TABERÎ

Muhammed bin Cerir Tefsir, kıraat, hadis ve Şafiî fıkhı, tarih, edebiyat, nahiv, matematik ve tıp ilimlerinde âlim
A- A+

Tefsir, kıraat, hadis ve Şafiî fıkhı, tarih, edebiyat, nahiv, matematik ve tıp ilimlerinde âlim. İsmi Muhammed bin Cerir olup, künyesi Ebu Ca'fer'dir. Memleketine nisbetle Taberî denildi. İbn-i Cerir ve Taberî diye meşhurdur. 224 (m. 839)'da Taberistan'da Amul şehrinde doğdu. 310 (m. 923)'te Bağdat'ta vefat etti. Rahiyyeti Ya'kub denilen mahallede, kendi evine defnedildi. Eshab-ı Kiram düşmanı olan Muhammed bin Cerir bin Rüstem Taberî ve yine Eshab-ı Kiram düşmanı olan Muhammed bin Ebü'l-Kasım Taberî başkadır. Yine Eshab-ı Kiram düşmanı İmamiyye fırkasına mensup olup, yazdığı Mecma'ü'l-beyan adındaki bozuk Taberî tefsiri ile meşhur olan Fadl bin Hasan Taberî'nin de, İbn-i Cerir Taberî hazretleri ile hiç bir alakası yoktur.

Bu bozuk kimselerin kitaplarını, Müslümanlar yanlışlıkla İbn-i Cerir Taberî hazretlerinin kitaplarıyla karıştırarak okuyup, onların bozuk fikirlerine aldanmaktadırlar. Ayrıca Taberî hazretlerinin, tarihini kısaltarak yazmış olan Ali bin Muhammed Şimşatî de Eshab-ı Kiram düşmanıdır. Bu kitap Tarih-i Taberî adıyla Türkçeye de çevrilmiş, Eshab-ı Kiram aleyhinde bozuk fikirlerin memleketimizde yayılmasına sebep olmuştur.

İbn-i Cerir Taberî, ilk tahsiline doğduğu yerde başladı. Yedi yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Dokuz yaşında iken hadis-i şerif yazmaya başladı. Bundan sonra, ilim tahsili için önemli ilim merkezlerine gitti. Kufe, Basra, Rey, Mısır, Suriye ve Irak şehirlerine gidip buralarda ilim öğrendi. Daha sonra Bağdat'a yerleşti. Kıraat, tefsir, hadis, fıkıh, tarih, matematik ve tıp ilminde engin bilgi sahibi oldu. Muhammed bin Abdülmelik, İshak bin Ebu İsrail, Ahmed bin Menî, Begavî ve daha bir çok âlimden hadis-i şerif öğrenip rivayette bulundu. Yüz bin hadis-i şerifi ravileri ile birlikte ezberleyerek hafız oldu. Fıkıh ilmini, Davud-i Zahirî'den, Şafiî fıkhını Mısır'da Rebî bin Süleyman'dan; Bağdat'ta Muhammed Za'feranî'den öğrendi. Yunus bin Abdüla'lâ'dan ve diğer fıkıh âlimlerinden Malikî mezhebinin fıkıh bilgilerini öğrendi. Ebu Mukatil'den de Hanefî fıkhını öğrendi. Şafiî mezhebinde olmasına rağmen, amelde dört hak mezhebin fıkıh bilgilerini çok iyi öğrenip, dört mezhepte de âlim oldu. Şafiî mezhebinde zamanın en büyük âlimiydi. Kendisinden, Ebu Şuaybi'l-Harranî ve Abdülgaffar Huseybî ilim öğrendi.

Muhammed bin Cerir Taberî, bir çok ilimde mütehassıs olduktan sonra, ilmini insanların istifadesine sundu. Bağdat'ta on sene Şafiî mezhebine göre fetva verdi. Ebu Ali Tumarî anlatır: “Her sene Ramazan-ı şerif ayında kıraat ilmindeki üstünlüğü ile meşhur Ebu Bekr bin Mücahid teravih namazına giderken, ben önünde kandil tutardım. Yine bir Ramazan ayının sonlarına doğru, bir gece teravihe gitmek üzere evden çıkmıştık. Muhammed bin Cerir Taberî'nin mescidinin bulunduğu sokağa geldiğimizde, Ebu Bekr bin Mücahid durup, mescitte okunan Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye başladı. Muhammed bin Cerir Taberî, Rahman suresini okuyordu. Epey bir müddet dinledi. “Efendim, cemaat sizi bekliyor geç kaldık.” dedim. Bunun üzerine; “Ey Ebu Ali, Kur'an-ı Kerim'i böyle güzel kıraat eden (okuyan) bir kimse daha olduğunu zannetmiyorum.” dedi.”

Ebü'l-Abbas Bekrî şöyle anlatır: “Muhammed bin Cerir Taberî, Muhammed bin İshak bin Huzeyme, Muhammed bin Nasr Mervezî ve Muhammed bin Harun Ruyanî ile birlikte Mısır'a gitmiştik. Yanımızdaki yiyecekler bitmişti ve hiç bir şey kalmamıştı. Bir gece kaldığımız evde toplanıp, yiyecek bulmak için kur'a çekmeye karar verdik. Kur'a çektik, bana çıktı. Müsaade edin, önce abdest alıp iki rekat namaz kılayım, sonra gideyim dedim ve namaza durdum. Ben namaza durunca kapı çalındı. Kapıyı açtılar. Namazdan sonra baktım, at üzerinde biri duruyordu. Mısır valisi tarafından gönderildiğini söyledi. Sonra yere inip, Muhammed bin Nasr hanginizdir? dedi. İşte bu zattır diyerek gösterdiler. Bir kese çıkarıp uzattı, içinde elli dinar vardı. Sonra Muhammed bin Cerir Taberî kimdir? dedi. Gösterilince ona da aynı şekilde bir kese verdi. Diğerlerine de teker teker sorup, içinde para olan birer kese verdi. Beni de sordu, gösterdiler. Bana da verdi. Sonra şöyle dedi: “Vali, dün gece rüyasında şehrimize ilim öğrenmek ve öğretmek için gelmiş olan salih ve âlim kimselerin, açlıktan karınları üzerine büzüldüklerini görmüş. Bunun için bu keseleri size gönderdi ve paranızın bittiğini haber ederseniz, tekrar göndereceğini yemin ederek söz verdi.” dedi.”

İbn-i Cerir Taberî, yalnız Allahü tealanın rızası için çalışır, İslamiyeti öğrenmek ve öğretmek için gayret ederdi. Din ve ilim zenginliğini, dünya zenginliğine tercih ederdi. Dünyaya ehemmiyet vermez, zaruret miktarı mal ile iktifa ederdi. Harama düşmek korkusundan mubahların bir çoğunu da terk eder, ömrünü, yalnız ilim öğrenmek, öğretmek ve ibadet edip kitap yazmakla geçirirdi. Çok kitap yazdı. Yazdığı kitapların sayfası ömrüne bölününce, her günü için on dört sayfa düşmektedir.

Eserleri: İbn-i Cerir Taberî, bilhassa tefsir ilminde meşhur olup, tefsiri ile tanındı. Camiu'l beyan an tevili'l-Kur'an adlı bu eseri, Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiîn'in rivayetlerini toplayan en geniş tefsirlerdendir. Rivayet tefsirlerinin önde gelenidir. Kendisine gelen rivayetleri çeşitli yönlerden inceledi. Ayet-i kerimelerden çıkarılmış olan hükümleri bildirip, lüzumunda Arapçanın kaideleri hakkında da bilgi verdi. Daha önce yazılmış pek çok tefsirdeki bilgileri, eserinde değerlendirdi. Bu eserinin mukaddimesinde Kur'an-ı Kerim'in belagat ve fesahatından, icazından bahsederek Kur'an-ı Kerim'in yedi harf üzerine nüzulü, tevil ve tefsir hakkında bilgi vermektedir. Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn kavilleri üzerinde durarak, nasih ve mensuh, hurufu mukattaa (sure başlarındaki harfler) hakkında açıklamalarda bulunmaktadır. Bu eserinde rivayet bakımından İbn-i Cüreyc, Abdurrahman bin Zeyd, Mukatil bin Hibban tefsirlerini kaynak almıştır. Lügat bakımından Ahfeş, Kisaî, Kutrub, Ferra gibi nahiv âlimlerinin eserlerinden istifade etmiştir. Bu eser âlimler tarafından çok beğenildi. İnsanlar, Taberî tefsirini ilk önce kopya ederler, daha sonra huzuruna gelip, onun ağzından açıklamasıyla birlikte dinleyerek yanlışlarını düzeltirlerdi. Böylece yüzlerce âlim kendisine talebe olup, her biri en az birer tane Taberî tefsiri yazıp, Taberî'nin ilminin yayılmasına vesile oldular. Bunlardan biri de, muasırı, ilminin yüksekliği ile meşhur İbn-i Huzeyme'dir.

İmam-ı Nevevî, “Taberî'nin yazdığı tefsirin bir benzeri daha yazılmamıştır. Bu hususta ittifak vardır.” demektedir. Şafiî mezhebine büyük fıkıh âlimlerinden olan Ebu Hamid-i İsferainî de, “Bir kimse İbn-i Cerir tefsirini elde etmek için Çin'e kadar gitse, çok bir şey yapmış olmaz.” demiştir. Taberî Tefsiri, daha sonra gelen âlimlerin bir çoğu tarafından kaynak olarak kullanıldı. Birçok defa basıldı.

İbn-i Cerir Taberî'nin yazdığı Tarihü'l-ümem ve'l-müluk adlı tarih kitabı da çok meşhurdur. Ahbarü'r-rusül ve'l-müluk, kısaca Tarih-i Taberî de denilmektedir. Bu eserinde Âdem Aleyhisselam'ın yaratılışından Peygamberimizin hicretine kadar olan hadiseleri işittiği ve eski tarih kitaplarında gördüğü bilgilere göre yazdı. Hicretten sonraki hadiseleri de vesikalara ve rivayetlere göre geniş bir şekilde anlattı. Tarihçiler için mühim bir kaynak olan bu kıymetli eser, daha sonra Ali bin Muhammed Şimşatî adında bir Eshab-ı Kiram düşmanı tarafından kısaltılarak yazıldı ve Tarih-i Taberî ismiyle meşhur oldu. Bu Eshab-ı Kiram düşmanının kısaltarak yazdığı Taberî tarihinde, onun güzel sözleri tahrif edilerek, Eshab-ı Kiram'a iftira edilmektedir. Bu yanlış ve bozuk yazılar, okuyanları aldatmaktadır.

Eserleri: İbn-i Cerir Taberî'nin diğer eserlerinden bazıları şunlardır:

1- El-Müsterşid fî ulumiddin, 2- Kitabü'l aded ve't-tenzil, 3- Kıraat, 4- Kitabü ihtilafü'l fukaha: Matbudur. 5- Cüz'ün fi'l-itikad, 6 Tehzibü'l-asar, 7- Et-Tebsir fî usulü'd-din, 8 Tarihü'r-rical mine's-Sahabeti ve't-Tabiîn.

İbn-i Cerir Taberî'nin eserlerinden seçmeler:

Hazreti Ali anlatır: “Çok hastaydım. Resulullah'ın huzuruna geldim. Beni kendi yerine oturttu. Dua ederek ayağa kalktı. Elbisesinin bir tarafını üzerime attı. Sonra da, “İbn-i Ebu Talib! Bir şeyin yok, iyi oldun, kendim için istediğim her şeyi, senin için de istedim. Allahü teala her istediğimi verdi. Ancak, bana, senden sonra peygamber gelmeyecek dendi.” buyurdu. Kalktığımda kendimi o kadar iyi hissettim ki, sanki biraz önce hasta olan ben değildim.”

Hazreti Ali rivayet etti: “Resulullah yatağında şöyle dua ederdi: “Allah'ım, ben, idaren dışına çıkamayan bütün hayvanların şerrinden, senin kerim olan cemaline, hükmüne ve ilmine sığınırım. Allah'ım, günahkârı da, borçluyu da sen meydana çıkarırsın. Allah'ım, sen ordunu hezimete uğratmazsın. Vaadinden dönmezsin. Senin kuvvetinin yerini hiç bir kuvvet tutamaz. Seni tesbih ederim, Allah'ım, sana hamd ederim.”

Hazreti Ali rivayet etti: “Bir gece Resulullah'ın yanında kaldım. Namazı bitirip, yatağa girdiğinde şöyle dua ettiğini duydum: “Allah'ım, senin cezalarından, senin affına sığınırım. Allah'ım, ne kadar uğraşsam seni övmeye gücüm yetmez. Sen, kendini övdüğün gibisin.”

Ensar'dan Ebu Sa'id anlatır: “Çoluk çocuk açlıktan muzdarip olduk. Ailemin de teşvikiyle Resulullah'a gidip bir şeyler istemeye karar verdim. Huzurlarına varınca ilk olarak şu mübarek sözlerini duydum: “Kimin gözü tok olursa, Allahü teala onu zengin kılar. Kim iffetli olursa, Allahü teala onun mükâfatını verir. Kim de bizden bir şey isterse, eğer bulabilirsek hiç esirgemeyiz.” Bu mübarek sözlerini duyunca, hiç bir şey istemeden Resulullah'ın huzurundan ayrıldım. Çok geçmeden durumumuz düzeldi öyle ki, Ensar arasında malı en çok olan biz olduk.”

Ümmü Seleme anlatır: “Sahabeden bir zat, Resulullah'ın evinin yanında hapşırıp da “Elhamdülillah” deyince, Resulullah de ona; “Yerhamükellah” diye dua buyurdular. Sonra bir başkası daha hapşırıp; “Âlemlerin rabbi olan Allah'a bol bol hamd ve şükür olsun.” deyince de, Resulullah; “Bu, ötekinden on dokuz misli fazla sevap aldı.” buyurdu.”

Sa'danlatır: “Resulullah şu duayı bize bir öğretmenin talebelerine yazı yazmasını öğrettiği gibi öğretti: “Allah'ım, cimrilikten sana sığınırım. Korkaklıktan sana sığınırım. Kötü bir hayata düşmekten sana sığınırım. Dünya fitnesinden ve kabir azabından sana sığınırım.”

“Elif! Lam! Mim! Rumlar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” mealindeki (Rum suresi: 1-4) ayet-i kerimeleri inince, müşrikler Hazreti Ebu Bekr'e gelip; “Arkadaşın Muhammed, Rumların İranlıları yeneceğini iddia ediyor ne dersin?” diye sordular. O da, hiç tereddüt etmeden; “Allah'ın Resulü doğru söylemiştir.” diye karşılık verdi. Müşrikler bu defa; “Bizimle bahse girer misin?” deyip, Hazreti Ebu Bekr'le bahse girdiler. Fakat, müddet dolduğu hâlde Rumlar İranlıları yenemediler. Rumlar galip gelmeden, Resulullah bu durumdan haberdar oldu. Hazreti Ebu Bekr'e; “Niçin böyle bir bahse giriştin?” buyurdu. O da, “Allah ve Resulünü tasdik etmek için.” diye cevap verdi. Resulullah da; “Onlarla yeniden bahse gir, ortaya konanı arttır ve zamanı da birkaç yıl daha uzat.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr de, müşriklerle görüşüp; “Yeniden bahse var mısınız?” deyince, sevinerek; “Evet varız.” dediler. Anlaşılan sene gelmeden Rumlar galip geldi. İranlıları yenip Medain'e girdiler. Hazreti Ebu Bekr de bahsi kazanıp, müşriklerin vaat ettiklerini aldı. Müslümanların fakirlerine sadaka olarak dağıttı.

Hendek Savaşı öncesinde, Medine'de hendekler kazılmaktaydı. Selman-ı Farisî ve bir kısım Sahabi kırk arşınlık bir yeri kazmakla vazifelendirilmişlerdi. Kazmaya başladıktan bir müddet sonra, karşılarına büyükçe bir taş çıktı. Ellerindeki aletlerle, onu kırmaktan âciz kaldılar. Selman durumu Resulullah Efendimize arz etti. Resulullah Efendimiz gelip kazmayı Selman'ın elinden aldı. Resulullah, taşa vurunca, taş ikiye bölünüp, şimşek çakar gibi bir ışık göründü. Medine'nin bütün evleri onun ışığı ile aydınlandı.

Allah'ın Resulü tekbir getirince, yanındakiler de tekbir getirdi. Sonra ikinci ve üçüncü defada bu şekilde vurup tekbir getirdiler. Müslümanlar da tekbir söylediler. Selman-ı Farisî, sual edip: “Ey Allah'ın Resulü! Anam babam sana feda olsun! Gördüğümüz ışıklar, neydi? Biz onları daha önce hiç görmemiştik.” dedi. Bunun üzerine Resulullah diğer Sahabeye dönüp, “Selman'ın gördüğünü siz de gördünüz mü?” buyurdu. Onlar da; “Evet, gördük.” dediler. Bundan sonra Resulullah; “Kazmayı ilk vuruşumda Kisrânın (İran şahının) köşkleri bana göründü. Cebrail Aleyhisselam gelip, ümmetin o beldelere sahip olurlar diye haber verdi. İkinci darbede Bizans'ın kızıl sarayları göründü. Cebrail Aleyhisselam, ümmetin o diyara da sahip olur dedi. Üçüncüde San'a'nın (Yemen'de) köşkleri göründü. Cebrail, ümmetimin buraları da fethedeceğini bana haber verdi. Müjdeler olsun!” buyurdu.

Resulullah İran kisrâsının köşkünü, taşa vururken gördüğü şekle göre anlattıktan sonra, Medine'ye gelmeden önce İran'da kisrânın sarayını görmüş olan Selman-ı Farisî'ye de tarif etmesini emir buyurdu. Selman, “Ya Resulallah! Kisrânın köşkü, aynen sizin anlattığınız gibidir. Seni hak peygamber gönderen Allahü teala hakkı için, tam buyurduğunuz gibidir ve sen Allahü tealanın Resulüsün.” dedi. Resulullah da; “Benden sonra ümmetim o diyara malik olur.” buyurdu.

Müminler, bu haberi birbirlerine müjdelediler. Allahü tealaya hamd ettiler. Münafıklar, inanmayıp küfürlerinde inat ettiler. Müslümanlarla alay ettiler. Haklarında Cenab-ı Hak mealen; “O vakit münafıklıklarla, kalblerinde bir maraz (şüphe) olanlar, “Allah ve Resulü, bize aldatmadan (aldatıştan) başka bir vaat etmemiş.” diyorlardı.” (Ahzab suresi: 12) buyurdu.

Hazreti Ali anlatır: “Yemen'den bir grup insan Resulullah'a gelip; “Bize dinimizi öğretecek, aramızda Allah'ın kitabı ile hüküm verecek bir heyet gönder.” dediler. Resulullah da; “Ali, Yemen halkına git. Onlara İslam'ı ve sünnetlerimi öğret. Aralarında Allah'ın kitabı ile hüküm ver.” buyurdu. Ben: “Ey Allah'ın Resulü, Yemen halkı çok cahildir. Bana altından kalkamayacağım meseleler getirebilirler.” dedim. Resulullah mübarek elleriyle göğsüme vurarak; “Git! Allah kalbine ilham ederek, lisanını yanlış söylemekten korur.” buyurdu. Resulullah bu sözü söylediği günden bu güne kadar, iki kişi arasında verdiğim hükümlerden hiçbirinde şüpheye düşmedim.”

Abdullah bin Amr anlatır: “Resulullah akşam namazını kıldırınca, cemaat dağılıp bir kısmı evine gitti. Bir kısmı da yatsı namazını beklemek için, mescitte kaldı. Resulullah daha sonra mescide gelip onları görünce, şöyle buyurdu: “Rabbiniz sema kapılarından birini açtı. Sizinle meleklere karşı iftihar ediyor. Kullarım, bir vaktin namazını kıldılar, şimdi de diğer vakti bekliyorlar buyuruyor.”

Ebu Nadre anlatır: “Namaz için kamet getirilirken Hazreti Ömer; “Hizaya girin! Sen biraz ileriye çık, sen de biraz geri git, saflarınızı düzeltin, Allahü teala sizin meleklerin yolundan gitmenizi ister.” derdi. Arkasından da; “Biz saf hâlindeyiz, tesbih çekiyoruz.” mealindeki Saffat suresi 165 ve 166. ayet-i kerimelerini okurlardı.”

Bir gün Hazreti Ebu Bekr, Resulullah'ın, eshabını toplayıp, Allah'a hamd, Resulüne salat ve selamdan sonra şöyle bir konuşma yaptı: “Her işin mühim bir tarafı vardır. Böyle mühim işleri başaranların kazandıkları sevaplar, onlara kâfidir. Aziz ve celil olan Allahü teala yaptıklarınızın karşılığını mutlaka verecektir. Bunun için de vazifenize ciddiyetle sarılmanız ve gayeye yönelmeniz icab eder, şüphesiz istikametini düzeltmenin ehemmiyeti daha çoktur. Söylediklerime dikkat ediniz! İmanı olmayanın dini de yoktur. Karşılığını Allahü tealadan bekleyerek iyilik yapmayana mükâfat verilmeyecektir. Niyeti düzgün olmayanın yaptıkları makbul değildir. Dikkat edin! Allahü tealanın yolunda cihadın sevabı Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir. Her Müslümanın cihadı sevmesi ve her an cihada hazır olması gerekir. Allahü tealanın yolunda cihat, Allahü tealanın buyurduğu gibi, Müslümanları zilletten kurtaran ve onu vasıta ederek dünya ve ahiret saadetine götüren en salim yoldur.”

Hazreti Ebu Bekr, Huzaa kabilesinden zekat toplamak için vazifelendirdiği Amr ile Velid bin Ukbe'yi gönderirken, şehrin dışına kadar uğurlayıp bir çok tavsiyelerde bulundu. Daha sonra onlara yazdığı mektuplarda; “Gizli ve açık her yerde Allah'tan korkun. Allahü teala, kendisinden korkanı kurtuluşa erdirir. Ummadığı yerden rızkını gönderir. Allahü teala kendisinden korkanların günahlarını affeder, amellerine kat kat mükâfatlar verir. İnsanoğlunun birbirine tavsiye ettiği en hayırlı şey, takvadır. Sen Allah rızası için, onun dinine hizmet için çalışıyorsun. Vazifeyi, suistimal etmen, aşırı gitmen, gaflete düşmen caiz değildir. Dinî yaşayışınız mutedil, işleriniz düzgün olsun. Gafil olup, zaafa düşmekten çok sakının.” buyurdu.

Hazreti Ebu Bekr, Halid bin Velid'i İslam ordusunun başında Şam'a gönderdikten birkaç ay sonra hastalandı. Vefatına yakın bir Pazartesi günü Müsenna'yı çağırıp; “Git Ömer'i bana çağır! Halifeliği ona teslim edeceğim.” buyurdu. Ömer çağrıldığını duyunca, hemen Hazreti Ebu Bekr'in huzuruna geldi. Hazreti Ebu Bekr; “Ya Ömer! Beni iyi dinle ve sana söyleyeceklerimi mutlaka yerine getir. Bugün Cenab-ı Hakk'a kavuşacağımı zannederim. Eğer şimdi ölürsem, Müsenna ile birlikte bu akşam Müslümanları toplayıp kararımı onlara bildirin. Eğer gece ölürsem, yine Müsenna ile beraber sabahleyin erkenden Müslümanları toplayıp kararımı bildirin. Büyük de olsa hiçbir musibet sizi dininizin hükümlerini ve Rabbinizin emirlerini yapmaktan alıkoymasın. En büyük üzüntüye maruz kaldığımız Resulullah'ın vefatı gününde, beni ve yaptıklarımı gördünüz. Eğer o gün ben, Allahü tealanın emirlerini yerine getirmekte ufak bir tereddüt gösterseydim, Allahü teala bizi cezalandırır, rezil ederdi.”

Medine, kardeş kavgalarının meydanı hâline gelirdi.” buyurup, birçok tavsiyelerde bulundu.

Salim bin Abdullah bin Ömer anlatır: Hazreti Ebu Bekr vefatından önce şu vasiyeti yaptı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Ebu Bekr'in hayata veda edip, ahirete irtihal ettiği sıradaki vasiyetidir. O ahiret ki, oraya girince kâfir hakikati görür, fakat imanı makbul olmaz, Facir korkar, yalancının inkâra gücü kalmaz. Ben, kendimden sonra Müslümanların başına geçmek üzere Ömer bin Hattab'ı halef tayin ettim. Eğer, hilafeti esnasında adil hareket ederse, kararımda isabet etmiş olurum. Eğer zulmeder ve bugünkü hâlini değiştirirse, istemediğim şeyi yapmış olur. Çünkü benim ondan beklediğim yalnız hayırdır, gerisi bilebileceğim bir iş değildir.” diye vasiyetini bildirdikten sonra şu ayet-i kerimeyi okudu. Mealen; “Zulmedenler, hangi akıbete uğrayacaklarını, nereye dönüp kalacaklarını yakında öğreneceklerdir.” (Şuara suresi: 227)

Dahasonra, Hazreti Ömer'i çağırtıp; “Ey Ömer! Seni beğenmeyen beğenmez. Seni seven de sever. Her zaman hayır beğenilmez. Bazen şer beğenilir.” buyurdu. Hazreti Ömer; “Ey Resulullah'ın halifesi! Ben halife olmak arzusunda değilim.” dedi. Hazreti Ebu Bekr de; “Fakat istemesen de, senin halife olman lazım. Çünkü sen, Resulullah'ı gördün. O'na Sahabe olmakla şereflendin. Resulullah'ın, bizi kendisine nasıl tercih ettiğini gördün. O'ndan aldığımız feyiz ve bilgilerle insanlara doğru yolu gösterdik. Benim hilafetimi de yakından gördün. Bana yardımcılık ettin. Bildiğin gibi ben, Resulullah'ın yolundan ayrılmadım. Ben üzerinde yürümem gereken yoldan sapmadım. Ey Ömer! Sen de bilirsin ki, Allahü tealanın gece yapılmasını emrettiği emirleri vardır. Bunu gündüz yaparsanız makbul olmaz. Gündüz yapılmasını emrettiklerini de gece yaparsanız, onu da kabul etmez. Ahirette, hak dine tâbi olanların iyilikleri ağır basar, yüzleri ak olur. Oradaki terazide asla hata ve hile yoktur. Hesap günü, dünyada batılın peşinden gidenlerin kötülükleri ağır basar, yüzleri kara olur. Seni, önce nefsine sonra insanlara karşı uyanık olmaya davet ederim. Çünkü, insanların gözünden hiçbir şey kaçmaz. En küçük sürçmeyi dahi fark edebilecek kabiliyette oldukları için, kendilerini idare edenleri devamlı kontrol ederler. Sen Allah'tan korktuğun müddetçe, insanlar da senden korkacaktır. İşte bunlar, benim sana vasiyetimdir. Allahü teala, Cennet ehlinin güzel amelleri sebebiyle azap etmeyeceğini bildirirken, ben onların arasında olamayacağımdan korkarım. Rahmet ve azap ayetlerini hatırlayarak böyle düşünürüm. Kul daima ümit ve korku (havf ve reca) içinde bulunmalıdır. Allahü tealayı adil olmaktan başka bir şeyle itham etmemeli, O'nun rahmetinden ümit kesmemeli, kendi kendini tehlikeye atmamalıdır. Eğer vasiyetimi tutarsan, gelmek üzere olan ölümü dünyadan daha çok seversin. Şayet vasiyetimi tutmazsan, dünya, senin için önünde duramayacağın ölümden beter olur.” buyurdu.

Müzeyne kabilesinden Egar anlatır: Resulullah'ın emri üzerine Hazreti Ebu Bekr'le beraber Ensar'dan bir zattan hurma alacaktık. Sabah namazından sonra mescitte buluşup yola çıktık. Hazreti Ebu Bekr, ne zaman uzaktan kendisine selam veren bir şahıs görse, kendi kendine; “Selam vermede herkes seni geçmeye başladı.” diyordu. Bundan sonra biz ne zaman uzaktan bir Müslümanın geldiğini görsek, o bize selam vermeden biz ona selam veriyorduk.

Seleme bin Şihab Abdî anlatır. Bir gün Ömer bin Hattab, Müslümanlara şöyle hitap etti: “Ey ahali! Bizim sizin üzerinizde hakkımız vardır. Uzakta da olsanız esas olan, samimiyetle bağlı olmak ve hayırlı işlerde karşılıklı yardımlaşmaktır. Allahü tealanın en çok sevdiği şey, devlet başkanının yumuşak ve merhametli olmasıdır. Allahü tealanın gazabına en çok düçar olan şey ise, devlet başkanının cahil ve öfkeli olmasıdır.” buyurdu.

Hazreti Ömer halife olunca, ilk mektubunu Halid bin Velid'in yerine kumandan tayin ettiği, Ebu Ubeyde bin Cerrah'a yazdı. Buyurdu ki: “Sana, kendisinden başka her şeyin fani olduğu, ebedî olarak mevcut olan, bizi sapıklıktan kurtaran, doğru yolu gösteren, bizi zulmetten çıkarıp, nura kavuşturan Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. Seni Halid bin Velid'in yerine kumandan tayin ettim. Ordudan elazımsa o işi yap. Ganimet peşinde koşup Müslümanları tehlikeye atma. Önceden keşfettirip, durumunu, girişini, çıkışını öğrenmediğin yere ordugâh kurma. Göndereceğin birlikler kalabalık olsun. Müslümanları tehlikeye sokmaktan sakın. Allahü teala, seninle beni, benimle seni imtihan etmektedir. Haberin olsun! Kalbini ve gözünü dünyadan koru. Onunla meşgul olma. Senden öncekilerin helakine sebep olan dünyanın, seni de mahvetmesine meydan verme. Sen dünyaya düşkün olanların akıbetini çok iyi bilirsin.”

Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebu Vakkas'ı çağırıp, Irak üzerine göndereceği orduya kumandan tayin etti. Tayin sırasında şu tavsiyelerde bulundu: “Ey Sa'd! Vüheyboğullarından olman sana üstünlük kazandırmaz. Resulullah'ın dayısıyım ve Sahabesindenim diyemağrurlanıp, Allahü tealanın emirlerinden ayrılmayasın. Allahü teala, kötülüğü kötülükle gidermez. Ama, kötülüğü iyilikle giderir. Allah'la kullar arasında, itaat etmekten başka irtibat yoktur. İnsanların şereflileri de, hakirleri de Allahü tealanın kullarıdır. Allahü teala da onların Rableridir. Allah'ın lütfuyla birbirlerine üstünlük sağlarlar. İtaatleriyle ihsanlara kavuşurlar. Resulullah'tan gördüklerini, duyduklarını hatırla, ona göre yaşamaya çalış. Emirlerini yerine getir, yasakladıklarını terk eyle. Saadet ve kurtuluşun yolu, Resulullah'a uymaktan geçer. Sen bu dediklerime uyarsan, huzur bulur saadete erersin. Eğer bunlara tâbi olmazsan, amellerinizi zayi edip, hüsrana uğrayanlardan olursun!”

Hazreti Ömer, İslam ordusuna kumandan tayin edilen Sa'd bin Ebu Vakkas'ı uğurlarken şu tavsiyelerde bulundu.

“Seni Irak ordusuna kumandan tayin ettim. Tavsiyelerimi iyi dinle ve onlara tâbi ol. Zor ve kimsenin istemediği bir işin başına geldin. Doğruluktan başka hiçbir şey seni kurtarmaz. Kendini ve emrindekileri iyiliğe alıştır. İşe iyilikle başla. Her adet hâline gelen şeyin bir başlangıcı vardır. Hayır ve iyiliğin de başı sabırdır. Başına gelen musibetlere sabret. Sabır, sana Allah korkusunu öğretir. Allah korkusu, O'na itaat edip, günahlardan sakınmanı temin eder. Yasaklarından nefret edip, emirlerine uyarak Allahü tealaya itaat eden, gerçek kulluk yapmış olur. Yasaklarını yapıp, emirlerinden uzaklaşan da O'na gerçekten asi olmuş olur. Müminlerin kalbleri hakikat hazineleridir. Allahü teala, bu hakikatleri kalblerden bazen gizli, bazen de açık olarak ortaya çıkarır. Açık ortaya çıkardığı hakikatler; kendisini öven ve yerenin haklarını eşit olarak vermesinde gözükür. Gizli olarak da, kalbdeki hikmet dilde görünür. Ve insanlara muhabbet şeklinde ortaya çıkar. Halk tarafından sevilmeyi ihmal etme. Peygamberler bile, Allahü tealadan kendilerini halka sevdirmesini istemişlerdir. Allahü teala, sevdiği kulunu insanlara sevdirir, sevmediğinden de nefret ettirir. Sen ve emrinde çalışanlar, halkın size karşı sevgisinden, Hakk'ın katındaki yerinizi anlayabilirsiniz.”

Hazreti Ömer, Utbe bin Gazvan'ı Basra'ya kumandan olarak gönderirken şu nasihatlarda bulundu:

“Ey Utbe! Sen, savaşın en şiddetli anında, Hint memleketlerine gidecek orduya kumandan tayin edildin. Düşmana karşı, Allah'tan başka kimseye muhtaç olmayacağına ve sana yardım edeceğine inanıyorum. Üzerine aldığın işleri hakkıyla yap. Allah'tan kork, ahiretini mahveden gurura kapılmaktan sakın. Sen Resulullah'a arkadaşlık ettin. Zelilken şerefli, rezilken aziz, zayıfken kuvvetli oldun. Nihayet İslam ordusuna kumandan oldun. Söylediğin söz dinlenir, emirlerine itaat edilir. Senin Allahü tealanın katında yücelmene vesile olmayan nimetler, olmasın daha iyi. Kendini günahtan Beytülmalın (devlet hazinesi) mülkünü de telef olmaktan koru. Bunlar, senin hakkında endişe ettiğim iki mühim husustur. Bu hususlar, senin yenilmen ve başka bir günah sebebiyle Cehennem'e girmenden çok daha tehlikelidir. Böyle hâllerden Allah'a sığınırız, insanlar, önceden dünyayı isterken, kıyamet kopunca, Allahü tealaya sığınmak isteyecekler. Sen dünyada iken Allah'a sığın, dünyanın peşinde koşup, zalimlerin akıbetlerine uğramaktan sakın.”

Ebu Musa anlatır: Hazreti Ömer halife iken, Şam'da taun alametleri görülmeye başladı. Halife durumdan haberdar olunca, Ebu Ubeyde'ye mektup yazıp; “Şu an benim sana ihtiyacım var. Mutlaka seninle görüşmem lazım. Mektubum eline geçer geçmez, hemen yola çık. Akşamı veya sabahı bekle!” buyurdu.

Ebu Ubeyde mektubu alınca; “Halifenin beni çağırmasının sebebini biliyorum. O, mutlaka bir gün ölecek olanı yaşatmaya niyetli. Benim taundan ölmemi istemiyor.” deyip, halifeye; “Ben İslam ordusunun başında vazifeme devam ediyorum. Niçin çağırdığını da biliyorum. Ölümü bir gün tadacağı mutlak olan bir nefsi yaşatmaya çalışıyorsun. Mektubumu alınca eski kararından vazgeç, benim burada kalmama izin ver!” mealinde bir mektup yazdı. Mektubu okuyan Hazreti Ömer, gözlerinden yaşlar akıtarak ağladı. Yanındakiler; “Ey Müminlerin emiri! Ebu Ubeyde ölmüş mü?” diye sordular. Hazreti Ömer; “Ebu Ubeyde ölmemiş, ama ölmeye mahkum.” buyurdu.

Daha sonra da şu mektubu yazdı: “Ey Ebu Ubeyde! Ürdün toprakları vebaya daha müsaittir. Cabiye tarafları ise vebanın yayılmasına müsait değildir. Muhacirleri, böyle vebanın yayılmasına müsait olmayan yerlere gönder.” diye bildirdi. Mektubu okuyan Ebu Ubeyde; “Bu Emirü'l-Müminînin emridir, dinleyip itaat edeceğiz.” dedi. Bu hadiseyi nakleden Ebu Musa şöyle devam eder: “İslam ordusunun kumandanı Ebu Ubeyde, benim atıma binip, Müslümanları mektupta bildirilen yerlere yerleştirmemi emretti. O sırada zevcem de tauna yakalanmıştı. Durumu Ebu Ubeyde'ye arz edince, halkı tespit edilen yerlere kendi yerleştirdi. Bu arada tauna yakalanıp vefat etti. Çok geçmeden taun tehlikesi de ortadan kalktı.”

Şam ordusu kumandanı, ümmetin emini, Aşere-i Mübeşşere'den olan Ebu Ubeyde bin Cerrah, Ürdün'de Remle yakınlarında vefat edeceği zaman Müslümanları yanına çağırıp şöyle nasihat etti:

“Size, kabul ettiğinizde huzurlu olacağınız bazı tavsiyelerde bulunacağım. Namazı dosdoğru kılın. Ramazan ayı gelince orucunuzu tutun. Zekatınızı verin. Hac ve umrenizi yapın. Birbirinize hayrı tavsiye edin. İdarecilerinize doğru yolu göstermek için nasihatlarda bulunun. Dünyasizi aldatmasın. Bir insan, bin sene de yaşasa, ona ölümün gelmemesi imkansızdır. Allahü teala, insanoğluna ölümü takdir etmiştir. Onlar mutlaka öleceklerdir. Onların en akıllısı, Rabbine en çok ibadet edip, hesap gününe iyi hazırlanandır. Vesselamü aleyküm ve rahmetullah! Ya Muaz! Namazı sen kıldır.” buyurup, ruhunu teslim etti. Onun vefatına insanlarla birlikte cinnîler de ağladı. Muaz bin Cebel kalkıp Müslümanlara şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Günahlarınız için Allah'a tövbe edin. Allahü teala, günahlarından tövbe edip, kendisine kavuşan kulunu affedeceğine söz vermiştir. Herkes borcunu ödesin. Kul, borcunun mahkumudur. Küsler barışsın. Müslümanın, kardeşiyle üç günden fazla küs olması yakışık almaz. Ey İslam cemaati! Bir büyüğünüzü kaybettiniz, üzüntünüzü biliyorum. Ben, ondan daha iyi kalbli, kötülükten daha çok uzak, insanlara şefkat, merhamet ve sevgisi daha fazla, ondan daha samimî bir insan tanımıyorum. Ona Allah'tan rahmet dileyin.”

Hazreti Ömer, hilafeti sırasında yalnız Müslümanların işleriyle uğraşır, başka iş yapmazdı. Bu yüzden ona Beytülmaldan (devlet hazinesi) belli bir maaş bağlanmıştı. Osman bin Affan, Ali bin Ebu Talib ve Zübeyr bin Avvam aralarında görüşüp, Hazreti Ömer'in maaşının kendisine yetmediğinde ittifak ettiler. Kendileri söylemeye cesaret edemeyip, Peygamberin zevcesi, Müminlerin annesi, Hazreti Ömer'in kızı Hafsa vasıtasıyla durumu ilettiler. Hazreti Ömer kızına şöyle dedi: “Allah aşkına söyle, Resulullah senin evinde kalırken giydiği en kıymetli elbise neydi?” Hazreti Hafsa; “İki tane renkli elbisesi vardı. Yabancı elçileri onlarla karşılar, Cuma hutbelerini, onları giyerek okurdu.” dedi. “Peki yediği en iyi yemek neydi?” diye sordu. Hafsa; “Biz arpa ekmeği yerdik. Ekmek sıcakken yağlardık. Yağlı ve yumuşak ekmeği çok lezzetli bulduğumuz için başkalarına da ikram ederdik.” diye cevap verdi. Hazreti Ömer'in; “Senin yanında kaldığı zamanlarda, Resulullah'ın kullandığı en geniş ve en rahat yaygı neydi?” sorusuna, “Kaba kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı. Yazın dört katlar, üstünde yatardık. Kış gelince de, yarısını yere serer, yarısını da üstümüze örterdik.” diye cevap verdi.

Hazreti Ömer; “Ey Hafsa, benim maaşımı arttırmak için sana müracaat edenlere söyle: Resulullah kendine yetecek miktarını tespit edip onunla yetinir, fazlasını da ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Vallahi, ben de kendime yetecek miktarı tespit ettim. Artanını da ihtiyaç sahiplerine vereceğim. Ben ve iki arkadaşım, Resulullah ve Ebu Bekr-i Sıddîk, aynı yolu takib eden üç kişi gibiyiz. Onlardan ikisi nasiplerini alıp yolun sonuna vardı. Sonra üçüncüsü yola koyuldu. Eğer onların yolunu takip eder, onlar gibi yaşarsa, onlara kavuşup, onlarla beraber olur. Eğer, onların yolundan ayrılıp başka bir yolda giderse, onlara kavuşamaz.” buyurup maaşının arttırılmasını reddetti.

Ebü'l-Furat anlatır: “Hazreti Osman kölesine; “Vaktiyle ben senin bir kulağını kıvırmışım. Haydi sen de benim kulağımı kıvır, hakkını al!” buyurdu. Kölesi de Hazreti Osman'ın kulağını edeple tuttu. Bir türlü çekemiyordu. Emrettiği için de tutmak mecburiyetinde kalmıştı. Hazreti Osman, köleye; “Sıkı çek, yavrum. Kısas dünyadadır. Ahirette kısas yoktur.” buyurdu.”

Hazreti Osman şehit edildiğinde, hazinesinde kilitli bir sandık bulundu. Sandık açıldığında içinden bir mektup çıktı. Hazreti Osman, yazdığı bu mektubunda şöyle buyurmaktaydı:

“Bu yazılanlar, Osman'ın son sözleridir. Bismillahirrahmanirrahim. Osman bin Affan, Allah'tan başka ilah olmadığına, şeriki ve ortağı bulunmadığına, Muhammed'in Allahü tealanın kulu ve resulü olduğuna, Cennet ve Cehennem'in hak olduğuna şehadet eder. Allahü teala, geleceği muhakkak olan bir günde (kıyamet gününde) bütün kabirdekileri diriltecektir. Allahü teala vaadinden dönmez. Herkes, o vaatle yaşar, ölür ve tekrar dirilir, inşallah! (Mektubun arkasında da) İnsan kendisini ihmal etmesinden dolayı fakirliğe düşüp zarara uğrasa bile, tok gönüllü olması, onu zenginleştirip yüceltir. Dünyada peşinden kolaylık gelmeyen hiçbir güçlük yoktur. Çok sabırlı olmak icab eder. Güçlüklerle karşılaşmayan, üzüntü ve sıkıntı nedir bilmez, ileride de ne olacağı belli değildir.”

İbn-i Sirin anlatır: “Ebu Bekr ve Ömer, herhangi bir kimse İslamiyeti öğrenmek istediği zaman: “Allahü tealaya ibadet et, Ona hiçbir şeyi ortak koşma. Allahü tealanın üzerine farz kıldığı namazı vaktinde kıl. Namazını ihmal etme. Onu doğru kıl. Böyle yaparsan saadete erersin, değilse azaba müstehak olursun. Zekatını, vakti gelince gönül rızasıyla ver. Ramazanda orucunu tut. İdarecilerine itaat et. Onların sözünü dinle!” diye nasihat ederlerdi.”

Hazreti Ali'nin oğlu Hasan hastaydı. Ebu Musa onun ziyaretine gidince Hazreti Ali: “Şunu iyi bilin ki, bu hastayı ziyarete giden Müslüman, kendisine affedilmesi için dua eden yetmiş bin melekle birlikte geri döner. Eğer bu ziyaretini sabah yapmışsa, ona o gün akşama kadar dua ederler. Ayrıca kendisine mükâfat olarak Cennet'te bir bahçe verilir.” buyurdu.

Hazreti Enes anlatır: Resulullah'ın eshabından büyüklerimiz bize; “Başınızdakilere kötü söz söylemeyin. Onları aldatmayın. Onlara isyan etmeyin. Allah'tan korkun. Sabırlı olun. Bunlara uyarsanız muvaffak olursunuz.” buyururlardı.

Abdullah bin Haris'e iki kişi geldi. Yaslanmakta olduğu yastığı, yaslanmaları için onlara uzattı. Onlar da, “Biz buraya rahat edip, oturalım diye gelmedik. Senin sohbetinden istifade için geldik.” dediler. Abdullah bin Haris de; “Misafirine ikram etmeyen kimse, Muhammed ve İbrahim'in ümmetinden değildir. Ne mutlu bir parça ekmek ve bir miktar su ile yetinip, Allahü tealanın yolundan ayrılmayanlara. Yazıklar olsun, sadece boğazını düşünerek, tıka basa yiyip, Allahü tealayı hiç hatırlamayanlara.” buyurdu.

Urve anlatır: Yermük Savaşı'nda, Rum ordusu kumandanı, Müslümanlar hakkında bilgi toplamak için bir bedevîyi casus olarak gönderdi. Bedevî gizlice Müslümanların hareketlerini gözetledikten sonra geri döndü. Rum ordusu kumandanı; “Müslümanlar ne yapıyorlar?” diye sordu. Bedevî casus; “Gece, dünyadan elini eteğini çekmiş olan Hıristiyan din adamlarından daha çok ibadet ediyorlar. Gündüzleri de, her biri usta bir silâhşör kesilip, yiğitçe dövüşüyorlar.” dedi.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası