini tebrik etmek hakikatte ise onun ahvalini araştırmak maksadıyla adamlarını yanına gönderdi. Adamlarından herbirisi kendilerine göre Şah İsmail'e rapor verdi. Şah İsmail adamları ile görüştükten sonra ikram görünüşünde, onun için bir dergah yaptırıp her bakımdan onu kayıt altına almak ve onun tekrar memleketine dönmesine mani olmak istedi. Bunun üzerine Sultan Divanî; “Dervişlere ikram, Divan-ı Kebir'in teslimi iledir.” buyurarak, maksadını ifade etti. Şah ve veziri aralarında anlaşarak bir ziyafet esnasında Sultan Divanî'nin zehirlenmesine karar verildi. Bu durum Allahü tealanın izni ile Sultan Divanî'ye malum oldu. Yemek sırasında verilen zehirli şerbet kasesini alıp Şah İsmail'e hitaben; “Bu can eriten kaseyi Şah mı yoksa, vezir ile mi içeyim?” dedikten sonra vezire yüzünü çevirdi. Bir yudumda içti. Allahü tealanın ihsanı olarak, zehrin tesiri kalmadı. Şah İsmail onun bu kerameti karşısında istemeyerek de olsa, Divan-ı Kebir'in kendisine verilmesini emretti. Sultan Divanî'nin bu kerametini gören devlet ricali arasında onu sevip Eshab-ı Kiram düşmanlığı inancından vazgeçerek Ehl-i Sünnet itikadına dönenler oldu. 

Sultan Divanî, Divan-ı Kebir'i teslim alacağı yere talebeleri ile birlikte büyük bir şevk ve heyecanla vardı. Halk onları büyük bir merakla takip ediyordu. Sultan Divanî orada insanlara nasihat dolu güzel bir vaaz verdi. Teslim işleri bitip ayrılacakları sırada, birçok kimse Ehl-i Sünnet itikadına dönerek, Sultan Divanî'nin elini öpmek için sıraya girdiler. Bunlar arasında Şah İsmail'in oğlu da vardı. Şah İsmail bunu duyunca çok kızdı ve Sultan Divanî'nin arkasından askerler gönderdi. Askerler Sultan Divanî'nin bulunduğu kervana yaklaşınca başındaki külahı kılıç gibi onlara doğru tuttuğunda, askerler perişan oldu. Kurtulanlardan bazısı kaçtı, bazısı da tövbe ederek Ehl-i Sünnet itikadına girdi.

Sultan Divanî dönüşünde Bağdat, Halep üzerinden Konya'ya geldi. Divan-ı Kebir'i yerine koydu. Bu sırada kırk kişi ona halife olmakla şereflendi.   Yanmakta olan ocağına girdi. Allahü tealanın izni ile ocaktaki ateş ona hiç tesir etmedi. Bu durumu gören su-i zan sahiplerinin kalplerindeki bozuk düşünceler kayboldu ve o büyük zata samimi olarak bağlandı. İbrahim Gülşenî, Mısır'da Allahü tealanın emir ve yasaklarını yaymak için çalışıyordu. Herkes kabiliyeti nisbetinde ondan istifade ediyordu. Onun ismini zamanın sultanı Kansu Gavrî de duydu. Zahirî ve batınî himmetlerine kavuşmak için çeşitli ikramda bulundu ise de İbrahim Gülşenî onun bu ihsanlarını kabul etmedi. Ayrıca, adalet ve iyilik üzere olması, bozuk itikadından ve taşkınlıklardan vazgeçmesi hususunda tehdidkar nasihatlarda da bulunup kendisine Allah için buğzettiği intibaını verdi. Bu sırada Kansu Gavrî'nin katibi Tomanbay, İbrahim Gülşenî hakkında koğuculukta bulundu ve İbrahim Gülşenî aleyhine ona eziyet ve sıkıntı vermek için tahrik etti. Bununla da kalmayıp onu zindana attırdı. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Han, Eshab-ı Kiram düşmanı Şah İsmail üzerine sefere karar verince Kansu Gavri, Şah İsmail ile anlaşarak Osmanlı ordusunun İran tarafına geçmesine mani olmak istedi. Sonra Mısır'a yapılan seferde iki ordu Mercidabık'da karşılaştı. Yapılan savaşta Kansu Gavri öldü. Mısır ordusu büyük bir mağlubiyetle geri döndü. Tomanbay, Mısır sultanı oldu. Tomanbay, İbrahim Gülşenî ve talebelerine daha fazla eziyet etmeye başladı. Bu sırada Sultan Divanî, Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin manevî işareti ile İbrahim Gülşenî'yi kurtarmak için Mısır'a gitti.   Sultan Divanî'nin vazife yaptığı Afyon Karahisar Mevlevîhanesi'nin şehrin hakim bir tepesinden genel görünüşü (sağda) ve Afyon Mevlevî Camii (solda). Sultan Divanî hazretlerinin kabri bu cami yanındaki Mevlevî türbesindedir. Sultan Divanî, Mısır'da Bulak denilen yerde kendisi için hazırlanan yerde ikamet etti. Bu sırada bir köşede unutulmuş olan İbrahim Gülşenî'yi bulunduğu hapishaneye gidip ziyaret etti. Manevî bir himaye altında olduğunu müjdeledi. Buradaki sohbet sırasında hapishanenin içi ve dışı insanla doldu. Bunun üzerine Sultan Tomanbay ve devlet ricali yapılan toplantı neticesinde, topluluğun dağıtılmasına karar verdi. Vazifeli askerler Sultan Divanî'nin bulunduğu yere gelip halkı dağıtmaya başladıkları sırada Sultan Divanî başındaki külahını eline alıp onlara doğru tuttu. Gelen askerlerin hepsine bir hâl gelip kaçmaya başladılar. Külahın karşısına rastlayanların vücudunda vurulmuş gibi izler bulunduğu görüldü. Tomanbay'ın vücudunun bazı kısımlarına felç geldi.   Sultan Divanî ve babası Abapuş-i Velî'nin kabirlerinin önden görünüşü. Mevlevî Camiinin içinden bir görünüş (sağda) ve Mevlevîhanedeki kabirler (solda). Bu durum karşısında çaresiz kalan Tomanbay ve devlet erkanı, özürler dileyerek, İbrahim Gülşenî'yi serbest bırakmak mecburiyetinde kaldı.   Sultan Divanî, Mısır'daki vazifesini tamamladıktan sonra geri dönmek üzere yola çıktı. Şam'ın bağ ve bahçelerine yaklaştıklarında henüz bahçelerde çiçekler daha yeni açmaya başlamıştı. Sultan Divanî'nin gelmekte olduğunu duyanlar, onu karşılamaya çıktılar. Bunlar arasında bağ ve bahçelerin sahipleri de vardı. Bahçe sahiplerinden Sultan Divanî, kavun karpuz istedi. Onların; “Henüz daha çiçekte ve bir kısmı da daha olmadı.” demeleri üzerine; “Belli olanı, bilineni beyana ne hacet. Siz gidiniz getiriniz.” buyurdu. Bunun üzerine bahçe sahiplerinden üç kişi koşup bahçelerinde olgunlaştığını tahmin ettikleri bir karpuz ile kavunu alıp Sultan Divanî'ye hediye ettiler. İlk önce getireninki, olgun çıktı. Ondan sonra getireninki, biraz olmuş, en son getireninki ise henüz olgunlaşmamıştı. Sultan Divanî olgunlaşmış olanı kesip orada bulunanlara ikram etti. Kavundan yiyenler, o zamana kadar o tatta bir kavun yemediklerini söylediler.   Sultan Divanî bir müddet Şam'da kaldı. Bu sırada Şam'da bir kadı vardı. Tasavvuf ehlinin aleyhine çalışırdı. Onlara eziyet ve sıkıntı verirdi. Hatta Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin eserlerini satın alıp yakması, tasavvuf ehlini çok üzdü. Onun bu hareketlerinin gayret-i ilahiyyeye dokunup cezasını bulmasını bekliyorlardı. Sultan Divanî, Şam'ı teşrif edince kadının bu durumu arzedildi. “Onun hakkında hüküm verildi.” buyurdu. Afyonkarahisar'a dönerken yolda, Mısır üzerine sefere çıkmış olan Yavuz Sultan Selim Han ile karşılaşan Sultan Divanî, sultana bazı nasihatlerde bulundu. Muhyiddin-i Arabî'nin kabrinin ortaya çıkarılmasını, temizlenip tamir ettirilmesi hususunda Yavuz Sultan Selim'e teşvik ve kadının terbiye edilmesi hususunda nasihatte bulundu. Sultan Divanî, Afyonkarahisar'a döndükten sonra bir gün aniden; “O kadı kendi ateşi ile yandı. Onun işi hâlledildi. Muhyiddin-i Arabî'nin türbesi temizlenip tamir edildi. Mısır, Yavuz Sultan Selim'e teslim oldu.” buyurdu. Babası Abapuş-i Velî ile Sultan İkinci Bayezidi Velî arasında nasıl yakınlık ve samimiyet var idiyse, Sultan Divanî ile Yavuz Sultan Selim arasında da o derece yakınlık vardı. Yavuz ekseriyetle mühim ve müşkil zor meselelerde Sultan Divanî ile istişare için mektuplaşırdı. Aldığı cevaba göre hareket etmesiyle o sıkıntısı gider, işleri hayırla neticelenirdi. Sultan Divanî, Irak'da Bağdat, Necef, Samarra ve Meşzhed'e gitmiş, oradan tekrar Bağdat'a oradan da Halep'e geçmiş ve orada Ebu Bekr Vefaî'nin tekkesinde misafir kalmıştır. Dönüşte tekrar Konya'ya uğramış sonra Afyonkarahisar'a geri dönmüştür. Kanunî döneminde İstanbul'a da gitmiştir. Sultan Divanî, ömrünün sonuna doğru ansızın vefat edeceğine dair bazı alametler gördü. Bir Cuma günü sohbetten sonra baş ağrıları başladı. Ağrılar günden güne arttı. Ziyaretine gelen sevenleri ilaç almasını söylediklerinde; “Bu baş ağrısı, ölüm habercisidir. Ölümden başkası ile geçmez.” buyurdu. Hastalığının ikinci Cumasında ateşlendi. Rahatsızlığı sebebiyle, sevenlerinin üzülmesini görüp; “Yarın Cumartesidir. O gün biz rahata kavuşuruz.” arkasından; “Yarın derd ve ilaç gailesi düşüncesinden kurtulacağız.” buyurdu. Cumartesi günü ruhunu teslim etti. Çok kalabalık bir cemaatle kılınan namazdan sonra Abapuş-i Velî'nin yanına defnedildi.   Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Sultan Divanî'nin kerametlerini ve yüksek hâllerini duyup onun dergahına hizmet etmek istedi. Türbesini ve dergahının baştan başa tamir ve yenilenmesi için çok miktarda para ve usta gönderdi. Tamir sırasında ani bir yangın çıktı. Bunun üzerine gerekli hazırlıklar tamamlanıp tekrar tamir işine başlandı. Bu sırada dergahın hizmetçilerinden Gülüm Dede, Sultan Divanî'yi rüyasında gördü. Ona; “Ayak ucumda gömülü olan hazineyi aç. Türbenin tamiri için lazım gelen masraflara oradan sarfet. Hiçbir kimseden maddî yardım kabul etme.” diye tenbihte bulundu. Gülüm Dede söylenilen yeri kazınca bir küp altın çıktı. Sadrazamın memurları bu duruma çok hayret ettiler. Durumu sadrazama bildirecekleri sırada paşanın vefat haberi geldi ve dolayısıyla tamir için gerekli yardımın yapılamayacağı bildirildi. Çıkan altınlar ile Gülüm Dede türbeyi tamir ettirdi ve kalanını da fakirlere ve Sultan Divanî'nin çocuklarına verdi. Ulu Arif Çelebi'den sonra Mevlevîlige en fazla hizmet edendir. Halep, Burdur, Eğridir, Sandıklı; Mısır, Cezayir, Midilli ve Lazkiye Mevlevîhanelirinin açılması onun gayretiyle olmuştur. Divane veya Semaî mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan Divanî'nin şiirlerinden birisi şöyledir:   Şem-i ruyına cismimi pervane düşürdüm, Evrak-ı dili ateş-i suzane düşürdüm. Bir katre iken kendimi ummana düşürdüm, Eyvah yolumu vadi-i hüsrana düşürdüm. Takrir edemem, derd-i derunum elemim var, Mevla'yı seversen beni söyletme gamım var!   Sultan Divanî, Burdur'a gitmişti. Burada Mehmed Efendi isminde bir dokumacının evinde misafir kaldı. Mehmed Efendi tam bir bağlılık, ihlas ve samimiyetle Sultan Divanî'ye yardım etti. Sultan Divanî onun bu derece misafirperverlik göstermesinden çok memnun oldu ve; “Gel bizim fedaimiz ol ve mükafatını gör.” buyurdu. O da bu Sultan Divanî'nin babası Abapuş-i Velî'nin yanında bulunan sandukası. Sultan Divanî'nin kabrinin baş taraftan görünüşü. Daveti nimet bilip kabul edip Sultan Divanî'ye talebe oldu. Sultan Divanî onu oturtup Mesnevî'nin ilk onsekiz beytini izah ederek okuttu. Sonra; “Artık Mesnevî'yi okutabilirsin.” buyurdu. Dokumacılıktan başka bir şey bilmeyen Mehmed Efendi, Sultan Divanî'nin teveccüh ve nazarları bereketiyle zahirî ve bâtınî ilimlerle dolu hâle geldi. Burdur Mevlevî Dergahı şeyhi oldu.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası